Aylık arşivler: Mart 2014

BİR İNTİHAR VE BİR İNSANIN GÖLGESİ: ALPHAN DURUSOY

Onunla ne zaman ve nasıl tanıştığımızı bile pek hatırlamıyorum. Ama mutlaka internetten sonra, çünkü bütün iletişimimiz digital dünyada gerçekleşti. Gerçek adını bile unuturdum çoğu kez, adı Kazım, daha çok bilinen ikinci adı ve soyadı bende saklı. Aile içindeki adı Kazım Baba, bu adı ona kızı takmış, oysa onu yetiştiren üvey babasına hep baba demiş, biyolojik babasına ise Kazım Baba’yı yeterli görmüş. Dedim ya onu digital dünyada tanıdım, zaten hemen tümüyle o dünyada yaşıyordu. Kullandığı başka takma adlar da olmuş ama onları herkesten saklardı. Ben onu hep Alphan Durusoy olarak tanıdım. Çalışmaya hiç bir zaman ihtiyacı olmamış, aileden kalan ve sayısını kendisinin bile bildiğini sanmadığım ev ve dükkan kiraları ile yaşıyordu.

Aslında uzun yıllardır dünyadaki varlığı yaşamak değil, nefes almaktan ibaretti. Bütün hayatı büyük bir evin tek odasında geçiyordu. Hiç durmadan değişen erkek/kadın yardımcı elemanları vardı, ama üç aydan fazla dayanan olmazdı, olamazdı. Normal ücretlerinin iki katını verdiği elemanlar bile ona dayanamaz kaçarlardı. Sadece ev işçileri mi, zorunlu hallerde iletişim  kurmak zorunda kaldığı hekimler, avukatlar vb meslek erbapları bile ondan yaka silkerdi. Bu yüzden basit bir hastalık yüzünden günlerce sürünür, eften püften hukuki sorunlarda bile yalnız kalır ve davayı kaybederdi. Gerçek dünyadaki geçimsizlik ve huysuzluğu onu varlık içinde yokluğa, kalabalık bir aile içinde yalnızlığa sürüklemişti.
Hep böyle miydi? Hayır veya en azından sanmıyorum. Çok iyi bir eğitim görmüştü, üç yabancı dili o dillerde küfür edebilecek, felsefi metinlerini okuyup tartışacak kadar iyi bilirdi. Hem sosyoloji hem de sinema eğitimi almış, sadece biri bile pek çok insanın rüyalarını süsleyecek üniversitelerde hem lisans hem de lisans üstü eğitim görmüştü. Olağanüstü bir hafızaya ve fotografik bir belleğe sahipti. Yıllar önce seyrettiği bir filmdeki en küçük ayrıntıları kusursuz bir biçimde anlatabilirdi. Oysa gündelik hayatında dağınık, savruk ve hayret edilecek derecede unutkandı. Kitaplar onun hayatıydı, kitaba yatırdığı para, ücretli çalışan pek çok insanın gelirinin üzerindeydi. Sadece almaz, doymak bilmez bir oburlukla okurdu. Çalıştığı, yoğunlaştığı bir alan yoktu; oradan oraya sıçrayarak kitapların içinde ve onların dünyasında yaşardı. Hiç bir zaman akıl erdiremediğim bir yeteneğe sahipti: Bilirsiniz, bazı kişiler ünlü sanatçıların seslerini başarıyla taklit ederler, ama çoğunun kendine özgü bir ses renkleri yoktur. Alphan Durusoy’un buna oldukça benzeyen bir yeteneği vardı, okuduğu, sevdiği, etkilendiği veya önemli bulduğu  yazarların dilini, anlatım tarzını kusursuz biçimde kopya ederdi. Aynı anlatım ve dili kullanarak sanki o kişiye aitmiş gibi küçük yazılar yazardı. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yusuf Atılgan taklidi küçük yazıları beni hayrete düşürürdü. Aziz Nesin diliyle yazdığı bir öyküyü, eminim, okusa Aziz Nesin  bile kendisinin sanırdı. Beni taklit ettiği bir yazısında “imla hatalarını da senin gibi yaptım” demişti. Kendi yazdığı öykü ve şiirler ise kendi deyimiyle “iyice kurumuş ve taş gibi olmuş keçiboynuzu” gibiydi. Bununla ilgili kendince bilgece ama daha çok  kendini beğenmiş bir açıklaması vardı. “Ben Poseidon’un oğlu, deniz yaratıklarının çobanı ve tutkuların biçimini alan Proteus’ um derdi. Ama işin en kötüsü bütün bu birikimi dünya olaylarını, ülkemizdeki zalimliği, kapitalizmin acımasız kötücüllüğünü anlamaya/anlatmaya yetmezdi. İktidarın ve zalimlerin yanında değildi, ama  karşısında nasıl durulur konusunda çocuk gibiydi.
Evet, hep böyle değildi. Uzun yıllar önce, geleceği parlak bir akademisyen ve yazar olacağına kesin gözüyle bakılırdı. Her şey, alkollü ve çok hızlı kullandığı bir aracın denetimini kaybedip başka bir araca çarpmasıyla değişti. İki araçtaki yedi kişiden sadece Alphan Durusoy ayakları üstünde dışarı çıkmış, alev alan iki araçtan, çarptığı aracın arka koltuğundaki iki çocuğu kurtarmak için alevlerin arasına dalmıştı. Kendisi ağır biçimde yanmış, kurtarmaya çalıştığı çocuklar da hayata tutunamamıştı. Sabah hastane odasında uyandığında altı kişinin ölümünden sorumlu ve yüzü tamamen yanmış, konuşma becerisini büyük oranda kaybetmiş bir adamdı. Hastane, cezaevi gitgellerinde tümüyle tükenmiş;  Amerika’da geçirdiği estetik ameliyatlar ve yine Amerika’da gördüğü uzun ruhsal sağaltımlardan çok az yarar görmüştü. İzmir’e yerleşmiş ve tamamen inzivaya çekilmişti. Ne söylediği anlaşılmaz bir biçimde konuşuyor, yüzü ise ortaçağın cüzzamlılarını andırıyordu.

Yıllardır yazışırdık, ben onun kadar uzun uzadıya yazacak zaman ve motivasyon bulamazdım, ama uçsuz bucaksız birikimi, buna karşılık gündelik hayat konusunda giderek artan saflığı ilgimi çekerdi. Sonraları, kendi deyimiyle “insan kolleksiyonu” yapmaya başladı. Benim bildiğim kadarıyla gözüne kestirdiği 8-10 kişi vardı. Onlar hakkında bilgi toplamaya başladı. Medya, sosyal medya, o kişinin eski arkadaşları, eski sevgilileri, iş hayatı vb konusundaki bilgileri profesyonel bir detektif özeniyle topluyordu. Topladığı bilgilere bir hazine gözüyle bakıyor, incelediği kişilerin yakınlarına bile ulaşmaya çalışıyordu. Zaman zaman ücretli dedektiflik hizmeti de satın alıyordu. Giderek, sahip olduğu bilgilerle böbürlenmek ve bunlarla bir aidiyet kazanmak için, biriktirdiği insanların sosyal medyadaki arkadaşlarına da ulaşmaya, onları etkilemeye çalıştı. Oysa, bu  girişimlerinin tümü, karanlık bir sokakta kadınlara pardösüsünün önünü açan teşhirciye duyulan  tepkiye dönüşüyordu.
Yaptığı her iletişim girişimi çok sert tepkilerle karşılaşıyor ve ruh sağlığı daha da bozuluyordu. Öfkeli, kırgın ve aşağılık duygularıyla giderek kabarmış haldeydi. Yarattığı öykülerin içinde kaybolmuştu. En kötüsü ilk kez dokunduğu insanlara da uzun veya kısa şoklar yaşatıyor, onların ilişkilerini tam anlamıyla felç ediyor, hatta hayatlarını cehenneme çeviriyordu.
Hayatı, ruhsal tedavi için apar topar götürüldüğü ABD’de bir otel odasında son buldu. İlk intihar deneyimi değildi, ama bu kez başarılı olmuştu. Kendine yarattığı dünyanın kahramanlarıyla, onlara çizdiği kötülük kabuslarıyla ve en önemlisi son yıktığı insanların enkazıyla  başa çıkamamıştı.
Niye mi yazdım Alphan Durusoy’u; pek çok yazar gibi arınmak, onun bana biçtiği kötücül dünyayı yıkamak için.

HAYALLERİ ÇALINMIŞ YGS ÇOCUKLARI

Yarın iki milyon gencimiz YGS ‘ ye girecek. Sosyal medyada çocuklarımıza başarılar dileyen çok sayıda mesaj var. Yerel seçimlerde aday olup, ” bu konuda ben de bir mesaj yazmalıyım” diyenleri saymazsam, çoğu iyi niyetli dilekler. Oysa hepimiz biliyoruz ki daha iyi çalışma koşulları, ebeveyn desteği, özel ders ve nitelikli dershane, iyi okul, iyi beslenme, doğru yönlendirme vb koşullara sahip olanlar daha başarılı olacak. Çocukların değil, onların yaşam koşullarının sınandığı bu sınavların, çocuklarımızı acımasızca tükettiği bir gerçek. Toplumumuzun tüm kurumları, değerleri, ahlaki normlarıyla köklü bir değişime gereksinimi var. Bunun için de mutlaka yeni bir dil ve cesur hayaller edinmeliyiz kendimize.

ERKEKLERE YASAKLI 8 MART MİTİNGİ

Bugün 10 Mart 2014, Emekçi Kadınlar Günü’nü arkada bıraktık. 8 Mart sabahı, sosyal medyada bir cümlelik bir mesaj yazarak güne başladım: “Kadınların öncülüğünde alanlardayız.” Yazdığım bu cümle bir dilek ya da temenni değil, benim için 8 Mart gününün programıydı. Eşim Sevda Demir ve kız kardeşim Hülya Demir ile birlikte Konak’ta yapılan miting alanına ulaştık. Miting ve yürüyüş için bir kortej oluşturulmuştu, renkli görüntüler ve pankartların yanı sıra dans eden ve müzik aleti çalan kadınlar yürüyüşe bir festival havası katmıştı. İlk dakika içinde tek erkek olmama şaşırmıştım, az sayıda da olsa bir kaç hemcinsimin bulunacağını umut etmiştim. Yürüyüş kortejinde niye hiç erkek olmadığını öğrenmem uzun sürmedi. Erkekler yoktu çünkü ERKEKLERE YASAKTI. Yürüyüş kortejini denetleyen düzenleme kurulu görevlileri, “erkekler yürüyüşe katılamaz”, “erkeklere yasak”, “yürüyüş yalnızca kadınlar içindir” şeklindeki bazıları oldukça kaba uyarılarla bizleri kortej dışına çıkarıyorlardı. Bu uyarılardan cesaret alan bazı kadınlar ise “erkekler eve gidip yemek yapsın” demekten de geri kalmadılar. Sabah sosyal medyada paylaştığım “kadınların öncülüğünde alanlardayız” mesajım, “ERKEKLERE YASAKLI” mitinge takılmıştı.

İşte tam bu noktada zamanı geri sararak sizlere iki küçük öykü anlatacağım.

BİRİNCİ ÖYKÜ- YIL 1979…
Gencecik bir tıbbiyeli olduğum yıllar. Üniversite yurtlarında düzenlenen bir toplantıdayım. Farklı siyasi grupların öğrenci temsilcilerinin bir araya geldiği ve yurtların öğrenciler tarafından yönetilmesi, herkesin uyacağı kuralların belirleneceği toplantılardan biri bu. Herkes ciddi ve heyecanlı, en küçük bir görüş ayrılığı bile saatler süren sert tartışmalara sebep oluyor. Ama özellikle kız/erkek yurtları ve kız/erkek ilişkileri konusundaki kararlar çok sert. Hele kızların “bacı” dışında bir rolleri olması asla bağışlanamaz bir suç sayılıyor. Bu konuda en sert görüşler yine haşin ifadeli kız öğrencilerden geliyor. Tüm cesaretimi toplayıp söz alıyorum. Hangi kelimelerle ifade ettiğimi hatırlamıyorum ama söylediklerim özetle şöyle: “Madem yurtların yönetiminde söz sahibiyiz, o zaman niye iktidarın kurallarına benzeyen kurallar koyuyoruz, kız / erkek ilişkilerinin daha özgür olduğu kendi kurallarımızı geliştirmeliyiz.” Sanki iki çift laf etmemişim de ortaya bir el bombası atmıştım, bir iki saniyelik bir sessizlik sonrası herkes hep bir ağızdan bağırıyordu. Sonunda ortalığı yatıştıran ve son sözü söyleyen kızların en sert konuşanıydı. Söylediği cümle 35 yıl sonra hala aklımda. “Bacılarının namusuna göz dikenleri biz burada yaşatmayacağız.” Bunun üzerine söz söylenemezdi, söyleyemezdim, feodalizm artığı tabu sözcüklerin hepsi söylenmişti, hem bacı hem de bacının namusu.

İKİNCİ ÖYKÜ- YIL 1992…
1988 Yılından beri çalıştığım ve yönettiğim gecekondu bölgesi sağlık ocağının bünyesinde bir kadın danışma merkezi kurmuştum. “Kurmuştum” dediğime de bakmayın, arkamda hem üniversite hem de UNICEF vardı. Kadınların eğitimini, istihdamını ve toplumda etkin yönetsel roller almasını öngören bir toplumsal kalkınma projesi yürütüyorduk. Bir sağlık ocağı bünyesinde yürütülen bu benzeri ilk projeydi, sanırım sonuncusu da bu oldu. 1992′ de bir telefon almıştım, falanca şehirde kadın sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu bir platform, oluşturduğumuz kadın danışma merkezi nedeniyle bana bir plaket vermeye karar vermişti. Nasıl mutluydum, ayaklarım yerden kesilmiş ve havalanmıştım. Beni o kente taşıyan uçaktan atsalar, uçaktan daha çabuk varırım gibi hissediyordum. Törenin yapılacağı salona vardım, her zamanki gibi, tam zamanında. Kapıdaki görevlilere kendimi tanıttığım zaman yüzlerindeki gölgeyi fark etmemiştim bile, oysa bir gölge değil karanlıktı. Ayaküstü anlattılar, bir yanlışlık yapılmıştı, evet bir plaket yaptırılmıştı ama bunu bana içeride yani törende vermelerine imkan yoktu. Çünkü tören salonuna erkekler alınamıyordu, çok ince dengeler söz konusuymuş, anlarmışım, anlamadım… Plaketi bana dışarıda (gizlice) vermek istediler, almadım.
1979’dan bu güne anlattığım tüm öykülerin kadınları hep aynı dili konuştu, farklı sözcükleri aynı dilden türetti, bu dil erkek kültürünün diliydi. Bacı namusunu koruyan devrimci kadınlar, feministliğine helal gelmesin diye erkeklere plaket vermeye korkan kadınlar, 8 Mart yürüyüşünü erkeklere yasaklayan kadınlar hep aynı koronun figüranları oldular. Kendisi dışındaki tüm düşünceleri etiketleyen ve ötekileştiren erkek ideolojisini yalnızca erkekler taşımıyor maalesef.
8 Mart 2014, kortej Gündoğdu meydanına vardığında biraz uzaktan buğulu gözlerle izliyorum ve fotoğraflıyorum miting alanını. Üç Milyon’luk gavur İzmir, bir avuç kadın çıkarabilmiş alanlara, üzgünüm.
Ama vazgeçmiş değilim, 8 Mart 2015 sabahı aynı cümleyi paylaşacağım sosyal medyada:
KADINLARIN ÖNCÜLÜĞÜNDE ALANLARDAYIZ.