KIR KAHVESİNDE SİYASET OKULU

Gündem boğucu, bir yandan HSYK ve internet sansürü üzerine yasal düzenlemeler, yolsuzluk dosyalarının artçı sarsıntıları, öte yandan da yerel seçimlerde aday olacaklara ilişkin kasvetli haberler. Bugün çoğunuzun içini ısıtacak bir öykü yazmaya karar verdim. Öykü dediğime de bakmayın, bu yaz başımdan/başımızdan geçen bir olayı biraz süsleyerek öyküleştirdim. Hem yaz aylarını özleyenlere  hem de yüreği soğumuşlara gelsin öykümüz.
Geçtiğimiz Ağustos Ayında eşimle beraber Ege Bölgesini geziyoruz, benim kullandığım arabayla. Orası senin, burası benim diyerek ve kilometre taşı saymadan dolanıyoruz köyleri, kasabaları. Ben direksiyonda, gözüm yolda; eşim ise benim göremediğim ayrıntıları naklen anlatıyor. Her Ege köyünün içinden geçerken gözlerimiz kır kahvelerini arıyor. İkimiz de seviyoruz kır kahvelerini, yüksek ağaçların ve sarmaşıkların koyu gölgesi altında, eski masa ve sandalyeler dışında dekoru olmayan, kahvecinin saat başı yerleri suladığı, insanlarının Gogol’ ün öykülerinden fırladığını sandığınız mekanlar. Zaten bir ege köyünde, kır kahvesinde ince belli bardaklarda çay içmediyseniz, büyük kentlerde AVM kafelerinin bizden neyi çaldığını anlamanız çok güç. İşte bu ahval altında yol alırken, Ödemiş güzergahı üzerinde Yeniçiftlik köyüne varıyoruz. İşte tam aradığımız türden bir yer bulduk; ağaçlar öyle yüksek, dallar öylesine sık, yapraklar güneşin küçük bir ışığına bile izin  vermez bir kır kahvesi. Vakit, çalışma vakti, kahvede çok az insan var, ağustos böcekleri akortsuz bir orkestra ritminde tüm seslerin üzerini örtüyor. Kır kahveleri birbirine benzemez, mutlaka bir yanıyla diğer tümünden ayrılır. Bu kahvede iyice alışılmadık bir fark var, bahçenin sol üst yanında bir Atatürk Büstü bulunuyor. Eşim elini fotoğraf makinesine uzatıyor, hem kahveyi hem de heykeli çekecek. Muhtemelen bir daha dönüp bakmayacağımız bir yaşam anını, bir kez de vizörden görmenin cazibesi çekiyor bizi. Fotoğraf makinesi hazır, hazır ama, ne oluyorsa o an oluyor. Gürültüyle sandalyesini devirerek yerinden fırlayan otuzlu yaşlarda bir adam,  heykelle bizim aramızda sahneye çıkıyor. Az önce üç kişinin oturduğu masadan top mermisi gibi fırlayan bu adam, Selvi Boylu Al Yazmalım Filminin Kadir İnanır fiziğine ve Ahmet Mekin’in yüzüne sahip sanki. İri cüssesinden beklenmeyen bir çeviklikle heykelle aramıza giren, girerken de bir eliyle bize “dur bi dakka” işareti yapan genç adamın amacını çabuk anlıyoruz. Büyük bir hızla heykelle aramıza giren dağınık sandalyeleri topluyor, toplarken de ayağıyla yerdeki bir kaç kurumuş yaprağı uzaklaştırıyor. En son olarak Atatürk büstünün yanına gidip, elleriyle alelacele üzerindeki tozları silkeliyor. 15-20 saniye süren bu coşkulu törenden sonra sahneyi terk eden genç adama teşekkür ediyor eşim. Aldığımız  şaşırtıcı ve çarpıcı cevap, bu kır kahvesinin siyaset okulunda bize bir doktora dersi ayarındaydı.

– Ne demek, Ata’mın resmini çeken mi kaldı, elbet yapacağız. 

Biraz şaşkın ve düşünceli  terk ederken Yeniçiftlik Köyü’nü, kendimi, F.Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları şiirinin içinde dolanırken gördüm.
Değerli dostlar, bu ülkenin geleceği üzerine planlar yapanlar, Anadolu insanının, yerinden kalkarken masa, sandalye deviren reflekslerini unutmamalıdır. Türünü saymaya ömür yetmez yolsuzlukları ile geleceğimize göz dikenlerin, Anadolu’nun  kararlı, gözü kara,  gerektiğinde öfkeli toplumundan yiyeceği sıkı bir şamara dip not olarak yazdım bu öyküyü, size de okuması ve düşünmesi kaldı.