Aylık arşivler: Nisan 2014

ÇOCUK CİNAYETLERİ İLE BAŞLAYAN ÖLÜM CEZASI TARTIŞMALARINDAN KAYGILIYIM.

Adana’da altı yaşında bir çocuğun vahşice öldürülmesi sonrası idam cezası tartışmaları alevlendi. Cinayet şüphelisi olarak yakalanan S.A, yirmi yaşında ve çocuğu işkence ederek öldürdüğü iddia ediliyor. Failin, çocuğun ablasına talip olduğu ve reddedilince intikam almak için cinayeti işlediğine dair haberler, toplumda ciddi bir infial yaratmış durumda. Özellikle sosyal medyadan, idam cezası geri gelsin, çocuk katilleri asılsın sesleri  yükseliyor. İdam cezası isteyenlerin, öldürülen çocuklar üzerine kurdukları duygusal argümanlara karşı durmak pek kolay görünmüyor. Üstelik idam cezasının geri gelmesini isteyenler arasında hekim, hukukçu ve öğretmen/akademisyen gibi insan hayatı üzerinde karar verme sorumluluğu olan meslek gruplarından olanların çokluğu beni çok kaygılandırmış durumda. Bu yazıyı kaleme alma sebebim de bu kaygıdır.
İdam cezasının mantığını anlamak zor değil. İnsanın toplumsal bir varlık olması kuralları, kuralların çiğnenmesi de önce cezayı sonra da giderek karmaşıklaşan hukuk sistemlerini getirmiş, geliştirmiş. Toplumun ilk koyduğu kurallar din ve inanç merkezli olunca, hukuki düzenin dinsel bir vesayet içinde olması kaçınılmaz olmuş. Engizisyon ve şeriata bu noktadan bakınca taşlar  yerine oturuyor. Ama hangi dinsel ve/veya laik bir zemine oturursa otursun tüm hukuk kurallarının ortak bir yanı var: Toplum vicdanında açılan yaraların ve oluşan gerilimin tedavisi. Toplum vicdanının kabaran öfkesini dindirmenin en basit ve ilkel yolu “kısas” olmuştur. Yani “göze göz, dişe diş”. İlk yazılı belgeleri Hammurabi Kanunları’nda görmek mümkün.
İdam cezası, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi insanlık tarihi kadar eski, üstelik çoğu zaman sadece bir canı alı vermekten ibaret değil. Hatta idam cezasının işkenceden arındırılmasının oldukça yeni olduğu bile söylenebilir. (Özellikle İslam ülkelerinde en çok uygulanan idam şekli olan “asarak öldürme”, uygulanış şekline göre uzun süren bir işkenceye dönüştürülebilmektedir.) Tarih boyunca, insanın aklını ve kanını donduran işkence yöntemleri ile birlikte uygulanmış ölüm cezası. Derisini yüzme, ateşte yakma, kazığa oturtma, vahşi hayvanlara parçalatma, çarmıha germe, boğma en yaygın olanları. Ölüm cezasının ağır işkenceler eşliğinde uygulanmasındaki temel amaç, “ibret olması” ve kötülüğün bedenden arındırılması gösterilmiştir. Oysa işkencenin gayesi otoritenin gücünü göstermektir.   Basit ve ilkel bir toplum için “kısas” oldukça kolay anlaşılabilir bir cezalandırma yöntemidir. Ancak güç ve iktidar ilişkilerinin değiştiği toplumlarda suçun vasıfları, yorumlanması ve suçlu kavramı değişmeye başlar. Bazı hallerde, iktidara karşı çıkmak ve/veya onun en büyük ideolojik aygıtı olan din kurallarına direnmek en ağır suçlardan biri oluverir. Bu nedenle ilkel toplumdan günümüze doğru gelirken; güç, iktidar ve mülkiyet üzerine kurulu bir hukuk sistemi kurulmuştur. Jonathan Swift, 17. yüzyılda yazdığı Gülliver’in Gezileri romanında, Devler Ülkesi’nden bakarak, İngiltere hukuk sistemini yerden yere vurur, hatta alay eder, ama yine de sınıfsal temelli bir hukuk sistemi eleştirisi yapmaya cesaret edememiş veya o bilinç düzeyine ulaşamamıştır. Ortaçağdan itibaren idam cezası ile toplum vicdanı arasında ilişki kurmak giderek zorlaşmıştır. Michael Zeveco, Pardayanlar isimli, 16. yüzyılda Fransa’da geçen on ciltlik romanında, Greve Meydanı’nda  işkence ile birlikte yapılan idam cezalarını anlatır. Cezalar binlerce kişinin gözü önünde yapılır, halkın seyirci olması ile bir caydırıcılık da umulmuştur. Ancak toplum vicdanının bir türlü rahatlamadığını gösteren çok önemli bir işaret vardır romanda: Toplumdan dışlanan cellatlar. Cellatlık, iyi gelir getiren ama saygınlığı olmayan, korkulan, toplum dışına itilmiş bir meslektir ortaçağda. Osmanlı dönemi İstanbul’unda cellatların mezarlıkları bile ayrı tutulmuş, mezar taşlarına kimlikleri yazılmamıştır. Cellatlık mesleğine gösterilen bu aşırı tepkisel refleks, idam cezasının toplumsal vicdanı onarmadığı bir yana kangren ettiğinin önemli delillerinden sayılmalıdır. Ivo Andriç’in  Drina Köprüsü romanında, kazığa oturtulacak mahkum yakınlarının cellatlara rüşvet verme çabasını okuruz dehşetle. Rüşvetin amacı kişiyi kurtarmak değil, çabuk ölmesini sağlamak içindir.  Ortaçağ’ın işkencelerle dolu idam cezalarının bile caydırıcılığı olmadığı da ortadadır. Üstelik hem ceza hem de suç, her toplumda, devirde ve yönetimde değişmiştir.
1876 yılında Sultan Abdülaziz tahttan indirilerek yerine V.Murat getirilir. Sultan Abdülaziz, kısa süre sonra damarlarını keserek intihar eder. Abdülaziz’in kayınbiraderi olan Çerkes Hasan isimli bir genç subay, büyük bir teessüre kapılarak Mithat Paşa’nın konağını basar ve Abdülaziz’i tahttan indiren paşalara kurşun yağdırır. Başta Hüseyin Avni Paşa olmak üzere beş kişi ölür. Çerkes Hasan iki gün sonra idam edilir. Ancak Murat’ın kısa süren padişahlığı sonrası tahta çıkan II. Abdülhamit, Abdülaziz’in  intihar etmediğini ve Çerkes Hasan tarafından öldürülen paşaların, Sultan Abdülaziz’i öldürttüğünü ileri sürer. Beş kişinin katili Çerkes Hasan, Abdülhamit tarafından kahraman ilan edilir, şehitliği yapılır ve asıldığı ağaç sökülür. İşlediği eylem değişmediği halde, suçun tüm niteliği, yorumu değişmiştir.
Dreyfus Davası da önemli bir örnektir. 1894 yılında, Fransa’da, asılsız bir ihbar nedeniyle Yüzbaşı Dreyfus vatana ihanet ve casuslukla suçlanır. Rütbeleri sökülür ve Şeytan Adası’nda hapse mahkum edilir. Hakkındaki delillerin yetersizliği ve aksini gösteren açık bulgulara ve itirazlara rağmen Dreyfus Davası bir türlü bitmez. Yıllar sonra Emile Zola’nın,  “Suçluyorum”  başlıklı yazısı üzerine yeniden yargılanır ve 1906 yılında beraat eder. 12 yıl hapis yatmıştır.

1950’li yıllarda İngiltere’de idam edilen üç kişi, günümüzde yapılan DNA incelemeleri sonunda “beraat etmiştir”. Günümüzde hala idam cezasını uygulayan ABD’de bu tür adli hataların sayısının çok daha fazla olduğu bilinmektedir.

İdam cezasına karşı olanların önemli savlarından biri de, bu cezanın bir insan hakkı ihlali olmasıdır. İdam taraftarları ise “bu tür” bir suç işleyenlerin insan sayılamayacaklarını iddia ederler. Nedir; insanın tanımı üzerinden yapılan yaftalama, baskıcı rejimlerin en tehlikeli ideolojik enstrümanlarından biridir. İnsanın tanımına dair siyasi/felsefi/ahlaki yorumlar, ötekileştirdiği herkesi insan tanımından çıkarabilir, onu her türlü insanlık dışı uygulamaya reva görebilir.
– Kölelik dönemi Amerika’sında zenciler,
-Müslümanlar için müslüman olmayan gavurlar, hristiyanlar için kafirler, 
-Engizisyon döneminde (sonrasında da) farklı dini görüşe ve yaşam tarzına sahip olan herkes,
-“Doğrudan demokrasi” ile yönetilen antik yunan şehir devletlerinde  köleler,
-Nazi Almanyası’nda engelliler, eşcinseller, yahudiler insan tanımının dışında bırakılmıştır.

Oysa insan olmak doğumla kazanılmalı ve hiç bir koşulda bu tanım tartışmaya açılmamalı ve sorgulanmamalıdır. 19. Yüzyılda ölüm cezasına ilk karşı çıkanlardan biri olan Victor Hugo, yazdığı “Bir Ölüm Mahkumunun Son Günü” adlı eserinde, idam cezasını, “insan olmak” açısından başarıyla sorgulamış ve idam cezasının Avrupa’da kaldırılmasının mimarlarından biri olmuştur.
Başa dönelim; altı yaşında bir çocuğun vahşice öldürülmesi sonrası, sosyal medyada idam cezası isteyenlerin sesleri giderek yükseliyor. Aslında çocuk cinayetleri karşısında gelişen toplumsal gerilimin en büyük sebebi, ülkemizde hukuka olan güvenin yerle bir olmasıdır. Failin iyi halden aldığı indirimler, zaman zaman çıkan genel aflar ve en önemlisi hukukun iktidarın sopasına dönmüş olması,  idam cezalarına olan talebi arttırıyor. Üstelik toplumumuzda yaratılan ötekileştirme, farklılıkların nefrete dönüştürülmesi, intikam kültürünün hortlatılması, bireylerin şiddet eğilimlerinin tavan yapmasına sebep olmuş durumdadır. Toplumun ölüm cezası isteği, toplumsal şiddetin en uç boyutu olan linç kültürünün hızla geliştiğine delalet etmektedir. Linç kültürünün gelişmesi, o toplumda ahlaki, hukuki, siyasi çürümenin en belirgin özelliklerinden biridir.  İdam cezası caydırmamaktadır; bu konuda yapılmış pek çok çalışma var, caydırıcılık açısından çok uzun hapis mahkumiyeti ile idam cezası arasında fark olmadığı sosyal çalışmacılar tarafından gösterilmiştir. Kaldı ki pek çok cinayetten sonra katilin intihar etmesi, ölüm cezasının faydasızlığının açık kanıtıdır. Oysa, idam cezaları toplumsal şiddet ve intikam duygularını besler ve keskinleştirir. Hele hele, bizim gibi, hukukun siyasal hasımları ortadan kaldırmak için kolayca kullanıldığı bir ülkede, idam cezası, Pandora’nın kutusunu açmak anlamına gelir. Vicdanlarımızı rahatlatmak için serbest bırakılacak olan bu azgın ejderha, er veya geç, güç ve iktidar ilişkilerinin emrine girecektir. İşte o zaman, ilk katledilecek olan, toplum vicdanının bizzat kendisi olacaktır.

BİR PLAKETİN MUTLULUĞU

Değerli dostlar, bir yılı aşkın bir süredir BORKAD              (Bornova Kadınlar Sosyal Kültürel Yardımlaşma Derneği ) ile birlikte çalışıyorum. BORKAD tarafından organize edilen pek çok etkinliğe konuşmacı olarak katıldım. Medya ve Kadın, Çocuklara Yönelik Şiddet ve İstismar, Kurtuluş Savaşı’nda Kadınlar, Kadına Yönelik Şiddet, Obezite ve Obezitenin Sosyal, Kültürel Dinamikleri, Çocuk ve Ergenlerde Bilgisayar Kullanımı, Dilekçe Yazma konularını çok farklı topluluklara anlatma fırsatı buldum.

Son üç aydır da BORKAD’ın  “ŞİİRLİ GÜNLER” etkinliklerini karınca kararınca destekliyor ve yönetiyorum. Doğal olarak bütün bu yaptıklarımı da gönüllü olarak yürütüyorum. Konuştuğum  konferansların bir çoğuna çalıştığım kurumdan yıllık izinlerimi kullanarak katıldım. Benim tek ödülüm, konuşmamın bitiminde dinleyenlerin yüzünde gördüğüm gülümseme ve ışıltı olmuştur. Ancak BORKAD’lı dostlarım, bana fazlası ile yeten ödülümü yeterli görmeyip beni bir plaket ile onurlandırdılar. Başta BORKAD Yönetim Kurulu Başkanı Gülçin Kula  olmak üzere tüm BORKAD’lı dostlarıma kucak dolusu teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum.

TEK UMUDUM MARQUEZ’İN HORTLAMASI

Günlerdir kıvranıyorum, yazıp yazmama konusunda. Ama dayanamayıp yazacağım. Bir kaç gün önce ölümü ile birlikte tüm sosyal medyayı bir Marquez furyası kapladı. Ona ait olmayan ucube metinler, mektuplar, sakızlardan çıkan manilere benzer yazılar sosyal medya gruplarını, kapak fotoğraflarını sarmış durumda. Öyle tüm kitaplarını falan değil, bir kitabını okumuş olan herkes bu tavşan fallarından çıkmışa benzer yazıların Marquez’in olmadığını anlayabilir.

Üniversite mensubu olmasam da yıllardır üniversitelerde ders, söyleşi, konferans veririm, aralara mutlaka Türk ve Dünya edebiyatından bir kaç yazar sıkıştırırım, 50-100 kişilik gruplarda Marquez ismini duyan ya bir kişi ya da iki kişi çıkar… Zaten dizi seyretmekten kimin kitap okumaya vakti var. Zorla okutturduklarımın çoğu da “otuz sayfa anca okudum, çok sıkıcı” derlerdi. Şaşılacak bir yanı yok elbette, Marquez, Cin  Ali’den sonra iki kitap okumuş, “hadi üçüncüsü de Başkan Babamızın Sonbaharı olsun” diyen biri için oldukça çetin bir yazardır. Elbette küçümsemiyorum, ama Marquez’in hakkını vermek için biraz altyapı iyi olur kanısındayım. Sonuç olarak İspanyolca’yı Don Kişot’tan sonra en iyi kullanan bir yazardan bahsediyoruz. Oysa dışardan biri bizim sosyal medyayı izlese, ülkemizde Marquez kürsüleri kurulmuş, ortaokul ve liselerde zorunlu ders konmuş sanacak. Akşam iş/okul çıkışı kafelerde “selfie” çektirip, akşam yemeğinden sonra dizilerin başına geçen ve reklam arasında sosyal medyada Marquez paylaşan bu iki yüzlü insanlardan oldukça sıkıldığımı söylemek zorundayım. Sakın ola ki yanlış anlamayın, benim derdim Marquez’i okumayanlarla değil, hiç okumadığı halde Marquez üzerine doktora yapmış edalarda pop/arabesk karışık aforizmaları sosyal medyada sallayanlaradır sözüm.

Değerli okur, genellikle eleştirirken bu kadar sert değilimdir, ama konu Marquez olunca dayanamadım, bu seferlik hoş görün.
Dedim ya, tek umudum kaldı, hortla Marquez, hortla.

AÇEV VE BORKAD’DAN BAŞARILI BİR PROJE: ÇOCUĞA ŞİDDET VE İSTİSMAR

AÇEV ve BORKAD (Bornova Kadınlar Sosyal Kültürel Yardımlaşma Derneği ) işbirliği ile sessiz sedasız  sürdürülen önemli bir eğitim projesi var. Proje kapsamında, AÇEV tarafından okuma yazma kursu eğitimi verilen kadınlara “Çocuk İstismarı ve Şiddet” konulu seminerler düzenleniyor. Seminerler BORKAD’ın eğitim gönüllüleri tarafından veriliyor. Bu konudaki (şimdilik) tek eğitim gönüllüsü olmam nedeniyle,  eğitimleri ben veriyorum. Bu hafta Bornova Batıçim İlkokulu’ndaydık. AÇEV Saha Sorumlusu Kamile Taşkın Arman , BORKAD Yönetim Kurulu Başkanı Gülçin Kula  ve Yönetim Kurulu Üyesi Melahat Arslan da bana eşlik etti. AÇEV’in yaklaşık 20 kursiyeri ve kurs öğretmeni Dilek Yüzer de eksiksiz katılımla gelmişlerdi. Okul Müdürü Kemal Ceylan’ın güleryüzlü, ilgili evsahipliği, konferans salonunun eksiksiz düzeni çok başarılı bir organizasyona işaret ediyordu. Bu mükemmel eğitim planlaması hiç kuşkusuz başarılı AÇEV Saha Sorumlusu Kamile Taşkın Arman’ın imzasını taşıyordu. Kamile Hanım’ın şahsında tüm AÇEV ailesini kutluyorum.
Katılımcılarımız okuma yazma kursiyerleri olunca,  hazırladığım sunum tamamen resim ve videolar üzerine kurulmuştu. Bir saati geçen sunuma rağmen katılımcıların dikkatinin dağılmayışının en önemli sebebinin kadınların bu konudaki bilgi susuzluğu olduğu kanaatindeyim.

TEŞEKKÜRLER

Mükemmel organizasyonu için öncelikle AÇEV Saha Sorumlusu Kamile Taşkın Arman’a, Okul Müdürü Kemal Ceylan’a, Okuma Yazma Kurs Öğretmenleri Dilek Yüzer ve Reyhan Atalay’a, BORKAD Yönetim Kurulu Üyeleri Gülçin Kula ve Melahat Arslan’a  kocaman teşekkürler ediyorum.

EN DİPTEKİ NOTLAR VE EK TEŞEKKÜRLER.
Her ne kadar okuyamayacak olsalar da  iki teşekkür mesajım daha var.
I- Çocuklara yönelik şiddet ve istismar konusunda çalışmam için beni yüreklendiren, teşvik eden hatta itekleyen, çocuk oyuncakları ve oyuncak silahların bu konuya dahil edilmesini öneren, “Jean Piaget okumadan bu sunum hazırlanmaz” diye tutturan rahmetli Alphan Durusoy’a (Kazım Baba) çok çok teşekkür ediyorum, ışıklar içinde yatsın.

II- Çalışan/çalıştırılan/dilendirilen çocuklar, çocuk tacizi ve istismarı vb. alanlardaki hukuki düzenlemeler konusunda bana yol gösteren, eğiten Av. Ayşen Soydan’a da çok teşekkür ediyorum.