KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ

1972 yılı Dünya satranç tarihi için önemli bir tarihtir. SSCB vatandaşı Dünya Satranç Şampiyonu Boris Spassky ile ABD Şampiyonu Bobby Fischer İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te karşı karşıya geldi. Önemliydi çünkü soğuk savaş yıllarında Dünya Satranç Şampiyonluğu uzun yıllardır SSCB’nin elindeydi. Fischer 2-0 geriden başladığı oyunu, 12.5-8.5 skoruyla kazandı ve ABD’nin ilk ve tek Dünya şampiyonu sıfatıyla Sovyetler Birliği’nin bu alandaki hegemonyasına son verdi. Fischer- Spassky karşılaşmasının maçlarından biri beni ilk gençlik yıllarımda çok etkilemiştir. Beraberliğe doğru giden sıkıcı bir oyunda Fischer beklenmedik bir hamle yapmış, oyunu izleyen büyük ustalar arasında büyük bir şaşkınlık yaşanmıştı. Hamlenin yerel turnuvalarda bile yapılmayacak denli budalaca olduğu düşünülürken, ilerleyen hamlelerde Spassky oyunu terk etmek zorunda kalmıştı. Sizin anlayacağınız, kendi alanında çok usta bir oyuncu, siyaset veya bilim adamının yaptığı hamlelerin dahice mi, yoksa budalaca mı olduğunu anlamak her zaman kolay olmayabilir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP- MHP ittifakının çıkardığı çatı adayın, oldukça stratejik bir planın ürünü olduğu görülüyor. Seçimi kazanmaktan çok Başbakan Erdoğan’ın kaybetmesi üzerine kurulu bu planın ne ölçüde başarılı olacağını kestirmek ise hiç kolay değil. Yine de 2014 yerel seçim sonuçlarına bakarak ayakları yere basan bazı tahminlerde bulunmak olası. CHP, MHP, SP ve BBP’nin tam bir ittifak sağladığını varsaydığımız zaman,  AKP oyları ittifakın oyları ile eşit hale geliyor. Bu aritmetiğe dahil edilmeyen tek parti HDP, 2014 yerel seçim sonuçlarına bakıldığında HDP ve BDP oyları toplamı % 6.1, yani anahtar parti… Seçimlerin birinci turunda HDP’nin kendi adayını göstereceğini varsaysak bile, ikinci turda AKP adayına destek vereceğini söylemek, öngörmek büyük bir hata olmaz. Şaşılacak bir tarafı yok, Abdullah Öcalan’ın tahliyesi, federatif yönetim, ana dilde eğitim hakkı vb. konularda tam bir anlaşma sağlanamasa bile AKP’yi CHP-MHP ittifakına tercih edeceklerini düşünüyorum.  İttifakın tek umudu olabilir, HDP seçmeninin sandığa gitmekteki isteksizliği, sağlam bir umut sayılmaz, yarısı bile sandığa gitse AKP’ye yetiyor. Bu tabloya, çatı adayın kimliği nedeniyle CHP içinde oluşan küskünler ve “Burası Türkiye, bizden bir cacık olmaz” diyerek yazlıklarından ayrılmayacak tatilciler de eklendiğinde Başbakan Erdoğan’ın yeni balkon konuşmasına hazırız demektir. İkinci paragrafın özeti; çatı aday olarak Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun belirlenmesinin sebebi AKP’nin önünü kesmek ise, hesap hatası var demektir, sağlaması tutmuyor…

Sosyal medyayı izliyorsanız, özellikle CHP tabanında Cumhurbaşkanı adayına ve adayın belirlenme şekline önemli itirazlar olduğunu biliyorsunuz demektir. Oysa kanımca, ilk itiraz noktası MHP, SP, BBP ittifakına umut bağlayan ideolojik “tutunuş” olmalıydı. MHP’nin Parti Programı herkese açık, açıp okuyabiliyorsunuz, “düşünce ve kanaat özgürlüğü” başlığı altındaki paragrafı aynen yazıyorum. “Partimiz; milli birlik ve bütünlüğü, kamu yararı ve genel ahlakı zedelememek kaydıyla, herkesin düşünce ve kanaat, düşünceyi ifade etme ve inandığı gibi yaşama hürriyetine sahip olduğuna inanmaktadır.” “Kaydıyla” diye koyulan şerh, MHP’yi merkez sağ parti olmaktan çıkarıp radikal sağ bir parti yapar, nokta. Yani CHP seçmeninin, partililerin sorgulaması gereken birincil öncelikli konu Sn. İhsanoğlu ve aday belirleme yöntemi değil bu ideolojik duruş olmalı diye düşünüyorum.

Osman Hamdi Bey, bizim Osman Hamdi, Kaplumbağa Terbiyecisi’nin ünlü ressamı. Resmi daha önce görmediyseniz tembellik etmeyin, iki dakikanızı bile almaz, resme alıcı gözle bakın diyemiyorum, değeri milyon dolarlarla ölçülüyor. Resmin 1906 ve 1907 yıllarına ait iki versiyonu bulunuyor, her ikisinde de ilk göze çarpan düşünceli duruşuyla yaşlı bir adam ve kaplumbağalar. Pek çok yorum yapılmış bu resme, Osman Hamdi Bey, resimlerine yapılan bu yorumları bilseydi kıkır kıkır gülüp, “Ne alakası var efendim” der miydi bilmiyorum, ama ben yorumlardan birini oldum olası çok beğenirim, konumuzu  ilgilendirdiğinden burada yazacağım. Bu yoruma göre kaplumbağalar cahil, yobaz, eğitilmesi zor halkı temsil ederken, terbiyeci de halkı eğitmeye çalışan aydınları temsil ediyordu. Kaplumbağa terbiyecisinin bir elinde ney, sırtında ise dini müziklerde kullanılan nakkare bulunuyor. Yani aydınlar, kaplumbağalar gibi eğitilmesi olanaksız olan halkı, çalınması çok zor müzik aletleri yani sanatla eğitmeye çalışıyorlardı.  Ancak müzik aletlerinden ney arkasında saklanmış, nakkare ise sırtında asılı, sizin anlayacağınız umutsuzluğa kapılmış olan aydınlar kaplumbağaları eğitmekten usanmışlar. 1839 yılında Gülhane Hattı-Hümayunu’nun ilanı sonrası Osmanlı aydınları yüzlerini büyük ölçüde batıya çevirmiştir. Akdeniz’e ve Boğazlar’a inmeye çalışan Rusya tehdidi de bu yönelmeyi  hızlandırmıştır. Fransa, Almanya ve İngiltere arasında mekik dokuyan, ittifaklar arayan Osmanlı devlet adamları ve aydınlarının, 20. yüzyıla gelindiğinde halkı kaplumbağa olarak görmelerine ve onları eğitilmesi olanaksız bir cahiller yığını olarak etiketlemelerine şaşmamalı. Cumhuriyet tarihimiz boyunca, aydınların,  toplumu eğitilmesi zorunlu bir koyun sürüsü gibi görmeyebilecekleri tek kurumsal proje olan Köy Enstitüleri, 1950’lerin içinde kaybolup gömülmüştür. Kendini “cahil halkın” karşısında kaplumbağa terbiyecisi gibi  gören günümüz sol tandanslı aydını, 21. yüzyıla girerken, küresel bazda yükselen radikal İslam’ın, ülkemizdeki yerel yobazlık odakları ile entegre olarak gelişimi karşısında hazırlıksız yakalanmıştır. Kaldı ki aydınlar, 1980 darbesi  ile içine ve kendi sorunlarına gömülmüş, atalet, alkol ve köşeye sıkışmışlık duyguları arasında bocalarken bilgi ve deneyimlerini aktarabileceği zemini de bulamamış veya görememiştir. Ülkemizin tüm aydınları bu süreçten geçti/geçiyor demiyorum elbette, ancak bu çerçeve içine sıkışan öğretmen, hekim, mühendis, akademisyen, gazeteci, hukukçu vb. meslek grupları,  “cahil kaplumbağalara” güven vermemiştir. Nedir; kendi ülkesinin aydınına güvenemeyen “kaplumbağalar”, AKP’yi iktidara taşımıştır.

İç organlarınızın yerlerini biliyor veya onların varlıklarını hissediyor musunuz, sağlıklı ise hayır. Bir organımızdan bahsetmemizin veya onu hissetmemizin  hemen hemen tek sebebi, onunla ilgili bir sorun yaşıyor olmamızdır. Tıp veya benzeri bir eğitim almadıysanız safra kesenizin yerini bilmezsiniz, ama bir safra taşı sorunu yaşıyorsanız hem yerini bilirsiniz hem de gündeminizin ilk sırasına yerleşiverir. Çatı adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun sahneye çıkması ile birlikte yaptığı ilk açıklamalar laiklik ve Atatürkçülük üzerine olmuştur. Oysa ülkemizin yolsuzluk, düşünce özgürlüğü, “çözüm süreci”, baskıcı rejim gibi çok ağır sorunları var, çatı adayımızın önceliklerinin çoğumuzla aynı olmadığı anlaşılıyor. Herkesin kolayca kabul edebileceği gibi bu çapta bir seçimin tarafları farklı ideolojik argümanların temsilcisi olmalıdır. Şüphesiz İhsanoğlu’nu Başbakan Erdoğan’dan ayıran önemli fark ve meziyetleri var; uzlaşı kültürüne sahip olması, dini ayrıştırıcı bir dogma olarak ele almayışı, “tek adam” hırsından uzak durması, topluma ve çevresine karşı takındığı yumuşak ve nazik üslup küçümsenmemesi gereken farklar. Ancak bütün bunlar her ikisinin de aynı ideolojik hamur içinde yoğruldukları gerçeğini değiştirmiyor.

Günümüzde Dünya’nın cehennem çukuru diye tabir edilebilecek Ortadoğu, yüzlerce yıldır emperyalist güçlerin ağzını sulandırmıştır.  Sebepleri üzerine çok yazıldı, ancak konunun çarpıcılığını çok güzel anlatan bir anekdotu da buraya sıkıştırma gereksinimi duyuyorum. Pek çoğumuz adını filmlerden öğrendik, Selahaddin Eyyubi, I. Haçlı Seferleri sonrası kurulan Kudüs Krallığı’nı yıkan, III. Haçlı Seferi ile “kutsal topraklara” gelen İngiltere kralı Aslan Yürekli Richard’ı 1192 yılında eli boş gönderen asker ve devlet adamı. Anekdotum 1917 yılına ait, Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak, “Selahaddin kalk biz yine geldik” demiştir. Emperyalizmin bu bölgeden vazgeçmeye niyetli olmadığı başka nasıl anlatılır.

Bugün yaşadığımız en büyük küresel siyasi tehdidin örgütlü, silahlı radikal İslam örgütleri olduğu konusunda pek çok kişinin benimle hemfikir olduğunu sanıyorum. Ülkemiz,  “terbiyecilerine” güvenmeyen “kaplumbağaların”  AKP çevresinde konsolide oldukları bir dönemde, AB sürecinden dışlanarak Ortadoğu cehennemine itilmiştir. CHP’nin Cumhurbaşkanlığı çatı aday tercihi, hepimizin bu gerçekle yüzleşmesine sebep oldu. Artık Avrupa ile bütünleşmeye çalışan ılımlı Müslüman ülke olmaktan çıkıp, Ortadoğu’nun kan, şiddet, terör bataklığına gömülmeye hazırlanan bir ülke olmaya savrulmuş durumdayız . CHP’nin aday tercihinin, “falanca aday olursa şuradan yüzde iki, buradan yüzde üç alırız” şeklindeki kasaba politikacısı kurnazlığı ile değil de, kaçamadığımız Ortadoğu cehennemine karşı sağlam bir pozisyon elde etmeye çalışan dahice  bir hamle olduğuna inanmak istiyorum. Ancak bu uzaklıktan gördüğüm CHP, kendi iktidarından umudunu kesmiş, gündelik refleksler ve parti içi çatışmalarla yönetilen bir çözülmüşlük  içindedir.  Kaldı ki, Kürt sorunu, “Çözüm Süreci” vb. konularda da politika üretemeyen CHP, doğu ve güneydoğu bölgelerimizden hemen tümüyle silinmiştir. Her seçimde kerhen CHP’ye verilen oyların tek sebebi AKP karşıtlığı ve korkusudur. Oysa Cumhurbaşkanlığı gibi bir seçim, CHP’nin yolsuzlukla mücadele, taşeronlaşma, toprak reformu, yenilenebilir enerji kaynakları ve çevre gibi programlarını topluma anlatabilmesi için önemli bir fırsattır. Şu haliyle Cumhurbaşkanlığı seçimi sadece RTE karşıtlığı üzerine çekilecektir ve AKP’nin böylesi bir seçim atmosferinde oldukça deneyimli ve başarılı olduğu gerçektir.

Eminim şimdi bana “Haklısınız, iyi güzel ama sandık başında ne yapacağız” diye soruyorsunuz. Bu konudaki seçeneklerin analizini bir başka yazıya bırakıyorum. Saygısızlık, edepsizlik, hakaret içermeyen her türden görüş ve eleştiriye açık olduğumu biliyorsunuzdur, aşağısı yorumlarınıza açık, beklerim…

EKRANLAR ARASINDAN ÇIKIŞ

Niye 2500 yıllık bir geçmişe sahip bir oyunu tanıtarak bu yazıya başladığımı anlamakta zorluk çekebilirsiniz, son paragraf, hatta son cümleye kadar bekleyin. Dünya’nın en eski oyunu GO, ülkemize çok geç girdiği gibi, bugün bile yeterli tanınmışlık ve yaygınlığa sahip değil. GO, Çin kökenli, Uzakdoğu ülkelerinde çok yaygın olarak oynanan bir strateji oyunu, 19×19 boyutlarında bir tahta üzerinde oynanıyor. “Satranç gibi bir oyun” diyerek ikisini birbirine benzetenlere kötü bir haberim var, hemen hiç benzerlikleri yok. Gelişmiş satranç bilgisayarları, günümüzde satranç şampiyonlarını yenebiliyor veya beraberlik sağlayabiliyorlar. Oysa bu konudaki tüm çalışmalara rağmen bilgisayarlar ortalama bir GO oyuncusunu yenebilir durumda değil.  Analitik bir zeka gerektiren satranç, beynin bir yarıküresini kullanır, GO oyunu ise sezgisel, duygusal yeteneklere de gereksinim duyar ve bu nedenle beynin her iki yarıküresi de aktiftir. Biraz abartacağım, kimse de üstüne alınmasın ama bilgisayar oyunlarının çoğu beyne bile ihtiyaç duymadığından omurilik yeterlidir, çünkü bu oyunların büyük çoğunluğu el göz refleksleriyle oynanır. Daha çok çalışan, çalıştırılan organların daha yüksek becerilere sahip olduğu bir gerçek, bu yüzden çocukluk yaşlarından itibaren GO oynayarak yetişen çocukların daha yüksek analitik zeka, rekabete açık pozitif kişilik özellikleri ve sağlam ruhsal yapıya sahip olacaklarını öngörmek büyücülük sayılmaz. GO oyunu kadar olmasa da satranç da benzeri yetilerin gelişmesini destekler.

Biraz can sıkıcı ve didaktik bir giriş yaptım, biliyorum, nerede kalmıştık,  ekranlar arasında sıkışan çocuklar ve bu sıkışmanın sonunda erken büyüyen ve nesli tükenen çocuklardan konuşuyorduk. Eğer okumadıysanız bu yazıdan önceki “NESLİ TÜKENEN ÇOCUKLAR” ve “EKRANLAR ARASINA SIKIŞAN ÇOCUKLAR” başlıklı yazılarımı okumanızı öneririm.

Çocuklar özellikle yaz aylarında günün büyük bir kısmını ekran başında ve ekranlar arasında geçiriyor. Çocuklara    “Bilgisayarın başından kalk artık” demenin tek bir sonucu olabilir, kalkacak ve televizyonun ya da cep telefonunun ekranı başına geçecektir, tümünden kaldırsanız sudan çıkmış balığa dönecek, alternatif sunamıyorsanız, üzgünüm ama boşuna çaba, hem kendinizi hem de çocuğu hırpalamaktan başka bir işe yaramıyor… Demek ki ekranların dışından etkinlik alanları sunmak zorundayız. “Hafta sonu denize gidiyoruz, ara sıra da havuza götürüyoruz” diyerek olmuyor, çocuğun rekabet duygusunu tadacağı, aidiyet duygusunu geliştireceği ekip ve organizasyonların içinde olmasını sağlamalıyız. Çocukların ekranlar arasından çıkışı için ailelerin mutlaka kurumsal desteğe yani yerel yönetimlerin ve sivil toplum örgütlerinin etkin, yaygın ve profesyonel nitelikte hizmet ağlarına gereksinimleri var. Yerel yönetimler son yıllarda çocuklara ve gençlere yönelik olarak giderek daha çok sayıda spor, kültür, sosyal hizmet etkinlikleri sunuyor. Zaten sunmayan, sunamayanların siyasi çöküşleri çok hızlı oluyor, bakınız yerel seçim sonuçları. Yani “belediyeler hiç bir şey yapmıyorlar” demek pek çok belediye için haksızlık olacaktır. Tam bu noktada bir problemimiz var,  “ne yapıyorlar” sorusundan daha önemli ve kapsamlı bir soru önümüzde duruyor, “nasıl yapıyorlar !”

Pek çok belediye yaz aylarında yüzme, İngilizce, basketbol, futbol, voleybol, satranç, resim, müzik aleti çalma vb. kurslar düzenliyor, kimisi az kimisi çok. Kentlerde bu kurslara ihtiyacı olan çocuk nüfusunun ne kadarına hizmet verilebildiği sorusu bir yana, bu kursların nasıl verildiği büyük önem taşıyor. Kurs mekanlarının fiziksel koşulları, semt ve mahalle bazında yaygınlaşıp yaygınlaşmadığı, kursların disiplinler arası bir koordinasyon sağlanarak yaz okulu konsepti şeklinde geliştirilip geliştirilmediği,  servis ve yemek konusunda ne tür tedbirler alındığı çok net olarak tanımlanmak ve kamuoyuyla paylaşılmak zorunda. Ama mahalli idarelerin bu tür sosyal, kültürel ve sportif etkinliklerinin en can alıcı sorusu şudur: Bu tür eğitim faaliyetleri hangi niteliklere sahip eğitimciler tarafından veriliyor. Korkarım bu sorunun cevabı çok acı, eğitimci adı altında görev verilen kişilerin tamamına yakını falanca partilinin, meclis üyesinin, bürokratın ehil olmayan yakınlarından oluşuyor. Lisede satranç turnuvasında birinci olmak satranç öğretmenliğine yetmediği gibi düğünlerde, barlarda gitar çalarak gitar öğretmenliği olmuyor, olmamalı. Çoook yıllar önce felan feşmekan belediyesinin eskrim kursunda, öğretmeni bir elinde flöre diğer elinde sigara ile ders verirken yakalamıştım, hala onun adına ben utanırım. “Alt tarafı 10 yaşındaki çocuklara satranç öğretecek” diye söze başlarsanız, 28 yıl önce küçük bir köyde sağlık ocağı hekimliği yaparken, küçücük bir ortaokulun satranç öğretmenliğini gönüllü olarak yapabilmek için üniversite diplomamı ve satranç turnuvalarında aldığım dereceleri okul idaresine verdiğimi söylemek zorunda kalırım. “Lisede iyi tiyatro oynardı, üniversiteyi kazanamayınca belediyede tiyatro öğretmeni olarak işe soktuk” denilince içim burulur, hele hele, önce işe alıp sonra da o kişilere uygun kurslar açılmıyor mu, acı üstüne acı. “GELECEK BUGÜNÜN İÇİNDE SAKLIDIR” başlıklı bir köşe yazım var, okuyun lütfen, çok üzülerek söylemek zorundayım, belediyeleri bu şekilde yöneten bir anlayış, iktidara geldiğinde ülkeyi de aynı şekilde yönetir.

Anlaşıldı sanırım, çuvala tepecek kadar paranız yoksa, yerel yönetimlerin ücretsiz veya çok cüzi ücretli yaz okullarına, kurslarına çocuklarımızı emanet edeceğiz, edeceğiz ama peşini de bırakmayacağız, çocuğumuzu hangi eğitim becerilerine, formasyonuna, öğretim düzeyine sahip eğitmenlere bıraktığımızı inceleyecek ve denetleyeceğiz. Ebeveynler için üç alan öneriyorum, üç alandan en az ikisine çocuklarımızı  yönlendirmekte büyük yarar var.

SPOR: Bir hatta iki spor dalı öneririm.  İlk akla gelenler futbol, basketbol, voleybol ve yüzme. Ancak özellikle bilgisayardaki şiddet oyunlarını dengelemek için tekvando, okçuluk ve eskrim çok iyi seçenekler olabilir.

KÜLTÜR, SANAT: Resim yapma, müzik aleti çalma, tiyatro, dans, bale, halk oyunu vb. dallarından en az biri.

SATRANÇ VEYA GO: Yazımıza GO ile başladık, GO ile bitirelim.

“Savaşmak GO oyununda anahtar olarak değil, sadece en son çare olarak kullanılır.”   

 

Zhong- Pu Liu, 1078.

EKRANLAR ARASINDA SIKIŞAN ÇOCUKLAR

Bilim kurgu edebiyatının en önemli yanlarından birisi, toplumu geleceğin teknolojisine hazırlamasıdır. Bugün NASA tarafından bir açıklama yapılsa ve yıldızlar arası uzay yolcuğu için tüm hazırlıkların tamamlandığını ve uzay gemisi için biletlerin bir hafta sonra makul fiyatlarla tüm alışveriş merkezlerinde  satışa çıkacağını öğrensek kültürel bir şok yaşamayacağımızı düşünüyorum. Birkaç on yıldır, bilim kurgu yazarları bizi bu konuya hazır hale getirdiler. Bilim kurgu okumayanlar ise aynı yazarların sinemaya uyarlanmış filmlerini seyrederek uyum eğitiminden başarı ile geçtiler. Bilim kurgunun gelmiş geçmiş en önemli yazarlarından birinin Isaac Asimov olduğuna hiç kimsenin şüphesi yoktur sanırım. Günümüzden yirmi bin yıl sonrasını başarıyla kurgulayan Asimov, bir konuda fena halde çuvallamıştır, işte o konu taşınabilir teknolojiler olarak karşımızda, hatta çoğumuzun cebinde. Büyük kentlerin iki semti arasındaki yolculuk süresinde binlerce ışık yılı mesafeyi kat eden yıldız gemileri ve mükemmel dizayn edilmiş robotlar düşleyen dahi yazar, kullandığımız en uyduruk cep telefonu ve taşınabilir bilgisayarları yirmi bin yıl sonrasına bile yerleştirememiştir. Asırlar sonrasının bir tarih profesörü her biri bir kaset büyüklüğündeki elektronik kitaplarını taşıma sıkıntısı çekmiştir. Oysa gümümüzde basit bir bellek kartında binlerce kitabı kolayca taşımak, saklamak, okumak mümkün hale geldi.  Yalnızca Asimov değil, Arthur C. Clarke, Frank Herbert, Philip K. Dick, Ray Bradbury, Robert Heinlein ve Stanislaw Lem gibi çok önemli bilim kurgu yazarları, on yaşındaki çocukların bile iki tıkla devasa ve global  bir bilgi havuzuna kolayca dalabileceklerini ve coğrafi sınır, din, milliyet, hatta dil engelleri olmaksızın kesintisiz  iletişim sağlayabileceklerini öngörememiştir. İletişim ve bilgiye erişim konusundaki bu dev sıçrama, insanlık kültürünü faka bastırmış, hazırlıksız yakalamıştır.

Yanlış anlaşılmak istemem, teknoloji düşmanlığına soyunmaya da niyetli değilim. Hele hele, elektriğin ilk kez ev kullanımına sunulduğu, evlerde prizlerin standart olarak kullanılmaya başladığı yıllarda bazı bilim insanlarının, “bu bir katliam, çocuklar elektrik kazaları nedeniyle telef olacaklar” dedikleri konuma düşmek, istediğim son şey olacaktır.  Ancak “görünen köy kılavuz istemez” sözü burada işe yaramıyor, görünen köyün yolu öylesine sapa ve öyle çok bilinmezlerle dolu ki, kılavuzların bile profesyonel yol göstericilere ve kusursuz haritalara gereksinimi olacak.

Birkaç gün önce yayınlanan yazımı okuduğunuzu sanıyorum, okumadıysanız  NESLİ TÜKENEN ÇOÇUKLAR  başlıklı yazıma bir göz gezdirmenizi öneririm. Okulların kapanması sonrası pek çok çocuğun ebeveynleri tarafından çaresizce ekranlar arasında terk edildiğini yazmıştım. Masaüstü bilgisayarlar, dizüstü bilgisayarlar, tablet bilgisayarlar, oyun konsolları,  bilgisayarlara bağlanabilen veya kendi başına internet bağlantılı televizyonlar, yukarda saydığım tüm cihazların yerini almaya hazır akıllı cep telefonlarının arasında bir başına bıraktık çocuklarımızı. Bu yazımın amacı çözüm önerilerini tartışmak, ama sizler de fark ettiniz sanıyorum, bir problemimiz var. Ekranlar arasına sıkışan çocukların sorunlarının tümünü tanımlamaya ve çözmeye bu yazının kapsamı asla cevap veremeyeceği gibi ailelerin iyi niyetli gayretleri, sivil toplum örgütleri ve yerel yönetimlerin en profesyonel çabaları bile yeterli olmayacaktır. Ancak, sizin de hak vereceğiniz gibi bir yerlerden başlamak gerekiyor.

Çocuklara bütün bu akıllı ekranları yasaklamak tüm sorunlarımızı çözseydi işimiz çok kolay olurdu. Yasakla, işe yaramazsa bas tokadı, ver cezayı, işlem tamam! Ülkemizi yönetenlerin de tek bildiği yöntem bu, gördüğünüz gibi hiç işe yaramıyor. O zaman ne yapalım, sorunun büyüklüğünü ve içeriğini tanımakla işe başlayalım. Çocuk kaç yaşında, ekran karşısında geçirdiği günlük süre ne kadar, akıllı ekranları hangi amaçla kullanıyor, hangi ekranları kullanıyor, ekran dışında hobileri ve sanal olmayan arkadaşları var mı? İlk bakışta masum gibi görünen tüm ayrıntıları gözden geçirin, “alt tarafı oyun oynuyor” dediğiniz yer, muhtemelen cehennemin giriş kapısıdır. Bilgisayar oyunlarının bazıları çocukların şiddet eğilimlerini arttırıcı ve cinsel gelişimlerini sarsacak öğeler içeriyor olabilir, “Ben de oynamak istiyorum, bana da göster” diyerek yanına çökmekten çekinmeyin. Hele internet tarayıcısı üzerinden oynanan oyunlara karşı iyice uyanık olmalısınız. Bu oyunlardan oldukça popüler olanlarından birini yakından inceleme fırsatı buldum, sizler de tanıyın istiyorum. İncelediğim oyunun ismi Travian, 800×800 büyüklüğündeki devasa bir sanal tahta üzerinde oynanan bu strateji oyununa binlerce oyuncu herhangi bir program kurmadan ve ücret ödemeden katılıyor. Başarılı olmak için seçilen köyün her anlamda geliştirilmesi gerekmekte, bunun için diplomatik sanal ilişkiler, duygusal ve fiziksel zeka, analitik düşünme gibi kişisel özelliklere gereksinim vardır. Nedir; ilk bakışta çok pozitif özelliklere sahip olan oyun, gerçek zamanlı olarak kesintisiz devam etmekte ve üç aydan bir yıla kadar sürebilmektedir. Siz uyurken, yemek yerken, okurken oyun sürer, siz denizde yüzerken rakibiniz sizin köyünüzü yağmalayabilir veya yıkabilir. Başarılı olmanın en önemli şartı bilgisayarın başında olmaktır. Oyun ilerledikçe bilgisayar başında bulunulması gereken süre artar, oyundaki rekabet ilişkileri giderek duygusal şiddete dönüşen yıkıcı bir yumağa dönüşür. Eğer birileri cehennemin kapısını açık unuttuylar bu tarz oyunlar olmalı. Peki ne yapmalı; öncelikle  bilgisayarı daha iyi kullanmayı, filtre programları kurmayı, çocuğun gezdiği siteleri izlemeyi öğrenin, hatta yazdıklarını okumanızı sağlayacak yardımcı programlar kullanmaktan çekinmeyin. Kaşınızı gözünüzü oynatıp “Ama olur mu, bizim aramızda gizlimiz saklımız yoktur, üstelik çocuğum bile olsa çocuğun özel hayatı olmalı” dediğinizi biliyorum, üstüne üstlük “Biz çocuğumuzla arkadaş gibiyiz” diyorsunuz, demeyin. Sizlerçocuğunuzla arkadaş olursanız, ebeveyn rolünü dışarıda başka birileri üstleniverir, ruhunuz duymaz. İlköğretim, ortaöğretim çağındaki çocuklar için “yazılı bilgisayar anlaşması” yapılmasının yararlı olduğunu gösteren çalışmalar var, bu konuda bir psikolojik danışman veya rehberlik uzmanının yararı olabilir.

Bütün bu öneriler iyi, güzel, hoş ama çocuğu evden çıkarmaya veya daha doğru bir deyişle ekranların arasından sıyrılmasına yetmiyor, oysa asıl amacımız bu olmalı. Çocuklarımızın severek, isteyerek, azimle yönelecekleri, akranları ile arkadaşlık ilişkileri geliştirirken tatlı bir rekabet ortamı sağlayacak fiziksel bir dünyaya yöneltilmesi hepimizin ortak sorumluluğu olmalı. NESLİ TÜKENEN ÇOCUKLAR yazı dizimin üçüncü ve son bölümü olan “EKRANLAR ARASINDAN ÇIKIŞ” başlıklı yazımı çok yakında okuyabilirsiniz. Bu kez sivil toplum örgütleri ve yerel yönetimlerin sorumluluklarını tartışacağız. Her zaman olduğu gibi yorumlarınızı ve konuyla ilgili düşüncelerinizi öğrenmek isterim, yazmayı deneyin…

NESLİ TÜKENEN ÇOCUKLAR

Okullar kapandı, öğrenciler karneyi kaptı ve sıra karne hediyelerine geldi. Bu konuda bir araştırma yapılmış mı bilmiyorum, benim kanaatime göre  en çok alınan karne hediyesi cep telefonu, tablet ve oyun bilgisayarı olduğunu sanıyorum. Belki televizyon veya bilgisayara bağlanan oyun konsolları da ilk sıralara yerleşmiş olabilir. Ama benim asıl merak ettiğim, bu yıl kaç çocuk karne hediyesi olarak bir Dostoyevski veya Yaşar Kemal romanı aldı ve bu hediyeye çok sevindi, Tom Sawyer ve Kaptan Grant’ın Çocukları dediğinizde gözleri parlayan çocuk kaldı mı?  Bu soruları “Bizim burada kitapçılarda raflar boşaldı, anne babalar karne günü sabahı kitapçıların önünde gün doğarken kuyruğa girdi, kapılar açılınca Jack London, Jules Verne, Tolstoy, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Kemal Tahir kitap rafları önünde izdihamlar yaşandı, zaten okul öğretmenlerinin herbiri ikişer üçer roman, öykü, şiir kitabı, resim sergisi, müze, sanatsal değerde filmler önermiş çocuklara” diye cevapladıysanız, yazımın devamını okumayın, size göre değil. “Nerde o günler” diyorsanız, okumaya devam.

Çocuklar okumuyor diyerek işin içinden sıyrılamayız, hep söylüyorum, bıkmadan söyleyeceğim: “Çocuklar işaret parmağına değil, ayak izlerine bakar”. Ebeveynler, öğretmenler, akrabalar, toplumun ileri gelenleri birer model olurlar çocuklara. Evde aile bireyleri, okulda öğretmenleri arasında okuyan yoksa, çocuğun kitap kurdu olmasını boşuna beklememeli. Ders aralarında çantasından çıkardığı kitabı okuyan öğretmenlerin yadırgandığı, okuduğu kitabın idareciler tarafından araştırıldığı bir öğretim iklimi yaşıyoruz ve bedelini de çocuklara ödetiyoruz.

Okullar tatilde, tatilde ama bu yıl da iyi bir öğrenim dönemi geçirmedi çocuklarımız. Pazartesi sabahları, adına “Bayrak Töreni” denilen, çocukların akıl ve ruh sağlıklarının kıyım kıyım edildiği, okuldan ve öğretmenden illallah ettikleri  törenlerle başladılar haftaya. Okul müdürü veya yardımcısının  toplu fırçasıyla başladı törenler; sert, kuru ve sevgisiz bir ses tonu hep aynı okul kurallarını dikte etti çocuklara. Beden eğitimi öğretmenlerinin İstiklal Marşı’na hazırlık komutları ise er eğitim hazırlık bölüklerinin talim başçavuşlarını kıskandırır. Hele o “rahat” ve “hazırol” komutlarındaki ses tonu, faşistik gırtlak bozukluğuna benziyor. Oniki yıl boyunca her pazartesi ve cuma bu törenlere maruz kalan gençlerin, televizyon ekranlarındaki ötekileştirici ve şiddet içeren siyasi nutuklara duyarsız hale gelmesine, hatta hayran olmasına şaşırmamak lazım. Anlaşılan üç aylık bir tatil, kolu kanadı kırılmış çocuklarımıza ancak yetecek, iyi de, nasıl bir yaz tatili…

Mutlaka istisnalar az değildir ama ebeveynler epeyce dertli bu yaz tatillerinden. Öyle ya, kışın çocuklar okula gidiyor, biraz ödev, biraz ders çalışma derken gün bitiyordu. Özellikle büyük kentlerde, güvenli bir sokak hayatının/etkinliğinin olmadığı günümüzde, çocuklar günün büyük kısmını evde geçiriyor.  Belki 10-20 günlük bir tatil yapabilenler küçük bir nefes alabiliyor, alıyor ama tatil uzun, tam üç ay sürüyor ülkemizde yaz tatili. Avrupa ülkelerinin olsa olsa bir ay süren yaz tatilleri ile ülkemizi karşılaştırmak, üç aylık bir tatilin gerekliliğini tartışmak değil amacım, ama ortada ciddi bir sorun olduğu açık. Yaz aylarında büyük kentler yarı açık cezaevi, evler ise bir ekrandan öbürüne koşuşturulan hücrelere dönüyor. Ekonomik durumu  iyi olan aileler yurt içi veya yurt dışında çalışma ve eğitim kamplarına yönlendirme olanağı bulabiliyor çocuklarını. Yoksul aile çocuklarının, “yoksulluğun kentsel bir avantaja dönüştüğü”  ve sokakta yaşamanın henüz tüketilmediği bölgelerde kısmen geleneksel bir “yaz tatili” geçirmeleri olanaklı olabiliyor. Ama kentlerin oldukça büyük bir kesimini oluşturan orta gelir düzeyindeki ailelerin çocukları yaz aylarını ekranlar arası bir koşuşturma ile tüketiyor/tüketecek.

Çocukların tüm yaşamlarını doldurdu ekranlar, birinin başından kalkıyorlarsa bunun en önemli sebebi bir başka ekranın başına geçmek oluyor. Şaşılacak bir durum değil, konuyla ilgili çalışan farklı bilimsel otoriteler, çocukların 2-4 yaşına kadar hiç ekranla tanışmamasını önerirken, bizler ekranları çocuk bakıcısı olarak kullanıyoruz. Çocuklar kullandıkları ekranların bir çoğunu internet adını verdiğimiz bir ağa bağlanarak kullanıyorlar. Bu ağ üzerinden geliştirdikleri ve sürdürdüklerı ilişkileri ile insanlık tarihinin daha önce benzerini hiç görmediği ve hazır olmadığı bir dünyanın içine dalan çocuklar, kendilerine yeni bir aidiyet ve kimlik geliştiriyorlar. İnsanlar arası iletişime ait tüm kural ve yasaların tepetaklak edildiği bu yeni çağ, bedenleri ve fikirleri küçük, bilgileri ve akılları büyük bir jenerasyonun yetişmesine tanık oluyor. Ne çocuğa benziyorlar ne de erişkine,  bilgisayar, televizyon ve cep telefonu ekranları arasına sıkışan çocuklarımız nesli tükenme tehditi altındaki canlılara dönüştüler, dönüşüyorlar.

Değerli okurlarım, birkaç gün sonra bu yazımın devamı niteliğindeki EKRANLAR ARASINA SIKIŞAN ÇOCUKLAR: NE YAPMALI, NASIL YAPMALI başlıklı yazımda çözüm önerilerini tartışacağım. Her türlü görüş ve önerinizi yazıma yorum olarak yazabilirsiniz. Yorumlarınız gazete editörleri tarafından okunduktan sonra yayınlanıyor, yorumunuzu hemen görmezseniz telaş etmeyin, bekliyorum…

Not: “Nesli tükenen çocuklar” ifadesi sevgili arkadaşım Ayşe Nur Doksat’a aittir, yazımda kullanmama izin verdiği için teşekkürlerimi sunuyorum.

SAĞLIKTA SON DURUM: PARAYI VERENE NEFESLİ ÇALGILAR ORKESTRASI…

 …parayı az verene kamıştan bir düdük, parayı ayakkabı kutusuyla getirene ise nefesli çalgılar orkestrası, yanında orkestra şefiyle beraber…

Arkadaşlarım arada laf atıyorlar, “sağlık hizmetleri giderek daha kötüye gidiyor,  senin  belagatın iyidir, hem de yılların doktorusun, yaz şu sağlığın halini” diye. Bunu söyler söylemez de kendilerinin veya bir yakınlarının sağlık kurumlarında başına gelenleri bir örnek vererek anlatmaya başlıyorlar. Dinlediğim öykülerin en zalimce ve utanmazca olanlarını bile yazmaya kalksam, pehlivan tefrikaları yetmez dinlediğim hikayeleri anlatmaya. Ama ben de haksız sayılmam, olmayan bir şeyi nasıl yazmalı, hizmet desen değil, sağlık desen hiç değil. Neyse adını siz koyun ben de gördüğümü yazayım tekerleme gibi.

Nasreddin Hoca’nın ünlü fıkrası malüm, yeniden yazmak gereksiz, “parayı veren düdüğü çalar”. Ama bu fıkranın da hükmü yok artık, parayı az verene kamıştan bir düdük, parayı ayakkabı kutusuyla getirene ise nefesli çalgılar orkestrası, yanında orkestra şefiyle beraber.

Resmin bütününü görme şansı olmayan, sağlık hizmetlerinde kapitalizmin bize hangi kumaştan kefen  diktiğini farketmeyen orta ve alt gelir düzeyine sahip kentlilerin bir çoğu, başlangıçta memnundu durumdan. Sigorta hastanelerinde sabahın beşinde girilen kuyruklar, zarf içinde verilen “bıçak parası” tarih oluyordu. Oysa kimsenin görmediği, görmek istemediği bir oyun sahneye koyulmuştu. Büyük hırsız işbaşı yapmadan önce küçük hırsızları temizlemeye başlamış, önündeki bilumum engelleri de kaldırmıştı.

Sağlık hizmeti sunumundaki nitelik, tümüyle siyasi kararların bir sonucudur. O siyasi kararları dayatmak için uygun bir toplum mühendisliğine ve  toplumsal bilinç ve algının çarpıtılması sürecine  gereksinim duyar iktidarlar. Bakın, size çarpıcı olduğunu düşündüğüm bir örnek anlatacağım. Çok yıllar önce toplum kalkınması ve koruyucu sağlık hizmeti temelli uluslararası bir projenin sağlık yöneticisi olarak çalışıyorum. Bir gün, kimin ayağına bastıysam, kendimi 30 kişinin yaşadığı kuş uçmaz kervan geçmez  bir dağ köyüne sürülmüş buldum. İstifa edince ya limon satacak ya da muayenehane açacaktım. Büyük hata, ikinci yolu seçtim. Yaşlı bir amca geldi bir gün, reçetesini yazarken endişeyle sordu, “çok tutar mı evladım bu ilaçlar” diye. Bu soruyu sorandan para mı alınır, üstüne numune ilaçları denk getirip gönderdim amcayı. Bir zaman sonra yolda karşılaştık aynı kişiyle, “nasılsın amcacım, iyileştin mi” diye sordum ama cevap fenaydı, “doktor bey oğlum ben senin verdiğin ilaçları hiç kullanmadım, senden çıkınca paralı bir doktora gittim” dedi, kala kaldım olduğum yerde, ardınca baktım uzun uzun, şimdi ben kime gitmeliydim. İşte o amcanın çocukları ve torunları, şimdinin “dini imanı para olmuş” sağlık hizmet sunumunu “tek yol, tek model” olarak kabullendiler.

Sağlık kavramının içinde tıbbi tedavi küçücük bir yer tutar, tutmalıdır. Gerçekte sağlığın ağır yükü, insanları hastalıktan koruyacak, yolu yordamı belli halk sağlığı hizmetlerinin üzerindedir. Gelin beraber yapalım bir proje, inanın çok kolay. Bir kentte çocukların, gençlerin oyun oynayacağı, spor yapacağı alanları genişletir, her yerde bisiklet yolları açar, yeşil alanları ranta teslim etmez, satranç, go gibi oyunları destekler, müzik aleti çalmak, tiyatro, halk oyunu  oynamak isteyen gençleri teşvik eder, yanında durur, gençlerin bu aktiviteler yolu ile bir aidiyet duygusu geliştirmelerini sağlamaya yönelik profesyonel sosyal çalışmacılar istihdam edersek (falanca partilinin tanıdıklarını değil) , bir de  bütün bunları göstermelik yapmaz ve kentin her mahallesinde dengeli gelişmesini sağlarsak, gelin bakın neler neler olur.  Kendine güvenen, kendini topluma sorumlu hisseden, hareketli, enerjik, uyuşturucudan, alkolden, sigaradan uzak duran, haksızlık ve adalet duygusu gelişmiş, hurafelere karnı tok, bilim ve aklın yolunu benimsemiş, ruh sağlığı taş gibi bir nesil yetiştirirsiniz. Bu nesil, toplumun en çok can alan ve en büyük sağlık harcamalarına sebep olan kalp, damar hastalıkları, şeker hastalığı,  kanser ve benzeri envai türden hastalığa da bağışık hale gelecektir.  Biri sağlık hizmeti mi demişti, efendim, iyi duymadım sanırım.

Sağlık hizmetleri çökmeye başlayınca ilk görünen “arıza” acil servis hizmetlerinde ortaya çıkar. Bunun en büyük sebebi acil servis hizmetinin para kazanmaya uygun olmayan yanı ile çok profesyonel ekip,  pahalı ve iyi donatılmış  ekipman gerektiren yanlarının birbiriyle çatışmasıdır.  Fazla düşünmeye gerek yok, özel sağlık kurumu statüsünde çalışan hastanelerin hemen hiç biri doğru dürüst acil hizmeti vermemektedir.  Nedir; acil servislerin herkesin diline düşmüş “arıza” hali, daha büyük sorunları gizlemektedir. Toplumun sağlık hizmetine en çok gereksinim duyan ve sesleri en az çıkan kesimleri olan çocuklar, kadınlar, yoksullar, engelliler ve yaşlılara ilişkin sağlık sorunları sinsice büyümeye devam etmektedir, edecektir.

Giderek özelleştirilen ve sistemin olmazsa olmazı hale getirilen hastaneler artık bir işletme haline getirilmiş, hastalar ise müşteri olmuştur. Hastadan yeteri kadar para kazanmayı “beceremeyen” sağlık emekçileri ise sistemin dışına atılmaktadır. Sisteme uyum sağlayan sağlık emekçilerini ise, herşeyden beter bir ahlaki çöküntü beklemektedir.

Değerli okur, biliyorum, biraz ordan, biraz buradan kırpıp döküverdim önünüze. Klavyenizi tutan yok, sizler de bu konuda yaşadıklarınızı, gördüklerinizi ve düşündüklerinizi yazıverin aşağıya, ne dersiniz.

ŞİİRLİ CUMALAR

Bir kaç aydır sessiz sedasız ve donkişotvari bir proje yürütüyorum. Proje deyince, aklınıza bütçesi, personeli, stratejik planı, yıllık ve beş yıllık hedefleri olan kalın klasörlü çalışmalar gelmesin, söyledim işte, donkişotvari bir mini proje. Projenin adı da içeriği de aynı, ŞİİRLİ CUMALAR. Şiiri severim, öyle şiir kitabını elime alıp ilk şiirden sonuncuya okuyabilen çalışkan şiir okuyucusu değilsem de, sevdiğim şairlerin sayısı az değildir. Hele bazı dizeler vardır ki, sanki mıhlanmıştır gönlüme:

Güneşi gördüm, alçakta, kanlı bir âyinde;
Sermiş parıltısını uzun, mor pıhtılara.
Eski bir dram oynuyor gibiydi, enginde,
Ürperip uzaklaşan dalgalar, sıra sıra.

Bildiniz değil mi, Arthur Rimbaud’un Sarhoş Gemi şiirinden bir kaç dize, hem de Sabahattin Eyüboğlu çevirisi ile.

Şiiri ve cumayı el ele tutuşturup meydana salmak  projemin ana fikrini oluşturuyor. Biliyorum, “cık” diyeceksiniz, “bizim memlekette tutmaz”  diyeceksiniz. Ama bakın, kör şaire Emine İşler’in dizelerine bir kulak kabartın.

“Zaman dokunulmazlığını ilan etmişken saatlerde,
Umut doludur tik takları akreple yelkovanın bile.”

53 yaşındayım ve 30 yıldır hayatımı kazanmak için çalışıyorum, ayıptır söylemesi tıp doktoruyum. İstesem de istemesem de toplumun her kesiminden insanlarla iç içe çalışıyorum. Ama son yıllarda bir haller oldu yakın çevremdeki ve yaşadığım/çalıştığım bölgenin insanlarına. Her cuma günü, cep telefonum, “hayırlı cumalar” dileyen, yanına da sakızların içinden çıkmışı andıran manilerle, mesajlarla dolmaya başladı. Bir de güzel ve şiirsel olsa mesajlar, “hadi neyse” diyerek, belki sineye çekeceğim. Cuma sabahları gazete aldığım büfedeki asık yüzlü adam, gevrek aldığım İngiliz lordu görünümlü fırıncı, hayatımı kazanmak için gittiğim iş yerindeki arkadaşlarım önceden aralarında sözleşmiş gibi “hayırlı cumalar” dilemeye başladılar.  Aylar ve yıllar geçtikçe kulağım alışır diyordum, alışmadı. Oysa iki gün üst üste sabah kahvaltısında boyoz yesem, üçüncü gün ellerim titrer boyoz yokluğunda, o derece çabuk alışırım her şeye. Hani ya, Orhan Veli’nin “havalara” bahane ettiği alışmaları gibi.

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Oysa bir zararı da yok bana, hayırlı mı hayırlı, cuma mı, cuma.  Zamanla sosyal medyayı da sardı “hayırlı cuma” selamı. Üstelik “yok artık, o demez” dediğim arkadaşlarım bile dillerine dolamışlardı “hayırlı cumalar” selamını. Bakıyorum, cumartesi akşamı en sıkı solcu, daha soluna girmeye mümkünü yok izin vermez, cuma sabahında “hayırlı cumalar”. Oysa Ece Ayhan daha yıllar önce tek bir şiir dizesiyle bunların defterini dürüvermişti:

“Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim”

Uzaylıların istilasından şüphelendim önce, insanların beyinlerini ele geçiriyorlardı, “cumalarını bir hayr edelim, devamı gelir” diyorlardı; ama ışık yıllarını aşıp gelen bir zekanın bu kadar kofti bir projeyle uğraşmayacağına kanaat getirdim.  Anlaşılan muhafazakarlaşıyorduk, “yok canım, biz hep böyleydik” diyerek kendimizi kandırmanın anlamı yok, muhafazakar ve şiirsiz bir toplum olma yolundayız. Büyük Rus şairi Voznosenski bizim halimizi görmemiş, düşünmemiştir şüphesiz, ama sanki şiirsizler için yazmıştır şu dizeleri:

“Yaşam bir bitki değilse aslında,
Neden dilimliyor, parçalıyor insanlar onu”

Muhaliflik içime mi işlemiş bilemem, ama bir şeyler yapmalıydım, üstelik “hayırlı cumacı” arkadaşlarımı kırmadan, gücendirmeden. İşte böyle doğdu ŞİİRLİ CUMALAR projesi. Artık cuma sabahları sosyal medyayı şiirle selamlıyorum. Şimdilik, sabahları gevrek aldığım İngiliz lordu görünümlü fırıncıyı, asık suratlı gazeteciyi “ŞİİRLİ CUMALAR” diye selamlayacak cesaretim yok, ama sosyal medyanın klavye arkasından konuşabilme özgürlüğü ile sürdürüyorum projemi. Her hafta bir şair ve bir şiir tanıtıyorum sosyal medya sayfalarımda. Yorum da , yoruma şiir döşenmek de serbest. Twitter dünyasının 140 karakteri şiire küçük geliyor ama facebook arkadaşlarım giderek alıştı ŞİİRLİ CUMALAR selamıma. Sizleri de beklerim, ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum.

KAYNAKLAR
1-Ahmet Necdet, Fransız Şiir Antolojisi, Adam Yayınları.
2-Emine İşler, Benim Adım Güz, Sokak Kitapları.
3-Orhan Veli Kanık, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları.
4- Ece Ayhan, Bütün Yort Savul’lar, Yapı Kredi Yayınları.
5- Andrey Voznosenski, Oza, Opus Yayınları.

“SEN”, “SİZ” HİTAPLARI VE TOPLUMSAL GÜÇ İLİŞKİLERİ ÜZERİNE BİR DENEME

Okuduğunuz yazıyı hakkını vererek okuyacaksanız önce  minik bir çalışma yapmamız gerekiyor. Kafanızı yazıdan bir an kaldırıp, çevrenizdeki insanların hangilerine “sen” veya “siz” diye hitap ettiğinizi gözden geçirin lütfen, tamam mı, öyleyse devam ediyoruz. Bir çok durumda önemsiz bir konudur hitap şekli, yakın arkadaşlarınızla birbirinize “sen” diye hitap ederken, mesafeli ilişkilerde “siz” diye hitap etmeniz kafi gelebilir. Ama bu sorunun her zaman bu denli kolay olduğunu söyleyebilir misiniz? “Siz” diye hitap ettiklerinizin hepsi size aynı şekilde hitap ediyor mu, veya tam tersine “sen” dediklerinizden bazıları “siz”  demek zorunda kalıyor mu, hiç şüphesiz bazı hallerde evet…. Pekala, “siz” veya “sen” demek arasında kaldığınız veya size yapılan hitap şeklinden rahatsız olduğunuz oluyor mu? Bu da mı evet, o zaman yazının devamını okuyacaksınız demektir. Bu konuda hiç sıkıntınız yok mu, zaman kaybı, bu yazıyı okumaktan vaz geçin.

Devlet dairelerinde başınıza sık gelmiştir, herhangi bir yerde karşılaşsanız, tanıştırılsanız, “siz” diyecek olan müdüründen güvenlik görevlisine kadar tüm çalışanlar herkese “sen” diye hitap eder. Onların eline düştünüz ya, orada kuyrukta bekleyen bir hamam böceğisiniz artık, böceklere “siz” dendiği nerede görülmüş, banko önünde yarım saatlik bir bekleyiş sonrası yüzünüze değil elinizdeki evraka göz atan görevli “yanlış gelmişsin, üst katta falan filan servisine gideceksin” der, “lanet olsun” der gidersiniz. Ne çok meslektaşımla kavga etmişimdir, hekim otuz yaşında, hastası yetmişinde bir emekli öğretmen, “sen” diyor, “ne şikayetin var” derken tüm insanları ikiye ayırıyor, hekimler ve hastalar… Oğuz Atay boşuna yazmamış, hastane koridorlarında beyaz gömleklerini savurarak yürüyen “beyaz önlüklüler tarikatını”, “sen” demesi bir lütuf, “böcek” dese fark etmeyecek kimse. Tersi yok mu, çoook, yıl 1991, doğu illerinden bir ilçenin devlet hastanesi acili, koca ilçe hastanesinde tek bir nöbetçi pratisyen hekim, orta yaşlı, her davranışında zerafet, deneyim ve bilginin kendine verdiği öz güven akıyor, hayranlık ve hatta kıskançlıkla izliyorum. Yaşlılara  “teyzecim, amcacım” genç ve orta yaşlılara “bey, hanım, siz” diye hitap ediyor. Üzerimde doktor asteğmen üniforması, bir “askerimin” laboratuvar sonucunu beklerken izliyorum vızır vızır çalışan acili. Birden karışıyor ortalık, kalantor, zevksiz giyimli, iri yapılı, ellili yaşlarda bir adam dalıyor acil servise, yanında 11-12 yaşlarında, burnunu karıştırarak etrafına bakınan gürbüz bir oğlan çocuğu. Kaba ve yüksek bir sesle acil hekimine sesleniyor, “çocuk ateşten yanıyor, çabuk gel buraya muayene et” derken araya kim olduğunu da sıkıştırıyor, Anlı Şanlı Partisi’nin İlçe Başkanı olduğunu söylüyor. Bulunduğum köşeden acil hekimi meslektaşımı izliyorum, kafası yarılmış bir genç delikanlının başına dikiş atıyor, başıma bir iş gelse ve yakınımda olsa, ondan başkasına dikiş attırmam, o derece özenli. Yine de bozmuyor üslubunu, “bu arkadaşın dikişini bitireyim, çocuğunuza bakacağım, hemşire arkadaşım ateşini ölçsün geliyorum”. İşte kıyamet o zaman kopuyor, hala kulaklarımda çınlıyor o adamın söyledikleri: “Doktor, ne söyledim duymadın mı sen, ben Anlı Şanlı Partisi İlçe Başkanıyım, bırak o işi gel buraya”. Gitmiyor, hastane polisi çağrılıyor, evinden başka bir doktor getiriliyor… Üç gün sürüyor tayin yazısının gelmesi, dağ başında bir sağlık ocağına sürülüyor. Sonrası ne mi oldu, Anadolu’da Hipokrat’ın bile çoktan kaderine terk ettiği o hastane acilinin, heykeli dikilecek hekimi önce istifa ediyor, sonra da hekimliği bırakıyor, bir sahil kasabasında pansiyon işletmeye başlıyor. Şimdi aynı yerde kocaman bir otelin sahibi, mutlu mu, hayır, hala özlüyor acil hekimliği yaptığı işini, hastaneyi.

İş yerlerinde durum daha vahim, kime “sen” veya “siz” deneceği hiyerarşik ilişkilerle belirleniyor. Bir üstte çalışan, kendi altında çalışan herkese “sen” diyebilir, yaşı, konumu falan fark etmez, 25 yaşında bir şeflik koltuğu kaptı ya, 50’sinde temizlik elemanı olarak çalışan görevliye, “bana bir çay kap getir” diyebilir. “Ahmet Bey, bana bir çay getirebilir misiniz” derse, o koltuğa ihanet etmiş olur. Nedir; kendi altındakilere “sen” deme hakkını kendinde bulanların ortak özelliği güce tapmalarıdır, kendi üstündekiler kusursuzdur, mükemmeldir, onlara elbette “siz” denir, “efendim”  denir, “müdürüm, başkanım” denir, alay edilmeyecek olsa majeste, haşmetlim falan da denir. Fi tarihinde bir okuldaki sağlık taraması nedeniyle okul müdürünün odasındayım. Okul öğretmenleri yaka silkiyor yöneticilerinden, ağzı bozuk, öğretmenlere herkesin yanında ismiyle ve “sen” diye hitap ediyor. Bana karşı yapmacık bir nezaket içinde. Birden telefon çalıyor, ilçenin milli eğitim müdürü telefonda, o anda inanılmaz bir manzarayla karşılaşıyorum, okul müdürü ayağa fırlıyor, önünü ilikliyor ve esas duruşa geçiyor, telefonda, evet telefonda ve esas duruşta konuşuyor, her cümlesi “emret müdürüm” diye bitiyor. Bu olayı bana başka birisi anlatsa inanmam, o yüzden inanmayanınız varsa da kırılmam. Üstte olanlar için, aşağıdakiler böcektir ama aynı zamanda maldır, bu yüzden benim memurum, müdürüm, valim diye bahsedilir, onlar sadece talimatları yerine getirir, getirebilir. Biliyorum, içinizde yöneticilik yapan veya yapmış olanların bazıları “ben de bazılarına sen diyorum ama…..” diye söze başlayacak, işte bu “ama” diye başlanan yerden devam edeceğim, aşağıdaki paragrafta.
İnsanın düşünen, soru soran, sorgulayan bir yaratık olduğuna şüphe yok, bu yüzden köleliğin, adaletsizliğin, insanlık dışı muamelenin olduğu her yerde birileri de sormaya başlamış, “bunlar niye böcek muamelesi görüyor”, “bizim onlardan/sizlerden ne farkımız var” diye. Adına antropoloji denilen bilim dalı, 19. yüzyılda bu sorulara güçlüden ve iktidardan yana yanıtlar aramaya başlıyor. Antropolog Michael Little bir söyleşisinde “Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim, çünkü çok mahcup olurdum ve utanırdım” der. 19.yüzyıl başlarında Amerikan antropolojisinin kurucularından Samuel George Morton, kafatası ölçümlerine dayanarak ırkların zeka düzeyleri üzerinde “bilimsel ve saygın” sonuçlara varmıştır. Yaptığı analizler sonucu, beyaz ırkın en zeki ve yaratıcı olduğu sonucuna ulaşmış, Amerika yerlileri ve Asya halkları ikincilik ve üçüncülüğü paylaşırken, Afrikalı zenciler ve Avustralya yerlileri zeka düzeyi düşük ve taklitçi ırk olarak etiketlenmiştir. Bu sonuçların kölecileri ne kadar mutlu ettiğini söylemeye gerek bile yok, maymunlar gibi taklitçi ve düşük zekalı bir ırkın alınıp satılması, en kötü şartlarda, en ağır işlerde çalıştırılması için gerekli dayanakları, bilim altın bir tepsi içinde kendilerine sunmuştur. Kafatası ölçümlerinin 19.yüzyılda kalmış olduğunu da sanmayınız, 1935 yılının 1 Ağustos günü Türk Tarih Kurumu’nun en üst düzeyindeki bilim adamlarından oluşan bir heyet, Mimar Sinan’ın mezarını açar ve kafatası üzerinde ölçümler yapar. Ölçüm sonunda herkes derin bir “ohhh” çeker, Mimar Sinan hiper-brakisefaldir, yani Ermeni, Rum veya Yahudi değil, halis bir Türk’tür, mezarından kalkıp Tarih Kurumu’nu ziyaret ederse “siz” diye hitap edilmeyi hak etmiştir. Tahminim odur ki, ölçüm sonuçları farklı çıksaydı, ya Mimar Sinan’ı tarih kitaplarından siler, ya da ölçüm sonuçlarını “Devlet Sırrı” yapar gizlerdik. (Bu arada Mimar Sinan’ın kafatasının kayıp olduğunu da hatırlatmak isterim)
Hep çok sevmişiz, kendimizi “üstün”, başkalarını “aşağı” gören kuramları, iddiaları. Aldous Huxley’in “Yeni Cesur Dünya” Romanı bu konuda muazzam bir taşlamadır. 26. yüzyılda geçen bir anti-ütopya (distopya) kurgular Huxley, insanların merkezi kuluçka makinalarında üretildiği, uykuda öğrenim ile şartlandırıldığı post modern bir kast sisteminde herkes mutlu ve barış içinde yaşamaktadır. İşte günümüzün zeka testleri, iki yüzyıl öncesinin kafatası ölçümlerinin yerini almaya başlayan yeni etiketleme aygıtımız, kimlere “sen” kimlere “siz” deneceğini daha çocukken belirlemeye başlıyor, Huxley’in anti ütopyası, korkarım çok yakınımızda.

Sonuç olarak şunu söylemek isterim, size “sen” diye hitap eden müdür, başkan, vali, bakan veya her kimse, bu hitabının sebebi size olan samimiyeti, muhabbeti falan değil, size güç ve otoritesini gösterme arzusudur, kullandıkları dil ise onları köle tacirlerinin modern temsilcisi yapar,  benden söylemesi.

Kaynaklar
Atay, O. Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayıncılık, 2000.
Huxley, A. Cesur Yeni Dünya, İthaki Yayınları, 2003.
Gould, S.J. İnsanın Yanlış Ölçümü, Versus Yayınevi, 2014.