Öne Çıkarılmış Yazı

NEREDEYİM? BU SİTEDE NE BULABİLİRİM?

Bu siteye çeşitli yollarla gelmiş olabilirsiniz. Bilinçli olarak site yazarını Google’da aradıysanız muhtemelen ne istediğinizi de biliyorsunuzdur. Ama site içeriğinde etiketlenen bir sözcüğü “gogıllarken” web dünyasının dalgaları sizi bu sitenin kıyılarına atmış da olabilir. Daha büyük bir olasılıkla da sosyal medya platformlarından birinde karşılaştığınız linki tıklamış olabilirsiniz. Her halükârda hoş geldiniz.

Bu sitede iki ayrı kategoride yazılar bulacaksınız. Kategorilere sağ tarafta gördüğünüz “İÇERİK TÜRLERİ” başlığı altında yer alan “Kategori seçin” butonundan ulaşabilirsiniz. Birinci kategori: Genel. Genel kategorisi altında son beş yıldır yazdığım yazılarımın bir kısmı bulunuyor. Müstear (takma) isimle yazdıklarım ve kâğıt dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarım maalesef burada bulunmuyor.  Nedir, köşe yazısı, deneme, makale türünde; ağırlıklı olarak tarih, masal, edebiyat, siyaset, sosyal medya dili ve sağlık üzerine yazdığım çok sayıda yazıma ulaşabileceksiniz. Ender de olsa şiirlerim var.

İkinci kategori ŞİİRLİ CUMALAR, dört yıldır sürdürdüğüm bir DURUŞ projesi. En özet tanımı şu:

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

IMG_2175

Şiirli Cumalar üzerine daha fazla bilgi edinmek isterseniz kategorilerden ŞİİRLİ CUMALAR’ı seçmelisiniz. Ama dilerseniz bu konuda yıllar önce yazdığım bir köşe yazısına göz atabilirsiniz.

https://doganalpdemir.com/2014/06/05/siirli-cumalar/

Bu siteyi, yazdıklarımı izlemek/okumak isterseniz bir öneride bulunacağım. Site ana sayfasının sağ üst bölümünde “takip et” yazan bir buton bulunuyor. Orayı tıklayıp e posta adresinizi yazar ve gelen maili onaylarsanız bu siteye abone olursunuz. Bu yolu izlerseniz her yeni yazımda e-posta yoluyla bildirim alırsınız.

Güzel okuyun, şiirle olun.

 

Fethi Giray- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Fethi Giray, 1918-1970 yılları arasında yaşamıştır.

1938 yılında Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra 1951 yılına kadar çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, daha sonra gazetecilik yapmıştır. İlk şiiri 1939 yılında Ankara’da Dikmen Dergisi’nde yayınlanmıştır. 1941 yılında Sulha Selam, 1943 yılında Suat Taşer ile birlikte 1943 isimli şiir kitapları yayınlanmıştır. Şiirleri 1972 yılında (ölümünden iki yıl sonra) “Tüm Şiirleri” adıyla basılmış, günümüze kadar başka baskı yapılmamıştır. Okumazlığımız, Türk dilinin Edgar Allen Poe’su olarak nitelenebilecek bir şairi unutulmaya terk etmiştir.

Fethi Giray, şiirlerinde sıradan insanları nefes kesici bir dille anlatır. Gece Yarısı isimli şiirini okuyoruz:

“Gel sen beni affet!
Anam, kardeşim, karım
Şimdi gece yarısı,
Bu saatte ben kaldırımlarda olmalıyım.
Bu saatte,
Alnından öpmeliyim:
Evine ekmek parası götüren yetim çocuğu;
O ufacık, o çıplak ayakların sesinde,
Utanarak
Duymalıyım yokluğu.
Bu saatte,
Derdini bilmeliyim
Şu köşe başında sızmış olan adamın,
Bu saatte ben,
Gözlerinde yaş olmalıyım,
Her ağlayanın.”

Şiirlerinde müzikal bir tını yükselir, duygulu ve buruk. Pek çok şair tarafından şiirlere konu edilen İstanbul’un anlatımındaki lirizm baş döndürücüdür.

“İSTANBUL

Canım İstanbul;
Sokaklarında, caddelerinde kucak kucak,
Çiçek satılan şehir.
Haliç, tersane ameleleri…
Bir tütün yaprağı gibi: rejili işçi kızlar…
İnsanlarla dolu, canım insanlarla,
Vapurlar, tramvaylar…
Yerimde duramıyorum,
Ayaklarım koşuyor, kahrolası ayaklarım!
Ekmek peşinden;
Kapayın ellerinizle yüzünüzü büyük patronlar
Mahmut Yesari Bey geçiyor Babıâli Caddesinden.
“Vazgeç ulan taksimden
Dertliyim yine bu akşam.
Söyle kızım Aksaraylı Leman,
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam.”
Biz ehli kalemdeniz.
Dertliyiz…
Balık pazarında birkaç kadeh
Bulanık rakı içelim dedik bu akşam,
Balık pazarında iyot kokuyor bu akşam
Yanımızdaki masada “Cevriyem” türküsünü söylüyor.
Büyük elli, büyük ayaklı üç adam!
Yarın yine havada lodos var,
Yarın yine,
“Gözlerinden anladım Cevriyem sende karasevda var.”
İstanbul güzel şehir,
Affeyle bizi.
Gerçi övemedik ufkunu, mehtabını, denizini…
Sen doldur oğlum kadehlerimizi
Dertliyiz yine bu akşam.
“Söyle kızım Aksaraylı Leman;
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam…”

Bu hafta için Fethi Giray’ın “Rizeli Ali’nin Hikâyesi” adlı şiiri seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Galata’da dostu varmış,
Mahpushanede postu varmış,
Rizeli Ali’nin.
Çok kahrını çekmiş denizin,
Anlattı bana:
Bu yıl balık vurmamış dalyana
Yuh olsun be!…, diyor:
Şu koca, koskocaman denize
Metelik bile vermedi bize.
Canına yandığımın dünyasında
Parasız yaşanmazmış,
Tütünü yokmuş tabakasında;
Dost varmış,
Düşman varmış.
Şu canına yandığımın dünyasında.
Kaldırdı yırtık ceketinin yakasını,
Emdi yudum yudum son izmarit sigarasını.
Kimseye minnet etmezmiş
Satarmış takasını.”

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

KAYNAK
1- İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi, Bilgi Yayınevi, 2009 (11. Basım)

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

 

 

 

 

Adonis- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, şiirlerini Adonis takma adıyla imzalayan Ali Ahmet Sait Eşber, Suriye doğumlu olup Arap Edebiyatı’nın yaşayan en büyük şairi kabul edilmektedir. 1930 yılında yolu, okulu, elektriği olmayan yoksul bir köyde doğmuş ve halen Fransa’da yaşamaktadır.

Çocukluk döneminin tek eğitimi, Arap şiiri sevdalısı babasının öğrettiği şiirler ve Kuran bilgisiydi. Tarlada çalıştığı saatlerin dışında, büyük bir ağacın etrafında toplanan çocuklara katılır, onlarla birlikte Arapça yazmayı öğrenirdi. Kendisiyle yapılan bir röportajda çocukluğunun o dönemini ve şiir sayesinde hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor:

“Babam Arap şiirini ve Kuranı iyi biliyordu. Benim okulum, babamın Kuran ve şiir bilgisiydi. Cahiliye döneminden itibaren eski Arap şiirleri ile yetiştim. İlk şiirimi, Cumhurbaşkanı Şükrü el Kuvvetli için yazdım. Kuvvetli, 1943’te, bağımsız Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Kuvvetli, köyümden geçecekti. Ben cumhurbaşkanına bir şiir yazacağım ve bu şiiri onun önünde okuyacağım, şiirimi sevecek, “Sevgili çocuğum senin için ne yapabilirim diyecek” diye düş kurmuştum. Bölgemize cumhurbaşkanı geldiği zaman, onu görmeye gittim. Kuvvetli meydandaydı. Ben de meydanın ortasındaydım. Şiirimi okudum, biter bitmez insanlar öyle bir saldırdı ki orada cumhurbaşkanı var mı yok mu unuttular. Üstümü parçalayacaklardı. O kadar beğendiler. Kuvvetli de bundan öyle etkilendi ki, o şiirden bir dize seçti, konuşmasında kullandı. “O çocuğun dediği gibi” diyerek konuşmasını değiştirdi. Mesela cumhurbaşkanı konuşmasında kılıcı anlatıyor, böyle bir fotoğraf çiziyor, “Siz de benim etrafımı öyle saracaksınız ki, çocuğun dediği gibi kılıcın kılıfı olacaksınız” diyor. Konuşmasının sonunda, her şey aynen düşlediğim gibi oldu. “Sevgili oğlum senin için ne yapabilirim” dedi. Ben de ona okula gitmek istediğimi söyledim, “Tamam” dedi. Dolayısıyla 13 yaşında okula başladım. Köyümü terk ettim, hayatım tamamen değişti. Düşündüm ki şiirin içine doğmuşum. Şiir benim hem annem hem babam. Bir şiir hayatımı değiştirdiğine göre, dünyayı da değiştirebilir. Bu şiir olmadan ben sizinle oturamazdım.”

 Adonis Şam’da felsefe eğitimi alır. Üniversitede ülkesindeki dikta rejimine karşı öğrenci hareketlerinin liderlerinden biridir. Ülkesindeki siyasal baskılardan kaçarak Lübnan’a giderek Beyrut’ta Arap Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Beyrut’ta, Şiir (1957) ve Mevakıf (1968) dergilerini kurdu. Bu dergiler Arap şiirini geleneksel kalıplardan kurtarmayı amaçlıyordu.

Adonis, Lübnan’da iç savaş başlayınca Paris’e yerleşti.

Adonis şiir ve yaşam hakkındaki düşüncelerini neredeyse şu iki cümleye sıkıştırmıştır:

“Benim için önemli olan yasak ve gizli olandır. “Geleceğin şiiri bir ret ülkesidir” dediğim zaman, insanı ve onun “gerçek yaşamı”nı daha iyi algılamak için mevcut kurumları reddetmek gerektiğinin altını çiziyorum…”

Adonis Paris’e yerleştikten sonra şiir yazmayı sürdürmüş ve birbiri ardına pek çok şiir ödülüne hak kazanmıştır. 1995 yılında Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü’nü almıştır; bu ödülü alan ilk kişidir.

Adonis şiirlerinde, parçalanan Arap kuşağını, dağılan halkını sergilemiş ve bunu bütün insanlık için genelleştirerek, insanlığın dramını toplumsal belleğin yüzeyine çıkarmıştır.

adonis2

 

Adonis Ortadoğu üzerine görüşlerini de pek çok şekillerde paylaşmıştır. Guardian’da yayımlanan mülakatında Adonis, “Bu baharı yaratan Arap gençliği, ilk defa Araplar batıyı taklit etmiyor – bu sıradışı bir şey. Ancak buna rağmen, bu devrimci anın meyvesini yiyenler İslamcılar, tüccarlar ve Amerikalılar oldu”demiştir. Yaşamı boyunca laikliğin bir savunucusu olmuş olan şair, sürecin siyasal İslamcıları iktidara getiren bir noktaya gelmesinden rahatsızlığını dile getirmiştir. Bu nedenle de derginin muhabiriyle tartışmışlardır. Adonis, Arap ülkelerinde halkın örgütsüzlüğüne işaret ederek, bir tek köktendincilerin ciddi bir örgütlenmeye sahip olduklarını söyleyince, muhabirin kafasındaki çerçeve bozuluyor:

“-Lütfen ama! Bugün Humus ve Hama’da sokaklara çıkan ve katliamdan geçirilenler İslamcı değil ya.”
Adonis: Bunu nereden biliyorsunuz?
-Bütün muhabirler bunu söylüyor. El Cezire de.
Adonis: Ve bunlara inanıyor musunuz? Muhaliflerin büyük çoğunluğu köktendincilerden oluşuyor. Ben radikal bir şekilde rejime karşıyım ama muhalefeti de desteklemiyorum. Çünkü ben, askeri diktatörlükten dini diktatörlüğe geçişe katkı sunmak istemiyorum.”

 Adonis’in “ılımlı İslam” konusundaki fikirleri de çok nettir:

“Ilımlı İslam diye bir şey yok. Ilımlı Müslümanlar var, evet. Ama ılımlı İslam yok. Eğer Batı’nın bir ılımlı İslam’a ihtiyacı varsa, Suudi Arabistan’da başlasın ya. Amerika’nın ve Batı’nın Arap dünyasına ilişkin politikasına karşıyım. Onların mantığını paylaşamam, paylaşmam. Müslüman Kardeşler faşistler, bildiğimiz faşist.”

Bu hafta için Adonis’in “Hiçin Ayartma Neşidesi” adlı şiirinden bir küçük bölümü seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Rahimlerini düş toprağında eken kadınlar vardı,
Biçme işini Allah’a bırakırlardı
Aralarından kimileri akşam ölür seherde doğardı,
Kimileri bilge sabrıyla âşıkın iç çekişini yazardı
Kimileri boyunları üzerindeki boyunduruğu kürk sayarak yürürdü.”

adonis3

 

KAYNAKLAR


1- Berrin Tuncel Birer, Araplar’ın yaşayan en büyük şairi ADONİS, Sabah Gazetesi, 31 mart 2013
2- Sol Haber, Suriyeli şair Adonis: ‘Bu yaşananlar bir bahar değil, tarihsel bir gerileme’, başlıklı haber, 14 Şubat 2012
3- Orhan Tüleylioğlu, Rüzgârları yapraklara verdim ben, Milliyet Sanat, 8 Mayıs 2013
4- Adonis, Kudüs Konçertosu, Yapı kredi Yayınları, 2014. Çeviri: İbrahim Demirci.

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

 

Aşık İbreti- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık İbreti mahlasını kullanan Hıdır Gürel, 1920- 1976 yılları arasında yaşamıştır. Babası köy köy dolaşarak meyve ve öteberi satarak evini geçindirmiş ve Âşık İbreti çok yoksul bir ortamda yetişmiştir. Gençlik yıllarında köşkerlik (ayakkabı tamirciliği) ve terzilik yapmış, gaz lambasında sabahlara kadar okuyarak kendini yetiştirmiştir. Çeşitli mesleklerle uğraşmıştır; saz yapıp satma, dişçekme, maden arama, fotoğrafçılık…

11878913_894158127345889_6587631995849892679_o

1960’lıyıllardan itibaren “sazın tellerinde nağmeleşen şiirler” ile tanınmaya başladıysa da yaşamı boyunca yoksulluk çekmiştir. 1967 yılında Elbistan’da “fanatik” bir grubun saldırısına uğramış, dükkanı tahrip edilmiş, canını zor kurtarmıştır.

İbreti’nin şiirlerinde insan sevgisi, sosyal adalet ve eşitlik özlemi çok belirgin olup Alevi/Bektaşi şiir geleneğinin önemli temsilcileri arasında sayılmaktadır. Şiirlerinde geleneksel dini inançları, hurafeleri, gerici ve yobaz fikirleri ince bir dille yermiştir.

İbreti’nin bu hafta için seçtiğim GELDİM isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

GELDİM
İlme hizmet ettim uykudan kalktım 
Sar
ık, seccadeyi elden bıraktım 
Vaizin her g
ünkü vaazından bıktım 
Ramazan
ı sele verdim de geldim
Karn
ım aç kalınca kederim arttı 
Hele hac kayg
ısı hayli bir dertti 
Paral
ılar hemen Hacoldu gitti 
Şeytanı taşlarken gördüm de geldim
D
ört kitabı torbaya koyup da astım 
Cennet hurisinden ilgimi kestim
 
Muskac
ı hocaya sanmayın sustum 
A
ğzının payını verdim de geldim
Akl
ım ermez ahret eğlencesine 
Sayg
ım var insanın düşüncesine 
Hayal cennetinin bo
ş bahçesine 
Softa s
ürüsünü sürdüm de geldim
İbreti emelim insana hizmet 
E
şim bana huri, evimde cennet 
Ac
ıya Hocaya kalmadı minnet 
İbriği, tesbihi kırdım da geldim

 

İbreti’nin kendi sesinden ve sazından “Geldim” şiirini dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=MQ7BSa70lJE

 

Kaynak
1- Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, İsmail Özmen, Kültür BakanlığıYayınları, 1998, Cilt 5.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİCUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşıbir DURUŞdur.

 

 

 

 

Cesaretinizi nasıl alırsınız?

Bu makaleyi PDF formatında, e-risale olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz 

 

Alman yazar N. Mahler, Der totale Rausch isimli kitabında Naziler hakkında bir dizi iddiayı gündeme taşımıştır. İddialar yeni değil, nedir, kitap faşizmin biyopolitik yanının daha iyi anlaşılmasını sağlamış görünüyor. Anlıyoruz ki, Naziler Polonya işgalinden, SSCB saldırısına kadar her cephede pervitin adıyla bilinen ve kimyasal içeriği metamfetamin olan bir “ilacı” askerlerde kullanmış; psiko aktif olan pervitinin verilmesi ile askerler terminatör cinsinden, “cesur” savaş robotlarına dönüştürülmüştür. Nazi askerlerine türlü formatlarda ve dozlarda servis edilmiştir pervitin; en bilinen şekli de tank çikolatası[1] adı verilen şekerlemedir. Savaş sonrası ülkelerine dönen yüzbinlerce askerin pervitin bağımlılığı ile yüz yüze kaldığı ileri sürülmüştür. İddialara göre II. Dünya Savaşı sonrası bölünen her bir Almanya, pervitin stoklarını Berlin Duvarı’nın yıkımına kadar ellerinde tutmuşlardır. Pervitinin sadece Naziler tarafından kullanıldığını sanmanızı istemem. ABD’nin Vietnam savaşında ve diğer pek çok operasyonda benzeri “cesaret hapları” kullandığı, kullanmaya da devam ettiğine hiç şüphe yok.

screenshot9

Görsel kaynağı: https: /www.curieuseshistoires.net/ drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

“Buralarda beyaz adam istemiyoruz. Kara Tepeler benimdir. Beyazlar onları almaya çalışırlarsa savaşacağım.”

Tatanka Yotanka (Oturan Boğa) 

screenshot8

Oturan Boğa Kaynak: Pixabay

Çizgi roman okurları Amerikan Kızılderililerini cesaret sembolü olarak kabul eder. Çoğu Kızılderili kabilesi için cesaret yaşamın kaynağıdır.

Kızılderililerin ergenlik törenleri kimi kez işkence niteliğine bürünür. Günümüzde 12-14 yaşındaki oğlan çocuklarının kaburgalarının altından geçirilen kancalarla bir direğe asılması vahşice görülebilir. Nedir, bir çocuğun savaşçı ve cesur bir erkek olmasının yoludur ergenlik ayini. Öte yandan bir Kızılderili için cesaret ile “öte dünya” arasında sıkı bir ilişki vardır. Arapaholara göre ölümden sonra kişi bir tepeye tırmanır. Tepeden ötede bir nehir, ardında da bir Kızılderili köyü vardır. Nehrin öbür yanına ulaşabilirse Manitu’nun yeşil çayırlarında at binebilecektir. Bazı kabilelerin ölümden sonra kendilerine yol gösteren muskaları vardır. Beyaz adam Kızılderili’nin muskasını boynundan koparıp alırsa tüm cesaretini yok eder. Beyaz adam sadece muska koparmakla yetinmez, genç Kızılderili savaşçıların savaş çıkartmalarına sebep olmak için kaçak alkollü içki (ateş suyu) verir onlara. Ateş suyu savaşçıyı güçlü, yenilmez ve cesur “yapar”. Sarhoş ve “cesur” Kızılderililerin taşkınlıkları beyaz adamın yaptığı katliamlara bahane olur.

“Hasan Sabbah, yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir[2].” 

Amin Maalouf

screenshot7

Marko Polo portresi. 1254- 1324. Kaynak: Wikipedia

1273 yılında İran’dan geçen Marco Polo’nun seyahatnamesinde, iki dağ arasındaki vadide kurulan eşi görülmedik bir bahçe tasvir edilmiştir. Envaı türlü meyve ağaçları, görkemli köşkler, süt/bal/şarap akan çeşmeler, genç kızların şarkı söyleyip dans ettiği bir cennet tasavvurudur bahçe. Marco Polo’ya göre, özel olarak seçilmiş gençler uyuşturucu bir iksir içirilerek bu bahçeye alınmakta, uyandıklarında kendilerinin cennette olduğuna inanmaktadırlar.

Kendilerine görev verileceği zaman yeniden uyuşturulup peygamber olduğunu sandıkları şeyhin huzuruna çıkarılmakta, kendilerine verilen hançerle önceden belirlenmiş kişileri öldürmesi istenmektedir. Haşişi tarikatı fedaileri ölümü hiçe sayan bir cesaretle hedef kişiyi öldürmekte, eylemlerini gizlice ve karanlıkta değil kalabalıkta ve uluorta yapmaktadırlar. Fedailer görevlerini tamamladıktan sonra kaçmaya yeltenmemekte, kendisini bekleyen en ağır cezalara razı olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca fedailerin bu cesareti, “kafaları dumanlı” müritlere sunulan cennet bahçelerine bağlanmıştır. Çok geniş bir coğrafyada rağbet görmesine rağmen uyuşturucu hikâyesi hemen tümüyle gerçek dışıdır. Batılıların bir Ortaçağ miti olmaktan öteye gitmeyen uyuşturucu üzerine kurulu cesaret efsanesi, tarihin en büyük palavralarından biridir. Haşişi tarikatı mensuplarının bağlı olduğu İsmaili mezhebi yazarları ve ciddi Sünni yazarlar fedailerin uyuşturucu kullandıklarına dair hiçbir yazılı iddiada bulunmamıştır.

screenshot6

Hasan Sabbah. Kaynak: Wikipedia

Haşişi mezhebinin, saf delikanlıları uyuşturucuya  boğup gerçeklikten kopuk katiller sürüsü yaratan uyanık bir din simsarının hikâyesinden ibaret  olmadığını biliyoruz. 661 yılında Hz. Ali’nin öldürülmesi sonrası gelişen “Ali Şiası” yüzlerce yıl boyunca gelişerek “mesihi” karakterli bir mezhebe dönüşmüştür. Sünni Abbasilerin saltanata dayalı baskıcı yönetimleri, Selçuklu ve Moğol “istilacıların” zalimliklerine duyulan tepki; hoşnutsuz ve öfkeli bir toplum yaratmış, türeyen fanatik hareketler Şia içinde kendine yer edinmiştir. Şia’nın bir kolu olan İsmaili mezhebine bağlı Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşişi tarikatı, saltanatın, yönetici sınıfın ve Sünni İslam’ın ileri gelenlerine yönelik suikastlarla geniş bir toplumsal destek sağlamıştır. İsmaili dailerin[3]yaptıkları dini davetin benimsenmesi, en aşırılıkçı eylemlerin bile toplumsal meşruiyet sınırları içinde kalmasına sebep olmuştur. Haşişi fedailer, yaptıkları eylemlerle din ve halk düşmanı zalimlerin cezalandırıldığına, bunun karşılığında cennetle ödüllendirileceklerine körü körüne inanmışlardır.

1092 yılında bir Haşişi fedaisinin Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ’ün karşısına çıkarak onu hançeriyle öldürmesindeki cesaret, bu tarihsel perspektifle okunmalıdır.

screenshot5

Büyük Selçuklu İmparatorluğu Veziri Nizâmülmülk. Kaynak: Wikipedia

“Ölmekten korkarsan, neye yarar cesaretin?”

Gılgamış Destanı

İnsan toplulukları öfkesini nasıl olup da kargışlara aktarmışlarsa, cesarete duydukları hayranlığı ve toplumun cesur insan üretimine olan gereksinimini de destanlar, efsaneler yoluyla sözlü kültürlerine aktarmışlardır.  Dünyanın dört köşe bucağındaki destanlar şaşılası benzerlikler gösterir. Örneğin, destan kahramanının gücü yaratılıştan gelir. Amerikan efsane kahramanı Pecos Bill iki yaşındayken, tarlada çalışan annesi eve bir kaplanın girdiğini görür. Çocuk evde yalnızdır, anne “zavallı kaplan” diyerek işine devam eder.screenshot3

Kahramanların tanrısal güçleri vardır. İlyada destanında Akhilleus’a kılıç, ok vb. silah işlemez. Tek zayıf noktası topuğudur, nitekim topuğuna isabet eden bir okla ölür. Ama en önemlisi tüm destan kahramanları sınırsız bir cesarete sahiptir. Sahip oldukları cesaretin akla, izana gelir tarafı yoktur. Kırgızların ünlü Manas Destanı’ndan okuyoruz:

“Düşman yeryüzünü duman gibi kaplamıştı, gökteki yıldızlar kadar çoktu. Çinlilerin çokluğundan kara toprak görünmüyordu, gök ve güneş görünmüyordu. Bahadır Manas, Toruçar atıyla saldırıya geçip dağ gibi pehlivanları saf dışı etti, kılıcıyla kesti, dalgalar gibi gelen Çinlileri tarumar etti.”

Nedir, destanlar güç ve iktidar sahipleri tarafından kötüye kullanılmıştır. Destanların akla zarar cesur kahramanları, despotların elinde, topluma cesaret aşısı olarak kullanılmıştır. O da yetmemiş, iktidar aygıtları destanlardan marşlar üretmiştir; daha çok savaşılsın, daha kolayca ölünsün, nasılı/ne içini sorulmasın diye. Ne üzücüdür ki, aynı marşların sözlerini değiştirip cesaret üretmeye kalkan “ayaklanmacılar/isyancılar” da aynı nefret diline esir olmuştur.

Adler’e sorarsanız:

Psikiyatrist Alfred Adler’e göre bireyler hasta değil, cesareti kırılmıştır. Bu nedenle psikiyatrik  hastalıklarda psikoterapi bir yeniden cesaretlendirme sürecidir.

screenshot2

Alfred Adler (1870-1937) Kaynak: Wikipedia

Peki ya Darwin?

Bir canlının temel amacı genetik kodlarını aktarabilmektir. Evrim kuramına göre, orduların üzerine tek başına saldıran “cesur” Manas’ın genetik kodlarını aktarabilme şansı düşüktür. Bir canlının hayatta kalabilme ve kodlarını aktarma olasılığı, tehlike durumunda nasıl, nereye kaçabileceğini planlayabilme ve gereğinde cesurca savaşma kararındaki yanılmazlığına bağlıdır.

screenshot

Charles Darwin, 1809-1892. Kaynak: Pixabay.

Son Söz: Homo Sapiens Neandertal insana karşı.

Cesaret, birey bazında meydan okuyabilme becerisi olarak alkışlanabilir ama abartmadan! Elli bin yıl önce Homo Sapiens, Neandertal insanla karşılaştığında hayatta kalan taraf olmuştur. Muhtemelen bu “başarısının” sebebi, daha kuvvetli ve meydan okuma becerisinin yüksek olmasından kaynaklanmıyordu. Homo Sapiens bu “başarısını” büyük ölçüde grup iletişiminde ve kolektif davranışlarında belirgin hale gelen, kültürel kodlarına aktardığı cesaret becerisine borçludur. Günümüzde gereksinim duyduğumuz cesaret tam olarak budur.

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Mukavemet Dergi’nin Mart 2017 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır.

 

 

DİPNOTLAR

[1]Panzerschokolade

[2]Amin Maalouf, Semerkant.

[3]Dai: Misyoner

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1- Bernard Lewis, Haşhaşiler, Kapı Yayınları, 2014.

2- Alice Marriot/ Carol K. Rachlin, Kızılderili Mitolojisi, İmge Kitabevi, 1994.

3- Dee Brown, Kalbimi Vatanıma Gömün, e yayınları, 1973.

4- Keneş Yusupov, Manas Destanı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2009.

5- Jean Bottero, Gılgamış Destanı, Yapı Kredi Yayınları, 2013.

6- Homeros, İlyada, Sander Yayınları, 1981.

7- G. Martina, Pecos Bill, İyigün Yayınları, 1967.

8- Ali Tufan Koç, İnsanlık Tarihinin En Kötü Kafası, Hürriyet Pazar, 27 Eylül 2015.

9- Ülkü Kara Düzgün, Türk Destanlarında Merkezi Kahraman Tipinin Tipolojisi, Folklor/Edebiyat, Cilt: 18, sayı: 69, 2012/1

10- Bekir Avcı, Korkuya Karşı Umut ya da Cesaret Bulaşıcıdır, Birikim Dergisi, 10 Nisan 2017.

11- Bengü Ergüner- Tekinalp, Adleryan kuramın pozitif psikoloji bağlamında değerlendirilmesi, The  Journal of Happines & Well- Being, 2016, 4(1), 34-49.

12- Amin Maalouf, Semerkant, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

13- Drogues de guerre – 2. Nazisme et dépendance, https: // www. curieuseshistoires. net/drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

Sîmîn Behbehânî- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, 20. yüzyıl İran edebiyatının ve Fars dilinin en önemli kalemlerinden biri olan Sîmîn Behbehânî, 1927- 2014 yılları arasında yaşamıştır.

Tahran’ın Himmetâbâd mahallesinde doğmuştur, babası tanınmış yazar ve İkdâm gazetesi müdürü Abbas-i Halîlî, annesi dönemin seçkin kadınlarından Fahr-i Adil-i Hilatberî’dir. Babası Abbas Halîlî 1893 yılında doğmuş, Arapça ve Farsça dillerinde şiir söylemiş ve Firdevsi’nin Şahnâme’sinden yaklaşık 1100 beyiti Arapçaya tercüme etmiştir. Babası aynı zamanda sayısız roman yazmış ve yayımlamıştır. Sîmîn Behbehânî, babası hakkında şunları yazar:

“Babam tarih ve inceleme konusunda onlarca cilt kitap yazmıştır. Roman tarzını başlatan kişidir. Müdürü olduğu İkdam gazetesinin çok okunduğu zamanlarda yani Muhammed Rıza Pehlevi dönemi öncesi, eserleri Milli kütüphanelerde, meclislerde ve saygın başka kütüphanelerde yayımlanmıştır. Şüphesiz ben cesur, hakkını savunan, özgürlükçü ve korkusuz olmayı babamdan öğrendim. (eğer başarabildiysem) O sadece kadın hakkının kazanılmasında çalışmadı, kadın haklarını arayarak yaşamı boyunca kadınlara rehber oldu.”

 Annesi Fahr-i Uzma Argun ( Fahir Adil Hil‘atberi ) şair, yazar ve gazeteciydi. Sîmîn Behbehânî annesi hakkında şunları söyler:

“ … Annem sanırım kendi dönem kadınlarının ilginç örneklerinden biriydi. O dönemde kadın için okuma ve yazma günah sayılıyordu. Fars edebiyatı, fıkıh, usul, Arap dili, felsefe, mantık, tarih ve coğrafya derslerini iyi bir şekilde zamanın hocalarından öğrenmişti. Fransızcayı kendi evlerinin yakınında oturan İsveçli bir kadından küçük yaşta öğrenmişti. Elbette annem şanslıydı, çünkü anne ve babasının kucağında büyümüş ve küçükken onun eğitimi için hiçbir imkândan kaçınmamışlardı”

 Annesi Fahr-i Argun Hanım sosyal ve aktif bir kadındı. Kendisi gibi düşünen birkaç kadınla birlikte 1922 yılında Vatansever Kadınlar Derneğini kurmuş ve bu derneğin aktif üyesi olmuştur. 1935 yılında da Kadınlar Gazetesini kurmuştur. İran’da kadın hareketinin, İran feminist düşüncesinin öncüsü ve liderlerinden biridir.

Anne babasının özelliklerine baktığımızda, Sîmîn Behbehânî’nin şiirdeki başarısının altında aileden aldığı eğitimin önemi de ortaya çıkar. Çok iyi bir eğitim sürecinden geçen Sîmîn Behbehânî ilk şiirini on dört yaşında yazmıştır.

“Annem ilk gazelimi Meliku‘ş Şuarâ Bahar(1886-1951) ın editörlüğünü yaptığı Nevbahar gazetesine gönderdi ve orada yayımlandı.” 

Yazdığı ilk gazelin daha ilk beytindeki toplumcu gerçekçi mesaj onun tüm şiir yaşamına damgasını vurmuştur.

“Ey açlıktan inleyen millet, ne yapıyorsun?
Ey perişan fakir millet ne yapıyorsun?”

 Sîmîn Behbehânî, 1951 yılında Eğitim Bakanlığında öğretmen olarak çalışmaya başlar. Öğretmenliğe başlayışını şu satırlarla anlatır.

“İşe başladığım ilk gün sınıfa girdim. O kadar gençtim ki öğrencilerle aramda fazla yaş farkı yoktu. Hatırlarım, bir gün öğrenciler etrafımı sarmıştı. Gençtim, az bilgiliydim ve hiç tecrübem yoktu. Tam o esnada bir müfettiş sınıfa girdi. Hayretler içinde pazar yeri kalabalığındaki sınıfta öğrencilerden birine sordu: “Öğretmeniniz nerede?” Öğrenciler beni işaret etti ama müfettiş inanmadı…”

 1978 yılında, İran Yazarlar Derneği (Kanûn-i Nivîsendegân-i İrân) Başkanı olmuştur. Aynı yıl İnsan Hakları Gözetmeni Hellmann-Hammet Grant ödülünü almıştır. 1998 yılında Nobel Edebiyat ödülü adayı olmuştur. 1999 yılında ise Berlin’de İnsan hakları örgütü Carl Von Ossietzky ödülünü almıştır.

Önceleri geleneksel tarzda ve daha çok klasik gazel formunda şiir yazarken daha sonraları dörtlüklerden oluşan formları da kullanmaya başlamış ve nihayet şiirin biçim ve içeriğinde oldukça büyük ve önemli yeni arayış ve değişikliklere gitmiştir. Fakat yine de geleneksel şiirle bağını koparmamış, yeni klasikçiler ya da inkılap şairleri arasında olmuştur. Geleneksel gazel türünden yeni gazel türüne sıçrayışı sadece teknik bir dönüşüm değildir. Sîmîn Behbehânî, aruz vezninin şiirin ve şiirin vermesi gereken mesajın yükünü çekemediğini gören bir edebiyatçıdır. Denebilir ki, Fars dilinde ve gazelde yeni bir müzik ve ritim yakalamayı başarmıştır.

Sîmîn Behbehânî, şiirlerinde gazel türünden vazgeçmemiştir. Nedir, şiire biraz meraklı olan herkesin bildiği gibi gazel, “kadınlarla âşıkane sohbet etmek” anlamına gelir ve ana teması aşk, kadın, şaraptır. Oysa Sîmîn Behbehânî, yazdığı ilk şiirinden itibaren sosyal sorunları, halkın sıkıntılarını, kendi yaşadığı ve ilgisiz kalamadığı sorunları başarıyla işlemiştir. Şiirlerinde halk deyişlerini, masalları, hurafe ve inançları, destanları hatta çocuk oyunlarını ustalıkla kullanmıştır. Sıradan insanların sorunlarını, özellikle toplumunun kadınlarına ait acılarını kolayca anlaşılabilir bir dil ile anlatmayı başarması onu Fars edebiyatının ölümsüzleri arasına katmıştır.

“Zengin adamın bu dul karısı
Kanunun kör gözünde durmuş
Adamın servetinden ve malından nikâh ve nikâh akçesi olarak
Kanun kadının eline birkaç metelik vermiş.”

 Behbehani şiirlerinde zina yapan kadının taşlanması, aç kaldığı için hırsızlık yapan çocukların elinin kesilmesi vb. cezaları eleştiren şiirler yazdı. Pek çok kez İran İslam Cumhuriyeti yönetimiyle karşı karşıya geldi, İran- Irak savaşını eleştiren şiirini yayınlayan dergi kapatıldı. Sınır dışı edildi. Üzerindeki baskılara yönelik olarak şunları söylemekten çekinmemiştir.

“Beni yakmak isteyebilir veya bana taş atmaya karar verebilirsiniz. Ama elinizdeki taş bana zarar verme gücünü kaybedecektir.”

Sîmîn Behbehânî’nin şiirlerinde sosyal adaletsizliğe ait yaralar güçlü imgelerle anlatılmıştır.

“Sabr et, gelecek aya kadar…

Gücünü bitiren bu zor işin ücretini
Bir ayın sonunu elle geçirdim
Arzu dolu ve sıcak bir gönülle
Hemen eve yöneldim

Fakat, Ne yazık ki, azıcık ücretim
Biriktirdiklerimin hepsi alacaklılara gitti!
Gözüm açılınca gördüm, Ah
Neyim varsa gitmiş

Çocuğum geldi, şaşkınlıkla gözlerime baktı
Onun iki siyah elmas gibi gözleri vardı
Arzuyla yanan gönlünün kıvılcımları
Günahsız bakışlarıyla isyan ederek:
“Ah anne! Geçen ay demiştin
Bana elbise alacağını söylemiştin
Süreyi uzattın, şüphesiz
Şimdi ne istersem getirmelisin.
Elbiselerim paramparça oldu, peki ayın sonu nerede?
Yeni ve güzel elbiseler nerede?”
Utanarak ve yavaşça dedim:
“Sabr et çocuğum, gelecek aya kadar.”

 Bir seks işçisi kadını anlattığı “Fahişenin Şarkısı” adlı şiir kendi çağında deli cesareti gerektirir türdendir.

“Allık dolu o kutuyu bana ver
Renksiz olan yüzümü renklendireyim
Yağı ver, tazeleneyim
Sıkıntıdan solmuş yüzümü (tazeleyeyim)

Misk dolu parfümü ver
Üstüme başıma dökeyim
Bana o dar elbiseyi ver ki
Beni sıkıca kucaklasınlar

O kadehi ver de sarhoş olayım
Kendi kara bahtıma güleyim
Mutsuz ve hüzünlü bu yüze
Aldatıcı bir çehre takayım

Çok kimsem var kimsesizim, bu dostlardan
Gönül dostu yok
Lafta çok teselli eden var
Fakat kısa bir andan başka bir şey değil.

Ey dudağım, sahtekâr dudağım
Sırlarla hüznüme perde çek de
Bana birkaç lira da fazla versinler
Gül, öpücük dağıt, naz yap…”

 Ölümünün dördüncü yılında ülkemizde hiç bilinmemiş, bu yüzden unutulmak gibi bir derdi olmayan, yazdığı 20 kitaptan teki bile dilimize çevrilmemiş, hakkındaki tüm bilgiler Fars Edebiyatı akademisyenlerinin tez ve makalelerinden ibaret olan dev bir şaireyi, Sîmîn Behbehânî’yi tanıtmış ve anmış olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum.

Bu hafta için Sîmîn Behbehânî’nin “Yankesici” adlı şiirini seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Bilir misin neden hapisteyim?
Bir gencin cebine el atmıştım,
Bir şey geçmeden elime,
Ansızın feci bir şamar yedim!

Bilmiyorum babam kim benim,
Nerde açtım gözümü dünyaya;
Beni kim doğurup yetiştirdi böyle,
Kimin memesini aldım ağzıma!

Asla bu sararmış yanağım
Bilmedi anne öpüşü tadı;
Bütün ömrümce bir baba
Şefkatle başımı okşamadı!

Kimse benim için sabahlamadı
Hastayken başucumda!
Yalvarmadan ya da karşılıksız
Gelen olmadı yardımıma!

Kâh Ocak soğuğunda titredim,
Kâh inledim Temmuz sıcağında!
Ekmek hasretiyle aç uyudum
Hasır üstünde cami avlusunda!

Bazen biri götürünce elini
Yüzüme, ya da çeneme,
Sandım ki kavuşurum
Bir öğün yemeğe, bir gecelik eve.

Ancak şu sefil kurtarırdı beni,
Kavurucu susuzluktan bir tas su ile;
Yoksa bir yücenin yoktu yardımı,
Beni doyuracak bir ekmek bile.

Bütün bu çulsuzluğumla
İşte öğrendim bu sanatları;
Milletin cebinden usul usul,
Böyle belledim aşırmayı.

İyice öğrendim yollardan
Sigara izmariti nasıl kaparım;
Çektiğim dumanın acısını
Başkasının cebine nasıl koyarım.

Elime geçirdiğim şişle çocukların
Yepyeni giysilerini nasıl yırtarım.
Ya da tezgâhtan gizli gizli
Bir elmayı nasıl aşırırım!

Bütün çevikliğime rağmen
Artık çok geç, kodesteyim,
Kederimden habersiz,
Serserilerle her daim.

Mutluyum yine de, gururluyum,
Yeni dostlar mektebimizde
Eklemekteler binlercesini,
Benim eşsiz hünerlerime.”

 

KAYNAKLAR
1- Seda Güzel, “ ÇAĞDAŞ İRAN ŞAİRLERİNDEN SÎMÎN BİHBEHÂNÎ ’NİN HAYATI, EDEBÎ KİŞİLİĞİ VE ŞİİRİ ”, ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DOĞU DİLLERİ VE EDEBİYATLARI ANABİLİM DALI FARS DİLİ VE EDEBİYATI BİLİM DALI Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013.


2- Kadir TURGUT, MODERN GAZEL ŞAİRİ: Sîmîn-i Behbehânî (1306/1927-.), DOĞU EDEBİYATI (KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ), YIL: 1, SAYI: 1, İLKBAHAR-YAZ 2007. 

3-Trevor Mostyn, Simin Behbahani obituary, The Guardian, 28 Aug 2014.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

Aşık Serdari- ŞİİRLİ CUMA

 

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Serdari, 1834-1918[i]yılları arasında yaşamıştır.

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Hacı’dır. Çocukluk döneminde eşekten düşerek kolu kırılmış, kırığın kaynamaması nedeniyle kangren olmuş ve kesilmiştir. Bu nedenle Çolak Hacı adıyla da tanınmıştır. Gençlik yıllarında Şarkışla kadısının kızını kaçırmış, yakalanmış ve hapse düşmüştür. Birkaç kez evlendiği ve 10 çocuğu olduğu belirtilmektedir. Geçimini çiftçilik ve avcılık ile sağlamıştır. Tek kollu olmasına rağmen halk ozanlığı yanısıra avcılığı ile tanınmıştır.

Aşık Serdari hiç eğitim görmemiş ve okuma yazma bilmemektedir. Şiirlerini dinleyicileri, sevenleri kâğıda aktarmış, birçoğu da kaybolmuştur. Şiirlerinde aşk, ayrılık, gurbet ve yoksulluk temaları öne çıkar. Yaşadığı çağın toplumsal sorunlarını cesurca dile getirmiştir. 1887 yılında yaşanan kuraklığın sebep olduğu sıkıntıları dile getirdiği şiirleriyle tanınmıştır.

Aşık Serdari’nin bu hafta için seçtiğim şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

 

“Nesini söyleyim canım efendim

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhal eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim

 

Sefil ireçberin yüzü soğuktur

Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur

ineği davarı iki tavuktur

Bundan gayrı yoktur malımız bizim

 

Reçberin sanatı bir arpa tahıl

Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl

Tecelli olmazsa neylesin akıl

Dördü bir okkalık dolumuz bizim

 

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

 

Evlat da babanın sözün tutmuyor

Açım diye çift sürmeye gitmiyor

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor

Başımıza bela dölümüz bizim

 

Zenginin sözüne beli’ diyorlar

Fukara söylese deli diyorlar

Zemane şeyhine veli diyorlar

Gittikçe çoğalır delimiz bizim

 

Sekiz ay kışımız dört ay yazımız

Açlığından telef oldu bazımız

Kasım demeden buz tutar özümüz

Mayısta çözülür gölümüz bizim

 

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim

 

Zenginin yediği baklava börek

Kahvaltıya eder keteli çörek

Fukaraya sordum size ne gerek

Düğülcek çorbası balımız bizim

 

Serdari halimiz böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akibet dağılır ilimiz bizim”

 

 

KAYNAKLAR

  • 1-Asım Bezirci- Kemal Özer, Dünden Bugüne Türk Şiiri Cilt 1- Halk Şiiri, Evrensel basım Yayın, 2002.
  • 2-İsmail Özmen, Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 4, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

[i]Doğum tarihinin 1833, ölüm tarihinin 1921 veya 1922 olduğunu belirten kaynaklar da bulunmaktadır.

Seçim hayhuyunda gözümüzden kaçanlar

20 Haziran gününü ardımızda bıraktık, günlük yaşamın hayhuyu ve seçim tartışmalarının çığırışları arasında geldi geçti. 20 Haziran gününün sıradan bir gün gibi göründüğüne bakmayın, fevkaladenin fevkinden bir gündür. Siz belki “öf aman” diyeceksiniz, “seçimlere 3 gün kalmışken geçmiş, gitmiş bir güne geri mi gideceğiz” diye söyleneceksiniz ama ben sizi birkaç gün geriye değil, 72 yıl öncesine götüreceğim. Şunu bilmeliyiz ki 20 Haziran 1946 tarihimizde çok önemli bir gündür. Aklınız alıyor mu, bu tarih Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin Şefik Hüsnü[i]’nün öncülüğünde kuruluşunun 72. yıldönümü. Türk siyasi hayatının en kısa ömürlü partilerinden biridir Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi. Kuruluşundan altı ay sonra, partinin “komünist mefkûreye[ii]” sahip olduğu iddia edildi ve kapatıldı. Kapatılmakla da kalınmayıp içlerinde Şefik Hüsnü’nün de olduğu partinin 43 kurucusu tutuklandı. Bu Şefik Hüsnü, nasıl desem, acayip bir adam, hem meslektaşım hem de ucundan bucağından memleketlim[iii]de olsa yazmadan edemeyeceğim. Düşünün şimdi, 1912 yılında Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiriyor. Paris’e yerleşip paşalar gibi hekimlik yapıp oturaklı, şaşaalı bir hayat süreceğine tutup ülkesine, İstanbul’a geliyor. 1912- 1918 yılları arasında Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın envaı türünden cephesinde askeri hekim olarak görev yapıyor. Savaş yılları bitince aklını başına devşirip işine, mesleğine baksa ya, olur mu, kafasını “idealist” fikirlerle doldurmuş bir kere. Tutuyor 1919 yılında Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın (TİÇSF) kurucuları arasında yer alıyor, o da yetmiyor genel sekreterliğini üstleniyor. TİÇSF, ulusal kurtuluş savaşına destek verme kararı alıyor, TBMM’ne destek amacıyla SSCB ve Lenin nezdinde girişimlerde bulunuyor. Nedir, savaştan sonra, 1925 yılında Şeyh Sait isyanının patlamasıyla beraber ünlü Takrir-i Sükun Kanunu yayınlanıyor, İstiklal Mahkemeleri kuruluyor, isyana destek olduğu gerekçesi ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılıyor. Ne alakası varsa, muhtemelen fırsat bu fırsattır diyerek Şefik Hüsnü’nün başında bulunduğu TİÇSF de kapatılıyor, Şefik Hüsnü de hapishaneyi boyluyor. Lafı uzatmanın gereği yok, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi hayatı parti örgütlemek, dergi çıkarmak, yazı yazmak ve cezaevine girip çıkmakla geçiyor. O derece ki ülkemiz hapishaneleri de yetmiyor Şefik Hüsnü’ye, 1933 yılında gittiği Almanya’da Nazilerle de dalaşıyor ve Alman cezaevlerini de tanımak fırsatı buluyor. Unutmadan, İkinci Dünya Savaşı yıllarında (1941-1943) yeniden askere alınıyor ve iki yıl daha askeri hekimlik yapıyor. Şefik Hüsnü 1959 yılında yaşı nedeniyle cezaevinden salıverildikten iki yıl sonra sürgünde bulunduğu Manisa’da vefat ediyor.

Bitmedi, 20 Haziran’ı ardımızda bırakırken bugünün Dünya Mülteciler Günü olduğunu hatırlamadan, hatta haberimiz bile olmadan hayatımıza devam ettik. 20 Haziran günü dünyanın dört köşe bucağında mülteciliğin, mültecilerin sorunları üzerine etkinlikler, gösteriler, protesto eylemleri gerçekleştirildi, bizim ülkemiz hariç. Çünkü bildiğiniz gibi ülkemizde hiç mülteci bulunmuyor. Sarkastiklik olsun diye yazmıyorum bunu, sahiden de mülteci yok ülkemizde. O yüzden Dünya Mülteciler Günü bizi hiç ilgilendirmiyor. “Dört milyon Suriyeli, bilmem ne kadar Afganistanlı var ülkemizde” diyorsunuz, diyorsunuz ama onlar mülteci değil ki, sığınmacı. Ülkemiz yasalarına göre Suriye’den veya diğer Ortadoğu ve Asya ülkelerinden gelenler mülteci statüsüne sahip değiller. Bir gün Dünya Sığınmacılar Günü diye “bişi” icat ederlerse ne âlâ, yoksa yok.

Bizim ülkemizde “mülteci yok” ama birkaç bin mülteciye ev sahipliği yapan ülkeler bile bu konuda ah vah edip duruyorlar. Haklılar! Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, mültecilere ilişkin sorunlar birkaç on yıl ve/veya birkaç kuşak sonra katlanarak büyümektedir. Çünkü mültecilik bir grup insanın bir bölgeden diğer bölgeye göç etmesinden ibaret değil, ulaştıkları bölgeye kendi ülkelerini de götürüyorlar, üstelik geldikleri ülkenin en bağnaz, tutucu, muhafazakâr yanlarını taşıyorlar yanlarında. Gittikleri yerlerde de toplumun/bölgenin en ırkçı, faşist kesimlerinin keskin tepkisiyle karşılaşıyorlar. Örneğin İtalya “biz Avrupa’nın paspası olmayacağız” diyerek göçmen teknelerini kara sularına bile sokmuyor.

Mülteci (pardon sığınmacı) sayısında Türkiye, Dünya rekorunu elinde tutuyorsa da konunun ülkemizdeki tartışılma düzeyi “Biz çağırmadık, gitsinler” minvalinde devam ediyor. Ülkemizdeki “mülteci” sorununa ait toplumun yaygın argümanlarını ve düzeysizliğini biraz “egzajere ederek” yazacağım size. Bakalım tanıdık gelecek mi?

  • “Bildiğiniz gibi bütün bu sığınmacılar ülkemizin plajlarında “nargile içmek için gelmiş” bulunuyorlar. Nargile ve tömbeki satışları patlamış durumda, plajlardaki sığınmacılara nargile yetiştiremez haldeyiz.
  • Hepiniz biliyorsunuz, biliyorsunuz ama hatırlatayım diyorum. Bu Suriyeliler, Afganistanlılar ülkemizde yan gelip yatıyorlar, ekmek elden su gölden, ceplerinde para, altlarında araba, keyifleri keka. Hastanelerde sıra beklemiyorlar, elektrik suya para ödemiyorlar, üniversitelere sınavsız giriyorlar, lokantalarda yiyip içip “reyiz ödesin” deyip gidiyorlar.
  • Bu kadarla kalsa yine iyi, ülkemizi kerhaneye çevirdiler, habire sevişiyorlar, tavşan gibi ürüyorlar. Arkadaşın eniştesi söylemiş, içtikleri nargilenin tütününe viagra karıştırıyorlarmış, anladınız siz onu.
  • Bu Suriyeliler kızlarını satıyorlar, gencecik kızları yaşlı başlı adamlara pazarlıyorlar. Aklınızın bir kenarında bulunsun, bizim valide geçen ay sizlere ömür, babamız sekseninde ama dinç maşallah, ona helal süt emmiş, gariban, kimi kimsesi olmayan, 20 yaşını geçmemiş bir kız arıyoruz. Aracılık yapan olursa onu da görürüz. Maksat bir gariban kıza yardım etmek, yanlış anlaşılmasın sakın.
  • Eskiden bizim ülkemizde yoktu böyle işler, kızlarımız okuyor, çalışıyor, eşlerini kendi seçiyordu; hep bu sığınmacılardan geldi bize bu rezillikler. Bizim gül gibi ülkemizi ne hale getirdiler, her türden melanet onlarda, kavşaklarda dilenme, fuhuş, hırsızlık, cinayet, çocuk kaçırma, tecavüz, pedofili, uyuşturucu, bonzai; bilmezdik biz bunları, hepsi onlardan geldi bize.
  • Bir de sığınmacı diyorlar bunlara, güya ülkelerinde savaş var diye gelmişler, yalan, külliyen yalan, bayramlarda ülkelerine gidiyorlar, savaştan kaçsalar gidebilirler mi, gidemezler.
  • Bu sığınmacıların hepsi hırsız. Bizim amcaoğlunun sanayide dükkânı var, iki genç Suriyeli aldı yanına, maksat yardım olsun, sabah sekizden akşamın onuna kadar çalışıyorlardı, üç öğün yemek üstüne de helalinden ayda beş yüz lira veriyordu bunlara amcaoğlu. Sen bunlara bunca iyilik et, iş ver, ne yapmışlar dersiniz, kasadaki yedi yüz lirayı alıp kaçmışlar. Nankör bunlar nankör; amcaoğlu çok sinirlendi, bulsa kör bıçakla keser bu hırsızları. Şimdi yine Suriyeli eleman arıyor, biz yufka yürekliyizdir, maksat iyilik olsun.
  • Hem sonra bunların binlercesine gizlice oy verdireceklermiş, “biz reyizden başkasını bilmeyiz” diyorlarmış, gitti 80 yıllık cumhuriyetimiz gitti. Bu mesajı 30 kişiye gönderirseniz 1 gb internet hediyesi geliyor, bana geldi.”
  • Bizim parti iktidara gelince bütün bu Suriyelileri geri göndereceğiz![iv]

Dünya Mülteciler Günü kendini göstermeden, sessizce geçip gitti. 72 yaşında sürgünde ölen Dr. Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin 72. yıldönümünü de hatırlamadan, anmadan geçirdik.  Darısı gelecek senenin 20 Haziran’ına.

 

 

Dipnotlar

 

[i]Tam adı Şefik Hüsnü Deymer

[ii]Mefkûre: Ülkü, ideal.

[iii]Selanik

[iv]Suriyeli sığınmacılar üzerine daha önce yazıp yayınladığım şu yazımı da okumanızı öneririm: https://doganalpdemir.com/2017/07/09/suriyeli-hamile-kadini-kaciran-tecavuz-eden-olduren-katilleri-kim-azmettirdi/