DEDİKODU VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ

Kimi zaman kadınlar kocalarının içki ve sigaralarına karıştığında, erkeklerin bilindik tepkisi herkesçe malumdur, “Bir içkim var zaten, ona karışma bari”. Yazımın başlığını görünce “Hocam bari buna bulaşmayaydın, bir dedikodumuz kaldı ağız tadıyla yaptığımız, bu da bize kalsın hiç değilse” diyenleriniz olduğuna eminim. Peki peki, korkmayın; hep söylerim, dedikoduyu severim, depresyona ve anksiyeteye iyi gelir. Rahatlatıcı ve ferahlatıcı bir etkisi vardır. Tabii dedikodusu yapılanlara nasıl gelir, topluma ne getirir ne götürür konuşacağız.  Ama bir iddiada bulunmak isterim, toplumumuzun dedikodu yapma kapasitesi ile Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları arasında derin, doğrudan ve anlamlı bir ilişki vardır, nasıl mı, okumaya devam…

Dedikodunun tarihini ne kadar geriye kadar götürebiliriz dersiniz, öyle sanıyorum ki, Adem ile Havva’ya üçüncü bir kişi katılmasıyla dedikodu müessesesi çalışmaya başlamıştır. Eğer şu ünlü “elmayı yedin, yemedin” tartışmasını izleyen iki kişi olduysa, “bak gördün mü şu Havva’yı, her türlü fettanlık onda, yasak masak yedi elmayı, yaktı Adem’in başını” dedikodusu mutlaka yapılmıştır, emin olun.

Önce şu dedikodunun tanımında anlaşalım mı, anlaşalım ki hepimiz aynı şeyi anlayalım. En az iki kişinin, en az bir kişiyi sanal bir masaya yatırıp, üzerinde, sosyolojik, ekonomik, psikolojik, biyolojik, tıbbi, sanatsal, siyasi, etik ve hatta antropolojik neşterler kullanarak yaptığı analizsel otopsiye dedikodu diyoruz.  Anlayacağınız dedikodu yapmanın ilk şartı “biz” olmaktır, “biz” olan dışındaki herkes “ötekidir”. Dedikodu, biz olanın öteki olana karşı olan kadim düşmanlığının adıdır.  Dedikodu yapanlar, öteki/ötekilerin dünyasını tartışır görünürler ama gerçekte anlattıkları sadece kendileridir. Dedikodu yapan, öteki olana ait anlayamadığı tüm değerleri kendi birikim ve değer yargıları ile ölçer, biçer ve sınıflandırır.  Bu konuda size güzel bir hikâyecik anlatacağım, beğeneceksiniz.

Öykümüz 20. yüzyıl başlarında İstanbul’da geçer. Şair, felsefeci, siyaset adamı Rıza Tevfik (BÖLÜKBAŞI)  ve bir arkadaşı çarşıda dolaşırken iri yapılı bir hamala rast gelirler. Rıza Tevfik’in arkadaşı hamalı tanır ve ikisini tanıştırır. Hamal için “çarşının en kuvvetli hamalı”, Rıza Tevfik için ise “büyük bir filozof” der. Rıza Tevfik sporla ilgili olduğu gibi, o aralar ağırlık çalışmaları yapmaktadır. Hamala sorar, “kaç okka yük taşıyabilirsin” diye. Hamal, “falanca okka yük taşırım” der. Rıza Tevfik ise hamalın söylediği ağırlığın neredeyse iki katını taşıyabileceğini söyleyince, hamal, “begim, yalan söylüyorsun diyemem ama  söylediğinin yarısını bile taşıyamazsın” der. Rıza Tevfik hamalın sırtlığını takar ve söylediğinin bile üstünde yükü yüz metre boyunca taşır. Hamalın ve diğer meraklıların hayret dolu bakışları altında yoluna gider. Bir zaman sonra aynı hamal bir arkadaşı ile kahvede otururken Rıza Tevfik oradan geçer. Yanındaki arkadaşına eğilen hamal, “iyi bak bu adama, ona Irıza Beg derler, katır gibi yük taşır” der. Hamalın dünyasındaki en önemli değer, taşıdığı, taşıyabileceği yüktür, onun gözünde Rıza Tevfik’in filozofluğunun zerrece önemi yoktur.

Dedikodunun en önemli özelliklerinden birisi toplumun ahlaki normlarının, değer yargılarının pişirildiği bir kazan oluşudur. Dedikodu kazanı kadın ve erkeğin ilişkilerine sınırlar çizer. Kimin kiminle, ne zaman, nasıl, nereye kadar ilişki kurabileceğini belirler. Evlenmeden önce, evlenirken, evliyken ve hatta boşandıktan sonrasının bile kurallarını koyar. Eğer içinde bulunduğunuz topluluğa bir aidiyet bağınız varsa bu kuralların dışına çıkmanız hiç de kolay değildir. Giyim, makyaj, saç şekli, dini inanış,  hobileriniz, vücut şekliniz, konuşma tarzınız, siyasi görüş ve duruşunuz ve daha neler neler o kazanın bekçilerince denetlenir. Yeni adı mahalle baskısı olan sosyal baskılar veya işyerlerinde çalışanların korkulu rüyası mobing de bu kazanda pişirilmiştir. Dışlanmayı göze alabildiğiniz ölçüde bağımsızlığınızı korursunuz, ancak kaçımız kendini tümüyle toplumdan yalıtılmış yaşayabilir, bilmek isterim doğrusu.

Dedikodunun fena bir huyu vardır, sizi bilmem ama ben hiç sevmem, daima var olanın devamlılığını savunur, tutucudur ve yeni olana alabildiğine düşmandır. Ne tesadüf, sağ siyasi görüşlerin de hayata ve geleceğe ilişkin tutumu tıpatıp aynıdır. Bu nedenle siyasetin dedikodu dili tutucu ve sağcıdır. Bir kişinin siyaset alanına arz-ı endam etmesi, onun nereli ve kimlerden olduğunu, cinsel tercihlerini, hastalıklarını, dini inançlarını önemli hale getirmez. Oysa eleştirinin bittiği, yetmediği yerde, yeni bir dil, yeni bir siyaset yapma üslubuna sahip olan kişileri paçavraya çevirmek için dedikodu mekanizmaları uyumaz, hazır asker bekler. Kemal Kılıçdaroğlu’nun annesinin Yahudi olduğu, Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Türk olmadığı iddiaları veya CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın özel yaşamına ilişkin saldırılar hep aynı sağ duruşun bir ifadesi olarak çıkar karşımıza.

Dedikodunun, ötekileştirmenin ideolojik aygıtlarından biri olduğu anlaşılıyor. Ama dedikodu bazen, aygıt olduğunu unutup ideolojinin bizzat kendisi olur. Öteki olmanın suça dönüştüğü,  toplumun birbirine kırdırıldığı, tek düşünce, tek doğru, tek adam kültürünün şiddeti de kullanarak iktidar olmasını kastediyorum. Abdülhamid’in 1881- 1908 arasında kurduğu “polis devleti” bunun örneklerinden sadece biridir. Ruhen kuruntulu, güvensiz kişilik yapılı, kendisine getirilen en abuk sabuk jurnalleri bile ciddiye alan Abdülhamid’in kurduğu baskıcı yönetim, dedikoduyu korkulu bir yönetim biçimine dönüştürmüştür. Günümüzde, hem ülke yönetiminde hem de yerel yönetimlerde çok sık görüyoruz dedi ve kodudan beslenen yönetim biçimlerini. Yönetimin, karar organlarının icrasını ölçecek nesnel ölçütleriniz yoksa dedikodu kazanından kepçenize ne çıkarsa, onunla ülke ve/veya kent yönetirsiniz.

Önümüz seçim, adayları dikkatle izliyoruz, kimler ötekileştirmeden ve değişim korkusundan besleniyor ve bu korkuyu toplumun en hassas noktalarına taşıyorsa, bizi Abdülhamid’in dünyasına, onun tek adam olma karanlığına çekiyor demektir.

Dedim ya, dedikoduyu severim, rahatlatıcıdır, depresyona ve anksiyeteye iyi gelir, ama akıl dışı  ile sıra dışını birbirinden ayırt edemeyen bu kazana, kepçe de bekçi de olamam, o kadar…

SOSYAL MEDYANIN DİLİ VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ

Mevcut iktidarın Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki en büyük yardımcılarından birinin, muhaliflerin sosyal medyada kullandığı dil olduğunu iddia ediyorum. Demem o ki, kendini solcu, sosyal demokrat, ulusalcı, sosyalist, çapulcu, Atatürkçü, vatansever, ilerici, milliyetçi olarak tanımlayan kişilerin veya sosyal medya gruplarının kullandıkları dil, karşısına “dikildikleri” iktidarın şiddetten, cahillikten ve hurafelerden beslenen ideoloji ve fikriyatını güçlendirmekte, AKP taraftarlarının giderek konsolide olmalarına sebep olmaktadır. İşte bu köşe yazım boyunca bu iddiamı destekleyen bazı kanıtları size sunmaya çalışacağım. Yerinizi aldıysanız başlıyoruz…

Sizi bilmem ama ben dil deyince, ağzımızın içinde bir organ, konuşma, yazma lisanı ve toplumun en kocaman ideolojik aygıtını anlıyorum.  Konumuz sosyal medyanın kullandığı yazı dili ve bu dilin arkasındaki ideolojik yük olacak. Sosyal medyanın 21. yüzyıla yeni bir şekil verdiğini artık hepimiz biliyoruz. Yakın bir gelecekte geleneksel beşeri kanunlarımızın birçoğunun içi boşalacak, yeni kurallar ve yasalar sosyal medyanın şekillendirdiği yeni bir çağın kapısını aralayacak. Bu nedenle kendini “ben bu ülkenin aydınıyım” diyen herkese çok fazla iş düşüyor, yeni Dünya düzeninin kurallarını büyük ölçüde sosyal medya biçimlendireceğine göre bu alanda daha çok inisiyatif almak ve öncülük etmek gibi bir sorumluluğu var aydınların. Hiç unutmamak zorunda olduğumuz bir yerdeyiz, çoğu zaman ne söylediğinizden daha önemli olan nasıl söylediğinizdir. Yani haklı olmanız ve haklıdan yana olmanız yetmez, ifade şekliniz de haklılığınızı desteklemelidir. Haydi, şimdi sosyal medyada biraz gezinelim ve mevcut iktidarın karşısında görünen ama kullandıkları dil ve duruş nedeniyle yanında durmayı bile istemeyeceğiniz örnekleri izleyelim.

Sosyal medyada işportacı dili kullanan sosyal medya sayfaları iktidarın tarlasına su taşıyorlar

Bu sayfaların ilk ve en önemli özelliği başta Atatürk olmak üzere Türkan Saylan vb. değerli aydınların, devlet adamlarının adlarını kullanmaları. Pek çok kişinin hassasiyetleri nedeniyle elleri beğen sekmesine otomatik gidiyor, böylece bir veya iki milyon takipçisi olan müthiş bir güce dönüşüyorlar. Yazdıkları her cümlenin başına “paylaş” veya “beğen” yazan, bir beğenme bir protesto, bir paylaşma beş protesto gibi çirkin, emir kipinde ve işportacı ağızlı sosyal medya sayfalarının tek amaçlarının yüksek beğeni ve paylaşım sağlamak ve daha sonra bu etki alanı üzerinden reklam geliri elde etmek olduğunu düşünüyorum. Yaptıkları paylaşımlar gündelik sosyal hassasiyetler üzerinden şiddeti, hoşgörüsüzlüğü geliştiren, basmakalıp ve galeyan kokan kısa metinler ve üzerinde oynanmış resimler. İşte ilk örneğimiz; Doğu Anadolu’dan şehit cenazelerinin geldiği günlerde gördüğüm bir paylaşımda Abdullah Öcalan fotoğrafının üzerine bir hedef tahtası konulmuştu. Hedef tahtasının tam ortası Öcalan’ın alnının ortasına hizalanmış. Paylaşımdaki yazı şu şekilde:

Kim bu itin kafasına sıkmak istemez ki? Bir beğenme kafasına bir sıkma, bir paylaşım ise makinalı tüfekle tarama anlamına gelir”

İnanın çok ürkütücü, Doğu ve Kürt sorunu üzerinde ne düşünüyor olursanız olun bu şiddet dili bizim dilimiz olamaz, olmamalıdır. Bir diğer örnek daha, Türkan Saylan adına açılan sayfada Türkan Saylan ve Atatürk hakkındaki tartışmanın yorumlarına hiç dokunmadan aşağıya aldım, sadece argo kelimeleri sansürledim. (Sansürlediğim kelimelerin altı çizili)

“Atatürk’e dil uzatmayin dilinizi yakarlar sizin ..siz kim kopeklersinizde ulkeyi kuran yukselten insana laf söylersiniz..siz ilk önce evlendiğinizde bi evinizi gecindirin adam gibi.vatansever bi cocuk yetistirinde sonra tartisirsiniz Ataturku .bu ülkeye milyonlarca vatansever kazandiran insani eleştirmek size bize dusmez..akilli olun !”

“he nurlu olmazmı ömrunu turbanla mucadeleye vermıs bir kadının yerı kesinlikle nurludur:)”

 “Yav ben bunlarin ejdadını s.k.m,bu sayfalara mahsus geliyorlar kasintilarini gidermek icin,oglummm s.ke s.keturkanıda seveceksiniz atamizida,essekler gibi tc kimliği tasiyip, essekler gibi istiklaa marsinida okuyacaksiniz,daha olmadi arabistana naş naş.”

Türkan Saylan veya Atatürk dirilip, güya onları savunan bu cümleleri okusalar kahırlarından yeniden ölürlerdi sanıyorum.

Kadın cinselliğini hedef alan küfür, erkek kültürünün, iktidarın ve şiddetin dilidir. (Başbakan fotoğrafı öpen bir kadın içerir)

Küfürsüz yapamayanların ilk sığınağı Can Yücel, ben onlara Şair Eşref’i de ekleyebilirim. Her ikisi de şiire kattıkları fütursuz argoyla tanındı ve sevildi, Türk edebiyatında geldikleri nokta onları bir anlamda “fermanlı” kılmıştır ama onların zırhına sarınmak isteyenler için bu koruma kalkanının değeri yok. Türk edebiyatında “fermanlı” olmayı başaranların yolu açık olsun, diğerleri erkek iktidarına ait şiddet dilinin ağızları olmakla yetinecekler.  Sosyal medyada karşılaştığım örneklerden biri çok sarsıcı. Bir fotoğraf, belki üzerinde oynanmış belki de gerçek. Fotoğraf, Recep Tayyip Erdoğan’ın resmini öpen bir kadına ait. Bu fotoğraf üzerine söyleyecek çok sözüm yok, dini ve siyasi liderlere tapınma hem tarihimizde hem de günümüzde çok sık görülüyor. Tapındıkları kişilerde olduğunu varsaydıkları gücün kendilerine de sirayet edeceğini sanarak bir tür sanal iktidar elde ediyorlar. Beni asıl ilgilendiren yanı bu fotoğrafa yapılan yorumlar; bazılarını değil, fotoğrafa yapılan alt alta 16 kişinin yorumlarının tümünü aşağıya alıyorum. İki argo kelimeyi sansürlemek dışında noktasına virgülüne dokunmadım. Yorumları yapanların yedisinin isimlerinin başında “TC” veya “çapulcu” unvanları da bulunuyor. (Sansürlediğim kelimelerin altı çizili)

indir

“Benide öpsene fıstık”

“Gitti abdest kıbeleye dönüp öpmesi lazımdı :)”

“bide uzansaydın şöle sere serpe, önüne yatsaydın…”

“kalçalar süpermiş o değilde :P”

“Bende isterim :-)”

“Ohh 🙂 haram kalkmış :)”

“Duvara karşı”

“Şştt hayır mı kardeş size namahrem, size günah, size yasak yok mu? Tutan tuttuğunu öpüyo mu sizde?”

“Orayi degil poposunu opecesin salak.Yalnıs resmi asmisler.”

“Azmıs kudurmıstan beterdir derler…kim demişse doğru demis :)”

“Gel g.tümü öp mal”

“Gel benimkinde kondur bir buse. Kaltak”

“Utanmasa altına yaticaklar mk.”

“Günay lan günah. Görmesin kimse… Çok ayıp…!”

“Birde Baş örtüsü takmışsın lan şerefsz , namahrem diyorsunuz hele yaptığına bak. Birde iyi Müslümanım diye orada burada namuslu olarak geziyorsunuz.”

“ülkemizde ak partili öyle insanlar varki recebi anneleriyle yakalasalar babamdan iyi s.kti diyecekler”

Teorik olarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu yorumları yapan 16 kişiyle aynı safta gibiyiz. Oysa bu yorumların sahipleri benimle aynı dili ve aynı hayalleri paylaşıyor olamazlar. Bana burada bir hata var gibi geliyor, ne dersiniz.

Ünlü yazarlar ve düşünürler için açılan sayfalar, hesaplar ve fikir, emek hırsızlığı

Mevlana kendisi adına açılan sayfalarda ona atfedilen sözleri okusa, yazanları nereye kovalardı bilmem ama “ne olursan ol gel” sözünü gözden geçirirdi sanıyorum. Önce ünlü bir yazarın adını kullanarak bir sayfa veya hesap açılıyor, onun kitaplarından alınmış gibi bazı yazılar bu sayfalarda paylaşılıyor. Hangi kitap, kaçıncı sayfa falan gibi ayrıntılar gereksiz, bir süre sonra öyle çok paylaşılıyor ki bu sözler, yazarın kendisi mezarından çıkıp gelse kimseyi inandıramayacak bu sözlerin kendisinin olmadığına. Hele hele sosyal medyada veya internet basınında yayınlanan her türden fikri eser veya yazıların kopyala yapıştır yolu ile kaynak göstermeden yayımlanmasına ne demeli, neredeyse normal karşılanacak. Ama durun bir dakika, biz bu iktidarın Cumhurbaşkanı adayına niye itiraz ediyorduk, yalansız, dolansız, çalıp çırpmasız bir Dünya istediğimiz için değil miydi, benim yanımda yürüyenler fikrimi, işimi ve emeğimi çalıyorsa, iktidara geldiğinde neleri çalar, doğrusu bilmek isterim.

Anlaşılan odur ki, sadece mevcut iktidarı değiştirmek yetmiyor; birlikte yürüdüklerimizi bıkmadan ve usanmadan eğitmek, bize ait olmayan bir dil kullanan sosyal medya sayfalarının yayınlarını paylaşmamak, beğenmemek, beğenen ve paylaşanları uyarmak, iktidarın şiddet ve saldırgan erkek dilini kullanan kişi ve topluluklarını aramızdan temizlemek, yeni Dünya düzeninin sosyal medya dil kurallarının ve hatta hukukunun geliştirilmesi için aktif rol almak konusunda yapacak çok işimiz var. Üstelik bana öyle geliyor ki, bu alandaki sorumluluğumuzun sonuçları, sandık başında elde edeceğimiz tüm başarılardan daha önemli. Sandığa dayalı rejimlerin barışa, adalete, eşitliğe yönelik başarısı, ideolojik dilin bu hedeflere yönelik olarak dönüştürülmesi ile olanaklı olabilir, aksi halde sandıktan daima zulüm ve zalim çıkacaktır.

ORTADOĞU’YA HİTLER’İN YARDIMI OLMADAN BARIŞ GELİR Mİ?

“Ortadoğu’ya Hitler’in yardımı olmadan barış gelir mi?”sorusu bile nasıl ağır bir sorunla yüz yüze olduğumuzu yeterince anlatıyor sanıyorum. Sosyal medyada biraz dolaştığınızda “Hitler kalk, yarım bıraktığın işi tamamla”,“Değerini ancak anladık Hitler, bizi affet” benzeri mesajları görebilirsiniz. Üstelik bunlar birkaç meczup veya marjinal grubun gayri ciddi iletileri de değil. Daha da kötüsü Hitler’in adını karıştırmayı kendine yakıştıramayan bazı “hümanist ve Müslüman solcunun” da İsrail’in kökünü kazımayı öneren “barış yanlısı” mesajları hiç az değil. Beyler, hanımlar, gençler veya kendinizi her nasıl tanımlıyorsanız, şiddet ideolojik bir duruş ve asla tasma takılamayacak kötücül bir ejderhadır. Filistinli çocukları kurtarmak için İsrail’de taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmamalı diyenleriniz varsa yazının devamına geçiş biletiniz yoktur, biline…

1099 yılının 15 Temmuz’unda zırhlı, uzun sarı saçlı Haçlı Şövalyeleri Kudüs’ün kapılarından girdikleri zaman kenti 40 gündür savunan Müslüman ve Yahudiler aynı kaderi paylaştılar. Ele geçirilen tüm Müslümanlar kılıçtan geçirilmiş, kentin kuzeyini savunan Yahudiler sığındıkları havranın içinde diri diri yakılmışlardı.  İki gün sonra geriye sadece ölenlerin cesetlerini çukurlara doldurduktan sonra sıranın kendilerine gelmesini bekleyen bir avuç Müslüman ve Yahudi kalmıştı. Kudüs’ün düşmesi ile birlikte I. Haçlı Seferi sona ermiş, Ortadoğu’da aralarında Kudüs’ün de bulunduğu dört Hristiyan krallık kurulmuştu. 88 yıl sonra Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü ele geçirinceye kadar yaşadı Kudüs Krallığı, bölgeye 200 yıl boyunca egemen oldu Haçlılar.  Nedir; Haçlılar’ın bu egemenliğinin en büyük sebebini, kendi fiziksel güçlerinden daha fazla kendi aralarındaki iktidar ve güç savaşlarından vazgeçmeyip en küçük bir çıkar için Hristiyan krallarının yanında yer almaktan çekinmeyen Türk, Kürt, Arap emirlerinin kısır çekişmelerinde aramak gerekir. Ortadoğu, aradan geçen yaklaşık 1000 yıllık sürede yaşadıklarından hemen hiç ders almamış görünüyor. Haçlı Seferleri’nin damıtılmış ve çağımıza uyarlanmış şekli olan emperyalizm, günümüzde de Türk, Kürt ve Arap liderlerin aymazlıklarını ustaca kullanmaktadır. Üstelik şimdi bölgenin satranç tahtasına sürülmüş, üç bin yıllık kadim düşmanlıklarla sarmalanmış bir Yahudi Devleti bulunuyor.

İsrail Devleti’nin Ortadoğu’daki varlığı, bölgeyi kimyadaki kararsız bileşiklerin durumuna benzer bir hale getiriyor. Okul hayatınızda ortaokul ve lise fen bilgisi öğretmenleriniz sağlamsa yaptığım metaforu hemen anlamışsınızdır, kararsız bileşikleri parçalamak için gereken enerji miktarı kararlı bileşiklerden çok daha azdır.  XI. ve XII. yüzyıllarda Ortadoğu’da kurulmuş Haçlı Krallıkları nasıl kararsız sosyal ve siyasal bir yapı oluşturduysa, içinde İsrail’in bulunduğu bölge coğrafyası da benzer bir kırılganlığa ve kararsızlığa sahiptir. İsrail’in bölgede yarattığı bu kırılgan ve giderek daha da kanlı rolün en önemli sebeplerini din ve etnik yapının birbirine dolandığı Yahudi inancında aramak büyük bir hata olmaz kanaatindeyim. Ayrıntılarını bir başka yazıya sakladığım İsrailoğulları ve Yahudilik çemberini şimdilik kısaca “Yahudiler Yahudi’dir” şeklinde formüle ediyorum.

Gençlik yıllarımda dinlediğim bir fıkrayı aklımda kaldığı ve kendi kelimelerimle yeniden yazarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Konuyla ilişkisini ise yazımın sonuna saklıyorum. II.Dünya Savaşı başında Almanya, Fransa’nın kendisine karşı kurduğu Majino Hattı’nı tümüyle işlevsiz bırakarak çok kısa bir süre içinde Fransa’nın büyük bölümünü ele geçirdi. Alman kuvvetleri büyük kentleri olduğu gibi stratejik öneme sahip köyleri de işgal ettiler. Öykümüz işgal edilen küçük bir Fransız köyünde geçiyor. Köyü işgal eden Alman birliğinin subayı oldukça dindar, entelektüel bir kişi olup sık sık köyün küçük kilisesini ibadet için kullanıyor. Yine bir gün kiliseye geldiği zaman İsa heykelinin hemen dibindeki küçük bir kum havuzu dikkatini çekiyor. Kum havuzu irili ufaklı küçük toprak fare heykelleri ile dolu. Papazı çağırtıp soruyor “Bunca kilise gezip dolaştım, hiç böyle bir şey görmedim, bu fare heykellerinin amacı nedir?”. Papaz anlatıyor, “Köyümüzde çok fare var, farelerden usanan köylüler, farelerden kurtulmak için yaptıkları küçük fare heykelciklerini İsa efendimizin ayakları dibine yaptırdığımız bu kum havuzuna bırakıyorlar” demiş. Alman subayı papazı küçümseyerek bir kahkaha patlatıyor ve “demek hala böyle ilkel hurafelere inanıyor ve kutsal kiliseyi de buna alet ediyorsunuz” diyor. Papaz gülümsüyor ve yumuşak bir ses tonuyla “Sayın komutan, eğer gerçekten inanıyor olsaydık o kum havuzunun içi fare değil Alman askerlerinin heykelleri ile dolu olurdu” diyor.

Son yılların en büyük teknolojik gelişiminin mobil teknolojiler olduğuna hiç şüphe yok. Şunun şurasında bir kaç on yıl önce devasa salonlara sığdırılabilen ve yeryüzünde sadece birkaç ülkenin kullanabildiği bilgisayarların bilgi işleme ve saklama kapasitelerinin yüzlerce kat gelişmiş olanlarını hemen hepimiz cebimizde taşıyoruz. Üstelik üretimi de sadece birkaç ülke ile sınırlı değil. Bilgi teknolojilerindeki bu gelişimi Ockham’ın Usturası1ile silah teknolojilerine uyarlayınca dehşet verici bir sonuca ulaşıyorum, kolayca üretilebilen küçük bir çanta boyutunda nükleer silahlar!  Her ne kadar Pentagon’da çalışıyor olmasam da mobil silah teknolojileri üzerine çok kafa yorduklarını ve bu alanda devasa araştırma birimleri kurduklarını sanıyorum. Bu konuda ciddi kaygısı olan bir ülkenin de İsrail olduğuna hiç şüphe yok. İsrail’e hava yolu ile gidenlerin havaalanlarındaki paranoyaya varan güvenlik çilesi bunun bir işareti sayılmalıdır. Hiç de uzak olmayan bir gelecekte herhangi bir evin mutfağında nükleer silah üretilmeye başladığında, dar bir coğrafyada ve sınırlı nüfusla yaşayan ülkelerin yarattıkları zalim ve kan dolu politikanın bedelini en ağır biçimde ödeyecek ülkelerin başında İsrail geliyor.

Üzülerek söylemek zorundayım ki savaş teknolojilerine ayırılan kaynak, barış kültürünün gelişmesi için ayrılanın çok çok üstünde. Ortadoğu liderlerinin kaypak, kişisel hırs ve iktidar kavgası üzerine kurulu alabildiğine dini bağnazlıkla ve yüzyılların kini ile bilenmiş siyasal duruşlarına,  akıl ve barış dili ve belki bazı ülkelerin yaptığı gibi ekonomik yaptırımlar yolu ile dur demek tüm Dünya ülkelerinin, insanlarının ortak sorumluluğu olmuştur. Filistin’in yaşadığı zalimliğe karşı Hitler’in ruhunu yardıma çağıran ırkçı ve yeni şiddet dilinin gelişimi ise büyük bir tehlikeye işaret etmektedir. Bu yeni şiddet dili Ortadoğu’yu, içi İsrailli, Arap, Türkmen ve Kürtlerin heykelleri ile dolmuş bir kum havuzuna çevirdiğinde barış için çok geç kalınmış olabilir.

Kaynak:

1-   Maalouf, Amin, Arapların Gözü ile Haçlı Seferleri, 1997, Telos Yayınları.

 

Dipnotlar:

1-    Ockham’ın Usturası: “Her şeyin birbirine eşit olduğu bir ortamda, en basit açıklama doğruya en yakın olandır” şeklinde özetlenebilir.

HAYVANLAR, HAYVANSEVERLER VE YEREL YÖNETİMLER

Yazımın başlığında “hayvansever” ifadesi olsa da bu kelime ile aramın nahoş olduğunu bilmenizi isterim. Her şeyden önce insanların hayvanlarla olan ilişkilerini sever, sevmez gibi sınıflamayı doğru bulmuyorum. Ama daha önemlisi “hayvansever” kelimesinin kendisini anlatmayan, fiyakalı, içi boş bir sözcük olduğu kanaatindeyim. Eminim şimdi bana “ohhooo, bizde bu fiyakalı, içi boş olanlardan bir dolu var, bir eksik bir fazla…..” diyeceksiniz, haklısınız. Sonuç olarak yazının gerisini okurken hayvansever ifadesini “hayvanlara muhabbet besleyen” olarak değil, “hayvanların hakları ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için mücadele eden” olarak okursanız anlaşmamız kolay olacak.

Johannes Diaconus’un IX. yüzyılda yazdığı Vita isimli eserinde inzivaya çekilen bir keşişin sahip olduğu tek şey bir kedidir, yoksulluğu simgeler. Ama aynı zamanda erken ortaçağdan bu yana kedilerin masalsı bir zenginliği temsil ettiğini ve günümüze kadar ulaşan Çizmeli Kedi masalının erken ortaçağa ait bazı öykülerin devamı olduğunu görüyoruz. En ilginci, tarih boyunca zenginlik ve yoksulluk simgelerinin yanında şeytaniliğin, nankörlüğün ve sadakatsizliğin simgesi de olmuştur kediler. Antalya’da Kadın Yarı ismi verilen uçurumun hikâyesi dramatik ve düşündürücüdür: Eşini aldatan “sadakatsiz” kadınlar içi kedi dolu bir çuvalın içine konur ve Kadın Yarı uçurumundan aşağı atılırlarmış.

Çok yıllar önce oturduğum evlerden birisi, zemin katta,  kapısı doğrudan bahçeye açılan şirin bir evdi. Yılın sekiz ayı bahçede geçtiği için sokak hayvanları ile bir tür komün hayatı yaşıyorduk. Sokağın çok yaman bir dişi kedisi vardı,  yavrularından birinin gözünde oluşan enfeksiyonu göz damlası ve merhemi ile iyileştirmemden sonra bizim bahçeyi mekân tuttu. Soğuk bir kış gecesi, “İzmir’in kışından ne olur” demeyin, soğuk ve sert bir rüzgârla yağmurun harmanlandığı sıra dışı bir geceydi. Geç vakit evin kapısı vuruluyor ve dışardan can hıçkıran sesler geliyor, “kedidir, kedidir o” denecek sesler değil, biraz korkarak açıyorum kapıyı, karşımda yavrusunu tedavi ettiğim dişi kedi, önünde iki minik yavrusu, bana bakıyor, yavruları benim önüme doğru sürüyor birkaç santim, yeniden bana bakarak aniden dönüyor ve karanlığın içinde kayboluyor.  Yavrular zorlukla da olsa hayata tutunuyor, bahar geldiğinde sokağın yaşamına katılmış iki sağlıklı kedi daha var. Şimdi kimse bana “sokak hayvanlarını keselim, biçelim, zehirleyelim, Avrupa’da sokaklarda hayvan mı var” falan demesin, yavrularının yaşamını kurtarmak için kapımı çalan, yavruları doğru adrese teslim ederken akıl ve duygu ilişkisini en az insanlar kadar iyi kuran bir canlı türünden söz ediyoruz.  Kanaatim odur ki, sokak hayvanları konusunda bütün ezberlerimizi yeniden sorgulamak zorundayız.

Ağzımızdan “insan hakları” lafı hiç düşmüyor. Fikrimize, keyfimize, dünya bakışımıza dokunulunca yerimizden zıplıyoruz, “insan hakları” diye. Ama bu ne anlaşılmaz bir haktır ki, fikrini, duruşunu, falanını, filanını beğenmeyince “insan değil bunlar, hayvan” deyiveriyoruz. İnsanın tanımı üzerinde tartışılmaz bir fikir birliğimiz olmayınca, insan haklarını sadece bizim uygun gördüğümüz insanlar için uygulanacak bir keyfiyete sıkıştırıyoruz. Tarihçiler insan haklarına ait en eski belgenin 1215 tarihli Magna Carta anlaşması olduğu konusunda anlaşıyorlar. Kral John ile baronlar tarihte ilk kez kralın yetkilerinin sınırlandırılması konusunda bir belgenin altına imza koyuyorlar. Ancak günümüzün insan hakları açısından baktığımızda ciddi bir sorunumuz var: Anlaşmada kral karşısında bazı haklar elde eden insanlar sadece baronlar. Çok doğal, çünkü kraliyet ailesi ve baronlar dışındaki halk insan tanımına girmiyor. 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin en can alıcı noktası insanın tanımı üzerinedir, hiç bir istisna tanımadan insan olarak doğan herkes bu hakların sahibidir. 1215 yılından 1948 yılına kadar alınan merhaleyi küçümsemek mümkün değil, ama artık bir adım ötesine gereksinimimiz var. Artık insan hakkı anlayışımız, sadece insanlara ait temel haklarla yetinmeden; içinde yaşadığımız dünyaya, canlılara, doğal dengeye, çevreye karşı olan sorumluluklarıyla bütünleşmiş, insanı dünyanın tek ve mutlak efendisi olarak görmeyen, ahlaki algısı dinlere dayalı olmayan bir insan ve yaşam hakları anlaşmasını gündemimize almak durumundayız.

Kent sokaklarını hayvanların ve insanların birlikte paylaştıkları doğal bir yaşam alanı olarak görmek hiç doğru değil kanımca; sokak hayvanları, akıldışı bir insan düzenlemesi olan kentsel planlamanın ve sakat bir kentlilik bilincinin çarpık ürünlerinden sadece biri. Doğaya, canlılara uygun olarak geliştirilmemiş bir kentsel alanı sokak hayvanlarının doğal yaşam sürdürebilecekleri bir faunaya dönüştürme düşü, hayvanların ve insanların birlikte acı çekecekleri anlamsız bir ütopyadan ibarettir. Ama bunu düzelteceğim diyerek hayvanları sokaktan toplamak, onları depolama alanlarına tıkmak akıl almaz bir zalimlik. Sorunun tek çözüm yolu hayvanların kısırlaştırılması ve orta uzun vadede sokak hayvanlarının doğal yaşam sürelerini tamamlanmasını beklemek. Bu süre içinde de hayvanların sokakta nispeten mutlu bir yaşam sürmelerini sağlamak zorundayız. Ancak çözülmesi zor bir havuz problemimiz var. Yani, bir yandan kısırlaştırıp öte yandan ise sokağa salınan hayvanlara engel olamamak altı delik bir kovayı doldurmaya benziyor. Evlerde sahiplenilen, internet üzerinden veya her tür yoldan satılan, dağıtılan tüm hayvanlar kesin olarak kayıt altına alınmalı, kayıt dışı hayvanlarla ilgili sert, caydırıcı para cezaları getirilmelidir. Aksi halde kendisine kardeş yapılamayan çocuğun yalnızlığına çare olsun diye eve alınan kayıtsız köpeklerin bir kaç ay veya yıl sonra sokağa bırakılması, kısırlaştırma projelerini anlamsız ve değersiz kılar.

Dünyanın en büyük hayvansever örgütlenmesi hiç kuşkusuz PETA. İki milyon üyesi, sıra dışı eylemleri olan örgüt özellikle hayvan deneyleri, kürk çiftçiliği ve hayvanların eğlence sektöründe kullanıldığı boğa güreşi, horoz dövüşleri, sirk hayvanları alanındaki çalışmaları ile tanınıyor. Bazı sert eylemleri ile zaman zaman “terörist” damgası ile de etiketleniyor. Yalnızca PETA değil, ülkemizde de hayvanların yaşam hakları üzerine çalışan örgütlerin farkındalık yaratmak, kendilerini yerel ve merkezi otoriteye kabul ettirebilmek için sıra dışı girişimlerini izliyoruz. Bazı hayvanseverlerin, konu acı çeken, çektirilen hayvanlar olunca takındıkları uzlaşmaz ve katı duruşlarının yerel yönetimlerde, medya ve sosyal medyada çirkin bir biçimde etiketlenmeye çalışılmasına çok sık rastlıyorum. Hatta daha ileriye giderek hayvanseverlerin uyumsuz, geçimsiz, nörotik özellikli kişiler olduğuna dair açık ve gizli pek çok yorumlarla karşılaşıyorum. Önce bir konuda anlaşmak zorundayız, bir kişinin kendini toplumun bir sorununa adamış olmasının altında nasıl bir ruh hali olduğuna bakmak veya bu konuda herhangi bir imada bulunarak eleştirmek sadece çirkinlik, densizlik ve kendini bilmezlik parantezi içinde kalır, nokta.

Bu yazıyı yazmamın en büyük sebebi bir kaç gün önce falan feşmekân büyükşehir belediyesinin yaralı hayvanların hizmetine sunmak üzere aldığı hayvan ambulansına ait haber oldu. Sosyal medyada gördüğüm çok sayıdaki olumlu yoruma bir anlam verebildiğimi söyleyemeyeceğim. Devasa bir büyükşehir için tek ambulansın yeterliliği bir yana, müdahale edilen hayvanlara yönelik donanımlı bir sokak hayvanları hastanesi yoksa o ambulans buram buram gösteriş kokar. Aslında yerel yönetimlerin sokak hayvanlarına yönelik politikalarını ve bu konudaki başarılarını anlamak için minik ve sağlam ipuçları, hatta ölçekler bulunuyor. Bazılarını sizler de biliyorsunuz; geçici veya kalıcı barınaklar hangi malzemeden yapılıyor, beton ve demir ağırlıklı ise sıfır puan, kısırlaştırma yapılıyor mu, yapılmıyorsa sıfır hatta eksi puan, kısırlaştırma operasyonları gazete kâğıdı üzerinde yapılıyorsa, sıfır puan…  Ama çok önemli ve az bilinen bir ölçek daha var, bu ölçek bir yerel yönetimin tüm hayvanlara yönelik çalışmalarının sonuçlarını şaşmaz bir ibre gibi gösteriyor:Veteriner müdürlüğü o belediyenin sürgün yeri olarak kullanılıyor mu?
Kullanılıyorsa, kartları yeniden dağıtın, oyun yeniden başlasın…

Kaynakça
ECO, Umberto, Ortaçağ, Alfa Yayınları, 2014

BİR KIZLIK ZARI MUAYENE ÖYKÜSÜ VE THESEUS

“Bakire olmadığını öğrenince sevgilisini boğarak öldürdü” başlıklı gazete manşetine maruz kalmasam gündemimde bakirelik üzerine bir yazı yoktu. Ama 19 yaşındaki bir genç kızın boğularak öldürülmesi ve konunun her zamanki gibi üçüncü sayfada sıkışıp kalması bana gündem değiştirtti. Bu arada yerel yönetimlere bir çağrıda bulunmak isterim, her kentte, beldede bir üçüncü sayfa mezarlığı açmanın zamanı çoktan geldi geçiyor.

Bakirelik üzerine yazıp Engels’ den bahsetmesem kemikleri takırdar ünlü yazarın. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli ünlü kitabından girsem yazıya, Marksist antropolojiye göz kırpmak olanaklı ama her satır başında bir galat-ı meşhurasaplanma tehlikesi var. Şimdilik, özel mülkiyetin ve erkek iktidarının enstrümanları ile pekiştirilmiş “egemenlik kayıtsız şartsız erkeğindir” diyen tüm toplumların, kadın cinselliğini ve doğurganlığını kontrol altına alma konusundaki amaç ve telaşlarını hatırlatmakla yetiniyorum.
Fecri Ebcioğlu’nun 1967 yılında Enrico Macias’ın La Femme de Mon Ami parçasından uyarladığı “Arkadaşımın Aşkısın” şarkısını bilmeyen dinlemeyen var mıdır bilmem, ama Engels’in bu parçayı duyup hortlamamış olmasına akıl sır erdiremem doğrusu.


Arkadaşımın aşkısın
Hakkım yok seni sevmeye
Çıktın karşıma ne diye
Sen başkasının malısın
Kalbim bunu nerden anlasın
Unutmam lazım çünkü sen
Arkadaşımın aşkısın

Şarkının sözleri hakikaten vahim, hitap edilen kişi bir kadın, ama “birisinin malı”, şarkıyı söyleyen kişi kendisini arkadaşının aşkı için feda ediyor, arkadaşının malı olmasa hemen kendisinin malı olacak, doğal olarak “o malın” sahibinin kim olacağına dair herhangi bir tercih hakkı bulunmuyor.
Dünya Kupası bitti, tek bir maçı bile izlemedim ve ilgilenmedim, ama Almanya-Brezilya maçı üzerine yapılan yorumlardan bazılarını okuyunca, bakire olmayan kız arkadaşını boğazlamaya hazır olan erkeklerin ve erkek zihniyetli kadınların çokluğu karşısında dehşete kapıldım. Sosyal medya en okumuşlarımızın, en akıllı uslu görünenlerimizin bile iplerini pazara çıkardı. Okuduğum iki yoruma verilen destek ve beğeniyi yapan kişilerin her gün birlikte yaşadığımız eli ayağı düzgün kadın ve erkeklerden oluştuğunu görmekten oldukça kaygılı olduğumu söylemek zorundayım.

“Brezilya tecavüze uğradı”

“Almanya maçı bıraktı porno film çeviriyor” 

Galip gelen cinsel ilişkinin aktif, güçlü ve başarılı öğesi; mağlup olan ise aşağılanmış, pasif ve başarısız öğesi olarak etiketleniyor. Kimse bana “bu sözler söyleyenlerin gerçek fikirleri değil, maç argosunun geleneksel bel altı mizah dili” demesin. Bu nasıl bir bel altıdır ki sadece kadınların bellerinin altına vurulmaktadır. Hiç gocunmayınız lütfen, bu sözlerin sahipleri ve beğenenleri ile sevgilisini bakire değil diyerek boğazlayanlar aynı familyadan gelmektedir.
Size bir kızlık zarı muayenesi öyküsü anlatacağım, adı üstünde bir öykü, ama varsayın ki benim başımdan geçmiş.

30 yıla yakın bir zaman geçti üzerinden, unuttuğum yerleri hayal gücümle doldurdum. Küçük hatta küçücük bir köyün hekimi olarak çalışıyorum, tek hekim benim, o yüzden mesaimin başlangıç saati var bitiş saati yok. Her gün olduğu gibi sekize bir kala köyün kahvesinin önünden geçtim, sağlık ocağı kahvenin karşısında. Saatinin ayarından emin olmayanlar saatlerini kontrol ediyor, Mehmet amca her gün aynı lafı etmekten sıkılmaz, “bizim doktor grinviçgibi” der, diğerleri gülümser ve başlarını sallarlar. Hastalarım canları ne zaman isterse o zaman geldiğinden kapım kalabalık olmaz ama o gün sıra dışı bir hal var sağlık ocağında. Kadın, erkek asık yüzlü bir kalabalık bekleşiyor odamın kapısında. Aralarında iki jandarmayı görünce anlıyorum meseleyi, belli ki adli muayene getirmişler. Jandarmalar tam teçhizatlı, tüfekleri, mataraları eksik değil, görseniz düşman ordusu ahacık şurada sanacaksınız. Jandarmalardan biri “komutanım adli muayeneye getirdik” diyerek aralarına aldıkları yüzü çilli, gözleri cin bir kızı gösteriyor. Jandarmaların “komutanım” demelerine alışığım, onlar için bütün otoriteler komutan. Kız adli muayene nedeni ile mühürlenmiş kolunu uzatıyor, ürkek ama kendine güvenli ve dik bir bakışı var. Kızı odamdan içeri alıyorum, ebe hanım deneyimli, “siz konuşurken muayene odasını hazırlayacağım” diyor ve çıkıyor. İki jandarma kapının önüne dikiliyor, kapı önünde birikmiş kızın akrabalarını ve meraklıları uzaklaştırıyorlar. Kız sandalyeye oturur oturmaz çözülüyor, bir yandan ağlıyor bir yandan “yakacaklar bizi doktor abi” diyor. Doktor abi denmesine de alışığım, 24 yaşındayım sadece. “Anlat bakalım ne oldu” diyorum, bir yandan kâğıt mendil uzatarak. “Biz seviyoz birbirimizi doktor abi, ailelerimiz izin vermiyor” diyor. Niye diyorum, “sevdiğinin işi gücü var mı?” Hemen dikleniyor, “işi olma mı, askerden geldi, ormanda çalışıyor, ama onlar tahtacı, vermiyorlar bizi birbirimize” diyor. Şimdi anlıyorum meseleyi, bölgede tahtacı diye tabir edilen alevi köylüler var. Birbirlerine düşman değiller, alışveriş hatta komşuluk da yapıyorlar ama kız alıp verme onların sınırlarının ötesinde. “Biz dün gece kaçtık, kaçır beni dedim, kaçırdı” diyor.  “Doğruca halasıgillerin evine gittik, sabaha yakalansak bile mecbur verecekler beni, ama ne yapsak olmadı, heyecandan eli ayağı dolandı benimkinin,  hiç bir şey yapamadık, yapamadan yakalandık, sabah bastı evi jandarma, yakacaklar bizi doktor abi” diyor. “Anladım” diyorum, “yani beraber olsaydınız evlendirecekler miydi?”  Bir yandan ağlıyor bir yandan gülüyor sözüme, “evlendirmeyip ne edeceklerdi, turşumu kuracak değiller ya, ama sen şimdi oraya kız oğlan kız diye yazacaksın, üstüne de hükümetin mührünü bastın mı bittik biz artık doktor abi” diyor. “Senin delikanlı nerede şimdi?” diye soruyorum, gayet rahat cevap veriyor, “onun keyfi yerinde, nezarete attılar, askerin karavanasından da yemiştir, her bir şey benim başıma kaldı” deyince ben gülümsüyorum bu kez. “Belki de yapmışsınızdır, olamaz mı?” diyorum, gözlerini kısıp bana bakıyor, anlıyor, akıllı kız, Anadolu’yu binlerce yıldır her türlü yobazlıktan koruyan anaların korkusuz kızlarından biri O. Ebe hanım geliyor içeriye, “muayene odası hazır doktor bey, kızım sen benimle gel” diyor, çıkıyorlar, kadının cinselliği üzerine kurulu ikiyüzlü ahlak anlayışımız karşısında yapayalnızım ve bir dakika sonra muayene odasına gireceğim. O bir dakika, ne uzun bir dakika, sanki Akira Kurosawa’nın kamerası aklımdakileri izliyor: Akhalar’ın Truva’yı işgale gidecekleri gemilerinin yelkenleri rüzgarla dolmayınca Artemis’e kurban edilen Kral Agamemnon’un kızı bakire İphigeneia’yı,  Tarkan filmlerinin kötü büyücüsü Goşa’yı canlandırmak için kurban edilen bakire genç kızları, Atinalı’ların Minos kralına Minotaurus yesin diye gönderdikleri yedi bakire genç kızı kurtaracak olan beyaz önlüklü bir  Theseus3 olmak zorundaydım, oldum. Gençlerin anne babalarını odama çağırdım, “yapacak bir şey yok” dedim, kızın annesi “vay başıma gelenler” diyerek dizlerini dövdü, oğlanın babası ayağa kalkıp kızın babasına elini uzattı, “akşam çikolatamızı alır geliriz” dedi, kızın babası usulen asık bir suratla “çikolata iyisinden olsun” diye uyardı. Bir hafta sonra ikindi vakti, bir kaç sokak öteden gelen davulun haşin ritmini sağlık ocağının camını açarak dinledim; bu kez olsun yedi milyon ve daha bilmem kaç kollu cinsel ahlak canavarı karşısında çilli, cin bakışlı akıllı bir genç kızla yardımcısı ve suç ortağı Doktor Theseus’un galibiyetini müjdeliyordu davullar.

 

Dipnotlar

1-Galat-ı meşhur: Yanlışın doğrunun yerini alması, herkes tarafından doğru sanılan yanlış.

2-Greenwich

3-Theseus: Yarı insan yarı boğa olan Girit canavarı Minotaurus’u yenerek Atinalı gençlerin kurban edilmesine engel olan efsanevi Atina Kralı.

ŞARAP KADEHİ YAPILAN KAFATASI VE ANTALYA SÜRGÜNLERİ

Tarihle aranız iyiyse sizi olmadık zamanlarda şaşılası dertlerden kurtarır, sözün hatta bazen fikirlerin tükendiği yerde imdada yetişir. VII. yüzyıldan söz edeceğim, hem de Orta Asya steplerinden gelerek Tuna Deltasına ulaşan Bulgarlardan. Eski Türkçedebulgha kelimesi karışım anlamına gelir; Türk- Moğol soyundan gelen topluluklardan oluşan Bulgarlar, Tuna bölgesine geldiklerinde bölgenin Slav halklarıyla karışırlar. Hızlı gelişen Bulgar Krallığı’nın sınır komşusu olan Bizans ile kapışması kaçınılmazdır, nitekim kapışırlar. Kimin haklı kimin haksız olduğunu tartışmanın anlamı olmayan ve onlarca yıl boyunca akıl almaz zalimliklerle süren savaşlardan sonra 811 yılında İmparator I. Nikephoros tam Bulgarları yok edeceğini sandığı bir anda pusuya düşer ve öldürülür. Bulgar Kralı Krum, Bizans İmparatorunun kafatasından bir kupa yaptırır ve bu kupadan törenle şarap içer. Tarih boyunca bu tip mezalimin örnekleri o denli çok ki, kayıtlara geçenlerin tümünden ciltler dolusu ansiklopedi çıkar. Ama en acı olan yanı şurada, yöntemi değişmiş bile olsa kafatasından şarap içme törenleri devam ediyor. Nasıl mı, okumaya devam o zaman…

30 Mart yerel seçimlerinden sonra bazı belediyelerin yönetimi el değiştirdi, seçim sandığını demokrasinin bir aygıtı olarak kabullendiyseniz sonuca razı olacaksınız. Yani belediye başkanının, meclis üyelerinin, üst düzeyde ve kritik görevdeki yöneticilerin değişimi oyunun kurallarına uygun görünüyor. Doğal olarak seçimi kaybedenlerin ve onların taraftarlarının kafatasından şarap kadehi yapmak gerekmiyor. 30 Mart sonrası Antalya Büyükşehir Belediye yönetiminin el değiştirmesi ile beraber 270, yanlış okumadınız 270 çalışanın görev yerleri değiştirildi. Bu toplu sürgün harekâtını anlayabilmek için Antalya’yı biraz tanımak gerekiyor. İnanın, Antalya yaşamak için oldukça zor ve çetin bir kenttir, turistik yörelerinden ve kent merkezinden söz etmiyorum elbette. Sahil şeridi boyunca yer alan ilçelerden Kaş ile Gazipaşa’nın arası 370 kilometre, sahil şeridinden kuzeye doğru yol alınca karşılaştığınız bazı yerleşim yerleri Orta Anadolu’yu aratmaz, Gündoğmuş, Akseki, Elmalı ve bu ilçelere bağlı köy ve bazı beldelerin ulaşımı zor, yaşam şartları bir kentsoylu için çetindir. Görev yeri değiştirilen ve Antalya kent merkezinde görev yapan 270 çalışan Gündoğmuş, Akseki, Kaş gibi ilçelere yani 180 kilometre mesafeye görevlendirildi. Özetle, kentin yönetimini ele geçirenler, eski yönetimin taraftarlarının kafataslarından şarap kadehi yapmaya hazırlanıyor.

1992-1994 yılları arasında Antalya Tabip Odası’nın Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri olarak çalıştım, bir hekim için büyük bir onur. Görev süremizin bitmesinden bir kaç ay sonra Gündoğmuş Köprülü Sağlık Ocağına sürüldüm. Öyle geçici görev falan değil, bildiğiniz atama. Ama asıl acı olanı, görevi devrettiğimiz yeni Tabip Odası Yönetimi’nin (ATO)  bu sürgüne karşı duruşuydu, “oraların da hizmete ihtiyacı var”… Aradan 20 yıl geçti, Antalya’yı terk edişimin yirminci yıldönümünde, ATO’nun yeni yönetimi Büyükşehir Belediyesi önünde sürgünleri kınayan açıklama yapıyor, kutluyor ve gurur duyuyorum meslektaşlarımla. Antalya’nın demokrasi güçlerinin bütün bu oyunu boşa çıkaracak mekanizmaları harekete geçirdiğinden ve sonuç alıncaya kadar konunun peşini bırakmayacaklarından eminim. Özellikle sürgünlere ve ailelerine yönelik başlatılacak bir koruyucu ruh sağlığı projesi hem yönetimin teşhirinde hem de yaratılan yalnızlık halkasının kırılmasında oldukça yararlı olacaktır kanaatindeyim.

Bir kamu görevlisinin, günlük ulaşımın yapılamayacağı bir yere görevlendirilmesi yalnızca o kişi için değil tüm aile için bir yıkımdır. Ailesine ve çevresine karşı yaşadığı utanç ve işe yaramazlık duygusu, “kim bilir ne yaptı da oraya verdiler” şeklinde zuhur eden gizli toplum baskısı arasında sıkışır sürgünler. Amaçlardan biri de, sürülenin gururunu kırmak ve diğerlerine ibret olmasını sağlayacak bir güç ve iktidar gösterisidir. Seyirciler de unutulmaz; mazlumun yanında olmalarını engelleyecek, olup bitenlere karşı sessiz kalmalarını sağlayacak hikâyecikler yaratılır, “sen onun ne mal olduğunu bir bilsen, o var ya o…” diye başlayan sahte kent efsaneleri yaratılır. Son olarak da sürülenlerin karşı cinsle ilişkileri üzerine “iç gıcıklayan” pespaye iddialar veya “akçalı şaibeleri” hakkında birtakım imalar gezdirilir ortalık yerde, çember hızla daralır ve yalnızlık halkası üstüne kapanır sürgünün.

Ülkemiz aydınlarının büyük bir kısmı, sınırlarımızın hemen ötesindeki IŞİD katliamlarını korku ve kaygı ile izliyor. Kesilen kafaları, katledilenlerin ciğerini yiyenleri, kesik kafalar ile fotoğraf çektiren, futbol oynayan karanlık yüzlü adamları ürpererek izliyoruz sosyal medyada. Kodları doğru okuduğumuzda sembollerin hep aynı olduğunu görüyoruz; iktidar ve güç gösterisi, “bizden olmazsanız sıra size de gelecek” mesajı, mağlup ettiklerinin gücünün kendine geçeceğine dair ideolojik matriks, Bulgar Kralı Krum’u, IŞİD militanlarını ve Antalya Büyükşehir Belediyesi yönetimini aynı parantezin içine alır. Birine karşı olup diğerine susan, birini vahşet diğerini “olacak o kadar, abartmamak lazım” sınıfına sokan ve birini diğerinin sonucu yapan diyalektiği anlayamayan bu aymazlıktan oldukça korktuğumu söylemek zorundayım. En kötüsü, bu aymazlık, ülkemiz insanını saran teslimiyet duygusunun eline geçince sandıktan ne çıkacağının bir önemi kalmayacaktır, benden söylemesi.

Kaynak.

ECO, Umberto, Ortaçağ, Alfa Yayınları, 2014.

UMBERTO ECO İLE PİR SULTAN ABDAL ARASINDA YAZLIK SİYASET ÖYKÜSÜ

Umberto Eco ile tanışıklığınız var mıdır bilmem, biz iyi tanışırız, aramız her zaman iyi sayılmaz, Foucault Sarkacı kitabını okumaya başladığım zaman küsüştük, ne yapıp ettiysem yarısına kadar bile okuyamadım. Ama Gülün Adı romanı öyle mi ya, üç kez okudum, ilkinde hayran, ikincide mest, üçüncü okuyuşumda ise kıskançlıktan taş kestim. Türkçeye çevrilmiş ve editörlüğünü Umberto Eco’nun yaptığı ORTAÇAĞ isimli kitabına başladım bu hafta. Yazım dili bazen lezzetli bir dondurma üzerinde kızak yapmaya, bazen de kızgın çakıl taşları üzerinde çıplak ayakla yürümeye benziyor. Ortaçağ denince aklımıza karanlık, engizisyon ve bitmez tükenmek bilmeyen savaşlar geliyor, Umberto Eco tüm bu ezberlerimizi bize kızmadan, bizi küçümsemeden tepe taklak ediyor. Daha kitabın girişinde Kristof Kolomb örneği ile sarsılıyorsunuz, nasıl öğrettiler bize, Kolomb bir dâhiydi, Dünya’nın yuvarlak olduğunu anlamış ve batıya doğru giderek doğuya yani Hindistan’a varılabileceğini öngörmüştü. Herkes ona karşıydı, özellikle devrin bilim adamları ona karşı çıkıyorlardı, onlara göre Dünya düzdü ve batıya gidilirse denizin biteceğini “aşağıya” düşüleceğini iddia ediyorlardı. Hikâyeyi böyle biliyoruz değil mi? Kolomb’un haklı olduğunu ve Ortaçağ’ın karanlığını kapattığını sanıyoruz. Umberto Eco, sinirlenmeden doğrusunu anlatıyor bize. Çağın bilim insanları Hindistan’a ulaşılamayacağını değil, o çağın olanakları ile bu mesafenin alınamayacağını ve mesafenin çok fazla olduğunu iddia ediyorlardı. Hiç kimsenin Amerika kıtasından haberi yoktu ve bu kıta olmasaydı, tarih kitaplarında sadece bir dip not olarak, üç gemi dolusu insanın açlıktan ve susuzluktan ölümüne sebep olmuş sorumsuz bir maceraperestten bahsedilecekti. Yani, haklı olan Kolomb değil “karanlık” ortaçağın bilim adamlarıydı.

Yaz aylarında büyük kentler yaşanır olmaktan çıkıyor, eşimle beraber Cumartesi sabahı erkenden terk ettik İzmir’i. Yolumuzun üstünde şirin bir sahil ilçesine birkaç kilometre mesafede S…. köyü var. Bir zamanların köy kahvesi “turistik olsak da mı zenginleşsek yoksa otantik kalarak da zengin olunabilir mi?” kararını verememiş şirin bir mekân. Fırsatı kaçırmıyorum ve Umberto Eco’nun ORTAÇAĞ kitabını açıyorum önüme, dilin çetrefilliğine faydası olacakmış gibi elimde ucu sivri bir kurşunkalem. Eyvah ki eyvah, biraz sonra 15-20 kişilik gürültülü bir kalabalıkla işgal ediliyor kahvemiz. Tam anlamıyla “ortaya karışık” diye tabir edilebilecek bir grup: Bir kaç aydınlık yüzlü ve emekli öğretmen profilli kadın, ne düşündüğünü ve orada ne aradığını anlamaya imkân olmayan kasketli erkekler, beyaz uzun saçlı ve sakallı, kentin “soysuzluğunu” terk etmiş bir bohem erkek, daha ilk bakışta mesleği “Çok haklısınız, bunu sizden başka kimse akıl edemezdi” demek olduğunu anlayabileceğiniz 6-7 kadın/erkek ve bütün bu insan tablosuna, köy kahvesine, İzmir’in Temmuz sıcağına uymayan lacivert takım elbiseli bir adam. Kalabalığın birleştirilen masalara yerleşmesinden hemen sonra bir siyasi parti grubu oldukları anlaşılıyor. Çaylar kahveler geldikten sonra konusu seçim olan sohbetleri başlıyor. Sohbet diyorum ama hemen hemen sadece biri konuşuyor, anladınız elbette, lacivert elbise giymiş olan adam konuşuyor yalnızca. Yan masaya kulak kabartmak ayıp ama kabartmak gereksiz, lacivert elbiselinin konuşması yandaki köyden bile duyulacak neredeyse. Her cümlesinde bir mesaj veriyor, fiyakalı bir mesaj, oğluna sorsanız “benim babam twitter gibi adam” der. Mesela, “Bu seçimde sandığa gitmemek, boş oy vermek Erdoğan’a oy vermektir” veya “Genel seçimlerden sonra kurulacak CHP-MHP koalisyonunda bu iktidardan hesap soracağız” diyor. Her iki cümlesinin arasına da “ben” demeyi ihmal etmiyor. Görevi baş sallamak olanlar sallıyor, emekli öğretmen profilli aydınlık yüzlü kadınların bazıları konuşmaya yelteniyor ama boşuna, lacivertli adam çok profesyonel, lafı kaptırmıyor kimseye. Kasketlilerin yüzü mermer gibi, belli ki onlar da çok deneyimliler, orada olmaları gerekiyor, oradalar, hepsi o kadar. Kahvenin orta yaşlı, zeki ve muzip bakışlı garsonu çaylarımızı tazelerken bir an göz göze geliyor ve birbirimize gülümsüyoruz bir an, iki elini dua eder gibi yapıp başını gökyüzüne çeviriyor, eminim içinden “Allah’ım sana geliyorum” tarzı bir şey söylüyor. Neredeyse ben de kaldıracağım ellerimi, Umberto Eco’nun yardımına ihtiyacımvar, onun gibi bir ortaçağ sanatı uzmanının yanımda olması bana güven verirdi. Kendi düşünceleri dışındaki tüm fikirlerin yanlış olduğunu sanan bir siyaset adamı ile Umberto Eco gibi Ortaçağ dogmatizminin içinden bile sanatın ışığını ayıklamaya çabalayan bir aydını karşılaştırmak elbette ki çok ayıp. Nedir; Umberto Eco’nun tersine, siyaset dünyasının en aydınlık fikirlerini birer dogmaya dönüştürüveren “politikacı” ünvanlı ve şişmiş egolu adamlarını içinde besleyen siyasi partilerin, topluma güven de umut da vermesi olanaklı görünmüyor. Böylesi bir siyasi tarzın bir seçim kazanarak elde edeceği “başarı”, olsa olsa Kolomb’un Hindistan’a varacağım derken Amerika kıtası ile “çarpışması” ile karşılaştırılabilir. Uzun süre oturmuyorlar, belli ki burası bir mola yeri onlar için. Çıkarken kahvenin önünde fotoğraf çektiriyorlar, lacivertli adam önünü ilikliyor, aydınlık yüzlü kadınlardan biri çantasından Türk Bayrağı çıkarıyor, baş sallayıcılar lacivertli adamın yanında konuşlanıyor, kasketliler fotoğraf karesine girmeyip kenardan izliyorlar, bohem adam profesyonel bir makina ile fotoğraf çekiyor, güneşin yönüne bakıyor ışığı ayarlamak için. Sonra hepsi birkaç arabaya doluşup ayrılıyorlar. Eminim siz şaşırmayacak, hatta benim şaşırmamı yadırgayacaksınız, lacivert giysili o çok önemli adam birkaç metre uzunluğunda, halk arasında müteahhit arabası diye tabir edilen oldukça lüks siyah bir mersedese biniyor, belki de haklıdır, mesela mütevazı bir arabaya binse, kendisi sığsa, şişik egosu sığmaz, ne demeli bilmem ki.

Pir Sultan Abdal’ın iznine ve affına sığınarak birkaç dize ile bitiriyorum yazımı:

Sen ülkeyi kurtarmaya aday bir siyasetçi olsan

Bizden oy istemeye gelsen

Ben vatansever bir aydın olsam

“Eh be adam, umutlarını sana bağlamış öğretmenlerime hiç yakışmıyorsun” desem

Ne dersin…