İBRAHİM MÜTEFERRİKA’NIN ZAMAN MAKİNASI VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ

Değerli okurlarım, bir yandan Soma faciası öte yandan bir kaç ay sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bunaltıcı gündemi derken, fantastik bir iddiada bulunacağım. Bana öyle geliyor ki, İbrahim Müteferrika’nın en büyük becerisi ilk  matbaanın kurulması değil, zaman makinasının icadıdır. Yazımın devamını okuyunca sizler de aynı kanaate varacaksınız.

 

İbrahim Müteferrika’yı bilmeyenimiz yoktur, 1727 ‘de ilk matbaayı kuran Macar asıllı, Müslüman olmadan önce Uniterianizm mezhebinden olan tarihi kişilik. Muhtemelen tahmin edebilirsiniz, ilk matbaayı kurması hiç de kolay olmamış, izin almaktaki zorluklar bir yana, Şeyhülislamdan fetva da almak zorunda kalmıştır. Müteferrika’nın kültür tarihimize yaptığı tek hizmet matbaanın getirilmesi olmayıp pek çok eser de kaleme almış. Yazdığı kitaplardan Usulu’l Hikem fi Nizami’l –Ümem adlı eserinde, devlet düzeni ve devlet şekilleri hakkında bilgi vermiştir. Devlet yönetiminde bilimin öneminden bahsetmiş, özellikle coğrafya biliminin gelişimi ve keşifler ile Avrupa devletlerinin büyük olanaklar sağlayarak zenginleştiğini ve geliştiğini, bu gelişimin bir sonucu olarak İslam dünyasının etrafının kuşatıldığını ileri sürmüştür. Bu kuşatmanın önüne geçebilmenin tek yolunun da, bilimden yana bir devlet düzeni kurmak olduğunu savunmuştur. Müteferrika, Osmanlının geri kalma sebeplerini de irdelemiştir eserinde.  Bu konuda neler yazmış birlikte okuyalım:
“Kanunların uygulanmaması, adaletsizlik, devlet işlerinin ehil ellere verilmemesi, bilginlerin düşüncelerine tahammülsüzlük, askerlik alanında teknik bilgilerden yoksunluk, orduda disiplinsizlik, rüşvet almak, devlet parasını kötüye kullanmak ve nihayet dış dünyadan habersizlik.”

Şimdi sizler de emin oldunuz sanırım, Müteferrika, zaman makinasına atlayıp günümüze kadar gelmiş ve ülkemizin “ahval ve şeraitini” gördükten sonra yazmış olmalıdır bu satırları.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, birkaç gün önce Almanya’nın Köln şehrine bir ziyaret gerçekleştirdi. RTE’nin ateşli taraftarlarından bazılarının elinde taşıdığı afiş ve pankartların bir kısmı yeni bir Osmanlı Padişahı özlemini yansıtıyordu. Örneğin bir afiş üzerindeki yazı oldukça çarpıcıydı: “Avrupa, Avrupa duy sesimizi, bu gelen Osmanlı’nın ayak sesleri.” Avrupa’nın, Avrupalı olmayan her şeye ve herkese olan duruşunun yarattığı sosyal aşağılanma duygusu ile insanlarımızın çok eksik ve hatalı tarih bilgi ve bilinçleri bir araya gelince bu ve benzeri pankartları daha sık göreceğiz kanaatindeyim. Ama “Osmanlı’nın ayak sesleri” afişini tarihi bir anekdot ile bağlamak isterim: 18. Yüzyıldayız, Sultan III. Mustafa Osmanlı Padişahı ve Avrupa’nın başarılarının altında bazı astrolojik güçlerin rol oynadığı kanaatindedir. Bu yüzden 1763 yılında Prusya Kralı Friedrich’e elçi olarak Ahmed Resmi Efendi’yi göndererek ondan üç müneccim ister. Friedrich elçiye aynen şu cevabı veriyor: “Kuvvetli bir orduya sahip olarak, onu, barış zamanında savaşa hemen girebilecek şekilde talim ettirmek, hazineyi daima dolu tutmak ve tarih okumak… işte benim üç müneccimim; başkalarına sahip değilim. Dostumuz padişaha böyle bildirmenizi dilerim.”
“Avrupa, Avrupa  duy sesimizi” diye haykıran vatandaşlarımız tarihimizi okumuyor olabilir, ama Friedrich gibi tarih okuyan pek çok Avrupalı, maalesef, bu sloganlar ve hurafelerle devlet yöneten liderlerimizle epey alay ediyor olmalılar.

Devlet üzerine kafa yoran, eserler veren çok sayıda düşün ve siyaset adamı var tarihimizde. Bunlar içinde en eski ve en önemlilerinden birisi de Platon, Sokrates’in öğrencisi, Aristoteles’in hocası, günümüzden 2400 yıl önce yaşamış. Platon’un devlete, devleti yönetenlere yönelik biçtiği en önemli özellikler bilgelik ve adalettir. Bu yüzden eveleyip gevelemeden lafı yerine oturtmuştur: Ya filozoflar kral olmalı ya da krallar filozof.

Az kaldı, birkaç ay sonra kendimize bir Cumhurbaşkanı seçeceğiz, daha doğrusu önümüze koyulanlar arasından seçim yapacağız.  Bırakın küçümsemeyi, görmezlikten gelinmesi mümkün olmayan sanat ve düşün insanlarımız var ülkemizde; sahneye çıktığı zaman Dünya’yı ayağa kaldıran piyanist Fazıl Say, Nobel’i aldığı için neredeyse vatan haini ilan ettiğimiz Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülüne iki takla attıracak kadar önemli dev yazarımız Yaşar Kemal, radyoda/televizyonda çıktığında “kapat şu gıy gıyı” diyeceğimiz ama Dünya’yı sallayan flüt sanatçımız Şefika Tuğluer, birkaç gün önce Altın Palmiye’yi kökünden söküp, onu, “Gezi ve Soma” ölümlerine adayıveren Nuri Bilgen Ceylan… İçlerinden biri bile, “iş kazasında ölmek maden işçisinin fıtratında var” diyen bir Cumhurbaşkanı istemiyor, bizler gibi, Platon gibi bilgelik ve adalet bekliyor.. Bir ülkeyi alıp ileriye götüren, o ülkenin bilim, sanat, düşün insanlarıdır,  seçtiğimiz Cumhurbaşkanı, onlara ve hatta  İbrahim Müteferrika’ya yakışır olmalıdır. Bilim, sanat, düşün insanlarımıza yakışmayan, adalet ve bilgelikten uzak bir Cumhurbaşkanı, bu ülkeye değil  sürüklendiğimiz karanlığa başkanlık eder, böyle biline…

 

 

 

 

Kaynak: Düşünce ve Bilim Tarihi (1600-1839), Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 3. Cilt.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s