UMBERTO ECO İLE PİR SULTAN ABDAL ARASINDA YAZLIK SİYASET ÖYKÜSÜ

Umberto Eco ile tanışıklığınız var mıdır bilmem, biz iyi tanışırız, aramız her zaman iyi sayılmaz, Foucault Sarkacı kitabını okumaya başladığım zaman küsüştük, ne yapıp ettiysem yarısına kadar bile okuyamadım. Ama Gülün Adı romanı öyle mi ya, üç kez okudum, ilkinde hayran, ikincide mest, üçüncü okuyuşumda ise kıskançlıktan taş kestim. Türkçeye çevrilmiş ve editörlüğünü Umberto Eco’nun yaptığı ORTAÇAĞ isimli kitabına başladım bu hafta. Yazım dili bazen lezzetli bir dondurma üzerinde kızak yapmaya, bazen de kızgın çakıl taşları üzerinde çıplak ayakla yürümeye benziyor. Ortaçağ denince aklımıza karanlık, engizisyon ve bitmez tükenmek bilmeyen savaşlar geliyor, Umberto Eco tüm bu ezberlerimizi bize kızmadan, bizi küçümsemeden tepe taklak ediyor. Daha kitabın girişinde Kristof Kolomb örneği ile sarsılıyorsunuz, nasıl öğrettiler bize, Kolomb bir dâhiydi, Dünya’nın yuvarlak olduğunu anlamış ve batıya doğru giderek doğuya yani Hindistan’a varılabileceğini öngörmüştü. Herkes ona karşıydı, özellikle devrin bilim adamları ona karşı çıkıyorlardı, onlara göre Dünya düzdü ve batıya gidilirse denizin biteceğini “aşağıya” düşüleceğini iddia ediyorlardı. Hikâyeyi böyle biliyoruz değil mi? Kolomb’un haklı olduğunu ve Ortaçağ’ın karanlığını kapattığını sanıyoruz. Umberto Eco, sinirlenmeden doğrusunu anlatıyor bize. Çağın bilim insanları Hindistan’a ulaşılamayacağını değil, o çağın olanakları ile bu mesafenin alınamayacağını ve mesafenin çok fazla olduğunu iddia ediyorlardı. Hiç kimsenin Amerika kıtasından haberi yoktu ve bu kıta olmasaydı, tarih kitaplarında sadece bir dip not olarak, üç gemi dolusu insanın açlıktan ve susuzluktan ölümüne sebep olmuş sorumsuz bir maceraperestten bahsedilecekti. Yani, haklı olan Kolomb değil “karanlık” ortaçağın bilim adamlarıydı.

Yaz aylarında büyük kentler yaşanır olmaktan çıkıyor, eşimle beraber Cumartesi sabahı erkenden terk ettik İzmir’i. Yolumuzun üstünde şirin bir sahil ilçesine birkaç kilometre mesafede S…. köyü var. Bir zamanların köy kahvesi “turistik olsak da mı zenginleşsek yoksa otantik kalarak da zengin olunabilir mi?” kararını verememiş şirin bir mekân. Fırsatı kaçırmıyorum ve Umberto Eco’nun ORTAÇAĞ kitabını açıyorum önüme, dilin çetrefilliğine faydası olacakmış gibi elimde ucu sivri bir kurşunkalem. Eyvah ki eyvah, biraz sonra 15-20 kişilik gürültülü bir kalabalıkla işgal ediliyor kahvemiz. Tam anlamıyla “ortaya karışık” diye tabir edilebilecek bir grup: Bir kaç aydınlık yüzlü ve emekli öğretmen profilli kadın, ne düşündüğünü ve orada ne aradığını anlamaya imkân olmayan kasketli erkekler, beyaz uzun saçlı ve sakallı, kentin “soysuzluğunu” terk etmiş bir bohem erkek, daha ilk bakışta mesleği “Çok haklısınız, bunu sizden başka kimse akıl edemezdi” demek olduğunu anlayabileceğiniz 6-7 kadın/erkek ve bütün bu insan tablosuna, köy kahvesine, İzmir’in Temmuz sıcağına uymayan lacivert takım elbiseli bir adam. Kalabalığın birleştirilen masalara yerleşmesinden hemen sonra bir siyasi parti grubu oldukları anlaşılıyor. Çaylar kahveler geldikten sonra konusu seçim olan sohbetleri başlıyor. Sohbet diyorum ama hemen hemen sadece biri konuşuyor, anladınız elbette, lacivert elbise giymiş olan adam konuşuyor yalnızca. Yan masaya kulak kabartmak ayıp ama kabartmak gereksiz, lacivert elbiselinin konuşması yandaki köyden bile duyulacak neredeyse. Her cümlesinde bir mesaj veriyor, fiyakalı bir mesaj, oğluna sorsanız “benim babam twitter gibi adam” der. Mesela, “Bu seçimde sandığa gitmemek, boş oy vermek Erdoğan’a oy vermektir” veya “Genel seçimlerden sonra kurulacak CHP-MHP koalisyonunda bu iktidardan hesap soracağız” diyor. Her iki cümlesinin arasına da “ben” demeyi ihmal etmiyor. Görevi baş sallamak olanlar sallıyor, emekli öğretmen profilli aydınlık yüzlü kadınların bazıları konuşmaya yelteniyor ama boşuna, lacivertli adam çok profesyonel, lafı kaptırmıyor kimseye. Kasketlilerin yüzü mermer gibi, belli ki onlar da çok deneyimliler, orada olmaları gerekiyor, oradalar, hepsi o kadar. Kahvenin orta yaşlı, zeki ve muzip bakışlı garsonu çaylarımızı tazelerken bir an göz göze geliyor ve birbirimize gülümsüyoruz bir an, iki elini dua eder gibi yapıp başını gökyüzüne çeviriyor, eminim içinden “Allah’ım sana geliyorum” tarzı bir şey söylüyor. Neredeyse ben de kaldıracağım ellerimi, Umberto Eco’nun yardımına ihtiyacımvar, onun gibi bir ortaçağ sanatı uzmanının yanımda olması bana güven verirdi. Kendi düşünceleri dışındaki tüm fikirlerin yanlış olduğunu sanan bir siyaset adamı ile Umberto Eco gibi Ortaçağ dogmatizminin içinden bile sanatın ışığını ayıklamaya çabalayan bir aydını karşılaştırmak elbette ki çok ayıp. Nedir; Umberto Eco’nun tersine, siyaset dünyasının en aydınlık fikirlerini birer dogmaya dönüştürüveren “politikacı” ünvanlı ve şişmiş egolu adamlarını içinde besleyen siyasi partilerin, topluma güven de umut da vermesi olanaklı görünmüyor. Böylesi bir siyasi tarzın bir seçim kazanarak elde edeceği “başarı”, olsa olsa Kolomb’un Hindistan’a varacağım derken Amerika kıtası ile “çarpışması” ile karşılaştırılabilir. Uzun süre oturmuyorlar, belli ki burası bir mola yeri onlar için. Çıkarken kahvenin önünde fotoğraf çektiriyorlar, lacivertli adam önünü ilikliyor, aydınlık yüzlü kadınlardan biri çantasından Türk Bayrağı çıkarıyor, baş sallayıcılar lacivertli adamın yanında konuşlanıyor, kasketliler fotoğraf karesine girmeyip kenardan izliyorlar, bohem adam profesyonel bir makina ile fotoğraf çekiyor, güneşin yönüne bakıyor ışığı ayarlamak için. Sonra hepsi birkaç arabaya doluşup ayrılıyorlar. Eminim siz şaşırmayacak, hatta benim şaşırmamı yadırgayacaksınız, lacivert giysili o çok önemli adam birkaç metre uzunluğunda, halk arasında müteahhit arabası diye tabir edilen oldukça lüks siyah bir mersedese biniyor, belki de haklıdır, mesela mütevazı bir arabaya binse, kendisi sığsa, şişik egosu sığmaz, ne demeli bilmem ki.

Pir Sultan Abdal’ın iznine ve affına sığınarak birkaç dize ile bitiriyorum yazımı:

Sen ülkeyi kurtarmaya aday bir siyasetçi olsan

Bizden oy istemeye gelsen

Ben vatansever bir aydın olsam

“Eh be adam, umutlarını sana bağlamış öğretmenlerime hiç yakışmıyorsun” desem

Ne dersin…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s