SAĞLIKTA FARKINDALIK: ÖLE ÖLE DEĞİL, FARKINDA OLA OLA

Sosyal medya “arkadaşlarımın” bazılarını ellerindeki bir kova buzlu suyu kafalarından aşağı döker görmesem bu konuda yazmayı aklımdan bile geçirmemiştim. Artık herkes biliyor, ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) hastalığına farkındalık oluşturmak için geliştirilmiş Ice Bucket Challenge adını taşıyan eylem, sosyal medya vasıtası ile hızla yayılıyor. Eylemin orijinal şekli şu, kendisine meydan okunan kişi ya kafasından aşağı bir kova buzlu su döküyor, dökemiyorsa ALS hastaları için kurulan derneğe bağışta bulunuyor. Ülkemiz sosyal medyası eylemin buzlu su kısmını iyi anlamış, kovayı kapan kameraların karşısına geçiyor. Ama iş ALS hastaları için bağışta bulunmaya gelince banka dekontlarının sosyal medyada paylaşıldığına şahit falan olmadım.  ALS’li hasta yakınlarının kurduğu dayanışma derneklerine bağış kısmını saymazsak projenin farkındalık yaratma konusunda oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Yontma Taş Devrinden bu yana insanlık tarihinin gördüğü en fiyakalı çağ olan Cilalı Medya Devri’ni yaşadığımıza göre kameralar karşısındaki gösterişli bir eylemin başarısına şaşmamak gerekli. Ama nedir, kafasından aşağı bir kova buzlu su dökme eylemi aslında hiç de masum ve eğlenceli bir eylem sayılmamalıdır. Özellikle birkaç soğuk bira içtikten sonra bu eylemi yapan kişiler inhibisyon nedeniyle ani ölüm riski ile karşı karşıya kalırlar. Hele kalp damar hastalıkları için yüksek risk oluşturan hipertansiyon, obezite, hareketsiz yaşam, sigara içimi vb. durumlarda buzlu su eylemi ölüme meydan okumaya dönmektedir. Ülkemizde hastalığa meydan okuma ve hastalıklara karşı takınılan tutum, bize özgü bir hurafe kültürünün parçası olmuştur. Bir hastalığa farkındalık oluşturmak için yapılan eylemin aktörleri çoğu kez kendi sağlıkları hakkında bir farkındalığa sahip değildirler. Bu yazımda ülkemiz hurafe kültürünün sağlık ayağının bir ucunu kaldırıp size göstermeye çalışacağım, buyurun okumaya devam.

 

Sanırım hastalıkları ola ola değil, hatta öle öle de değil, farkında ola ola öğreneceğiz. Kızamuk Ağıdı’nı duymuşluğunuz var mıdır, Ceyhun Atuf Kansu’nun ünlü şiiri. Farkındalık yaratmak mı demişti biriniz, işte budur:

“…………………………….

Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,

 

Çocukları kızamuk döküyor,

 

Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,

 

Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.

 

 

Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,

 

Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,

 

Ve düşmüş bir gül oluyorlar birden,

 

Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.

 

…………………………………………….

 

Ben bir günde yirmi üç küçük ölünün,

 

Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,

 

Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,

 

Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.”

 

Şiirin tamamını yazmadım, biraz gayretle tümünü bulup okuyabilirsiniz, öneririm. Ömer Seyfettin’e ne demeli, Kaşağı adlı öyküsünde kuşpalazı (difteri) hastalığının ipliğini pazara çıkarır, yarattığı Hasan adlı çocuğun ölümü pahasına. Hele verem, dünya edebiyatında kanlı balgam ve ciğerleri deşen öksürüğü şablon haline getirivermiştir. Faruk Nafiz Çamlıbel’in unutulmaz Han Duvarları şiirinin bir kısmında verem de kendine bir yer bulmuştur. Farkındalık yaratmak mı demişti biriniz, buyurun:

 

“……………………..

 

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık,

 

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla,

 

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

 

Garibim namıma Kerem diyorlar

 

Aslı’mı el almış haram diyorlar

 

Hastayım derdime verem diyorlar

 

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

 

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

 

Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

 

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

 

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

 

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

 

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!

 

 

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

 

Hancı dedim bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

 

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

 

Dedi:

 

Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

 

ALS için farkındalık yaratma projesinin başarısı gerçekten göz kamaştırıcı, geçenlerde bindiğim taksinin şoförü hastalığın tam adı olan amyotrofik lateral sklerozu öyle düzgün telaffuz etti ki kendisinin tebdili kıyafet gezen Nobel tıp ödüllü bir tıp adamı olduğundan şüphelendim. Sağlıkta farkındalık önemli, sıtma, tifo ve verem hortladı, hortlayacak, çocuk felci güneydoğu sınırlarımızdan içeri sessizce geçti, geçiyor. Özellikle Suriye ve Irak sınırlarımıza çaresizce dayanan on binlerce insan, kaçtıkları ülkelerin birikmiş sağlık sorunlarını ve bulaşıcı hastalıklarını taşıyorlar yanlarında. Ülkemiz, karantina tedbirlerindeki ihmaller ve kötü yönetilen sığınmacı/mülteci krizinin bedelini oldukça ağır ödüyor, ödeyecek. ALS gibi yüz binde 1-2 kişide görülen bir hastalığa karşı toplumsal duyarlığın geliştirilmesi gerçekten çok sevindirici. Nedir; ya bir, iki diye değil, onlarla yüzlerle saydığımız hastalıklar ve hastalıkları hazırlayan koşullar, hangi birini saymalı. Aşırı tuz ve şeker tüketimi, hareketsiz yaşam, sigara içimi, hazır gıdalara dayalı beslenme, denetimsiz gıda maddesi satışı, GDO’lu gıdaların piyasaya sürülmesi, insan ve çevre sağlığı tehdidine rağmen taş ocağı, balık çiftliği, altın madeni vb. işletmelere izin verilmesi ve daha neler neler… Sıtma yeniden kapımıza dayandı mesela. Sivrisinek mücadelesinin hala uçan sinekleri öldürerek yapılacağını sanan yerel yönetimleri eleştirenler, eski usul “dumanlı sislemeden” medet umuyorlar. Oysa erişkin sivrisineğe karşı yapılan mücadelenin av tüfeği ile sinek avlamaktan zerre kadar farkı yoktur, nokta. Size kestirmeden bir sır vereyim, bir bölgede arkasında dumanlar sala sala dolanan sinek ilaçlama aracı görürseniz bilin ki o yörenin belediyesi insan yaşamına ve çevreye zerre kadar değer vermediği gibi larva mücadelesinden de haberi yoktur. Sorsanız belediye başkanına, “halkımız duman istiyor” diyecektir, halkın cahilliğinin, hurafelerinin ve dogmalarının kuyruğuna takılmış belediye başkanları…

 

Yaşadığımız toprakların hurafe yaratma becerisi nasıl da zengin, günlerce konuşabilir, ciltlerce yazabiliriz bu konuda. Başımdan geçen bir olayı bir hikâyeciğe çevirip bu yazının içine yapıştırıyorum, sanırım beğeneceksiniz: Yıllar ve yıllar önceydi, Doğu vilayetlerinden birinin haritada görmesi bile müşkül bir ilçesindeyim, “tabip asteğmen” sıfatı ve “vatani vazife” nedeniyle bir askerlik şubesinde gençlerin askerlik muayenesini yapıyorum. O zamanların usulünce benimle beraber bir sivil hekim ve ilçenin bürokrasisinden dört beş kişiyiz, askerlik komisyonu diye bir kurul işte. İlçenin merkezinden gelen gençlerin yanı sıra köylerden gelenler de var. Gördüğüm bazı manzaraları Egeli bir insanın akıl ve duyusuyla kavraması kolay değil. Adına pantolon dediği bir kumaş geçirmiş bacaklarına, düşmesin diye iple bağlamış. Nüfus cüzdanı, dönüş için yol parası, öğleyin yiyeceği yufka ekmeği ve çakıl taşı görünümlü peynir hep birlikte bir çıkına sarılmış. Kimisi ilkokul mezunu görünüyor ama aslı yok, adını bile zor yazıyor. Yoksulluk ve cahillik birbirine öyle sıkı tutunmuş ki, hem birlikte olmaktan mutsuz hem de diğeri olmadan yapamayan evli çiftlere benziyorlar, kenetlenmişler birbirine. Ben her gün onları görüp hiç bir şey yapamamanın karamsar tatsızlığı içinde ve tüm komisyon üyelerine rağmen onlara nazik ve insan gibi davranmakla avutuyorum kendimi. Sayılı gün, geçip gidiyor günler, o ilçedeki son günüm, ertesi gün yine başka bir ilçenin yolunu tutacağım. Ama o sabah askerlik şubesinin önü kalabalık, sıra dışı bir insan kalabalığı var, yaşlılar, kadınlar, çocuklar itiş kakış ve huzursuz bir kalabalık. Üstüne üstlük jandarmalar çevirmiş etraflarını, öylesine bekleşiyorlar. Uzun sürmüyor öğrenmem, askerlik muayenesine gelecek bir genci, bir çocuğu bekliyorlar. Bir dokunma ve bir kaç Arapça söz söyleyince her hastalığı iyileştirme gücüne sahip olduğuna inanılan bir çocuk. Birazdan etrafını sarmış akrabalarının eşliğinde, korumasında geliyor, bekleyenler çığlıklar atarak, ağlayarak ona ulaşmaya dokunmaya çalışıyorlar. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmaya hazır pencereden seyrediyorum olanları, sanki bir zaman tünelinin bir ucundan ortaçağın en karanlık günlerini izler gibiyim. Biraz sonra karşıma dikiliyor, zayıf, gözleri çukura kaçmış, güneş görmemiş beyaz teni ve alabildiğine boş bakan gözleriyle karşımda. Ağır zihinsel özürlü bir çocuk bu, değil askerlik yapmak tek başına hayatını sürdürmesi bile olanaksız. Ailesiyle yaşadığı ıssız köydeki evin önünde günlerce, haftalarca beklermiş insanlar, hastalığına göre bir tavuktan bir ineğe kadar değişen bağışlar karşılığında dokunurmuş hastalara, bazıları yeminler ediyormuş, “felçli girdi koşarak çıktı” diye. Bu çocuk yoksullukla cahilliğin tutkulu ve hastalıklı aşkının gerçek bir meyvesiydi, acı ve buruk bir meyve.

 

Bir ülkenin çökmesi sadece ekonomik ve siyasi alanlarda olmaz, çöküp giderken yanında eğitim, sağlık, ahlak, insan hakları, kültür ve sanat, hukuk gibi temel tüm değerlerini de götürür, topluma hurafe kültürü ve bağnazlık egemen olur. Sosyal medyada kafasından aşağı bir kova buzlu su dökenleri izlerken, daha nelerin farkında olmak zorunda olduğumuzu kendimize ve çevremize söylemek gibi bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum.

 

Peki, ne yapmalı diyeceksiniz, cevabı yıllar önce Wilhelm Reich vermiş, Dinle Küçük Adam adlı kitabında: Sevgi, bilgi ve çalışma…

 

 

Kaynaklar:

 

  1. Kansu, Ceyhun Atuf, Tüm Şiirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1978.
  2. Seyfettin, Ömer, Kaşağı, Sis Yayınları, 2010.
  3. Çamlıbel, Faruk Nafiz, Han Duvarları, Yapı Kredi Yayınları, 2003.
  4. Reich, Wilhelm, Dinle Küçük Adam, Cem Yayınları, 2006.

ÖLÜMÜNE PİZZA SİPARİŞİ

Bir arkadaşım anlattı, ben onun yalancısıyım, yalansa bile hem eğlenceli hem de yazımın girizgâhı için güzel bir öykü, biraz süsleyerek aktarıyorum:

Bir öğle vakti odamda çalışıyorum; dosyalar, raporlar, acil yetişmesi gereken bir sunumum var, öğle tatili yapmak bir hayal, kapım çalındı ve “gir” dememe vakit kalmadan kapıdan içeri bir uzaylı girdi. Evet, bir uzaylı, üstelik uzay giysilerini bile çıkarmamış, şaşılacak bir şey yok, bir gün mutlaka geleceklerdi, biliyordum, gençliğinde Erich Von Daniken’in Tanrıların Arabaları’nı okumuş bir kuşağın temsilcisi için yadırganacak bir durum olamaz elbette.  Kısa süren korkumun yerini hoş bir gurur doldurdu içimi, yeryüzündeki beş milyar insan içinde iletişim kurmak için beni seçmişlerdi. Okuduğum bilim kurgu romanlarını gözden geçirmem iki saniye sürdü, aslında daha da uzun sürerdi ama o iki saniyenin sonunda uzaylının elindeki paketi ve paketin üzerindeki yazıyı gördüm: 30 dakikada pizzanız hazır, hazır değilse pizzanız bedava…”

Şimdi yerinizde sıkı durun, bütün kamuoyu araştırma şirketlerinin pabuçlarını dama atacak bir iddiada bulunacağım: Dünya’nın herhangi bir büyük kentinde yoğun trafik manzaralı bir kafeye oturup, birkaç saat gözlem yaparak o ülkenin rejimi ve hatta yaklaşan seçimlerinin sonuçları hakkında hata payı çok düşük tahminlerde bulunmanız mümkün. Üstelik o ülkeyi hiç tanımıyor bile olsanız. Emin olun hiç zor değil, bakın işte şimdi açıklıyorum: Bir toplumun siyasi rejimini ortaya seren en önemli unsurlar, yönetim aygıtı ile halk arasındaki ilişkilere ait şifrelerin çözümünde kendini ele verir. Yönetim aygıtı toplumun güçlülerini koruyor, kendisini de güçlüler sınıfına dâhil ediyorsa o ülkede insan hakkı, adalet, eşitlik, barış aramayın boşuna. Despotluğun bir yaşam ve yönetim biçimi olduğu ülkelerde, yasalar da işleyiş de yayanın, bisikletlinin ve motor kullananların hayatlarına delik bir kuruş kadar bile değer biçmez. İzlediğiniz trafikte yayanın, bisikletlinin, motor kullananların öncelikleri ve hayatlarına verilen değer, o ülkede siyasal rejimin ne denli baskıcı, otoriter ve faşist olduğunun açık kanıtlarını sunar. “Yok, ben saatlerce trafik manzaralı kafede oturamam, sıkılırım” derseniz, biraz tehlikeli olmakla beraber farklı yöntemler de önerebilirim size. Mesela trafik ışıklarının olmadığı bir yaya geçidinde karşıdan karşıya geçmeyi deneyebilirsiniz. Yaya geçidine adım attığınızda araçlar zınk diye duruyorsa, düşüncelerinizden dolayı sabahın beşinde gözaltına alınmaz, giydiğiniz mini etek yüzünden tecavüze uğramazsınız. İktidarın zulüm üzerine kurulduğu ülkelerde de araçlar zınk diye durabilir ama olasıdır ki bu, sizi altına aldıktan 30 metre sonra olacaktır. Yaya geçidinde araçların yüzünüze bile bakmadan geçtiği bir ülkede yol verenlerin bazıları sizi şaşırtmasın, direksiyon başındaki şahıs bir elini tavuk kışkışlar gibi sallayıp “geç geç” işareti yapıyorsa, eyvah ki eyvah, ana muhalefet partisine denk geldiniz demektir. Yönetimdeki güç odaklı zihniyetin iktidar olamamışlarından oluşurlar. Size tavuk kışkışlar gibi yol vermesinin şifrelerini çözmek zor gibi görünse de hiç değil. Şunu demek istiyorlar: “Aslında ben de diğerleri gibi vız diye geçebilirdim, araçta olan ve güçlü olan benim, ama benbaşkayım, ben sizi sizden daha çok düşünüyorum, beni iktidara getirirseniz araçların zınk diye durmaları için çalışacağım. Ama sadece partimi iktidara getirmeniz yetmez, bizzat beni iktidar yapmalısınız, çünkü bizim partide, siz bilmezsiniz, bilmeyin de zaten, her türlüsü var, bir tek ben başkayım, ben, ben, ben…”

“30 dakikada pizzanız kapınızda, 30 dakikada gelmezse pizzanız bedava.” Önce bazı büyük firmaların bu sloganla başlattığı kampanya ara sokakların küçük kafe ve büfelerine kadar yayılmış durumda. Büyük kentlerden birinde yaşıyor ve araç kullanıyorsanız, şeytan gibi motor kullanan, pizza vb. yiyecek taşıyan gençlerin hemen her gün tehlikeli atraksiyonlarını görüyor olmalısınız. Sağ aynanızı gören gözünüzden hızlı, zikzaklar çizerek trafiğin içinde yol alırken motorlu kuryeler, aracınız için veya olabilecek bir kazada kendi başınıza gelecekler için kaygılanıyorsanız, muhtemelen bu yazıyı okumayı bir üst paragrafta bırakmışsınızdır. 2004 yılında İstanbul’da yapılan bir araştırma motorlu kuryelerin yüzde doksanının trafik kazası ile karşılaştığını gösteriyor. Doğrulayamadığım kaynaklara göre ise ülkemizde yüz bin motorlu kurye bulunuyor ve yılda iki yüzü hayatını kaybediyor. Çalışanlarına babacan görüntüsü veren katil patronun dili ise şudur: “Haydi koçum 10 dakikada yetiştiriver, sıcacık yesinler.” Motorlu kuryelerde yaş 16’ya inmiş durumda, çoğu sigortasız, ehliyetsizler giderek artıyor, kimisi kasklarını kırmızı başlıklı kızın sepeti gibi taşıyor kolunda, kaskların büyük çoğunluğu yasak savmak amaçlı ve standartları uygun değil. Ya kullandıkları motorlara ne demeli, teknik özellik, güvenlik ve diğer donanım açısından standart yok, denetim yok, hukuki düzenleme zaten yok. Motorlu kurye ile servis yapan yiyecek satış yerleri, ruhsat alırken hiç bir yasal düzenlemeye tabi değiller, hani taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar, budur.  Yani yüz bin motorlu kurye insanımız, gençlerimiz, çocuklarımız aslında yok hükmündedir… Trafik akışında büyük ve güçlü aracın öncelikli olduğu bir ülkede denetimsiz ve zamana karşı çalıştırılan motorlu kuryelik, sigortası Azrail’e yaptırılan bir meslek kolu olmuştur. Trafikte şeytan gibi motor kullanan, “kaportası kuryelerin canı” olan motorlarıyla sipariş yetiştiren, işinden olmamak için daha çok risk alan çocuklarımıza kızmadan önce, çok kazananın daha çok kazanması için kurulmuş düzeni sorgulamalıyız. Dahası da var; hangi siyasi partinin “Biz iktidara geldiğimizde motorlu kuryelik sistemini kökünden değiştireceğiz, üstelik bunu yaparken trafiğin tüm önceliklerini insan temelinde yeniden inşa edeceğiz” dediğini aramak, demeyenlere de dedirtmek zorundayız.

Ülkemizde maden kazaları ile motorlu kurye kazaları arasındaki tek fark, ölümlerin toplu halde olup olmadığından ibarettir. Her ikisinin de ölümleri, bal gibi önlenebilir iş kazasıdır. Muhalif olmak, iktidara karşı olmak sadece bir sözden ve parti aidiyetinden ibaret değildir. Genel başkan kim olsun diye yapılan toplantıya motorlu kurye ile pizza vb. yiyecek siparişi veren bir siyasi partinin, iktidar partisi ile arasında zerre kadar fark yoktur. Yoksa siz hala pizza siparişi verip 28. dakikada homurdanmaya başlayan sıkı devrimcilerden misiniz? Bir düşünseniz diyorum, ne dersiniz.

Kaynaklar:

1-     Cumhuriyet Gazetesi, 21 Ağustos 2014, Onlar Zamana Karşı, Zaman Onlara.

2-    İnternet kaynak

http://www.ttb.org.tr/MSG/dergi/mart25/is_kazasi.pdf

Solakoğlu Uçar, M., Bakırcı N., Harmancı Hande (2006). T. T. B. Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi. İstanbul’daki Motosikletli Kuryelerde İş kazası Niteliğindeki Trafik Kazaları. (Ocak-Şubat- Mart) 2006 sayısı.

SEÇİMDEN SONRA KURULTAYDAN ÖNCE: SEÇİMLER VE TERCİHLER

Toplumların ve insanların seçimleri yalnızca sandık başında olmuyor, hatta sandıktan çıkan sonuçlar, o toplumun farklı alanlarında ortaya çıkan tercihlerinin toplamı olarak gerçekleşiyor. Hal böyle olunca, seçim sonuçları gerçekte malumun ilanından başka bir şey olmayabiliyor. Bugün sizi bir tarih yolculuğuna çıkartıp o daldan bu dala gezdireceğim, insanların ve liderlerin tercihlerinden yola çıkarak toplumların kaderleri nasıl şekilleniyor anlatmaya çalışacağım, seveceğinizi umuyorum.

2.Wilhelm Alman İmparatoru ve Prusya Kralı olarak 1888 yılında tahta çıktığında önünde başının belası olarak gördüğü bir adam vardı. Koca imparator için bir adam nasıl bela olabilir demeyin, o adamın adı Bismarck olunca oluyor… 29 yaşındaki genç İmparator deneyimli Başbakan Bismarck ile anlaşamadı, sakın ola ki bu anlaşmazlığı Bismarck’ın demokrasi havarisi olduğu şeklinde yorumlamayın, Demir şansölye namıyla tanınmış ve daha mecliste yaptığı ilk konuşmada büyük sorunların “kan ve kılıçla” çözülebileceğini söylemiştir Bismarck. Ancak Wilhelm ve Bismarck’ın özellikle dış politika konusunda büyük görüş ayrılıkları vardır. Bismarck Avrupa’da bir denge siyaseti güdüyor ve Rusya ile Fransa’nın ittifakını engellemeye çalışıyordu. Wilhelm radikal bir kararla bir tercih yaptı, 1890 yılında Bismarck’ı azletti, 1892 yılında Fransa- Rusya ittifakı kuruldu, daha sonra bu ittifaka İngiltere katıldı. Milyonlarla insanın ölümüne sebep olan I. Dünya Savaşı’nın cepheleri oluşmuştu.

19.yy. sonunda Rusya gözünü doğuya dikmişti, Mançurya, doğu denizleri hatta Kore’yi ele geçirme planları yapıyordu. Ancak aynı bölgeye emperyalist amaçlarla gözünü diken bir ülke daha vardı: Japonya. Önce pastayı birlikte paylaşmayı önerdi Japonlar. Rusya Japonya’yı ciddiye almadı, bir olasılık ırkçı nedenlerle işbirliğini küçümsedi Ruslar. 1904 yılında iki emperyalist devlet kapıştılar. Ruslar doğu denizlerine ulaşarak Japonlara sürpriz bir baskın yapmayı planlamış ve Baltık Denizi’nden hareket eden 32 gemiden oluşan bir donanma Ümit Burnu’nu dolanarak 8 ayda Japon sularına ulaşmıştı. Hesap etmedikleri bir tek şey vardı: Japon Amirali Togo. 27 Mayıs 1905 gecesi bir Japon gemisi Rus donanmasını fark etti ve 04.55’de Amiral Togo’ya telsizle bilgi verdi. Sabah 06.34’de Amiral Togo Tokyo’daki Donanma Bakanı’na şu mesajı gönderir. “Şu anda düşman filosunun görüldüğü haberini aldım. Donanmamız derhal harekete geçerek düşmana saldıracak ve onu yok edecektir.” Rus donanması aynı gün hemen tümüyle yok edilmiştir. Amiral Togo bir seçim yapmıştır, dahası bu seçimi yapabilecek yetki ve donanıma sahiptir, yaşadığı ve yetiştiği toplum ona bu yetkiyi vermiştir. Çoğu zaman yapıldığı gibi Tokyo’dan “olur” istememiş, kimsenin “tensiplerine”, “emirlerine” falan sunmamıştır.

Hasan İzzet Paşa’yı bilir misiniz, 1931 yılında öldüğünde tavukçuluk yapıyordu. 1915 yılında Enver Paşa tarafından emekliye sevk edilmişti. Oysa I. Dünya Savaşı’nın en sıcak günlerinde 3. Ordu Komutanı görevini yürütmekteydi.  Osmanlı’yı Dünya Savaşı’nın batağına sürükleyen Almanlar, karşılarına çıkacak olan Rus birliklerini azaltmak için Enver’i kullandılar. Yavuz Zırhlısı ile Trabzon’a giden Enver 14 Aralık 1914’de Köprüköy’e gelerek derhal taarruz edilmesi emrini verdi. 3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa soğuk kış şartlarında harekâtın yapılmasının mümkün olmadığını, ilkbahara ertelenmesi gerektiğini bildirdi. Enver, Hasan İzzet Paşa’yı görevden aldı ve taarruz emri verdi, yaptığı seçim ve verdiği emir Sarıkamış’ta 90.000 askerin ölüm fermanıydı.

2. Dünya Savaşı sonlarına doğru 28 Kasım- 1 Aralık 1943 günlerinde üç lider Tahran’da bir araya geldi: İngiltere Başbakanı Churchill, ABD Başkanı Roosevelt ve Sovyetler Birliği Lideri Stalin. Artık savaş sonrası için yeni bir Dünya haritası planları yapılmaya başlanmıştı.  İddiaya göre bir yemekte, Almanya’nın savaştan sonra bir daha tehdit oluşturmaması için Churchill, Almanya’nın beş ayrı devlete bölünmesini önerince, Stalin de 50.000 Alman subayının kurşuna dizilmesini önermişti. İşte O Stalin, yönetimde olduğu 1930- 1953 tarihleri arasında 3.778.000 kişi tutuklandı, 786.000 kişi idam edildi, 1 Ocak 1940 tarihi itibarı ile infaz kamp ve kolonilerinde 1.979.729 kişi bulunuyordu. “Ah” diyor kimi aydınlarımız, şu Stalin yerine doğru düzgün biri geleydi, Troçki, Zinovyev, Kamanev, Rikov, Buharin, Radek gibi sağlam aydınlardan biri Lenin’in yerini alsaydı. Oysa Stalin’in iktidarı 1917 Devriminin hemen akabindeki siyasi tercihlerleşekilleniyordu. 25 Kasım 1917’de Kurucu Meclis seçimleri yapıldı, Sosyal Devrimciler 420, Bolşevikler 225 sandalye elde ettiler, yani Bolşevikler seçimi kaybetmişti.  18 Ocak 1918’de Meclis toplanır toplanmaz kızıl askerler meclisi dağıttı. 10 Temmuz 1918’de Sovyet Anayasası ilan edildi. Yeni seçim sisteminde işçilerin oyu köylülere göre öncelikliydi, din adamlarının ve burjuvaların oy hakkı yoktu, oylamalar açık yapılıyordu. Gücü eline geçirene her şeyi yapma yetkisi veren, güçlüyü daha güçlü yapan Sovyet devriminin tercihleri, yıllar sonra Stalin’i iktidara taşıyacaktır.

Hitler II. Dünya Savaşı yıllarında yaklaşık 4,5 milyon Yahudi’yi ve 75.000- 150.000 kadar Çingene’yi katletmiştir. Pekâlâ, savaşın sebebi bu katliamlar mıdır, HAYIR, Almanya ile savaşan Batılı Devletler katliamlar karşısında ciddi bir girişimde bulunmuş mudur, HAYIR, Katolik Kilisesi ağır bir tepki vermiş midir, HAYIR… Kendi ülkelerinde ve Dünya’da büyüyen sola, sosyalizme, komünizme ve güçlü ekonomik örgütlenmeler oluşturan Yahudilere karşı ellerini kirletmek istemeyen ve faşizmin sırtını sıvazlayan kapitalizm, Hitler’in iplerini elinde tutamayınca savaş patlak vermiştir. Hitler’i Almanya’da iktidara taşıyan pek çok faktörden birisi de medeniyetin beşiği Batı ülkelerinin tercihlerinde yatmaktadır.

Yapılan tercihler sadece tarihsel kahramanlar için değil, tırnağınızın ucu büyüklüğündeki idari birimler için de önemli olabilir. Hatta bu kesip attığınız tırnak büyüklüğündeki birimlerintercihleri birikir, birikir de Cumhurbaşkanlığı seçimi oluverir. Yerel yönetimlerin bitmek tükenmek bilmez hikâyelerindendir, bir yöneticinin yıldızı parlayınca onun etrafındakiler ali kıran baş kesen eşkıyalara dönüşürler. Belediye Başkanı değişir, bildiğiniz kırk yıllık sekreter “özel kalem müdürü” unvanı ile bir anda cihannüma harikası ve bir despot oluverir. İktidara gelenler çaycısı ve şoförü ile gelir, iktidardan gidenlerin çaycıları ve şoförleri hayvan barınaklarında sürgüne gönderilir. Kesip attığınız tırnaktan büyük olmayan birimler için yapılan bu tercihler, ülkenin kaderine hükmeder. İnsanların küçük tercihleri birikir, toplumların ve liderlerin tercihlerine dönüşür, o tercihler ise Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucu oluverir.

Tarihi kişiliklerin resmigeçit törenini andırır bu yazıyı hazırladığım günlerde CHP içinde büyük bir kıyamet kopuyor; Kurultay toplanmasını ve Kılıçdaroğlu’nun istifasını isteyenler, ulusalcılar, yenilikçiler, geleneksel çizgidekiler arasında yeni bir CHP tercihimücadelesi veriliyor. Yazımın finalinde, tercihimi, CHP’nin şimdiki haline uyan bir Stalin fıkrasından yana koydum, beğeneceksiniz.

1953 yılında Stalin ölmek üzereyken Kruşçev’i yanına çağırır, “Bak” der, “Benim ölümümden sonra yönetime sen geleceksin, sana iki zarf vereceğim, karşına aşılması zor güçlükler çıktığında birinci zarfı aç, göreceksin sorunların çözülecek. İleriki yıllarda yine büyük sorunlarla karşılaşınca ikinci zarfı açarsın.” Stalin ölür ve Kruşçev Sovyetler Birliği’nin yönetimine gelir. Bir kaç yıl sonra sorunlar birbiri ardına gelince Stalin’in zarfları gelir aklına. Birinci zarfı açar, tek satır yazmaktadır çıkan mektupta, “Bütün suçu bana at.” 1956 yılında 20. SBKP toplantısındaki ünlü konuşmasında Kruşçev yaşadıkları tüm sorunların sebebi olarak Stalin’i gösterir. Kruşçev siyasi krizi atlatmıştır,  yıllar sonra baş gösteren sıkıntılı günlerde de içi rahattır, nasılsa ikinci zarf var diye düşünmektedir. Sonunda başı iyice dara düşünce ikinci zarfı açar ve mektubu okur, ilkinde olduğu gibi tek satır vardır: “Sen de iki mektup yaz.”

 

 

Kaynak:

Akşin, Sina; Kısa 20. Yüzyıl Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.

SANDIK BAŞINA

Bir ülkenin siyasal rejimini şekillendiren önemli enstrümanlardan sadece biridir sandık. Küçümsemiyorum, kuşkusuz önemli bir yeri var mührü bastığımız yerin, ancak sandığın demokrasiyle özdeşleşmesi de pek mümkün görünmüyor bana. Yine de Pazar günü sandık başına giderek mevcut iktidarın/düzenin değişmesine en çok katkıda bulunacağını düşündüğüm adaya oy vereceğim, sizler gibi. Ama şu yazı boyunca sandığı bir tarafa atın gitsin, hatta attığınız yerde kalsın. Büyük olasılıkla oy vermeye karar verdiğiniz bir adayınız vardır, işte şimdi, bugüne kadar kimseye çaktırmadığınız çok gizli siyasi amaçlarınızı ve gerçekte kime oy vereceğinizi ortaya çıkaracağım. Mührü bastığınız yeri değil, fikrinizin ardındaki oyunuzu okuyacağım kitap gibi. İlginizi çektiyse okumaya devam.

Önüm, arkam, sağım, solum vatan haini…

Birçok kişi etiketlemeyi çok seviyor, hele hele iş vatan hainliğine gelince of aman of, herkes hain. Sandığı protesto edelim diyenler, falancaya oy verelim diyenler, şu seçenekleri de göz önünde bulunduralım diyenler, Atatürkçü olmayanlar, sosyalistler, sosyal demokratlar, milliyetçiler, dindarlar, ateistler, Ermeniler, Kürtler, kendisi gibi düşünmeyenlerin hepsi vatan haini ama kendisi vatansever. “Hele şu bölücüler yok mu, hepsi idamlık”, ölüleri leş, dirileri domuz”… Bu yazdıklarım size tanıdık geliyor mu, kendinizden bir şeyler buluyor musunuz, o zaman sandık mandık hikâye, oyunuz mevcut düzene…

Çocuklarınız tatili nasıl geçirdi?

Eminim “ne alaka” diyorsunuz ama çocuklarınızı nasıl yetiştirdiğiniz, gelecekten ne beklediğinizin basit bir simgesidir. Onlar ne denli donanımlı yetişirse gelecek umudumuz o denli parlak olabilir. Çocuklarınıza “tatil nasıl geçiyor” diye sorduğumuzda aldığımız cevap “hep öyle işte yaaa, bilgisayar başında” cevabını alıyorsak sandık mandık hikâye, oyunuz mevcut düzene…

 Bugün sokak hayvanları için ne yaptınız?

Malum, hava sıcaklığı çok yüksek, ülkemizin yarısı çöl ikliminde yaşıyor. Çoğumuza göre hava hoş, klimamız, buzdolabında soğuk suyumuz var, peki ya sokak hayvanları. Onlar için bir kap suyu en son ne zaman koydunuz sokağa? Kent sokaklarını onlarla paylaştığımız, onların yaşamımızın bir parçası olduğu gerçeğini istesek de istemesek de kabul etmek zorundayız. Bunu idrak edemiyor, “Batı ülkelerinde sokaklarda hayvan mı var yahu” teranesini çığırmaya devam ediyorsanız, sandık mandık hikâye, oyunuz mevcut düzene…

Kaynak göstermeden başkalarının yazdıklarını sosyal medyada paylaşanlara ne demeli?

Sizin orayı bilmiyorum ama bizim burada çalınanın küçüğüne büyüğüne bakmadan hepsine kısaca hırsız diyoruz, kolay oluyor. Ama bir bakıyorum, bir arkadaşım nefis bir fotoğraf çekmiş, bir bakan bir daha bakıyor.  Çekenin adı belli, namı belli, daha iki saat olmadan on kişinin sayfasında boy gösteriyor aynı fotoğraf, çekenin ne adı var ne de sanı. Köşe yazımdan bir paragrafı kaynak göstermeden yayınlıyor adamın biri, uyarıyorum, “Duyan da Tolstoy’dan alıntı yaptım sanacak” cevabını alıyorum. Hırsızın oyu hırsıza olur, bu nedenle sandık mandık hikâye, hırsızın oyu mevcut düzene…

Türkiye savaşa girse…

İlkokulda bir öğretmenim vardı, akıllı, uslu, terbiyeli, beyefendi bir adamdı. Gel gör ki Kurtuluş Savaşı veya Türk tarihi üzerine bir konumuz varsa değişiverirdi, hem de nasıl. “Çocuklar, Türkiye savaşa girdi diyelim, hem de üç cephede üç düşmana birden savaş ilan etti aynı anda, Rusya, İsrail ve Yunanistan.” Burada sözlerine bir an ara verir, bizler de aynı heyecanı onunla paylaşıyor muyuz diye bizi kontrol ederdi. Sesi boğuklaşır, elinde ince uzun sopası ile haritanın başına geçerdi. “Türk askeri savaş çıktığında sabah namazını kışlasında kılar, aynı gün akşam namazını Atina’da, Moskova’da ve Kudüs’te kılar” derdi.  İçi boş bir ırkçılık, hurafelerle beslenmiş dini inançlarla harmanlanınca ortaya tehlikeli bir karışım çıkar. Hurafe ve ırkçılığa karşı tek ilaç bilimsel aklın yol göstermesidir. Uzun lafı kısası, doğru dürüst kitap okumuyor, oradan buradan duyduğunuz üç beş cümle ile siyaset gurusu kesiliyorsanız, sandık mandık hikâye, oylar mevcut düzene…

Birine, bir şeye kızınca ilk akla gelen kadın cinsel organları mı oluyor?

Kadınlara yönelik şiddet, kadın cinayetleri giderek artıyor. Cezaları arttıralım, asalım, keselim diyerek çözülecek gibi de durmuyor. Cinayetleri işleyenlerin bir kısmının olaydan sonra intihar ediyor olması, cezayla falan çözülecek bir sorun olmadığına delil sayılmalıdır. Şiddet toplumuzun giderek daha derinliklerine nüfus ediyor, topyekûn olarak güce ve güçlüye tapan bir toplum oluverdik. Bu tehlikeli sürecin ilk işaretleri çoktandır önümüzde, güç ve dini hurafe odaklı toplumsal değişim ilk olarak konuştuğumuz dilin tüm kodlarını yeniden biçimlendiriyor. Şiddete karşı oluşan duyarsızlık, kadın cinselliğini hedef alan yeni bir dil üretildikçe derinleşiyor. Kadın cinsel organlarının argo ifadesi artık dilimizin bağlaçlarından birisi olmuş durumda. “Ne var bunda, dil alışkanlığı olmuş bir kere” diyorsanız, sandık mandık hikâye, oyunuz mevcut düzene…

İdam cezasını savunmak…

İtalya’nın başkenti Roma’da ayakta duran önemli tarihi yapılardan biri de Kolezyum (Flavianus Amfitiyatro).  MS 80 yılında tamamlanan bu yapı, içinde en çok insanın öldürüldüğü yapı sayılıyor. Yüzyıllar boyunca hem gladyatör dövüşlerinin hem de insanların vahşi hayvanlara parçalattırıldığı bir tören alanı olarak kullanılmış Kolezyum. Günümüzde Dünyanın herhangi bir ülkesinde idam cezası kalktığında, tüm ışıkları sabaha kadar yakılarak sembolik bir mesaj veriliyor: Gladyatörleri değil imparatoru cezalandırın.

Yakın geçmişte bir çocuğun vahşice öldürülmesi üzerine soruna çözüm arayan bir sosyal medya kullanıcısı önerilerini yazıyor: “Katilin önce derisini yüzeceksin sonra da hafif ateşte kızartacaksın.” Ölüm cezası, kodları şiddet yönünde değiştirilmiş bir toplumda, şiddeti besler ve büyütür, yeni gladyatörler yetişmeye devam eder. Ve siz hala idam cezası diyorsanız, sandık mandık hikâye, oylar zalimin ve zulmün düzenine…

 

Araç kullanırken Bengal Kaplanı mı yoksa Afrika Aslanı mı olduğunuza karar verdiniz mi?

Muhakkak zor bir soru, hele aracınızın gücü de sizin gücünüze eklenirse aslan, kaplan da kesmez sizi. Dilinde küfrün bin türü, görmez gözü ne motosiklet, ne bisiklet, “yaya mı, o ne yahu”, sonra da “tek yol devrim…” Ne desem boş sana, sandık mandık hikâye, senin oylar mevcut düzene…

LGBT de vardır…

“Evet, homofobikim, ne var bunda, içim kaldırmıyor kardeşim, Allaha yakın benden uzak olsunlar, gerçi lezbiyenler de var, onlar iyi, sevgilim lezbiyen olsa hiç karışmam.” Bıçkın ve iktidara muhalif bir delikanlının LGBT üzerine fikirlerini aynen kopyaladım yukarıya. Aynı delikanlı bir başka konuda şunları yazıyor kendisine sataşanlara: “Biz burada Atatürkçü olmayanların analarını s………”
Gerisi hep aynı nakarat, sandık mandık hikâye, homofobiklerin oyu da mevcut düzene.

Zırcahilliğin meziyet olduğu bir ülkede, sandık toplumun hür iradesini değil, içine düştüğü gayya kuyusunun derinliğini ölçer. Mevcut düzeni değiştirmeyi amaçlamayan ve kendini sorgulamaktan aciz bir akıl, mührü daima zalim ile cahile basacaktır.