“SEN”, “SİZ” HİTAPLARI VE TOPLUMSAL GÜÇ İLİŞKİLERİ ÜZERİNE BİR DENEME

Okuduğunuz yazıyı hakkını vererek okuyacaksanız önce  minik bir çalışma yapmamız gerekiyor. Kafanızı yazıdan bir an kaldırıp, çevrenizdeki insanların hangilerine “sen” veya “siz” diye hitap ettiğinizi gözden geçirin lütfen, tamam mı, öyleyse devam ediyoruz. Bir çok durumda önemsiz bir konudur hitap şekli, yakın arkadaşlarınızla birbirinize “sen” diye hitap ederken, mesafeli ilişkilerde “siz” diye hitap etmeniz kafi gelebilir. Ama bu sorunun her zaman bu denli kolay olduğunu söyleyebilir misiniz? “Siz” diye hitap ettiklerinizin hepsi size aynı şekilde hitap ediyor mu, veya tam tersine “sen” dediklerinizden bazıları “siz”  demek zorunda kalıyor mu, hiç şüphesiz bazı hallerde evet…. Pekala, “siz” veya “sen” demek arasında kaldığınız veya size yapılan hitap şeklinden rahatsız olduğunuz oluyor mu? Bu da mı evet, o zaman yazının devamını okuyacaksınız demektir. Bu konuda hiç sıkıntınız yok mu, zaman kaybı, bu yazıyı okumaktan vaz geçin.

Devlet dairelerinde başınıza sık gelmiştir, herhangi bir yerde karşılaşsanız, tanıştırılsanız, “siz” diyecek olan müdüründen güvenlik görevlisine kadar tüm çalışanlar herkese “sen” diye hitap eder. Onların eline düştünüz ya, orada kuyrukta bekleyen bir hamam böceğisiniz artık, böceklere “siz” dendiği nerede görülmüş, banko önünde yarım saatlik bir bekleyiş sonrası yüzünüze değil elinizdeki evraka göz atan görevli “yanlış gelmişsin, üst katta falan filan servisine gideceksin” der, “lanet olsun” der gidersiniz. Ne çok meslektaşımla kavga etmişimdir, hekim otuz yaşında, hastası yetmişinde bir emekli öğretmen, “sen” diyor, “ne şikayetin var” derken tüm insanları ikiye ayırıyor, hekimler ve hastalar… Oğuz Atay boşuna yazmamış, hastane koridorlarında beyaz gömleklerini savurarak yürüyen “beyaz önlüklüler tarikatını”, “sen” demesi bir lütuf, “böcek” dese fark etmeyecek kimse. Tersi yok mu, çoook, yıl 1991, doğu illerinden bir ilçenin devlet hastanesi acili, koca ilçe hastanesinde tek bir nöbetçi pratisyen hekim, orta yaşlı, her davranışında zerafet, deneyim ve bilginin kendine verdiği öz güven akıyor, hayranlık ve hatta kıskançlıkla izliyorum. Yaşlılara  “teyzecim, amcacım” genç ve orta yaşlılara “bey, hanım, siz” diye hitap ediyor. Üzerimde doktor asteğmen üniforması, bir “askerimin” laboratuvar sonucunu beklerken izliyorum vızır vızır çalışan acili. Birden karışıyor ortalık, kalantor, zevksiz giyimli, iri yapılı, ellili yaşlarda bir adam dalıyor acil servise, yanında 11-12 yaşlarında, burnunu karıştırarak etrafına bakınan gürbüz bir oğlan çocuğu. Kaba ve yüksek bir sesle acil hekimine sesleniyor, “çocuk ateşten yanıyor, çabuk gel buraya muayene et” derken araya kim olduğunu da sıkıştırıyor, Anlı Şanlı Partisi’nin İlçe Başkanı olduğunu söylüyor. Bulunduğum köşeden acil hekimi meslektaşımı izliyorum, kafası yarılmış bir genç delikanlının başına dikiş atıyor, başıma bir iş gelse ve yakınımda olsa, ondan başkasına dikiş attırmam, o derece özenli. Yine de bozmuyor üslubunu, “bu arkadaşın dikişini bitireyim, çocuğunuza bakacağım, hemşire arkadaşım ateşini ölçsün geliyorum”. İşte kıyamet o zaman kopuyor, hala kulaklarımda çınlıyor o adamın söyledikleri: “Doktor, ne söyledim duymadın mı sen, ben Anlı Şanlı Partisi İlçe Başkanıyım, bırak o işi gel buraya”. Gitmiyor, hastane polisi çağrılıyor, evinden başka bir doktor getiriliyor… Üç gün sürüyor tayin yazısının gelmesi, dağ başında bir sağlık ocağına sürülüyor. Sonrası ne mi oldu, Anadolu’da Hipokrat’ın bile çoktan kaderine terk ettiği o hastane acilinin, heykeli dikilecek hekimi önce istifa ediyor, sonra da hekimliği bırakıyor, bir sahil kasabasında pansiyon işletmeye başlıyor. Şimdi aynı yerde kocaman bir otelin sahibi, mutlu mu, hayır, hala özlüyor acil hekimliği yaptığı işini, hastaneyi.

İş yerlerinde durum daha vahim, kime “sen” veya “siz” deneceği hiyerarşik ilişkilerle belirleniyor. Bir üstte çalışan, kendi altında çalışan herkese “sen” diyebilir, yaşı, konumu falan fark etmez, 25 yaşında bir şeflik koltuğu kaptı ya, 50’sinde temizlik elemanı olarak çalışan görevliye, “bana bir çay kap getir” diyebilir. “Ahmet Bey, bana bir çay getirebilir misiniz” derse, o koltuğa ihanet etmiş olur. Nedir; kendi altındakilere “sen” deme hakkını kendinde bulanların ortak özelliği güce tapmalarıdır, kendi üstündekiler kusursuzdur, mükemmeldir, onlara elbette “siz” denir, “efendim”  denir, “müdürüm, başkanım” denir, alay edilmeyecek olsa majeste, haşmetlim falan da denir. Fi tarihinde bir okuldaki sağlık taraması nedeniyle okul müdürünün odasındayım. Okul öğretmenleri yaka silkiyor yöneticilerinden, ağzı bozuk, öğretmenlere herkesin yanında ismiyle ve “sen” diye hitap ediyor. Bana karşı yapmacık bir nezaket içinde. Birden telefon çalıyor, ilçenin milli eğitim müdürü telefonda, o anda inanılmaz bir manzarayla karşılaşıyorum, okul müdürü ayağa fırlıyor, önünü ilikliyor ve esas duruşa geçiyor, telefonda, evet telefonda ve esas duruşta konuşuyor, her cümlesi “emret müdürüm” diye bitiyor. Bu olayı bana başka birisi anlatsa inanmam, o yüzden inanmayanınız varsa da kırılmam. Üstte olanlar için, aşağıdakiler böcektir ama aynı zamanda maldır, bu yüzden benim memurum, müdürüm, valim diye bahsedilir, onlar sadece talimatları yerine getirir, getirebilir. Biliyorum, içinizde yöneticilik yapan veya yapmış olanların bazıları “ben de bazılarına sen diyorum ama…..” diye söze başlayacak, işte bu “ama” diye başlanan yerden devam edeceğim, aşağıdaki paragrafta.
İnsanın düşünen, soru soran, sorgulayan bir yaratık olduğuna şüphe yok, bu yüzden köleliğin, adaletsizliğin, insanlık dışı muamelenin olduğu her yerde birileri de sormaya başlamış, “bunlar niye böcek muamelesi görüyor”, “bizim onlardan/sizlerden ne farkımız var” diye. Adına antropoloji denilen bilim dalı, 19. yüzyılda bu sorulara güçlüden ve iktidardan yana yanıtlar aramaya başlıyor. Antropolog Michael Little bir söyleşisinde “Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim, çünkü çok mahcup olurdum ve utanırdım” der. 19.yüzyıl başlarında Amerikan antropolojisinin kurucularından Samuel George Morton, kafatası ölçümlerine dayanarak ırkların zeka düzeyleri üzerinde “bilimsel ve saygın” sonuçlara varmıştır. Yaptığı analizler sonucu, beyaz ırkın en zeki ve yaratıcı olduğu sonucuna ulaşmış, Amerika yerlileri ve Asya halkları ikincilik ve üçüncülüğü paylaşırken, Afrikalı zenciler ve Avustralya yerlileri zeka düzeyi düşük ve taklitçi ırk olarak etiketlenmiştir. Bu sonuçların kölecileri ne kadar mutlu ettiğini söylemeye gerek bile yok, maymunlar gibi taklitçi ve düşük zekalı bir ırkın alınıp satılması, en kötü şartlarda, en ağır işlerde çalıştırılması için gerekli dayanakları, bilim altın bir tepsi içinde kendilerine sunmuştur. Kafatası ölçümlerinin 19.yüzyılda kalmış olduğunu da sanmayınız, 1935 yılının 1 Ağustos günü Türk Tarih Kurumu’nun en üst düzeyindeki bilim adamlarından oluşan bir heyet, Mimar Sinan’ın mezarını açar ve kafatası üzerinde ölçümler yapar. Ölçüm sonunda herkes derin bir “ohhh” çeker, Mimar Sinan hiper-brakisefaldir, yani Ermeni, Rum veya Yahudi değil, halis bir Türk’tür, mezarından kalkıp Tarih Kurumu’nu ziyaret ederse “siz” diye hitap edilmeyi hak etmiştir. Tahminim odur ki, ölçüm sonuçları farklı çıksaydı, ya Mimar Sinan’ı tarih kitaplarından siler, ya da ölçüm sonuçlarını “Devlet Sırrı” yapar gizlerdik. (Bu arada Mimar Sinan’ın kafatasının kayıp olduğunu da hatırlatmak isterim)
Hep çok sevmişiz, kendimizi “üstün”, başkalarını “aşağı” gören kuramları, iddiaları. Aldous Huxley’in “Yeni Cesur Dünya” Romanı bu konuda muazzam bir taşlamadır. 26. yüzyılda geçen bir anti-ütopya (distopya) kurgular Huxley, insanların merkezi kuluçka makinalarında üretildiği, uykuda öğrenim ile şartlandırıldığı post modern bir kast sisteminde herkes mutlu ve barış içinde yaşamaktadır. İşte günümüzün zeka testleri, iki yüzyıl öncesinin kafatası ölçümlerinin yerini almaya başlayan yeni etiketleme aygıtımız, kimlere “sen” kimlere “siz” deneceğini daha çocukken belirlemeye başlıyor, Huxley’in anti ütopyası, korkarım çok yakınımızda.

Sonuç olarak şunu söylemek isterim, size “sen” diye hitap eden müdür, başkan, vali, bakan veya her kimse, bu hitabının sebebi size olan samimiyeti, muhabbeti falan değil, size güç ve otoritesini gösterme arzusudur, kullandıkları dil ise onları köle tacirlerinin modern temsilcisi yapar,  benden söylemesi.

Kaynaklar
Atay, O. Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayıncılık, 2000.
Huxley, A. Cesur Yeni Dünya, İthaki Yayınları, 2003.
Gould, S.J. İnsanın Yanlış Ölçümü, Versus Yayınevi, 2014.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s