GELECEK BUGÜNÜN İÇİNDE SAKLIDIR

Astroloji ve falla aranız iyi midir? Doğruyu söyleyin ama, aramızda kalacak, hangi gazete ve web sitesinde hangi burç yorumcusunun iyi yazdığını, en iyi kahve falı bakan arkadaşınızın kim olduğunu, hatta yükselen burcunuzun ne olduğunu biliyorsunuz değil mi? “Fala inanma, falsız da kalma” diyerek sıyrılmak istiyorsunuz ama bu sefer olmaz, elime geçirdim sizi, bırakmam.  Burç falı üzerinde durmayı düşünmüyorum, bir insanın doğduğu gün, saat ve ayın hiçbir karakter ve kişilik özelliği üzerinde etkisi olduğuna inanamam. Yakın zamana kadar “yükselenimi” de bilmiyordum, çok sevdiğim bir arkadaşım sayesinde öğrendim ama o da sizlere ömür, toprağı bol olsun. Yıldız fallarının kültürel  antropoloji ve edebi dil tarafı üzerine söyleyecek lafım olamaz, gerisi boş söz. Ammaaa, şu bire bir fal bakma işi çok farklı, en yaygını kahve falı, roman kadınların baktığı el ve bakla falı ve egzotik tarot falı da var. Üçünün ortak yanı, belli sembollere bakarak kişiye özgü bir gelecek kurgusu yaratılıyor olmasıdır. Ama falcılar gerçekte nereye bakar? Çok yıllar önce yaşlı bir falcı kadının ısrarlarına dayanamayıp fal baktırmıştım. “İmparator gibisin maşallah, bakayım bir elcağızına, söyleyeyim sana istikbalini” deyince dayanamayıp açtım elimi önüne. Faldan sonra küçük bir rüşvet karşılığı falcılık sohbeti yaptık. Söyledikleri müthişti; “bakarım façasına, yüzüğüne, konuşmasına, çantasına, anlaşılır her bişey iyi bakınca”. Anlaşılan benim yaşlı falcı, yıldırım hızıyla insanları tarıyor, ölçüp biçiyor, umutları, beklentileri üzerine ne söyleyeceğine ve o insanın nasıl bir geleceği olabileceğine karar veriyordu.
Gelecek üzerine en çok kafa yormuş  kişiler hiç şüphe yok ki, bilim kurgu yazarlarıdır.   GELECEK  BUGÜNÜN İÇİNDE SAKLIDIR şeklindeki bir  aforizma, beni bilim kurgunun en büyük ustalarından Isaac Asimov’un romanlarına götürür. Son yıllardaki hatırı sayılır gelişmeye rağmen bilimkurgu hak ettiği yeri bulamamıştır, maalesef hala ikinci sınıf macera romanı damgası yer ülkemizde. Isaac Asimov’un neredeyse tüm romanları birbiri ile ilişkilidir ve yirmi bin yıllık bir gelecek üzerine kuruludur. Asimov, geleceğin bilinebileceği hatta değiştirilebileceği bir bilim dalı yaratır romanlarında: Psikotarih. Ama Asimov’un gelecek sorgulamasının en kritik noktasında robotlar yer alır, kendisinin geliştirdiği robotik yasalarının ise önümüzdeki yıllarda daha çok tartışılacağını sanıyorum. Pozitronik beyinlere sahip robotlar, üç robot yasasına uygun olarak üretilirler. Bu robotik yasalar, özetle;
1- Robotlar insanlara zarar veremez ve hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine sebep olamaz, bu birinci ve temel yasadır.
2-Bir robot insanların verdiği emirleri yerine getirir, ancak bunu birinci kuralı çiğnemeden yapmak zorundadır.
3-Üçüncü yasa ise robotun kendini korumasını öngörür ama bir ve ikinci kurallar esastır.
Asimov müthiş bir soruna parmağını uzatır. En kritik nokta, insanın nasıl tanımlandığıdır. Öyle ya, robotlar insana zarar veremez, insandan aldığı emirleri yerine getirir. Bu durumda robotların pozitronik beynine insanın tanımı kusursuz olarak işlenmelidir. Bu yüzden, örneğin Solaris gezegeninde, o gezegende kullanılan dili/aksanı kullanmayan canlılar insan tanımına uymadığından robotlarca öldürülmektedir. Bir gün, özel üretilmiş bir robot olan Daneel Olivaw, üç robot kuralına sıfırıncı kuralı getirir. Bu kural birinci kuraldan üstündür: Bir robot insanlığa zarar veremez ve harekete geçmeyerek insanlığın zarar görmesine göz yumamaz. Sıfırıncı kuralın verdiği serbesti ve geleceği değiştirebilme gücü veren psikotarih bilimini kullanan Robot Daneel, milyonlarca gezegenden oluşan galaktik imparatorluğa ve insanlığa yeni bir rota çizer.

Geleceği bilmek mümkün müdür? Teorik olarak evet. Bugüne ilişkin her şeyi ama her şeyi biliyorsanız, geleceği de bilebilirsiniz. Çünkü tüm gelecek, bugünün ilişkileri içinden gelişir, yani bugünü ve tarihi iyi bilmek, gelecek üzerine tahminde bulunma becerimizi geliştirir. O zaman daha iyi bir gelecek isteyen kişilerin, o geleceğe uygun yaşam ilişkileri ve dili geliştirmeleri zorunlu olur. Nasıl; zora, güce, iktidarın haklılığına dayalı dikey iş ve gündelik yaşam ilişkileri yerine, şiddetin her türüne karşı çıkan, farklı olanı aşağılamayan, bilginin, sevginin ve çalışmanın gücüne inanan yatay ilişkiler kurarak başlayabiliriz. Güçlü ve zengin olana duyulan hayranlık, onun yerinde olmayı düşleyen yaşam hedefleri, diktatör yetiştiren bir toplum düzeni yaratır. Taşeronlaşmaya karşı çıkmak yetmez, onu yaratan üretim ilişkilerini parçalamak zorundayız. Yani, daha çok tüketme, ona da, buna da sahip olmayı isteyen yapay dürtülerimizle başa çıkmak ve kendimizi eğitmek sosyal sorumluluğumuz olmalı. “Kadın bedenini meta haline getirdiler” dedikten sonra direksiyon başına geçince kadın cinselliğini aşağılayan küfürler etmekte herhangi bir sakınca görmüyorsak,  geleceği kadının özgürleşmesinden yana kurmuyoruz demektir. Şimdiki iktidar partisinin yerine kendini muhalefet partisi olarak etiketleyen ve adalet, eşitlik, bilimin gücünü savunan bir partinin, yerel yönetimlerde belediyeleri, meclis üyelerinin ve yakınlarının hiç bir yere sap olamamış akrabalarıyla doldurması, nasıl bir geleceğe mahkum edildiğimizin acı işaretleri arasındadır. Nedir; “ne yapmalıyız” üzerine çok da kafa yormuyoruz, en çok kullandığımız cümle iki kelimelik, “burası Türkiye” cümlesi. Yani şunu söylemek istiyoruz, ne yapsak/yapsan boş, boşuna debelenme, öyle de böyle de batacağız. Geleceğin bugünün içinde olduğuna aklımız yattıysa, “burası Türkiye” cümlesini söylediğimiz zaman, geleceğin bize sunacağı her türlü melanete, hatta suç ortağı olmaya razı olmuşuz demektir.
Değerli okurlarım, bu yazıyı insan ve insanlık kavramlarını başka bir bakış açısından sorgulayabilmek, ezber tanımlarımızı gözden geçirmek, geçirtebilmek umuduyla yazdım. Ama öyle sanıyorum ki, daha güzel bir Dünya kurma özlemi, bugünü biçimlendirmekle başlar ve gerçeğe dönüşebilir.

İBRAHİM MÜTEFERRİKA’NIN ZAMAN MAKİNASI VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ

Değerli okurlarım, bir yandan Soma faciası öte yandan bir kaç ay sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bunaltıcı gündemi derken, fantastik bir iddiada bulunacağım. Bana öyle geliyor ki, İbrahim Müteferrika’nın en büyük becerisi ilk  matbaanın kurulması değil, zaman makinasının icadıdır. Yazımın devamını okuyunca sizler de aynı kanaate varacaksınız.

 

İbrahim Müteferrika’yı bilmeyenimiz yoktur, 1727 ‘de ilk matbaayı kuran Macar asıllı, Müslüman olmadan önce Uniterianizm mezhebinden olan tarihi kişilik. Muhtemelen tahmin edebilirsiniz, ilk matbaayı kurması hiç de kolay olmamış, izin almaktaki zorluklar bir yana, Şeyhülislamdan fetva da almak zorunda kalmıştır. Müteferrika’nın kültür tarihimize yaptığı tek hizmet matbaanın getirilmesi olmayıp pek çok eser de kaleme almış. Yazdığı kitaplardan Usulu’l Hikem fi Nizami’l –Ümem adlı eserinde, devlet düzeni ve devlet şekilleri hakkında bilgi vermiştir. Devlet yönetiminde bilimin öneminden bahsetmiş, özellikle coğrafya biliminin gelişimi ve keşifler ile Avrupa devletlerinin büyük olanaklar sağlayarak zenginleştiğini ve geliştiğini, bu gelişimin bir sonucu olarak İslam dünyasının etrafının kuşatıldığını ileri sürmüştür. Bu kuşatmanın önüne geçebilmenin tek yolunun da, bilimden yana bir devlet düzeni kurmak olduğunu savunmuştur. Müteferrika, Osmanlının geri kalma sebeplerini de irdelemiştir eserinde.  Bu konuda neler yazmış birlikte okuyalım:
“Kanunların uygulanmaması, adaletsizlik, devlet işlerinin ehil ellere verilmemesi, bilginlerin düşüncelerine tahammülsüzlük, askerlik alanında teknik bilgilerden yoksunluk, orduda disiplinsizlik, rüşvet almak, devlet parasını kötüye kullanmak ve nihayet dış dünyadan habersizlik.”

Şimdi sizler de emin oldunuz sanırım, Müteferrika, zaman makinasına atlayıp günümüze kadar gelmiş ve ülkemizin “ahval ve şeraitini” gördükten sonra yazmış olmalıdır bu satırları.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, birkaç gün önce Almanya’nın Köln şehrine bir ziyaret gerçekleştirdi. RTE’nin ateşli taraftarlarından bazılarının elinde taşıdığı afiş ve pankartların bir kısmı yeni bir Osmanlı Padişahı özlemini yansıtıyordu. Örneğin bir afiş üzerindeki yazı oldukça çarpıcıydı: “Avrupa, Avrupa duy sesimizi, bu gelen Osmanlı’nın ayak sesleri.” Avrupa’nın, Avrupalı olmayan her şeye ve herkese olan duruşunun yarattığı sosyal aşağılanma duygusu ile insanlarımızın çok eksik ve hatalı tarih bilgi ve bilinçleri bir araya gelince bu ve benzeri pankartları daha sık göreceğiz kanaatindeyim. Ama “Osmanlı’nın ayak sesleri” afişini tarihi bir anekdot ile bağlamak isterim: 18. Yüzyıldayız, Sultan III. Mustafa Osmanlı Padişahı ve Avrupa’nın başarılarının altında bazı astrolojik güçlerin rol oynadığı kanaatindedir. Bu yüzden 1763 yılında Prusya Kralı Friedrich’e elçi olarak Ahmed Resmi Efendi’yi göndererek ondan üç müneccim ister. Friedrich elçiye aynen şu cevabı veriyor: “Kuvvetli bir orduya sahip olarak, onu, barış zamanında savaşa hemen girebilecek şekilde talim ettirmek, hazineyi daima dolu tutmak ve tarih okumak… işte benim üç müneccimim; başkalarına sahip değilim. Dostumuz padişaha böyle bildirmenizi dilerim.”
“Avrupa, Avrupa  duy sesimizi” diye haykıran vatandaşlarımız tarihimizi okumuyor olabilir, ama Friedrich gibi tarih okuyan pek çok Avrupalı, maalesef, bu sloganlar ve hurafelerle devlet yöneten liderlerimizle epey alay ediyor olmalılar.

Devlet üzerine kafa yoran, eserler veren çok sayıda düşün ve siyaset adamı var tarihimizde. Bunlar içinde en eski ve en önemlilerinden birisi de Platon, Sokrates’in öğrencisi, Aristoteles’in hocası, günümüzden 2400 yıl önce yaşamış. Platon’un devlete, devleti yönetenlere yönelik biçtiği en önemli özellikler bilgelik ve adalettir. Bu yüzden eveleyip gevelemeden lafı yerine oturtmuştur: Ya filozoflar kral olmalı ya da krallar filozof.

Az kaldı, birkaç ay sonra kendimize bir Cumhurbaşkanı seçeceğiz, daha doğrusu önümüze koyulanlar arasından seçim yapacağız.  Bırakın küçümsemeyi, görmezlikten gelinmesi mümkün olmayan sanat ve düşün insanlarımız var ülkemizde; sahneye çıktığı zaman Dünya’yı ayağa kaldıran piyanist Fazıl Say, Nobel’i aldığı için neredeyse vatan haini ilan ettiğimiz Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülüne iki takla attıracak kadar önemli dev yazarımız Yaşar Kemal, radyoda/televizyonda çıktığında “kapat şu gıy gıyı” diyeceğimiz ama Dünya’yı sallayan flüt sanatçımız Şefika Tuğluer, birkaç gün önce Altın Palmiye’yi kökünden söküp, onu, “Gezi ve Soma” ölümlerine adayıveren Nuri Bilgen Ceylan… İçlerinden biri bile, “iş kazasında ölmek maden işçisinin fıtratında var” diyen bir Cumhurbaşkanı istemiyor, bizler gibi, Platon gibi bilgelik ve adalet bekliyor.. Bir ülkeyi alıp ileriye götüren, o ülkenin bilim, sanat, düşün insanlarıdır,  seçtiğimiz Cumhurbaşkanı, onlara ve hatta  İbrahim Müteferrika’ya yakışır olmalıdır. Bilim, sanat, düşün insanlarımıza yakışmayan, adalet ve bilgelikten uzak bir Cumhurbaşkanı, bu ülkeye değil  sürüklendiğimiz karanlığa başkanlık eder, böyle biline…

 

 

 

 

Kaynak: Düşünce ve Bilim Tarihi (1600-1839), Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 3. Cilt.

NENE HATUN’DAN BU YANA…

Yarın (22 Mayıs) Nene Hatun’un ölümünün 59. yıl dönümü. Yıllardır her 22 Mayıs, sosyal medyada bu konuda çok sayıda yazı paylaşılıyor, kopyala-yapıştır ile dağılıyor. Hemen hemen bütün alıntılar wikipedi, kim kimdir vb kaynaklı.  Tüm yaşamını geçirdiği Erzurum’da,  törende yapılan konuşmalar bile kopyala/yapıştırla hazırlanmış yasak savar cümleler. Yapılan konuşmalara ait metinlerden bir kısmını internette arayın, noktasına virgülüne aynılarını bulacaksınız.  Nene Hatun ile ilgili ortalıkta dolaşan bilgiler, halk arasında 93 harbi diye bilinen 1877 Osmanlı -Rus Savaşı’nda Aziziye Tabyası’nın geri alınması için yapılan karşı saldırı sırasında yaşananlara ait. Nene Hatun için yazılanlar, 1877 yılında başlıyor ve 1955 yılına sıçrayıp, onun ölüm yılına ve ölümünden kısa süre önce Türk Kadınlar Birliği tarafından  “YILIN ANNESİ” seçilmesine geliveriyor. Peki aradaki 80 yılda ne oldu, Nene Hatun nasıl ve neler yaşadı, haydi gelin, tarihe düşülen dipnotların arasında bir gezinti yaparak ülkemizin “kahraman tüketme” becerilerine bir göz atalım.

Gazeteci, yazar, siyaset adamı İsmail Habib Sevük 2 Mart 1937 Günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde Nene Hatun’la yaptığı görüşmeyi, “Aziziye’nin Hala Yaşayan Şahitleri” başlıklı yazısında anlatıyor. Bu görüşme sırasında Nene Hatun 80 yaşında, felçli kızına ve yüz yaşına gelmiş kocasına bakıyor, akıllara ziyan bir yokluk ve fakirlik içinde yaşıyor. İsmail Habib gördüğü yoksulluk nedeniyle para vermek istiyor, Nene Hatun reddediyor… Eminim siz değerli okuyucularım tam bu noktada, Nene Hatun’ un İsmail Habib’e tokat gibi bir cevap vermesini bekliyorsunuz, şöyle asalet ve kahramanlık kokan bir cevap. Nedir, Nene Hatun gerçekten “tokat gibi” bir cevap veriyor, ama beklediğiniz gibi değil. “Parayı ne’ deyin a efendi, bana bir iş bulun da evdekilere bakayın.” Bu cevap üzerine şunları yazıyor İsmail Habib. “Bunlara iş bulmak değil bunlara iş yaptırmak ayıp; bunlar ki en yapılmayacak işi yaptılar. Onların yaptıkları ile övünelim ve onlara yaptığımızla utanarak. Kahramanlığı kanıksadığımız için mi kahraman kıymetini bilmeyiz? Fakat bunlar yalnız kahraman değil, altmış yıl önceki harikuladeliğin hayatta kalmış hatıralarıdır. Bu üç beş hatıraya üç beş lira maaş bağlamak: Bu onlara iyilik olmaktan daha çok, bizi nankör olmaktan kurtaracaktır.”

1877 Osmanlı Rus Savaşı’ nın Anadolu Cephesi Baş Kumandanı Ahmet Muhtar Paşa’nın Baş Katipliğini yapan Mehmet Arif Bey, 8 Kasım günü Aziziye Tabyası önündeki kanlı çarpışmayı “Başımıza Gelenler” isimli eserinde anlatmıştır. Bu eserde, Nene Hatun’un da, diğer çarpışan kadınların da adı yoktur. Eserde sadece; kadınların muharebe eden askere, ekmek, zeytin, peynir, testilerle su taşıdığı, onlara cesaret verici sözler söylediği kaydedilmiştir. Anlaşılan Baş Katip Mehmet Arif Bey kadınlara, sadece kadınlık rolleri vermekle yetinmiştir. Bir kadının cesareti ve becerisi ile topluma liderlik ettiğini itiraf etmek zor gelmiştir tarihe not düşenlere. Üzülerek söylemek zorundayım ki, aradan geçen 140 yıla rağmen bakış açımızda esaslı bir değişiklik yoktur. 2010 Yılında Avni Kütükoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı Nene Hatun  filmi, Ahmet Muhtar Paşa’nın heybetinden ibaret, kadın bakış açısından yoksun, hemen sadece oynayan figüranların beğendiği bir film olarak kalmıştır. Peki 1974 yılına ait ve Seyyal Taner tarafından seslendirilen Nene Hatun isimli müzik  parçasına ne demeli?  O dönemde “yavrukurt” diye adlandırılan  izcilerin marşlarını andırmaktadır Nene Hatun parçası.

Hangi siyasal düşünceden olursa olsun, cahilliğin pervasızlığı beni ürkütmüştür. Geçtiğimiz yıl, Nene Hatun üzerinden yapılan ve “milli duyguları kabartan” kopyala/yapıştır paylaşımlarından birine yapılan yorum beni dehşete düşürdü. Kendisini sol/sosyalist düşünceli olarak etiketleyen bir şahıs, Nene Hatun’u, “Osmanlı’nın feodal faşizmini yıkıp, sosyalizmi getirmek isteyen Rus askerlerini katleden yobazlığın simgesi bir kadın” olarak tanımlamıştı. Nene Hatun’u savunanları da “vatan haini” ilan edivermişti. Hem bu yorumdan hem de bu yorumu beğenen onlarca insandan korkarım, korkuyorum.

Nene Hatun’un ölümünden hemen sonra (1955 Haziran) Türk Yurdu Mecmuası’nda yayınlanan Mithat Cemil’in “Nene Hatun’a” başlıklı şiiri bu “sesleri çıkmaz” kahraman kadınları çok güzel anlatıyor. Beğenecek ve Nene Hatun’un ölümünün yıl dönümünü kutlamanın dayanılmaz utancını yaşayacaksınız.

“Bazan ne kadar benzemiyor kendine insan 
Erkek acaba kimdir? Eğer sen de kadınsan. 
Ruhun adı olmaz:Ne Kadınsın ne de kızsın; 
Bir dane değilsin Nene Hatun, sayısızsın. 
Evladı ölüm dersi alırken anasından 
Hep anneler akmış Meric’inden Tuna’sından 
Yurdunda şehit ülkesi vardır analardan, 
Kaç bin kişisin,git,onu sor Dumlupınar’dan
Tarihi yapanlar, bağıran fırtınalardır; 
Bazan da fakat sesleri çıkmaz analardır.”

Not: Türk Kadınlar Birliği’nin Nene Hatun’u anmak için yaptığı çalışmaların her türlü takdirin üstünde olduğunu, kendilerini bu konuda tebrik ettiğimin bilinmesini isterim.

KENDİNİ SEDYEDEN DAHA DEĞERSİZMİŞ GİBİ HİSSETTİRİLEN MADEN İŞÇİLERİ

Kömürü oldum olası sevmemişimdir, ısınmak veya türlü şekillerde enerji kaynağı olarak kullanmak için yeraltı cehennemlerine dalınan bu kara taşın bendeki anlamı, kanlı taş oldu artık.

Kanlı taş üretiminden sorumlu Bakan, ölü sayısını 282 olarak açıklıyor, ben bu satırları yazarken. Daha da artacağından kimsenin şüphesi yok. Kaç olacak sayı, 400, 500 mü, bu sayıların her biri arkasındaki korkunç bir gerçeği saklıyor, her rakamın bir insan hayatı olduğunu, her hayatın ardında da çocukların, anne ve babaların, eşlerin, sevgililerin, kardeşlerin, dostların hayalleri olduğu gerçeği gizleniyor.
Ölümler üzerinden siyaset yapıyorsunuz diyor iktidar kanadı ve yandaşları.  Anlama güçlüğü çekerek bakıyorum bu sözcüklere, batıyor sözcükler. Soma katliamının sebebi politik/siyasi bir tercihtir. Daha çok, daha fazla, en fazla kazanacağım diyen sermaye ile insan hayatı arasında bir tercih yapılmış ve bu tercihin bedeli de 400 insan canı olarak ödenmiştir. Meslek odaları ve bilim insanları çan çan bağırıyor, şimdi değil, yıllardır. Elimizde sayılar var, bunlar istatiki veriler. Bir milyon ton kömür elde ederken kaç can verildiğine dair sayılar. Türkiye’de 7.22, Çin 1.27, Amerika ve Avrupa ise 0 (sıfır) a yakın. Her konuda Dünya ve Avrupa sonuncusu oluyoruz ya, bunda değiliz, Avrupa birincisi, Dünya üçüncüsüyüz. Kömür çıkarırken birilerinin cebini doldurmak için verdiğimiz canlar, bize birincilik getiriyor. Madenciliğin fıtratında ölüm varmış, fıtratın ne olduğunu biliyor musunuz. Fıtrat, yaradılıştan gelen özellik anlamını taşır, bu özellik Avrupa’da ne ise, Soma’da da odur. Öyleyse bu ölümler  fıtratından değil, siyasi tercihlerden gelir ve ölüme siyaset karışır…

Emile Zola’yı bilir misiniz, Germinal’i. Sık yapıyorum bu hatayı, o kitabı bilir misin, bu yazarı okudun mu diye soruyorum sık sık, kaç kişi kitap okuyor unutuyorum. Okuyan değil bakan bir toplum olduk, televizyona bakıyoruz, sosyal medyada ve gazetelerde fotoğraflı yazılara bakıyoruz, sadece bakıyoruz. (Bu yazıyı buraya kadar okuduğunuza göre sizi tenzih ediyorum) Emile Zola’nın 19. yüzyılda maden işçilerinin sorunlarını yazdığı Germinal isimli romanı büyük ses getirmiştir. Yıl 1877… Türkiye’de maden işçilerinin sorunlarını işleyen en önemli yapıt ise Cüneyt Arkın ve Tarık Akan’ın başrollerini oynadığı 1978 yapımı Maden isimli filmdir. Aradaki bir asırlık fark, Avrupa ile aramızdaki bu konudaki toplumsal duyarlılığın farkına önemli bir işaret olarak görülmelidir.

Geleneksel Medya, bildiğimiz medya, bir çoğu katliamdan saatler sonra kesti olağan yayınını. Kendilerine çizilen sınıra bile yaklaşmadan verdiler/veriyorlar haberleri. Ulusal Yas ilanı sonrasında ise yayın akışlarında değişiklik yaptılar. Eğlence ve müzik programlarını kaldırdılar. Merakımdan pek çok kanalı gezdim. Müzik yok ama mesela, insanların birbirlerini aşağıladıkları yemek yarışması programında, pek çok maden işçisinin evlerine girmesi mümkün olmayan yemekler hakkındaki çirkin eleştiriler dehşet vericiydi. Ama özellikle bir program beni oldukça eğitti desem yanlış olmaz. Akşamüstü saatlerinde Esra Erol tarafından yayınlanan evlendirme programını elimden geldiğince seyretmeye çalışırım. Yılda iki, üç kez verdiğim Medya ve Kadın konferanslarım için çok malzeme topluyorum bu programda. Program yas nedeniyle kaldırılmıştı ama programın sunucusu ekranda karşımızdaydı. Soma’ya gelen Esra Erol, yakınlarından umutsuzca haber bekleyen acılı insanlarla canlı yayında konuşuyordu. Siyah elbiseli, makyajsız veya “yas makyajı” yapılmış Esra Erol, acılı maden işçisi yakınlarına “gücünüzü, inancınızı, umudunuzu yitirmeyin, dua edin, çok dua edin, biz hep dua ediyoruz” diyor, başörtülü kadınlara sarılıyor, ağlayanlara “bu acılı gününüzde yanınızdayım” mesajı veriyordu. Fonda insanın içini alabildiğine ezen, ağlama duygularımızı yerinden oynatan, ağır, yeknesak ağıdı andırır müzikler. Program bitince öğrendim ki, bu kapitalizm denen meret, bizim acılarımızı allayıp pullayıp yine bize satıyordu.

Artık toplumun hassasiyetlerini anlamanın en iyi yolu sosyal medyayı izlemek, şaha kalkmıştı facebook ve twitter.  En çok kedi, çiçek, böcek, futbol, aşk tribi yapan sosyal medya hesapları bile tüm dikkatlerini Soma’ya, kanlı taş katliamına vermişlerdi.  Ama özellikle iki konudaki duyarlılık zirveye ulaştı. Başbakanlık Müşaviri’nin protesto eden yere düşmüş işçi yakınlarından birine savurduğu tekmeyi yakalayan fotoğraf, sosyal medyayı sarstı bir anda. İkincisi en az ölümler kadar sarsıcıydı. Ambulansa koyulan yaralı bir işçinin “sedye kirlenmesin, ayakkabılarımı çıkarayım” demesi sosyal medyada bir gözyaşı seline dönüştü. Bu ülkenin ölümle oynaşan işçileri, kendilerini sedyeden daha değersiz görecek bir noktaya getirildiyse, bu toplumun kabarmakta olan öfkesinden korkmakta yarar görüyorum, gördüm…

DEDİKODU

Geçtiğimiz hafta “DEDİKODU” üzerine yazacağımı söylemiştim. Sözümü tuttum, yazıyorum. Herkes öyle mi ya, verdiği sözü tutan kalmadı. Bizim orada “X” hanımı tanırsınız,  şu “Y” işyerinde çalışıyor, hani kocası “Z” ile geçen sene boşandılardı, hah işte o, hiç tutmaz sözünü, “gelicem der” gelmez, tembeeel, bir de pasaklı, kocası da ondan boşadı onu zati…

Hep söylerim, dedikoduyu severim, depresyona ve anksiyeteye iyi gelir. Rahatlatıcı ve ferahlatıcı bir etkisi vardır. Tabii dedikodusu yapılanlara nasıl gelir, konuşacağız.  Dedikodunun tarihini ne kadar geriye kadar götürebiliriz dersiniz, öyle sanıyorum ki, Adem ile Havva’ya üçüncü bir kişi katılmasıyla dedikodu müessesesi çalışmaya başlamıştır. Eğer şu ünlü “elmayı yedin, yemedin” tartışmasını izleyen iki kişi daha olduysa, “bak gördün mü şu Havva’yı, her türlü fettanlık var onda, yasak, masak yedi elmayı” dedikodusu mutlaka yapılmıştır, emin olun.

Önce şu dedikodunun tanımında anlaşalım mı, anlaşalım ki hepimiz aynı şeyi anlayalım. En az iki kişinin, en az bir kişiyi sanal bir masaya yatırıp, üzerinde, sosyolojik, ekonomik, psikolojik, biyolojik, tıbbi, sanatsal, siyasi, etik ve hatta antropolojik neşterler kullanarak yaptığı analizsel otopsiye dedikodu diyoruz.  Anlayacağınız dedikodu yapmanın ilk şartı “biz” olmaktır, “biz” olan dışındaki herkes “ötekidir”.  Dedikodu eylemini yapanlar, öteki/ötekilerin dünyasını tartışır görünseler de, aslında sadece kendilerini tanımlarlar. Bakın size güzel bir hikayecik anlatacağım, beğeneceksiniz.

Öykümüz 20. yüzyıl başlarında İstanbul’da geçer. Şair, felsefeci, siyaset adamı Rıza Tevfik (BÖLÜKBAŞI)  ve bir arkadaşı çarşıda dolaşırken iri yapılı bir hamala rast gelirler. Rıza Tevfik’in arkadaşı hamalı tanır ve ikisini tanıştırır. Hamal için “çarşının en kuvvetli hamalı”, Rıza Tevfik için ise “büyük bir filozof” der. Rıza Tevfik sporla ilgili olduğu gibi, o aralar ağırlık çalışmaları yapmaktadır. Hamala sorar, “kaç okka yük taşıyabilirsin” diye. Hamal, falanca okka yük taşırım der. Rıza Tevfik ise hamalın söylediği ağırlığın iki katını taşıyabileceğini söyleyince, hamal, “begim, yalan söylüyorsun diyemem ama  söylediğinin yarısını bile taşıyamazsın” der. Rıza Tevfik hamalın sırtlığını takar ve söylediğinin bile üstünde yükü yüz metre boyunca taşır. Hamalın ve diğer meraklıların hayret dolu bakışları altında yoluna gider. Bir zaman sonra hamal bir arkadaşı ile kahvede otururken   Rıza Tevfik oradan geçer. Yanındaki arkadaşına eğilen hamal, “iyi bak bu adama, ona ırıza beg derler, katır gibi yük taşır” der.

Dedikodunun en önemli özelliklerinden birisi de toplumun ahlaki normlarının pişirildiği bir kazan oluşudur. Dedikodu kazanı kadın ve erkeğin ilişkilerine sınırlar çizer. Kimin kiminle, ne zaman, nasıl, nereye kadar ilişki kurabileceğini belirler. Hatta evlenirken ve evlendikten sonranın da kurallarını koyar. Eğer içinde bulunduğunuz topluluğa bir aidiyet bağınız varsa bu kuralların dışına çıkmanız hiç de kolay değildir. Giyim, makyaj, saç şekli, dini inanış,  hobileriniz, vücut şekliniz, konuşma tarzınız, siyasi görüş ve duruşunuz ve daha neler neler o kazanın bekçilerince denetlenir. Yeni adı mahalle baskısı olan sosyal baskılar veya işyerlerinin korkulu rüyası mobing de bu kazanda pişirilmiştir. Dışlanmayı göze alabildiğiniz ölçüde bağımsızlığınızı korursunuz, ancak kaçımız kendini tümüyle toplumdan yalıtılmış yaşayabilir, bilmek isterim doğrusu.

Dedikodunun ışıktan hızlı yayıldığına dair söylentiler vardır, kulak asmayın bu dedikodulara. Bizim orada felan feşmakan üniversitesi fizik bölümünde çaycılık yapan bir arkadaş var, iyi biliyor, dedikodunun yayılma hızı ışığınki kadar olamıyormuş. Dedikodunun yayılma hızı, konunun o toplulukta ne ölçüde “normal” dışı olduğuyla yakından ilgilidir.  Örneğin çok mazbut, eşinden yeni ayrılmış, genç “F” Hanım, karizmatik, yakışıklı ama evli “B” Bey ile birlikte yemek yerken görülünce belediye hoparlörlerinden yayın yapılmış gibi olur. Dedikodu kazanı “F” Hanımı kısa zamanda kaynatır, “adam eder”. “Adam olmayan” “adam edilemeyen” kadın ve erkekler de var elbet, onlar da başka bir yazımın konusu.

Dedikodunun, ötekileştirmenin ideolojik aygıtlarından biri olduğu anlaşılıyor. Ama dedikodu bazen, aygıt olduğunu unutup ideolojinin bizzat kendisi olur. Öteki olmanın suça dönüştüğü,  toplumun birbirine kırdırıldığı, tek düşünce, tek doğru, tek adam kültürünün şiddeti de kullanarak iktidar olmasını kastediyorum. Abdülhamid’in 1881- 1908 arasında kurduğu “polis devleti” bunun örneklerinden sadece biridir. Ruhen kuruntulu, güvensiz kişilik yapısı, kendisine getirilen en abuk sabuk jurnalleri bile ciddiye alan Abdülhamid’in kurduğu baskıcı yönetim, dedikoduyu korkulu bir yönetim biçimine dönüştürmüştür. Bugün de, hem ülke yönetiminde hem de yerel yönetimlerde çok sık görüyoruz dedi ve kodudan beslenen yönetim biçimlerini. Yönetimin, karar organlarının icrasını ölçecek nesnel ölçütleriniz yoksa, dedikodu kazanından kepçenize ne çıkarsa onunla ülke ve/veya kent yönetirsiniz.

Dedim ya, dedikoduyu severim, rahatlatıcıdır, depresyona ve anksiyeteye iyi gelir, ama akıl dışı  ile sıra dışını birbirinden ayırt edemeyen bu kazana, kepçe de bekçi de olamam, o kadar…

ZİHNİYET ENGELLİ TOPLUM, ENGELLENMİŞ BİREY

Bu hafta Engelliler Haftası, sevemedim şu “engelli” sözcüğünü, niye engelli olsun ki, bana kalırsa sözcüğün doğru yazılışı “ENGELLENMİŞ” olmalı. Çünkü “normaller” için dizayn ettiğimiz dünyamızın temel yapısını değiştirince hiç de engelli olmuyorlar. Yani önceliğimiz, paradigmaları  değiştirmek olmalı.

Üç yıldır elimin altında sürünen bir uzun öykü var. İlk yarısını üç günde yazdım, ikinci yarısını üç yılda bitiremedim. (Engelli olmak bu işte, yazma ve üretme engelli). Bilimkurgu, fantastik bir öykü bu. Öykü şimdiki çağda ölümcül bir bulaşıcı hastalık salgını ile başlıyor. Kanser kadar öldürücü ve grip kadar kolayca bulaşan bir hastalık bu. Bilim insanları zamana karşı yarışıyorlar hastalığın tedavisi ve/veya aşısını bulmak için. Her ikisini de bulmayı başaramıyorlar ama çok önemli bir ipucu elde ediyorlar. Bulaşıcı hastalık, doğuştan retinitis pigmentosalı (tavuk karası) olan kişileri etkilemiyor, yani körler hastalığa doğal olarak bağışık. Bu ipucundan yola çıkan aşı üretme çabaları  işe yaramıyor ve hastalık hızını kesmeden yayılıyor. İnsan ırkının sonunun geldiğini gören bilim insanları, dünyadaki tüm tavuk karası olan kişileri bir araya getirerek onların yaşamasına uygun bir kent yaratıyorlar. Bir kaç on yıl içinde bildiğimiz anlamdaki insanlık yok olmuş ve geriye sadece körler kalmıştır. Aradan yüzyıllar, binyıllar geçer. Yeniden evrimleşen insan ırkı farklı duyularını çok geliştirerek yeni bir uygarlık kurmuştur. Günün birinde bir felaket yaşanır, bir hilkat garibesi doğmuştur, gözleri gören bir çocuktur bu. Hem körler toplumunun hem de gençlik yaşına gelmiş, gören çocuğun yaşamı bir kabusa dönmüştür.  Buraya kadar olan bölümün özetini sizlere yazdım, gerisi de kafamda… Ama final için önerilere de açığım.

“Engellilerle” çok çalıştım, bir köşe yazısının kapsamına sığmaz deneyimlerim. Ama en iyi körlerin dünyasını tanırım..Yıllar önce, yaşları 9-11 arası olan oniki çocuğa satranç öğretmenliği yaptım. Falanca belediyesinin engellilere yönelik projelerini yönetiyordum. Çocukların hepsi kör, cin gibiler, hiç satranç bilmiyorlar. Körlerin satranç tahtaları ve taşları farklı, kabartma tahta ve özel taşlar. Haftada bir gün, iki saat çalışıyoruz ama verdiğim “ödevleri” sıkı çalışıyorlar. Biz üç hafta sonra satranç takımlarını kaldırdık. Hiç “körleme satranç” duydunuz veya karşılaştınız mı? Tahtayı görmeyen oyuncu veya oyuncular sadece taşların koordinatlarını söyleyerek satranç oynarlar. Zor ama çok keyifli bir oyun türüdür. Biz oniki kör çocukla körleme satranç çalışmaya başladık. Bir masa etrafında oturmuş oniki kör çocuk ve ayakta ben, salonda ne satranç tahtası ne de taşı var. Çocuklar körleme satranç öğreniyor, ben de körleme satranç öğretmeyi öğreniyorum. Bir öğretim yılı devam ediyoruz, çocuklar heyecanlı ben çok mutluyum. Çocuklar içinde muzip, çok hareketli bir kız çocuğu var, yaş olarak en küçükleri. Bir hayalini anlatıyor, büyük bir özgüvenle, gören çocukların da katılacağı bir körleme satranç turnuvasına katılma hayalini. Son cümlesi sarsıyor beni. “Öğretmenim, ben hep görme engelli olacağım ama benimle oynayan gören çocuklar, karşımda zihinsel engelli gibi olacaklar”. Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiirini bilir misiniz, duvara yazılı dizeleri.

“Garibim namıma Kerem diyorlar      Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben” 

Han duvarında bu dizeleri okuyan bir yolcu gibi kalakaldım, 10 yaşında bir çocuğun bu sözlerinden. Okul dönemi bitti, gelecek dönem buluşup, devam etmek üzere vedalaştık çocuklarla. Ama devam edemedik, proje bitirildi. Niye mi, “bir hekimin, sağlık yöneticisinin bu projelerde ne işi varmış, projeler kişiye bağımlı olmamalıymış, projeler kurumsal olmalıymış”     …. Mış, mış.

Bu hafta çok nutuk çekilecek, engellerden ve engelli sorunlarından konuşulacak, gözleri bantlı elinde beyaz baston veya tekerlekli sandalyeye oturmuş  yöneticilerin fotoğrafları çıkacak basında. Engelli istihdamı, mimari engeller, teknolojik engeller, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma  engelleri vb. konularda  oldukça yol alındı, ama hala yolun başındayız. Üstelik en önemlisi, toplumsal zihniyetin önündeki engeller daha da büyümüş görünüyor. Aykırı siyasal düşünceleri, farklı cinsel tercihleri, dini farklılıkları, dinsizliği etiketleyen ve ötekileştiren zihniyet ve ideoloji, insan haklarının hızla içini boşaltıyor. Bu sürecin en çok ve öncelikle kadınları, LGBT bireyleri ve engellileri vuracağını görmek için müneccim olmak  gerekmiyor.
Engelli istihdam ve eğitimi, engelli rampaları, asansörlerin engellilerce kullanımı için yapılacak planlamalar, trafik ışıklarında sesli yönlendirme sağlanması vb. alanlarda yapılan çalışmalar kuşkusuz çok önemli. Ancak engelli haklarına ilişkin duruşumuzu, insan hakkı perspektifinden görmemek, engellenmiş birey figüründe takılıp kalmak, ZİHNİYET ENGELLİ TOPLUM olmamızı sağlar, biline.

ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ VE FERMANLI YEREL BASIN

Eleştiriye açığım”  sözü şifreli bir mesajdır. Şifreyi çözünce,  “hepsi iftira bunların, eleştirenler bizden değildir, bizi sırtımızdan bıçaklıyorlar” gibi açılımlarla karşılaşırsınız. Zaten “eleştiriye açığım” diye bir cümle kuruyorsanız, bir sonraki kelimenizi biliyorum: AMA… Bu üç harften oluşan sözcük, ilk cümlenizi  geri dönüşüm kutusuna atar.

Bir toplumun eleştiri kültürünü içselleştirip içselleştirmediği ile, kurumların karar mekanizmalarının nasıl çalıştığı  bire bir ilişki halindedir. Tüm karar mekanizmalarının yöneticinin elinde olduğu bir sistemde, eleştirilerin kişisel olması veya kişisel olarak algılanması kaçınılmazdır. Oysa bir toplumun gelişimindeki  motor güç, eleştiri kültürünün zenginliği ve niteliğiyle harekete geçer, hatta turbo özellik kazanır.

Eleştiriden konuşuyorsak terminolojide anlaşmak zorundayız. Sık sık gittiğiniz bir kahvehane var. Bir kahveci bir de genç garson çalışıyor. Haydi şimdi biraz eleştiri çalışalım.

– Çaylar soğuk
– Çay zift gibi
– Tuvaletler çok pis
– Çay ocağı temiz değil
– Çay çok pahalı, bu yaptıkları bir tür hırsızlık
– Garson kapıdan geçen kızları taciz ediyor
Bu eleştiriler uygun biçimde işyeri sahibine iletilirse iyi sonuç almak mümkün. Peki şu “eleştirilere” ne dersiniz.
– Kahveci pisliğin teki
– Kahvecinin karısı…..
– Garson geceleri dul falancanın evine gidiyormuş
-Garson Ermeni’ymiş
– Kahveci hırsızın teki
– Bu kahvecilerin hepsi böyle
Bunların hiçbiri eleştiri değil, olsa olsa çamur atma, iftira, etiketleme, ötekileştirme olarak tanımlanabilir. Kısaca, ikinci gruptaki iddiaları ve benzerlerini eleştiri olarak görmüyor ve bu yazının kapsamı dışına çıkartıyorum.

Eleştiri , insan/insan ilişkisinin olduğu her yerde karşımıza çıkıyor. Ama önce bir noktada daha anlaşalım, üçüncü kişilerin arkasından yapılan “kritikler” bir tür eleştiri olsa da, bu günkü yazımın kapsamından çıkarıp dedikodu sınıfına alıyorum. Dedikoduyu severim, hayatımızın olmazsa olmazları arasındadır, depresyona ve anksiyeteye de iyi gelir. Ama dedikodu yapmanın incelikleri, kuralları vardır ve bu konuyu çok yakında yazmayı planlıyorum, bekleyin.

Arkadaşlarınız sizi hiç eleştirmiyorsa hem kendinizi hem de ilişkilerinizi gözden geçirin. Sizi sürekli yağlayıp ballayan kişilere karşı  temkinli olmakta büyük fayda var.

Bu uzun girişten sonra konunun can alıcı yerine gelelim, yani, kurumların eleştirilmesine, özellikle de kamu kurumlarının. Kamu kurumlarının işleyişinde bir iç denetimin varlığından söz etmek hiç de kolay değil. Yukarıdan aşağıya yapılan eleştiriler, hemen daima,  “fırça” ve görevden alma şeklinde zuhur eder. Peki aşağıdan yukarıya eleştiri?  Yani bir şube müdürü bağlı olduğu daire başkanını, birim müdürü belediye başkanını eleştirebilir mi? Elbette eleştirebilir, görevden ayrılmaya karar verdiyse neden olmasın. Hele hele atama yetkisine sahip olan bir yöneticiyi eleştirmenin sonuçları oldukça vahim olabilir. Ülkemizde eleştiri kültürünün içselleştirilmesi bir yana, yalakalık en önemli mevkilerden biri olmuştur. Oysa akıllı bir yönetici, kendisini amansızca eleştiren kişileri yanında tutarak oldukça etkili bir yönetim yapısı kurabilir. Ancak bunu yapabilmek için kendine güven duygusunun çok gelişmiş ve çalışma arkadaşlarının kendini gölgeleyeceği kompleksinden arınmış olmalıdır.  Şimdi, yazımın başında işaret ettiğim noktaya geri dönüyorum, karar mekanizmalarının kişi otoritesinin eline bırakıldığı bir işleyiş,  eleştiriye tahammülsüz olacaktır.  Eminim, kamu yönetimi ve hukuku uzmanı arkadaşlarım kaşlarını gözlerini oynatmaya başlamışlardır. “Kamu kurumlarında eleştiri mekanizması, iç denetim birimleri ve Bakanlık Müfettişleri’nin denetimleri ile gerçekleşir” dediklerini sanıyorum. Ama unutulmaması gereken bir nokta var: Bir uygulamanın hatalı olması, onun hukuki olmadığı anlamına gelmez.

Bu güne kadar “fermanlı” kelimesini duydunuz mu? Osmanlı’da, akıl ve ruh sağlığı bozukluğu nedeniyle,  çevresine zarar vermesi mümkün olan kişilerin boynuna bir ferman bağlanırmış. Daha uzaktan fermanı gören halk, hem kendince tedbir alır hem de fermanı taşıyana zarar vermezmiş. Bu usul ortadan kalktıktan sonra da bu tip  kişiler için “fermanlı” kelimesi kullanılmaya devam etmiş. Akıl sağlığı bozukluklarına, bazı toplum ve kültürlerde çok farklı anlamlar yüklenmiştir. Amerika Kızılderili’leri “delileri”, Manitu’nun izini taşıdığı için korumuşlardır. Meksika’da Peyote Kızılderili’leri ise meskalin adı verilen bir maddeyi kullanarak geçiçi ve yapay bir “delilik” haline ulaşmışlardır. Asya şamanlarının bazılarının da ruhsal dengesizliği olan kişiler olduğu bilinir. Çocukluğumun bir kısmının geçtiği Manisa’da, “Deli Bayram’ın” söylediklerine hem gülünür hem de  keramet aranırdı. “Deli Bayram” istediği kişiye istediğini söyleyebilir, bundan zarar görmez ve toplumda korunurdu. “Deli Bayram” bir fermanlıydı. Avrupa saraylarının soytarısı da, kralları eğlendirdiği gibi, kimsenin söylemeye cesaret edemediklerini rahatça söyleyebilirdi. Soytarılar da fermanlıydı. Eleştiriye tahammülsüz toplumlar, “delilerin” eliyle bir tür eleştiri mekanizması ve dengesi kurmuştur.

Basın hemen tüm toplumlarda eleştiri mekanizmasının en büyük üç gücünden birini oluşturuyor. Diğer ikisi ise siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri. Ulusal basını ise bugünkü yazıma konu etmeyeceğim. Bugün kalemimim ibresi yerel basını işaret ediyor. Yerel basın deyince benim aklıma Red Kit çizgi romanlarındaki gazeteler gelir. Muhabiri, dizgicisi, baskıcısı, satıcısı, editörü, yayın yönetmeni ve sahibi aynı kişidir. Her işi yapar, doğrunun ve adaletin yanındadır, kötü adamların kurşun yağmuru altında bile elinde not defteri yanından geçen kurşunları sayar, söylemesi ayıp, birazcık da kırıktır.    Doğrusunu isterseniz, basın özgürlüğü konusunda dünya sonunculuğu gibi bir mertebeye yerleştiğimiz şu günlerde, basından, basın özgürlüğünden bahsetmek veya yerel basın çalışanı, emekçisi olmak için “fermanlı olmak” gerekir.  Yerel basın, çalıştığı bölgedeki kurumlarca,  eleştiri tanımının sınırları içinde kalmak kaydıyla tümüyle özgür kılınmalıdır. Hele hele, siyasi oluşumlar, “bizi eleştirenler rakip siyasi partinin ekmeğine yağ sürüyor, şu seçim geçsin ondan sonra eleştirsinler” veya “kol kırılır yen içinde kalır” türünden savlarla yerel basını zapturapt alma hevesinden vazgeçmelidirler. Siyasi partilerin, yerel yönetimlerin, merkezi idare yerel temsilcilerinin, “fermanlı yerel basın” deyimini içlerine sindirmeleri, demokrasi ve eleştiri kültürünün içselleştirilmesi için büyük önem taşıyor… O zaman ne diyelim, yaşasın fermanlı yerel basın.