Öne Çıkarılmış Yazı

NEREDEYİM? BU SİTEDE NE BULABİLİRİM?

Bu siteye çeşitli yollarla gelmiş olabilirsiniz. Bilinçli olarak site yazarını Google’da aradıysanız muhtemelen ne istediğinizi de biliyorsunuzdur. Ama site içeriğinde etiketlenen bir sözcüğü “gogıllarken” web dünyasının dalgaları sizi bu sitenin kıyılarına atmış da olabilir. Daha büyük bir olasılıkla da sosyal medya platformlarından birinde karşılaştığınız linki tıklamış olabilirsiniz. Her halükârda hoş geldiniz.

Bu sitede iki ayrı kategoride yazılar bulacaksınız. Kategorilere sağ tarafta gördüğünüz “İÇERİK TÜRLERİ” başlığı altında yer alan “Kategori seçin” butonundan ulaşabilirsiniz. Birinci kategori: Genel. Genel kategorisi altında son beş yıldır yazdığım yazılarımın bir kısmı bulunuyor. Müstear (takma) isimle yazdıklarım ve kâğıt dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarım maalesef burada bulunmuyor.  Nedir, köşe yazısı, deneme, makale türünde; ağırlıklı olarak tarih, masal, edebiyat, siyaset, sosyal medya dili ve sağlık üzerine yazdığım çok sayıda yazıma ulaşabileceksiniz. Ender de olsa şiirlerim var.

İkinci kategori ŞİİRLİ CUMALAR, dört yıldır sürdürdüğüm bir DURUŞ projesi. En özet tanımı şu:

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

IMG_2175

Şiirli Cumalar üzerine daha fazla bilgi edinmek isterseniz kategorilerden ŞİİRLİ CUMALAR’ı seçmelisiniz. Ama dilerseniz bu konuda yıllar önce yazdığım bir köşe yazısına göz atabilirsiniz.

https://doganalpdemir.com/2014/06/05/siirli-cumalar/

Bu siteyi, yazdıklarımı izlemek/okumak isterseniz bir öneride bulunacağım. Site ana sayfasının sağ üst bölümünde “takip et” yazan bir buton bulunuyor. Orayı tıklayıp e posta adresinizi yazar ve gelen maili onaylarsanız bu siteye abone olursunuz. Bu yolu izlerseniz her yeni yazımda e-posta yoluyla bildirim alırsınız.

Güzel okuyun, şiirle olun.

 

Çinli hastanın tercihi ve 24 Haziran seçimleri

Birkaç gün sonra oy vermeye giderken, seçilmesini istediğimiz adayı ve partiyi belirlemiş, kafamızda şekillendirmiş olacağız. Seçimde kullanacağımız oy, içinde yaşadığımız ülkenin geleceğine yönelik taleplerimizin bir tercihe dönüşmesi anlamına geliyor. Toplumu oluşturan bireylerin oy vermesiyle teşkil edilen siyasi yönetim biçimine demokrasi diyoruz ve en iyi yönetim biçimi olduğuna inanıyoruz. Açıkça söylemem gerekirse aynı fikirde değilim; demokrasi adını verdiğimiz, sandığa dayalı siyasal yönetim şeklinin büyük handikapları olduğu, sanıldığı gibi en ideal yönetim şekli olmadığı kanaatindeyim. Nedir, içinde bulunduğumuz koşullarda biraz “sofistike” kalacak bu konuyu tartışmak değil amacım. Bugünkü yazımda yaşamımızdaki her türden tercihin dayanakları konusunda gülümseten, düşündüren bir hikayecik anlatacağım. Hazırsanız başlıyoruz.

Zamanın birinde Çin ülkesinin küçük bir köyünde yaşayan bir adam varmış. Günün birinde hastalanmış, yaşadığı yörenin çevresindeki sağaltıcılar, otacılar, üfürükçüler çare bulamamışlar hastalığına. Sonunda o zamana kadar hiç gitmediği bir büyük kente gitmeye karar vermiş. Hasta haliyle onca yola gitmek kolay değilmiş ama sonunda varmış kente. Hemen sorup soruşturmaya başlamış, en iyi hekim kim, hastalığını en iyi hangi tabip iyi edebilir öğrenmeye çalışmış. Çalışmış ama her sorduğu başka bir hekimin adını veriyor, diğerlerini kötülüyormuş. Karar vermek, hekimlerden birini seçmek hiç de kolay değilmiş. Günler süren bu araştırmalar sonunda henüz karar veremese de iki önemli bilgiye ulaşmış. Birincisi şehirdeki hekimlerin tümünün evleri, muayenehaneleri aynı sokakta bulunuyormuş. İkinci öğrendiği bilgiye ise hem şaşırmış hem de karar vermesinde çok işe yarayacağını düşünerek sevinmiş. O kentte yaşayan hekimlerin oldukça katı, olmazsa olmaz bir adetleri varmış. Her hekim, yanlış tedavi sonucu ölümüne sebep olduğu her hastası için kapısının önüne bir fener asmak zorundaymış. Yabancı adam bir akşam vakti hekimlerin sokağına varmış, başlamış sokağı incelemeye. Nedir, gördüğü manzara karşısında küçük dilini yutacakmış neredeyse. Her gördüğü evin önü fener alayı gibiymiş, kapıların önüne asılı fenerlerin çokluğundan dehşete kapılmış. Kendi kendine “ağrım sızım var ama sonuçta yaşıyorum, en iyisi köyüme dönüp hastalığı sineye çekeyim” diye söylenirken kapısında sadece beş adet fener olan bir hekimin evini görmüş. Sevinmiş, çalmış kapısını. Hekim dinlemiş hastasını, muayene etmiş, kendine göre bir ilaç hazırlayıp içirmiş hastasına. Sabaha kadar dinlenmesini, sabah gelip yeniden muayene edeceğini söylemiş hastasına. İlacı içen hasta adama bir rehavet çökmüş, kendinden geçecek neredeyse, yine de hekime şunları söylemiş:

“Sokağınızdaki bütün hekimlerin kapılarının önünde sayısız fener var, sizin kapınızdaysa sadece beş fener saydım; bu başarınız için sizi kutlarım”

Hekim gülümseyerek cevap vermiş:

“Hekimlik mesleğine ileri yaşlarda başladım, sadece bir hafta oldu çalışmaya başlayalı. Siz benim altıncı hastamsınız[i]

 Çinli hekimin ertesi sabah kapısına altıncı feneri asıp asmadığını bilmiyoruz ama bu hikayeciği dinleyenlerin hekim seçimi yaparken kullandıkları kriterleri değiştirdiğini umuyorum.

Seçim yapmak, bu seçimi doğru bir karara dönüştürmek bir bilgi düzeyi ve bilinçlilik gerektirir. Oy kullanırken ülkenin içinde bulunduğu vaziyeti bütün açıklığı ile değerlendirmek, ülkenin dünyadaki yerini saptamak, bu verili düzenin devamı halinde bizleri/toplumumuzu nelerin beklediğini öngörmek bir zorunluluktur. Adayların ve partilerin verdikleri sözleri bir yana koyup, bu sözlerin nasıl ve hangi kaynaklarla gerçekleştirileceği iyi okunmalı; iktidara aday partilerin kendi örgütsel yapıları, varsa yerel yönetimlerdeki faaliyetleri dikkatle analiz edilmelidir.

Okuduğunuz bu yazının 24 Haziran seçimlerindeki kararınızı değiştirmeyeceğini biliyorum, nedir, karar verme süreçlerimiz hakkında azıcık da olsa düşünüleceğini ummak istiyorum. Ne de olsa İranlı şair Ahmet Şamlu’nun dizelerindeki umuda tutunmuş gibiyiz:

“Umudu öğretmiyor uzaklar.

Bu sonsuzluk öyle büyük bir zindan ki

Ruhum, yetersizliğin utancından

gözyaşlarına saklandı.[ii]

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yazdığım bu hikayecik yıllar önce duyduğum veya dinlediğim bir fıkradan esinlenerek tarafımca yeniden yazılmıştır.

[ii]Ahmet Şamlu, Ey Aşk Ey Aşk!  Mavi Yüzün Görünmüyor, Yapı Kredi Yayınları, 2004, sayfa: 34, Başlangıç adlı şiirden.

 

EKRANLAR ARASINDAN ÇOCUK KİTAPLARINA

Okullar kapandı, çocuklar/gençler mutlu ve mesutlar! Eğitim sistemimizin “ulaştığı merhale” göz önüne alınırsa çocukların sevinçlerine hak vermemek olası değil. Nedir, çocuklarımızın çok büyük bir kısmı tatili cep telefonu- tablet bilgisayar- dizüstü ve masaüstü bilgisayar- oyun konsolu- televizyon ekranları arasında geçiriyor, geçirecek. “Ekranlar arasına sıkışan çocuklar” adıyla yazdığım makaleler, verdiğim konferanslarla çığlıklar atıyor, yırtınıyorum yıllardır. Çocuklarımız hayal bile edemeyeceğimiz büyük bir tehdit ile karşı karşıya. Çok ivedi kararlar ve tedbirler almak zorundayız, “şu seçim geçsin hele, hepsi düzelecek” diye düşünüyorsanız, kendinizi gayya kuyusuna atın lütfen, çünkü çocuklara zerre kadar faydanız yok. Şu aşamada en büyük sorumluluk ebeveynlere ve (gerekli hazırlıkları yaptılarsa) yerel yönetimlere/örgütlenmelere düşüyor. Son yıllarda “Ekranlar arasından çıkış” konusunda farklı başlıklar altında pek çok yazı yazdım, konferanslar verdim; talep olursa yine yazar, yine anlatırım. Bugünkü yazımda ekranlar arasına sıkışan çocuklar konusunun önemli alt başlıklarından biri olan çocuk kitaplarından söz edeceğim, ilginizi çekiyorsa buyurun, başlıyoruz.

laptop-315048

Ekranlar arasından çıkış enstrümanlarından birinin çocukların/gençlerin kitap okumasının sağlanması olduğunu çoğumuz biliyoruz, biliyoruz ama biz okumadığımız için çocuk ve gençleri ikna edemiyoruz. Hep söylediğim gibi, “Çocuklar işaret parmağına değil ayak izlerine bakar”. Televizyonun kapanmadığı, tüm aile fertlerinin cep telefonuna ve bilgisayarlara gömüldüğü bir evin çocukları kitap okumaz!

Çocukların kitap okumaya ikna edilebildiği, teşvik edildiği ailelerde kitap seçiminde yapılan hata, eksik veya yanlış bilgilendirmelerden kaynaklanan sorunların bir kısmını bu yazımda anlatmayı deneyeceğim. Yazımın, çocuklara/gençlere kitap hediye etmeyi aklından geçirenlere ve bütün ebeveynlere basit bir kılavuz olacağını umuyorum.

Çocuklara kitap alırken, önerirken yaptığımız hataların en büyüğü, klasik kitapların çocuklar için uyarlanmış, kısaltılmış, basitleştirilmiş versiyonlarını “çocuk kitabı” sanmamızdır.  Şu sayacağım kitapları gözünüzün önünden geçirin lütfen, hangilerinin tam metinlerini okudunuz?

Don Kişot ile başlayalım, İspanyol edebiyatının dev eseri, benim elimdeki iki ciltlik baskısı 1230 sayfa. İlkokul üstü eğitimi olup da yel değirmenlerine saldıran “kaçık ve yaşlı şövalyenin” macerasını bilmeyenimiz yok ya da bildiğimizi sanıyoruz. Çoğumuz bu bilgiyi basitleştirilmiş Don Kişot çocuk kitaplarından öğrendik, aklımıza nakşettik. Çok uzatmayayım, orijinalini okumadıysanız, sahip olduğunuz bilgi, neredeyse tümden palavradır. Çocuklar için eğlendirici olması ise avuntudan ibarettir.

cervantes-3458816

Kaynak: Pixabay

Robinson Crusoe’yu okudunuz değil mi? Hangisini acaba? Issız bir adaya düşen Robinson “iyi kalpli” olduğu için Cuma’yı kurtarır, kitabın kahramanları ıssız adadan kurtulur ve mutlu mesut olarak kitap biter. Kitabın orijinali 600 küsur sayfa; okursanız, Robinson ve Cuma hakkında bildiklerinizin nasıl yavan ve içi boş saçmalıklardan ibaret olduğunu görebilirsiniz.

Hele ki Jonathan Swift’in Gülliver’in Gezileri adlı kitabının “çocuk klasiği” olarak hala yayınlanıyor olması saç baş yoldurur. Swift’in eseri 18. Yüzyıl İngiltere’sinin siyasal, kültürel, dini, hukuki kurumlarının ağır bir yergisidir. 344 sayfa olarak dilimize kazandırılan eserin çocuklar için basitleştirilmiş versiyonu bu özellikleri koruyamamıştır.

gulliver-383837

Kaynak: Pixabay

Dünya klasiklerinin çocuk kitabına dönüştürme ucubeliğine çok sayıda örnek verilebilir. Ama sanıyorum yukarıda verdiğim üç örnek yeterince açıklayıcı olmuştur. Yine de şunu belirtmek zorundayım: Bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır, bazı eğitim uzmanları ustaca yapılan uyarlamaların çocuklara kitabı sevdirmekte yararlı olabileceklerini iddia etmektedirler. Kişisel kanaatimce ender de olsa çocuklar için kısaltılmış, uyarlanmış bazı kitapların işe yarayabileceği doğrultusundadır. Jules Verne, Mark Twain, Charles Dickens ve Arthur Conan Doyle’un bazı çocuk kitabı uyarlamalarının başarılı olduğunu itiraf etmek zorundayım. Ama sonuç olarak, Herman Melville’in dev yapıtı Mobydick’in, 96 sayfaya sığdırılmış, çocuklara uyarlanmış halini ne gönlüm ne de aklım kabul edememektedir.

Son yıllarda yayıldığını gördüğüm, klasiklerin çizgi roman haline çevrilmiş şekilleri için de benzer kaygılar taşıyorum; çizgi romana karşı olduğum için değil, klasiklerin korunması gerektiğine olan inancım nedeniyle…

Bazı ebeveynlerin “çok satanlar” listelerini zorlayan, Fantastik Kurgu türündeki kitaplardan çocukları uzak tutmaya çalıştıklarını gözlüyorum. Bu tür kitapların birçoğu, edebi değer anlamında 60-70’li yılların “Teksas- Tommiks” türü çizgi romanlarına benziyor. Kişisel kanaatime göre bu tür kitapların okunması için özel bir teşvik yapılmasa da karşı çıkılmaması yararlı olacaktır. Genellikle ciltler boyu devam eden, her biri tuğla gibi olan bu kitaplar, çocukların/gençlerin uzun soluklu kitap okuma alışkanlığı geliştirmelerine katkıda bulunabilir. Nedir, bu tür kitaplara düşkünlüğü sezilen çocukların, Fantastik Kurgu’nun dev ismi Tolkien ile tanıştırılmaları çok yararlı sonuçlar verebilir.

9757083336754

Çocuklara masal kitabı alınması muazzam bir özen ve hatta bilinçlilik gerektirir. Folklorik özelliklere sahip orijinal masalların birçoğunun çocuklar için uygun olmaması bir yana, +18 özellikler taşır. Siz Rüştü Asyalı’nın oynadığı Keloğlan filmlerine aldanmayın, Keloğlan pek çok masalda seri katillere rahmet okutur. Türk Halk Bilimi araştırmacısı Pertev Naili Boratav’ın derlediği Nasreddin Hoca kitabındaki fıkraların birçoğunu en yakın arkadaşınıza bile anlatmakta güçlük çekersiniz. Alim Şerif Onaran tarafından dilimize kazandırılan Binbir Gece Masalları da yer yer “porno” niteliktedir. Öte yandan klasik masalların filtrelenerek didaktik bir formda çocuklara sunulması durumunda masaldan değil, çocuk öykülerinden bahsedilebilir ve çoğu kez çocukları okumaktan soğutacak denli yavandır.

Bazı çocuk kitapları üzerinde hangi yaş grubuna uygun olduğuna dair ibareler bulunuyor olabilir. Çocuklara kitap seçerken yol gösterici olmakla beraber çocuğun kişisel seviyesi daha önemlidir. Aile desteği ile küçük yaşlardan itibaren kitap okuma alışkanlığı geliştiren, ekranlarla olan ilişkisi doğru yönlendirilmiş çocuklar 12 yaşında Gogol, Turgenyev, Tolstoy, Yaşar Kemal okuyabilecek seviyeye ulaşmışken, 7/24 televizyon açık bir evde büyüyen aynı yaş çocukların heceleyerek okuyor olması şaşırtıcı değildir.

Kitap okuma alışkanlığı geliştirilmiş çocukların kitap seçiminde de becerileri artacaktır. Kitap seçiminde, çocukların bazen küçük hatalar yapmasına göz yumulmalıdır. Ama her durumda ebeveynlerin bilinçli yönlendirmeler yapması kaçınılmazdır. Yayınevi, çeviri, yazıların puntosu dikkate alınmalıdır. Özellikle İş Bankası, Yapı Kredi, Can Yayınları, TUBİTAK eski basım çocuk kitapları başarılı örneklere sahiptir[i].

Çocuklar kütüphane kullanmaya teşvik edilmelidir. Ebeveynler Kültür Bakanlığı’na ve/veya yerel yönetimlere/örgütlenmelere ait kütüphanelerin yerlerini öğrenmeli, çocuklarıyla birlikte ziyaret etmelidirler. Ancak ülkemiz kütüphanelerinde çocuklara uygun kitap seçiminin hiç kolay olmadığı, yeni kitapların çok az, kütüphane görevlilerinin çoğunun bilinç düzeylerinin çok düşük olduğu göz önünde tutulmalıdır.

IMG_2383

Stocholm halk kütüphanesi. Kaynak: Wikipedia

Ekranların arasında doğan, ekranlarla birlikte yaşayan ve ekranların arasında sıkışmış bulunan bir kuşak yetişiyor. Ekranlara yapışık yaşayan çocukların bilişsel becerilerinin gelişmediğini, davranış bozukluklarının, psikolojik hasarların çok arttığını kesin olarak biliyoruz. Günümüz koşullarında iyi ebeveyn olmak bilgiyle, sevgiyle ve çok çalışmakla[ii]mümkün olabilir hale geldi. Ortalığa salınmış çocukların gelecekte çok acı çekeceklerini, daha kötüsü yaşadıkları topluma çok acı çektireceklerini bilmiyor olamayız. Eşitsizliğin ve sömürünün arttığı, şiddetin yaygınlaştığı, gelir düzeyinin düştüğü, baskıcı yönetimlerin işbaşına geldiği, hurafelerin bilime baskın olduğu ülke çocuklarının, ekranların arasındaki sıkışmışlığının çok daha fazla olduğunu da biliyoruz. Dahası, bilmek zorundayız ki seçimlerin kazanılması, iktidarın değişmesi bu tabloyu değiştirmeyecektir; harekete geçmeliyiz, hemen, hatta şimdi…

 

 

 

 

 

Önemli bir not:

“Çocuklar işaret parmağına değil ayak izlerine bakar” sözü bana ait değil. Bir konferansta duymuş veya bir kitapta okumuş olabilirim. Kaynak konusunda bilgisi olan okurlarım bana yazarsa kaynağı belirtmekten mutlu olurum.

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yayınevi isimlerini tereddüt ederek yazdım. Yazdığım yayınevi isimlerini sadece örnek olarak verdim. Eminim çok nitelikli çocuk kitapları yayınlayan yayınevleri mevcuttur.

[ii]“Sevgi, bilgi ve çalışma” sözü ünlü yazar Wilhelm Reich’a aittir.

İlhan Demiraslan – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu haftanın şairi İlhan Demiraslan, 1928- 1980 yılları arasında yaşamıştır.

Bu haftanın şairinin tanıtımına geçmeden önce bir bilgi notu eklemeyi gerekli görüyorum. Dört yılı aşkın bir süredir devam ettiğim ŞİİRLİ CUMALAR etkinliğinde tanıttığım tüm şairler daha önce az veya çok tanıdığım şairlerdi. Bu hafta tanıttığım şair İlhan Demiraslan’ın adını ise ilk kez duydum, ilk kez olarak şiirlerini okudum. İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü vesilesi ile Varlık Yayınları tarafından 1953 yılında basılan “İstanbul Şiirleri Antolojisi” adlı kitapta yer alan şiirleriyle tanıdım kendisini.

screenshot

Çok tanındık, ünlü bir şairin mahlasla yazılmış şiirleridir diye düşündüm önce. Şiirlerdeki anlam ve müzik, yerin yedi kat altından çıkmaya çalışan masal kahramanının, Zümrüdüanka kuşuyla bütünleşmesini andırıyordu. Nasıl olurdu da tanımazdım bu kanatlı dizelerin yazarı, 52 yaşında, yaşamın baharında ölüvermiş bu büyük şairi. İnternette yaptığım küçük bir araştırma sonunda, İlhan Demirarslan’ı, uzun yıllar önce edebiyatımızın, değer bilmezliğimizin unutulmuşluk mezarlığına gömdüğümüzü anlamış oldum. Google’ın gayya kuyularını iğne ile kazsam da, birinci el kaynaklara dayanan güvenilir bilgilere ulaşabilmeyi başaramadım. ŞİİRLİ CUMALAR’ın bu haftasında elimdeki kısıtlı bilgilerle İlhan Demiraslan’ı sizlere tanıtmaya çalışacağım. Ama sizlere söz, unutulmuşluğa terk ettiğimiz bu şairimiz üzerinde çalışacak ve önümüzdeki aylarda onu hakkettiği şekilde, kapsamlı ve birinci el kaynaklara dayanarak tanıtacağım.

24 Ağustos 1928 tarihinde Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde dünyaya gelmiş İlhan Demiraslan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve iç hastalıkları uzmanlığını tamamlamış. Tunceli, Artvin, Tire’de görev yapmış, son görev yaptığı Trabzon’da ağırlaşan sağlık sorunları nedeniyle 1980 Kasım ayında ölmüştür.

İlhan Demiraslan’ın biri ölümünden sonra olmak üzere üç şiir kitabı basılmış: İncir Ağacı, Eller Ekmeğe Doğru ve Acının Uçları. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi kitapları piyasada bulunmuyor.

İstanbul Şiirleri Antolojisi adlı kitapta bulunan “Tophane Şiiri” adlı şiiri bu hafta için seçtim. Beğeneceğiniz umuyor; İlhan Demiraslan’ı, bu değerli meslektaşımı sizlere daha ayrıntılı olarak tanıtacağım yazımda buluşmayı diliyorum.

“Tophane dediğim bir uzun yol

İki yanı iki sıra meyhane

Yüz insan gördüm, yüzü̈ de başka

Benzetemedim birbirine.

 

Biri terlemiş ter kokuyor

Alacalı mendil sarmış başına

Biri kadın demiş bir akşam

Türlü̈ işler açmış başına.

 

Biri çingenedir keman çalar kahvede

Biri oyuncudur zilli maşa takınır

Biri Trabzon’dan gelmiştir

Durur bakınır.

 

Biri kaptandır poyraz yemiş yüzüne

Marangozdur, çıraktır, demircidir.

Biri keyfimin kahyasıdır

Biri bilmem necidir.

 

Biri şarkıcıdır Aile bahçesinde

İyi kızdır, namusludur.

Bir türkü söyler sarhoşluk üstüne

Gönlümüz olur.

 

Biri der ben vuruldum ölmedim

Hekim gelsin sarsın benim yaramı

Gidi kafirin sevdası

Can üzredir meramı.

 

Biri benim komşumdur

Geceleri erkek alır koynuna

Biri orospudur vaz geçmez

Günahı boynuna.

 

Yoldan geçenler daha başka

Bilmiyorum nereye gittiklerini.

Ama kör çalgıcıyı tanıyorum

Yahut terzi kızları, hizmetçileri.”

İncir Ağacı adlı kitabından.

 

 

KAYNAKLAR

 

  • 1- İstanbul Şiirleri Antolojisi, Derleyen Ferhan Oğuzkan, Varlık Yayınları, 1953, İstanbul.
  • 2- Ali Mustafa, Kıyı Dergisi, Sayı 8, 1986. (Not: Bu kaynağa dolaylı olarak internet üzerinden ulaştığımı belirtmek isterim.)

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

 

Hasan Basri Alp- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Hasan Basri Alp, 1912- 1945 yılları arasında yaşamıştır.

Çorum’un Mecitözü ilçesinde dünyaya gelmiştir; babası emniyet teşkilatında çalışan Komiser Mehmet Şakir Efendi’dir. 1918 yılında annesi Fatma Hanım vefat eder, Hasan Basri altı yaşındadır. Yıllar sonra, ortaokul yıllarında annesinin ölümüyle ilgili yazdığı şiir Tokat’ta yayınlanan bir gazetede yayınlanmıştır.

Hasan Basri Alp 1938 yılında Çapa Kız Muallim Mektebi mezunu öğretmen Şükriye Hanım ile evlenir. Önce Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne devam etmiştir.

Hasan Basri Alp içinde yaşadığı toplumsal sorunları sorgulayan, sosyalist bir dünya görüşünü yansıtan şiirler yazmıştır. Yazdığı şiirler 1940- 1945 yılları arasında Ses ve Yürüyüş dergilerinde yayınlanmıştır. Şiirlerini Çaloğlu takma adıyla imzalamıştır. Yoksul ve sıradan insanlarla, yaşadığı çağa ait büyük resmi ustaca bir araya getirmiştir. 1943 yılında Yürüyüş Dergisi’nde yayınlanan “Biricik Hemşerim” başlıklı şiirini okuyoruz.

“Konuşurduk biricik hemşerimle iki satır,

harbe, sulha ve süpürge tohumuna dair,

O daima bana,

küçücük defterinde

içinden çıkamadığı hesaplar yapar,

“Şaşırdık be hemşerim

yukarı tükürsen bıyık,

aşağı tükürsen sakal” derdi.

Koltuğunda “un” torbası,

başı önüne eğik ve dalgın insanların içerisine

karışır giderdi.” 

İkinci Dünya Savaşı ve sonrası yıllar, her türlü muhalif düşüncenin, özellikle sol ve sosyalist görüşlerin en sert şekilde baskı altına alındığı bir dönemdir. 1944 yılı 19 Mayıs’ında Tahsin Berkem ve Mihri Belli Süleymaniye Camisi’nin iki minaresi arasına dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nu hedef alan ve üzerinde “Saraçoğlu Faşisttir” yazılı bir bez pankart asma girişimde bulunurlar. Bu olay sonrası sosyalist görüşlülere yönelik geniş çaplı tutuklama ve gözaltılar başlar. Arananlar arasında Hasan Basri Alp de vardır. Polis, gizlice buluştuğu karısı Şükriye Alp’i takip ederek ikisini de ele geçirir. Atilla İlhan “Yasak Sevişmek” adlı şiiri Hasan Basri ve Şükriye Alp çiftinin gizli buluşmalarından esinlenerek yazdığını söylemiştir.

Hasan Basri Alp 22 Ocak 1945 günü, 33 yaşında, işkence altında sorguya alındığı Sansaryan Han’ın en üst katından düşerek ölür. Tutanaklara intihar olarak geçer, geçer ama kimse inanmaz Hasan Basri’nin intiharına, düpedüz pencereden atıldığı iddia edilir.

Hasan Basri Alp’in “Mahsul” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“En güzel, en olgun, en harikulâde

Meyvesini versin diye toprak

Hiçbir emek esirgenmedi ondan

Ne zindan ne temerküz kampları,

Ne duvar diplerinde kurşunlanmak,

Ter, göz yaşı ve kanla suladık onu

Dökecek yer yüzüne tam ve olgun mahsulünü

Toprak nankör değildir

Utandırmaz insanoğlunu”

 

KAYNAKLAR

 

1-    Ataol Behramoğlu, Büyük Türk Şiiri Antolojisi, 1. Cilt, Sosyal Yayınlar, 2001.

2- Hami Karslı, Hasan Basri Alp- 33 yaşında yaşamını yitiren Niksarlı yiğit bir şair, Mayıs 2016.

http://www.hamikarsli.com/hasan-basri-alp-33-yasinda-yasamini-yitiren-niksarli-yigit-bir-sair/

3-    Şenol Çarık, Türkiye Solunun Kısa Tarihi-Denizlerin Yolu, Asi Kitap, 2016.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

ÖMER FARUK TOPRAK- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ömer Faruk Toprak, 1920- 20 Ağustos 1979 yılları arasında yaşamıştır. 1940 kuşağı Toplumcu Gerçekçi şiirinin en güçlü kalemlerinden biri olarak kabul edilir.

İstanbul Çarşamba’da doğmuş olup babası İlâhiyat Fakültesi müderrislerinden İsmail Hakkı’dır, Arapça, Farsça bilir, Divan Edebiyatı uzmanıdır. Annesi ise, Gönen’in ünlü Kara Kadı’sının kızıdır. Ömer Faruk Toprak 1973 yılında, çocukluğunu ve gençliğini tüm yalınlığı ile anlatmıştır:

İstanbul’da doğmuşum. Yedi yaşıma kadar Fatih’te geçti çocukluğum. O yılların bende en etkili izlenimi Haliç’ti. Haliç’in kıyısındaki tersaneler, ufak gemi yapım yerleri ve irili ufaklı gemilerdi bütün dünyam. Sultan Selim Camiinin avlusunun kenarındaki alçak duvarlara oturur, oradan Sütlüce’ye ve Galata köprüsüne kadar görünen Haliç’i dakikalarca seyrederdim. Bazen Camcı Yokuşu’ndan Haliç Fenerine iner, saatlerce oradaki yaşamı izlerdim. Haliç’in üzerinde masmavi bir dünya vardı sanki. Şimdi ne zaman Haliç’i bir kayıkla, bir küçük gemi ile geçsem, hep o yıllar öncesine yaklaşırım. Belleğimde kırık dökük çizgilerle, ama hiç kaybolmadan duran Fener, Cibali, Balat, Ayvansaray kıyılarına iner gözlerim. Çocuk belleğimde uyumuş kalmış dizeler geçer kulaklarımdan. 

Yedi yaşıma gelince ailecek Gönen’e gittik. Annem Gönen’liydi çünkü. O sıralar yedi yaşını bitirmiş küçükler alınırdı ilkokula. Ben de okula yazıldım. Eski harfleri iki ya da üç ay okuduk. Tam öğrenmeye vakit kalmadı. Yeni harflerle öğretim başladı. İstanbul’da Haliç kıyısındaki yaşamdan iyice uzaklaşmış, kerpiç evlerin, dar sokakların, şayak elbiseli insanların dünyasına inmiştim. Gaz lambalarının ışığında, ama daha gerçekçi konuşursak bir küçük kasabanın hemen hiç değişmeyen ortamında kaldım tam altı yıl. İlkokul bittikten sonra bir yıl ortaokula gidemedim. Gönen’de yoktu çünkü böyle bir okul. İlkokuldan sonraki o bir yılım okul kitaplarının dışında, edebiyat eserleri okumakla geçti. İlk okuduğum eserler, Maksim Gorki’nin Arkadaşım, Oscar Wilde’nin Mutlu Prens, Beecher Stovve’un Kamçılı Uygarlık öbür ismi ile Tom Amcanın Kulübesi ve Nazım Hikmet in Gece Gelen Telgrafı’dır. Rastlantı olarak, bu kitaplar geçti elime. Çünkü hangi kitabı bulursam onu okuyordum.

İlk edebiyat tutkumun başladığı o yıldan sonra, İstanbul’da Gelenbevi Ortaokulu’na başladım. Okulun birinci sınıfında iken 1934’de ilk yazım Zavallı Çocuk, Mektepli Gazetesi’nde yayınlandı. Fakat Gelenbevi’de bir üçüncü yılımı geçiremedim. Dünyasından bıkmış, Türkçe öğretmenlerinde iki yıl okuduktan sonra, yeni öğretime başlayan Kumkapı Ortaokulu’na geçtim Türkçe öğretmenimiz kırmızı sakallı Baha Beydi. Bana ilk kez edebiyatı açtı bütün derinliğine. Şiir denemelerine de onun anlattıklarını öğrenerek girdim. İlk iki sınıfı İstanbul Lisesinde Orhan Seyfi ve Hakkı Süha’dan okuyarak geçtim. Orhan Seyfi, çok dar bir edebiyat çerçevesi içinde idi. Ne bilgisi ne öğretmenliği vardı. Hakkı Süha edebiyatı biliyordu ama, öğretemiyordu. Lise son sınıfa gelince babamı yitirdim. Bu yüzden, Lise son sınıfı Kütahya Lisesinde okudum. Eflatun Cem Güney’di hocamız. İyi bir edebiyat öğretmeni idi ama, onun verdiği bilgileri aşmıştım ben artık. Yayın alanına adımımı atmıştım. Daha dokuzuncu sınıfta iken Servetifünun-Uyanış dergisinde ilk şiir denemelerim yayınlanmıştı. Lise son sınıfta iken Varlık, Dikmen, Yeni Edebiyat, İnkılâpçı Gençlik dergi ve gazetelerinde şiirlerim, yazılarım yayınlanmıştı. Liseden sonra İstanbul Hukuk Fakültesinde okudum. O sıra yeni kuşağın edebiyat çevresi iyice hareketlenmişti. Her yıl birkaç dergi çıkıyor, üç beş ya da on sayı devam ettikten sonra yitip gidiyordu ortadan. 1942 yılında beş-altı arkadaş Yürüyüş dergisini çıkardık. On sayı sonra yasa dışı emirlerle kapatıldı dergimiz.

1943 yılında ilk şiir kitabım İnsanlar yayınlandı, ilgi gördü. 1945 yılında Ankara’ya gittim. Ekmek derdimiz başlamıştı.”

Petrol Ofisi’nde 26 yıl çalışan Ö.F.Toprak, kendi isteğiyle Petrol Ofisinden 1972 yılında emekliye ayrılmıştır.

Ömer Faruk Toprak ömrü boyunca şairin topluma karşı bir sorumluluğu olduğunu savunmuştur. 1968 yılında “Kim Ozan” başlıklı makalesinde şunları yazıyor.

“OZAN olmak, yirminci yüzyılın ikinci yarısında toplumsal sorunları bilmekle başlıyor ilkin. Çağımızın gerçeklerini, halk yararı açısından incelemez ve bir yargıya, bir bileşime varamazsanız, şiir bir falcılık kulübesine girer, afyon çekmeye başlayan bir kişinin düş ve görüntü evrenine götürür sizi. Salt güzellik peşinde koşmak, salt süslemecilik değil ozanın işi. Halkı getirmeli, halk tutkusunu getirmeli yapıtlarına. Önce ülkesini tanımalı, ülkesinin her köşesindeki insanları öğrenmekle başlamalı görevine. Yaşam denemelerinden geçerse, uyuşukluğu kırar; çağının dramından yeni bileşimler çıkarır. Sert zamanları, yaşamanın tadını, küçük çerçevelerden sıyrıldığını açıkça söylemelidir. Büyük bir çağ, yeni bir çağ bizimki. Kendini yeniden tazeleyebilirbugünkü ozan.
Şiirleri ile yeni bir dünya getirmiyorsa, yeni bir dünyaya bakmasını sağlamıyorsa, insanların yüreklerinde duygusal bir açılım yaratmıyorsa, gerçek bir ozan karşısında değiliz demektir.”

Ö.F.Toprak’ın bu fikriyatı şiirlerine tüm coşkusu ile yansır.

“iyi insanlar

dalların uçları çatlayacak
toprak ayaklanacaktı,
kerpiç evlerin sofalarında
tarlalara bereket getiren,
yağmurun sesi neredeyse duyulacak
ve gözler biraz dumanlanacaktı.
yüzleri kırışmış ihtiyarlarla
bir hasır üstünde bağdaş kurarak otururduk.
onları,
yarısı kağıt kaplı pencerelerden gelen,
ışık altında,
habersiz bir dikkatle dinlerdim,
mutluluk onlara zaman zaman yaklaşırdı,
iyi insanlardı,
ekmeklerini benimle bölüşecek kadar,
kalplerinin ufukları geniş, iyi insanlardı.”

1940’lı yıllara damgasını vuran Garip şiir akımına yönelik sert eleştirileri vardır Ö.F. Toprak’ın. Garip akımının 1938 yılında Nazım Hikmet’in tutuklanması sonrası sindirilen toplumcu şiirin yerini aldığını iddia eder. 1968 yılında kaleme aldığı bir makalesinde şu satırları okuyoruz.

“Nazım Hikmet’in (17 Ocak 1938) tutuklanışından sonra, onun şiiri, Türk Edebiyatından koparılıp atılmak istendi. Uzun süre, basımevlerindeki dizgi makineleri onun şiirini dizemedi. Oysa o şiir, ulusal toplumcu şiir akımının başlangıç noktası olmuştu. Tuhaf bir rastlantıyla gene 1938’de konuşma diline yatkın, söz oyunu tekerlemeden gelen yeni bir akım başlatıldı. Orhan Veli’nin bobstil şiiri çıkmıştı ortaya. Bu şiir, yüzeysel hece şiirini yadsıyarak, ona karşı gelmişti ama, aslında toplumcu ulusal şiirin yolunu tıkamaktı amaç. Eski ve zengin Türk Şiir geleneğinden yararlanmayı istemiyor, ulusal bir şiir kurma çabasını aklının ucundan geçirmiyordu. Gerçeküstü Fransız şiirinin bazı örneklerini kopya ediyordu.”

Ömer Faruk Toprak yazar Füruzan Toprak ile evlidir. Füruzan bir röportajında eşiyle olan evliliğinden bahseder.

“Ömer Faruk Toprak ile evlenmemde rol oynayan etkenlerin başında gelir onun sanatçı kişiliği. Öbür özelliklerine, gerçek sanatçı kişiliğini ekleyince, idealimdeki erkeği buldum onda.”

Ömer Faruk Toprak’ın 1942 yılında çıkardığı Yürüyüş Dergisi ile ilgili olarak ölümünden iki yıl önce yazdığı şu satırlar edebiyat tarihimiz açısından büyük önem taşır.

“Yürüyüş” dergisini 1942-43 yıllarında yayınlamıştık. Ben o zaman 22 yaşında idim. O yıllarda İnönü’nün açık faşizmi vardı. Bugün ülkemizde örtülü parlamenter faşizm var. İki dönemi de yaşamış bir kişi olarak, hemen belirteyim. İnönü dönemindeki faşizm daha acımasız daha sertti. Bugün bir dergi ya da gazete imtiyazı almak gayet kolaydır. 1942’de çok zordu. Hatta olanaksızdı. Biz bu yüzden Fazıl Mahmut Ülküer adında bir öğretmenin çok önce aldığı imtiyaza dayanarak ve her ay kira ödeyerek Yürüyüş’ü on sayı yayınlayabilmiştik.”

Ömer Faruk Toprak’ın “Salıncak” başlıklı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“salıncak

durup dinlenmeden akan bir ırmakla
binsek ağrı dağının salıncağına
kolan vursak en hızlı rüzgârınla
ne güzel bir orman dolusu yeşil yaprakla
geçip gitmek kilometrelerce ıssızlığı
sen yaşamanın türküsünü sümbüle sor
gömütlerin pembe çiçeklerini geride bırak
durup dinlenmeden ateşler yak
alevler sönse bile kalır biraz kor
yunus pir sultan dizeleriyle yaşıyor
okudukça bahar yağmuru çiseler içime”

 

KAYNAKLAR

1- Ömer Faruk Toprak, Tüm Şiirleri, Adam Yayınları, 1983.
2- Füruzan Toprak, Ömer Faruk Toprak’ın Düz Yazıları, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Şiirli Cumalar adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

#şiirlicumalar

 

 

 

 

MAHMUD DERVİŞ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair çağdaş Arap edebiyatının en önemli isimleri arasında sayılan Filistinli Mahmud Derviş, 1941- 2008 yılları arasında yaşamıştır.

Filistin’in savaş ortamında dünyaya gelmiştir Mahmud Derviş. Filistinli şair Tevfik Zeyyâd’ın “Çatışma ortamında, çocuklar adam doğar” deyişine uygun olarak bütün yaşıtı Filistinliler gibi çocukluğu çalınmış olarak doğmuş ve büyümüştür. Doğduğu yıllarda Filistin İngiliz mandası altındadır, Siyonist çetelerin baskısı altında ailesi ile beraber Lübnan’a yerleşirler, mültecilik ile ilk tanışıklığıdır bu. Erişkinlik çağına gelince gençlik yıllarını şu satırlarla anlatıyor Mahmud Derviş:

“Yunanistan’a gitmek istiyorsun. Ülkendeki yetkili makamlara pasaport başvurusu yaptığında, Filistin’deki savaş sırasında baban ya da yakınların ülkeden ayrılırken seni de yanında götürdüklerinden dolayı, vatandaşlığının olmadığını keşfediyorsun. Oysa sen o sırada küçücük bir çocuktun. Ama o dönemde savaştan kaçıp bilahare gizlice ülkeye dönmüş olanların vatandaşlık hakkını yitirdiklerini öğreniyorsun. Pasaporttan vazgeçip, bir ‘Laissez-Passer’ (bir tür seyahat belgesi) talep ediyorsun. Bu kez de ülkende ikametinin olmadığını, dolayısıyla bir ikametgâh belgesi alamayacağını keşfediyorsun. Bunun ancak bir şaka olabileceğini düşünerek, durumu bir avukat dostuna aktarıyorsun. ‘İşte buradayım: Ama ne vatandaşım, ne de ikametim var! Öyleyse ben neredeyim ve de kimim?’ diyorsun. Şaşkın bir edayla, kanunun onlardan yana olduğunu ve de kendi varlığını kanıtlamakla mükellef olduğunu öğreniyorsun. ‘Var mıyım yok muyum’ diye İçişleri Bakanlığı’na başvuruyorsun. Bana bir filozof getirin, kendisine varlığımı kanıtlayacağım. Felsefi açıdan var olduğunu, ama hukuken yok olduğunu idrak ediyorsun”.

mahmud derviş

KAYNAK: Wikipedia

1961’de Yahudi ve Arapların birlikte çalıştıkları İsrail Komünist Partisi’ne (Rakah) üye olur. Partinin yayın organları El-‘lttihâd gazetesinde ve El-Cedîd dergisinde çalışır. Sekiz yıl boyunca pek çok kez gözaltı, tutuklanma ve ev hapsi yaşar. Yüksek öğrenim görmesi de engellenir. 1970’de Moskova’ya gider ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar.

Genç bir Komünist için Moskova, Vatikan konumundaydı. Ama ben, Moskova’nın bir cennet olmadığını keşfettim”

1971’de Kahire’ye yerleşir ve El Ehram gazetesinde çalışmaya başlar, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne üye olur. 1981 yılında Beyrut’ta El-Kermil adlı bir edebiyat dergisi çıkarmaya başlar. 1982 yılında İsrail’in Beyrut kuşatmasını yaşar ve yeniden mülteci durumuna düşer. Suriye, Ürdün, Kıbrıs Rum Kesimi, Mısır, Tunus’tan sonra 10 yıl Fransa’da yaşar. 1988 yılında FKÖ’nün Yürütme Kurulu’na seçilir ve Yaser Arafat’ın danışmanlığını yapar. Ancak 1993 yılında Filistin ile İsrail arasındaki Oslo Antlaşması sonrasında Filistin için adil olmayan koşullar getirildiği düşüncesi ile Yürütme Kurulu üyeliğinden istifa eder. Bu konudaki açıklaması şöyle olmuştur.

“Zaten asla bir siyasetçi olmadım. FKÖ’de sembolik bir rolüm vardı. Taraflar arasındaki gerilimi yumuşatmaya çabalıyordum. Gelecekte, bedbaht bir antlaşmanın sorumlusu konumuna düşmek istemiyordum”

mahmudderviş yaser arafat

Yaser Arafat ve Mahmud Derviş

2000’li yıllarda Hamas ile El Fetih arasındaki iç savaşta Filistinlilerin birbiriyle çatışmasında, her iki tarafı da ağır biçimde eleştirir.

Ağustos 2008’de Texas’taki Houston Memorial Hermann Hastanesi’nde geçirdiği üçüncü açık kalp ameliyatı sonrasında hayatını kaybeden ünlü şairin naaşı, ABD’den Filistin’e getirilerek Ramallah’a defnedilmiştir.

derviş mezarı

Mahmud Derviş’in Ramallah’ta bulunan mezarı.

Mahmud Derviş’in şiire ilgisi ilk gençlik yıllarında başlamıştır. Nazım Hikmet, Louis Aragon ve Pablo Neruda’nın şiirlerinden etkilenmiştir. Her ne kadar Filistinli bir direniş şairi olarak ünlenmişse de kendini bu tanımın içinde sınırlamaz. Kendi şairliğinin gelişimini şu satırlarla anlatıyor.

“Belirli koşullar altında, muayyen bir yerde bulunduğum sırada, kimlik hakkını savunan bir şiir yazmış; Kaydet! Arabım’ demiştim. Bir müddet sonra tenime yapışan bu şiir, siyasi bir kimliğe dönüşme riskini de beraberinde getirdi. Nereye gitsem, benden bu şiiri okumamı istiyorlardı. Bu tür taleplere boyun eğen biri olsaydım, kendimi asla geliştiremezdim. “Celîle’de Ölüyor Kuşlar” adlı kitabım, şiirsel değişimimin ilk göstergelerinden biri olmuştu. Bu, arkadaşlarımın ve yoldaşlarımın bazılarının çalıştığı basının bana adeta kazan kaldırmasına yol açmıştı. Sözcüğün en dar anlamıyla simgeci bir şair olmakla, sözlerimden caymak ve daha önceki şiir anlayışımı bırakmakla, toprak ve yurdumuzla arama mesafe koymakla suçlanıyordum. Yanlış anlaşılmalar baştan beri yakamı bırakmasa da ben, bu ‘çekici hapishane’ye ve bu ‘hırçın aşk’a karşı sürekli direndim. Hatta, okurun artık reddetmeye başlayacağı daha ‘zor’ şiirler yazdım. Okurlar da, daha zorlarını yazabileceğimi unutmaksızın, gitgide beni kabul etmeye başladılar”

Derviş kendi deyimiyle siyasete “angaje” şiirler yazmak zorunda kaldığını itiraf eder. Savaş koşulları, katliamlar, çocuk ve gençlerin ölümü, sürgün ve acılar karşısında bunun kaçınılmaz olduğunu söyler. Sloganik şiirden hoşlanmadığını söyleyerek bu konuda şunları yazmıştır.

“Şiir aracılığıyla davaya sürekli hizmet etmek isteme takıntısının anlamı yok. Zira bunun ne şiire faydası vardır, ne de Filistin davasına”

Derviş, şiirlerinde mitoloji ve “İbrahimi dinlerden” de beslenmiştir. Müslüman bir ailenin çocuğu olmakla beraber İbranice öğrenir ve Tevrat’ı özgün dilinden okur. İşgalci İsraillilere onların dili ve barış sembolleriyle seslenir.

Mahmud Derviş, mağlupların, kaybedenlerin, ezilenlerin, katledilenlerin şairi olarak tanımlanabilir. Kendini şu şekilde anlatıyor Derviş.

“Kaybedenler safında yer aldığım kesin. Yaşadıkları bozguna ait bir iz bırakma hakkından yoksun bırakılmış, bunu haykırma olanağından mahrum kılınmış kaybedenler… Ben bu bozgunu dile getirme yanlışıyım. Ama bunun, teslim bayrağı çekmekle hiçbir ilgisi yok. (…) Bozgunu haykırmak, kaybettiğimizi kabul etmek ve söylemek, şair olarak en doğal hakkım. Ben Truva’dan yanayım. Zira Truva bir kurbandır. Aldığım eğitim, varoluş biçimim ve deneyimlerim açısından ben de bir kurbanım”

Derviş, uluslararası pek çok ödülün de sahibi olmuştur. Asya-Afrika Yazarlar Birliği’nin Lotus Ödülü (1969), SSCB’nin Lenin Barış Ödülü (1983), Lannan Kültürel Özgürlük Ödülü (2002), Prens Claus Ödülü (2004), bunlardan sadece bazılarıdır.

Mahmud Derviş’in bu hafta için seçtiğim “Biz kaybettik Aşk da Kazanmadı” adlı şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

“BİZ KAYBETTİK AŞK DA KAZANMADI

Biz kaybettik, aşk da kazanmadı hiçbir şey

Çünkü sen aşksın ey aşk, nazlı bir çocuksun!

Kırıyorsun göğün biricik kapısını,

söylemediğimiz tüm sözleri! Çekip gidiyorsun

Nice gülleri göremedik bugün. Zincirlenmiş yüreğin

sıkıntılarını

yıkıp geçemedi nice caddeler!

Yaşlan bizi gâfil avlayan nice kızlar

yürüyorlar göremediğimiz bir yöne… Kişnemeye!

Uyurken nice marşlar nazil oldu içimize.

Süzülüp indi nice hilâller

dinlensin diye yastıkta. Nice öpücükler çaldı kapımızı

evimizden uzaktayken bizler

Kayalıklarda ekmeğimizi ararken, çalışırken

kayboldu uykumuzdan nice düşler!

Nice kuşlar kanat çırptı camlarımızda

ertelenmiş bir günde, oynaşırken prangalarımızla

Kaybettik durmadan, aşk da kazanmadı hiçbir şey

çünkü sen nazlı bir çocuksun ey aşk!”

 

 

KAYNAK

1- Mahmud Derviş, Biz Kaybettik Aşk da Kazanmadı, Kitabevi Yayınları, Türkçesi Lütfullah Göktaş, 2008.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

VOX NIHILI- Nekrofilik bir toplum olmaya doğru- 2. Bölüm

Belki hoşunuza gitmeyecek ama birinci bölümü okumadan bu yazıyı okumaya yeltendiyseniz geriye dönün ve ilk bölümü okuyun lütfen. İlk bölümdeki açıklamalar olmadan ikinci bölüm size Çince gibi gelecektir.

 

Yin Yang ve diyalektik

Diyalektik sözcüğünün gereksiz kullanımı, paranız olmadığında hatta karşılığı bile bulunmadığı zamanlarda kredi kartı ile alışverişe benzer. Anlamı bilinmeden bolca kullanılır, sol jargona ağırbaşlı, karizmatik bir hava katar. Tartışmalarda diyalektik sözcüğünü ilk kullanan olmak önemlidir, aksi halde söz sırası karşı tarafa geldiğinde sizi “diyalektik düşünmeye” davet eder ve apışıp kalırsınız[i].

Avrupa merkezli fikir ve felsefe tarihinde diyalektik düşüncenin izini sürerseniz sizi Heraklitos[ii] karşılayacaktır. Heraklitos’a göre her şey bir değişim içindedir[iii]. Bu değişimin merkezinde logos[iv] vardır. Akıl ile kavranan kâinat, karşıtların birliğidir, karşıtlar birbirine dönüşür, her şey birbiriyle etkileşim ve dönüşüm halindedir[v].

Heraclitus,_Johannes_Moreelse

Heraklitos. Johannes Moreelse, 1630. Kaynak: Wikipedia

Batı düşünce tarihinin, bazen kendini küçük düşürme pahasına yaptığı en büyük hataların başında Uzakdoğu kökenli düşün dünyasını görmezden gelmesidir. Aslına bakarsanız çok da haksız sayılmazlar, Çin kaynaklı ve diyalektik düşüncenin temellerini atan Yin Yang öğretisi, Heraklitos’tan 2000 yıl daha eskidir.

Çin’in en eski felsefi metinlerinden biri olarak kabul edilen Değişimler ve Dönüşümler Yazması adlı kitap (Yi Çing) M.Ö 2800 yıllarına tarihlendirilmiştir. Bu kitapta, tüm kâinatın iki karşı kutbun birbiriyle dinamik etkileşimi sonucu oluştuğu ve geliştiği ileri sürülmüş ve bu kuram Yin ve Yang olarak tanımlanmıştır. Genel bir kabul olarak insanlık tarihi boyunca ortaya konan tüm felsefi akımlar, siyasal doktrinler, sosyal kuramlar, dini inançlar, bilim ve din felsefeleri üzerine etkili olmuştur[vı]. Bu kurama göre her şey kendi içinde karşıtını barındırır, bu iki kutbun oluştuğu her yerde doğanın hareketlenişine tanık olunur. Beyin iki hemisferden (yarı küre) oluşur, canlılar dişi ve erildir, her duygu, fikir, arzu kendi karşıtını yaratır. Simgesi ise bir daire içinde yer alan siyah ve beyaz balığa benzer birbirine sarılmış iki figürdür. Yin ve Yang, başta Taoizm olmak üzere Budizm, Hinduizm vb. dinlerin içine nüfuz etmiş, zamanla bu dinlerin ana öğretilerine karışmıştır. Nedir, Yin ve Yang, günümüzden beş bin yıl önce insanların yaşamı, doğayı ve evreni anlamak için geliştirdikleri diyalektik düşüncenin ilk örneğidir.

taijitu-161352

Kaynak: Pixabay

Yin Yang ve nekrofili

“Nekrofilik bir toplum olmaya doğru” başlığı altında bütün bu açıklamaların ne anlama geldiğini merak etmeye başlamış olabilirsiniz, haklısınız! O halde baklayı çıkartıyorum, bazılarınıza tuhaf gelebilecek bir hipotez ileri süreceğim: Biyofili ile nekrofili arasındaki ilişki/çelişki, Ying ve Yang ilişkisinin sonsuz sayıdaki alt çelişkilerinden (kutuplaşmalarından) biridir. “Nekrofilik toplum” gibi önemli bir konuyu beş bin yıllık bir öğreti ile açıklamamı “kuşku verici” bulmuş, Uzakdoğu mistisizminin esrikliği ile yapılmış bir değerlendirme olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Hele ki “diyalektik” eşittir “tarihsel materyalizm” şeklinde bir fikriyatınız varsa bir üst paragrafta bu yazıyı okumayı bırakmış olmalısınız.

İnsanları akıllı/aptal, güzel/çirkin, iyi/kötü şeklinde tasnif etmek ne denli zor ve tehlikeliyse, nekrofilik/biyofilik olarak sınıflamak da o kadar biçimsiz bir çabadır. Her kişinin içinde cesur ve korkak yan bir arada yaşar; biri diğerine dönüşebilir, en kritik kararlarını hangi yanıyla aldığına göre yaşam çizgisi şekillenir. Bireylerin nekrofilik/biyofilik özellikleri, yin ve yang da olduğu gibi bir arada yaşar; birinin diğerine çok baskın hale gelmesi, er veya geç, bireylerin, toplumun, siyasal yapıların, çevrenin ve doğanın yıkımıyla sonuçlanır. Nasıl mı oluyor? Üçüncü bölümde devam edeceğiz…

 

İkinci bölümün sonu

 

Dipnotlar

[i] Eğlenceli ve dikkat çekici bir giriş yapmak amacıyla yazılmıştır. Dikkate almayabilirsiniz.

[ii] Heraklitos (Herakleitos): Efesli Yunan filozofu. (MÖ 535? – 475)

[iii] “Bir ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözünü hatırlayınız.

[iv] Logos: Akıl ile kavrama.

[v] Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, Doğu Batı Yayınları, 2011.

[vı] Bumairimu Abudukelimu, Çin Kaynaklarına Göre Taoizm, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Dinler Tarihi Ana Bilim Dalı, Ankara, 2011.