NEFRET DİLİ

İçinde bulunduğumuz coğrafya giderek artan bir nefret dalgasının kan ve ateş rengine bürünmüş durumda. Nefretin kullandığı bir dil de var,  yeni de değil üstelik. Bu yazımda nefretin dilini yazacağım ama bir hikâyecik anlatacağım önce, Güneydoğu Anadolu yöresinden binlerce insan öyküsünden biri.

24 yıl önce, Birinci Körfez Savaşı sıraları Suriye sınırına yakın 4-5 evden oluşan bir küçük yerleşim bölgesi. Evlerden birinden gençten bir subay çıkıyor, omuzundaki domino taşı asteğmen rütbesini, yakasındaki yılanlı işaret tıp doktoru olduğunu gösteriyor. Çıktığı yere ev diyorum ama lafın gelişi, üst üste konmuş taşlardan örülmüş dört duvar, pencere yok, içerisi kurumuş çalılardan oluşan 70-80 santimetre yüksekliğinde bir duvar ile ikiye bölünmüş. Büyükçe bölüm insanlar için küçük olan bölümse cılız üç beş tane küçükbaş hayvan için. Saddam Hüseyin’in kimyasal silah kullanacağından korkan bölgenin sivil hekimleri aylar önce yöreyi terk etmiş durumda. Bölgeye intikal eden askeri birliklerin hekimlerinden bazıları sivillere de sağlık hizmeti veriyor. Sonuçta Hipokrat’ın çocukları hastaya kimlik sormaz, sormamalı. Kapıdan ve derme çatma çatının altından sızan cılız ışık ve el feneri yardımı ile muayene ediyor küçük kız çocuğunu, yoksulluğun, kötü beslenmenin tüm işaretlerini taşıyor, pnömoni yani zatürre geçiriyor, tedavi edilmezse yaşama tutunması imkânsız, çantasındaki penisilin iğnelerinden birini çıkarıp yapıyor. Evden iki büklüm eğilerek çıkıyor, evin yüksekliği ancak göğüs hizasında. Ardından kız çocuğunun babası çıkıyor, “Allah razi be doktur beyim” diyor. “Senden de razı olsun” diyor genç hekim, gözleri verimsiz ve kıraç Cudi Dağı’na doğru uzanan ovaya takılıyor. Oysa iki saat önce dağın güney yamaçlarındaki bir Süryani köyündeydi. 20- 30 kilometre var yok arası. Süryani köyü bakımlı ve iki katlı evlerden oluşuyor, zemin katı ahır, üst katı düzgün temiz evler. Aynı toprakları paylaşan iki başka kültür, iki başka dünya.  “İğneleri yapacak kimse var mı?” “Yoktur doktur beyim” diyor hasta çocuğun babası. “Bir hafta boyunca sabah akşam gelip iğnelerini yapacağım” diyor genç hekim. Kendisini bekleyen askeri araca ilerlerken gözü kendisine asker selamı veren 10- 11 yaşındaki erkek çocuğuna takılıyor, tabur komutanına bile vermediği kadar sert, çakı gibi bir selam veriyor çocuğa. Kısa bir diyalog geçiyor aralarında.

“Sen askerleri seviyor musun?”

“Cık, sevmem, abimi askerler vurdu dağda”

“Neden selam verdin o zaman”

Eliyle genç doktor asteğmenin belindeki tabancayı gösteriyor, “senin tabancan var”.

Hemen uzaklaşmak istiyor buralardan, Anadolu’nun dört bir yanında Doğu/Güneydoğu’dan gelen şehit cenazeleri ve annelerinin çığlıkları geliyor aklına, ama bir kez başladı sormaya, gidemiyor.

“Büyüyünce ne olmak istiyorsun?”

Ellerini tüfek şekline sokuyor, hayali düşmanlara ateş ediyor, “gerilla olacam, dağa çıkıp asker vuracam”

“Ben de askerim, beni de vuracak mısın, bak kardeşine iğne yaptım iyileşecek ”

“Ölmeyecek mi kardeşim?” Belli ki kardeşlerinin hastalıktan ölümüne alışık.

“Hayır, ölmeyecek, her gün gelip iğne yapacağım kardeşine”

Bunca duygu yükünü kaldıramıyor çocuk, usulca ağlamaya başlıyor, “Sen iyisin, seni vurmam, zaten ben büyüyünceye kadar sen gidersin buralardan…”

Nefret dili toplumun kodlarına ağır ağır işler, sonunda o toplumun temel özelliklerinden, hassasiyetlerinden biri olur. Türkiye’de bir şeyler oluyor, bu yüzden bir Yeni Türkiye türküsü çığırmaya başladık, uzun yıllar içinde temel yapımız yavaşça değişti, değişmeye devam ediyor. Toplumumuzun temel hamuru iki özelliğin kesişim noktası olarak belirleniyor: Türk olmak, Sünni olmak. Bu iki vasıftan bir hatta ikisini taşıdığını varsayan kişiler, aileler ve topluluklar başat bir ideolojik norm geliştirmeye başladılar. Bu yelpazenin dışında kalanlar hızla “öteki” oldular ve en tehlikelisi, ötekiler de güçlü oldukları toplumsal birimlerde kendilerini ötekileştirenleri ötekileştirdiler. Bu karşılıklı olarak “öteki” ilan etme hali nefret dilinin abecesi oluverdi. Kimse ötekini sevmiyor artık, hatta sevmemek hafif kalıyor, iğreniyor, aşağılıyor, nefret ediyor. Çocukluk yıllarımın bir tekerlemesi vardı, uzun yıllardır duymadım, İkinci Dünya Savaşı’nın siyasi tercihlerinin bir çocuk aryası şekline getirilmiş şekliydi. Birkaç değişik versiyonu da vardı, ana tema hepsinde aynı.

Bir, iki, üçler, yaşasın Türkler,

Dört, beş, altı, Polonya battı,

Yedi, sekiz, dokuz, Almanya domuz,

On, on bir, on iki, İngiltere tilki,

On üç, on dört, on beş,  Rusya kalleş, Amerika kan kardeş.

Küçümseme ve aşağılama ile örülmüş nefret dilinin eski örneklerinden biri.

Çocukluk yıllarımda “Alevi” kelimesi içimi ürpertirdi, telaffuz etmeye bile korkardım, hele hele bir “mum söndü” deyimi vardı, ne olduğunu anlamaz, korkutucu ve ayıp çağrışımlar yapardı. Yıllar geçtikçe bu ürkütücü kelimelerin sadece sokaktaki çocukların bir hayal ürünü olmadığını, “mum söndü” denilerek Alevi topluluğuna karşı ensest ilişki çağrışımı, yakıştırması yapıldığını dehşetle gördüm. “Mum söndü” deyimi, uzun yıllar boyunca toplumsal bilinçaltımızın Alevi düşmanı bir nefret dilini yönetti, yönetmeye devam ediyor.

Nefret dilini besleyen yeni tekerleme ve aryalarımız da var, ilk duyduğumda neye uğradığımı şaşırmıştım, mutlaka sizler de okumuşsunuzdur:

Dağda üç beş domuz sürüsü,

Tutturmuş bir Kürdistan türküsü,

Eline almış bayrak diye bir masa örtüsü,

Satsan beş para etmez ne dirisi ne ölüsü,

Soyu soysuz olan sensin, toprak senin neyine,

İte itlik yapıp, kafa tutma beyine,

Anlasa dediğimi sokaktaki köpek ağlar haline,

Duy ulan soysuz, ne mutlu Türk’üm diyene.

Yukardaki tekerlemenin sadece PKK’ya ve teröre yönelik olmadığı açıkça görülüyor, hiç kuşkusuz toplumsal bilinçaltına yönelik bir algı yönetimi söz konusu. Öte yandan sosyal medyanın “Kürt bölgesini” biraz dolaştığınızda benzeri nefret dilinin sayısız örneğini görmek de olanaklı. Anlaşılan o ki nefret dili her iki toplumun da dil kodlarını yeniden üretiyor.

Nefret dilinin oluşmasındaki en temel nokta insanın nasıl tanımlandığında yatar, insanın tanımını kullandığı dile, derisinin rengine, dinine, alt ve üst kimliğine, cinsel tercihlerine, siyasal görüşlerine, tuttuğu takıma, giyim tarzına göre yapabilirsiniz. 19. Yüzyılda yeni gelişmeye başlayan Antropoloji ilimi kafatası biçimlerine göre insan tanımları geliştirmiş ve böylece zencilerin satılabilmesi, Uzakdoğulu sarı ırkın insanlık dışı koşullarda çalıştırılabilmesinin yasal zeminini hazırlanmıştır. Böylesi bir insan tanımının tek bir sonucu olabilir, tanımınız dışındaki herkes insan tanımının dışına çıkar ve ona her türlü insanlık dışı muameleyi yapabilmeniz için size ahlaki, vicdani ve hatta hukuki zemin hazırlar.  Oysa insan olmanın tek bir tanımı vardır, insan olarak doğmak.

Günümüz dünyasında nefret dilinin acımasız bir şiddete dönüştüğü yer Ortadoğu. Üstelik ülkemizin mevcut iktidarı siyasal tercihlerini Ortadoğu’nun “güçlü ülkesi” olma doğrultusunda ve Ortadoğu bataklığına saplanma rotasında kullanmış durumda. Böyle bir tercihin sonuçlarını daha iyi anlamak için Ortadoğu’da nefret dilinin tarihi ve kültürel kodlarını tanımak zorunda olduğumuz kanaatindeyim. Önümüzdeki hafta bu yazının devamı niteliğinde “Ortadoğu’da Nefret Dili” başlıklı yazımı yayınlayacağım, okumak üzere sizi de bekliyorum.

OKULLAR AÇILDI: HEY ARKADAKİLER, SUSUN BAKALIM

Efendiler! Eşekler susabilirler

Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?

                                                              Ece Ayhan

Evet, her yıl olduğu gibi bu cümleyle açıldı okullarımız: HEY ARKADAKİLER, SUSUN BAKALIM. 

Okullar açıldı dedikten sonra dilimin ucuna gelen ilk kelime “ama” oluyor, biliyorsunuz “ama” sözcüğü kendisinden önce gelen tüm fikirlere, olgulara ve eylemlere isyan eden bitirim bir bağlaçtır.  Bu yüzden yazımın başlığı “AMA” olabilirdi, olmadı, şimdiki başlığın başına bir hal gelirse yazımın başlığına vekâlet edebilir, eder.

Bir hikâyecikle başlayacağım yazıma, T.C sınırları içinde bir okulun açılış törenini yazacağım, varsayalım hayali bir okul, hayali bir açılış.

Küçük bir okul, mahalle arasında kalmış, yüzlerce, binlerce benzerinden biri. Çocukların bıcır bıcır uğultusu çın çın ötüyor duvarların dışına doğru; beden eğitimi öğretmeni yeni eşofmanları içinde çok yakışıklı duruyor, bayrak direğinin ipini ve mikrofonu kontrol ediyor. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı anonsları uğultuyu kesiyor, beden eğitimi öğretmeninin sert komutları akademiyi kazanmış genç yüzbaşıları bile kıskandırır. Çocuklar eğitimin sert, soğuk yüzüne yeniden hoş geldin diyorlar ama bu daha başlangıç, sırada okul müdürünün konuşması var. Okul müdürü yapacağı konuşmayı akşamdan hazırlamış, metne bakarak okuyor, çalakalem hazırladığı metinde yer yer kendi yazısını okuyamıyor, başını sağa sola eğip bükerek okuyamadığı kelimeleri atlayınca uzun cümleler iyice anlaşılmaz oluyor ama çok da önemli sayılmaz, benden başka dinleyen yok. Okul müdürünün beyaz saçlarına ve haşmetli göbeğine bakarsanız herhangi bir metne bakmadan bir açılış konuşması yapma kabiliyeti olduğu sanılabilir. Nedir; adına mevzuat denilen eğitim tanrısının buyruklarına aykırı bir söz söylememek için yazdığı metne sadık kalmaya çalışıyor olmalı. Mevzuat tanrısı bir kızarsa, of aman of…  Kimsenin dinlemediği, hatta iyi ki dinlemediği okul müdürünün açılış konuşmasının bazı başlıklarını birlikte okuyalım.

   “Öğretmenin görevi sizi topluma yararlı bir insan olarak yetiştirmektir.

   Okula gelmek insan hayatında çok önemlidir.

   Topluma yararlı bir insan olmak istiyorsanız okulunuza sahip çıkınız.

   Bilgiye ulaşmanın tek yolu okuldur.

  Başarılı olmanın yolu düzenli ve disiplinli çalışmaktan geçer.

   Toplum için doğru davranışları okulda öğrenebilirsiniz.

   Arkadaşlarınıza sevgi, öğretmenlerinize saygı beslemek zorundasınız.

 Görüyorum ki bazı arkadaşlarınız sivil kıyafetle gelmişler, yarından itibaren formasız gelenleri okula almayacağız. ONA GÖRE.”

Okul müdürünün konuşması biter, tek tük alkışlar, çocukların hemen hiçbiri dinlememiştir. Okul müdürü konuşurken onun sağ arkasında duran, ellerini önünde kavuşturmuş yeni müdür yardımcısı gençten bir hanım öğretmen, yüzünde yapay bir gülümseme ile çocukların alkışlaması için ellerini havaya kaldırıp abartılı bir biçimde çırpar, çocuklar civciv yavruları gibi, umurlarında bile değil şakşaklar… Arka sıraların eğitim tanrısına kurban edilmesi gerektiğini öğrendiği için müdür yardımcısı yapılmış olan genç müdür yardımcısı, civciv yavrularının cikciklerine dayanamaz, o yapay gülümsemesi yüzünden silinir eline geçirdiği mikrofona asabi ve tiz bir sesle bağırır: HEY ARKADAKİLER, SUSUN BAKALIM.

Okul müdürleri ve diğer idareciler çocuklarımıza bazı üstü örtülü, hatta şifreli ve hatta anlamlarını kendilerinin bile bilmediği bazı mesajlar verdiler, şifrelerini çözüp yayınlıyorum:

“Burada bilgiye ulaşmanın yollarını sorgulayamazsınız, biz ne dersek o.

Burada güç ve iktidar ilişkilerini ve bu ilişkiler yumağı içindeki yerinizi öğreneceksiniz.

Sizler burada kapitalizmin gereksinim duyduğu, itaat eden, güce tapan çalışanları veya mavi yakalıları olarak yetişeceksiniz. Toplum için yararlı birey olmak dediğimiz şey tam olarak budur.

Sizleri yönetecek olan beyaz yakalılar ve onların patronları özel okullarda yetişiyor, onlara sizi sorgulamaya yetecek kadar fikir özgürlüğü veriyoruz, onlar sistemi bile sorgulayabilirler ama değiştiremezler. Yüz göz olmamanız için okullarınızı da ayırdık.

Düzenli ve disiplinli çalışmaktan kastettiğimiz şey özel dershane, özel öğretmen sağlayacak ebeveynlerin ekonomik olanaklarıdır, hepsi bu.

Maalesef aranızdan tek tük de olsa sorgulayan, itaat etmeyen gençler de yetişiyor, bize rağmen. Artık olmayacak, imam hatip okulları ile İslami kapitalizmin yeni insan tipini yetiştireceğiz, kafasını dogmalarla ve hurafelerle dolduracağımız, arka sıraların yeni insan tipini.

Bazı çırpınışları izliyorum, anne ve babaların sessiz çığlıklarını, okulların hızla imam hatipleştirilmesine karşı çıkan birkaç yürekli insanın çabalarını. Bütün bu olup bitenlerin son on iki yıllık iktidarın bir sonucu olduğunu düşünüyorlar, “okullarımızı geri istiyoruz” diyorlar. Nedir; geldiğimiz nokta çok uzun yıllardır hazırlıkları devam eden bir sürecin final sahnesidir.

Nasıl mı?

Gençlik yıllarımın bir kısmı, 1970’lerin ortaları, o yılların öğretmen yetiştiren önemli kurumlarından biri olan Buca Eğitim Enstitüsü’nün bahçesindeki lojmanlarda geçti. O yıllarda Buca Eğitim Enstitüsünü deneyimli, cesur, yürekli,  sorgulayan ve bilgili öğretmen yetiştirmenin önemine gönülden inanan Ömer Necdet Tüzün ve yardımcıları Hakkı Caner ve Aydoğan Demir (babam) yönetiyordu. Yıl 1977, Süleyman Demirel Başbakanlığında 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti kuruluyor, Başbakan Yardımcıları Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan. İkinci MC Hükümetinin yeni kadroları büyük bir hızla eğitim enstitülerinin, öğretmen yetiştiren kurumların çağdaş eğitimci kadrolarını kökünden biçerek işbaşı yaptılar. Türkiye’nin “Komando Ayvaz” lakaplı bir Öğretmenler Okulları Genel Müdürü oldu.1 Buca Eğitim Enstitüsü’nün efsane haline gelmiş yürekli, bilgili, kültürlü, cesur Müdürü Ömer Necdet Tüzün ve yardımcıları Hakkı Caner, Aydoğan Demir görevden alındı, yerlerini genel müdürleri gibi “komandolar ve akıncılar” aldı.  Bunu sıradan bir görev değişimi olarak görmek mümkün değildir, eğitimimizin geldiği bu noktanın hazırlıkları çok yıllar önce yapılmıştır.

Gözlerini ve rotasını Ortadoğu’ya çevirmiş bulunan mevcut iktidar, İslami kapitalizm kurumlarının inşasını tamamlamaya çalışıyor. İmam Hatip Okullarının yaygınlaştırılması bu inşaatın en büyük hamlesini oluşturmak üzere. İşi kolay değil mevcut iktidarın, batılı ülkeler kapitalizmi kısmi refah ve demokratik kurumları destekleyerek çekilir/yaşanır halde tutuyor. Kapitalizm, yoksul ve sömürülen ülkelere aynı iltiması geçemeyeceği için kendisini tehdit etmediği sürece İslami kapitalist maceralara göz yumuyor. Nedir; kapitalizmin ağababalarının kendisini hangi koşullarda tehdit altında hissedeceğini ve ne tür savunma refleksi geliştireceğini kestirmek çok güç. Kanımca, imam hatip okullarının bileyeceği, besleyeceği radikal İslami cereyanlar mevcut iktidarın tepetaklak oluş sürecini de tetikleyecektir. Ancak bu sürecin uzun ve sancılı olması bir yana şiddet ve bağnazlık toplumumuzun dokularına giderek daha derinlemesine işleyecektir. Bunu söylemek oldukça acı, hatta dehşet verici ama söylemeliyim: Bizlere düşen en önemli görevlerden biri çocuklarımızı okulların zararlı etkilerinden korumaktır. Öte yandan çocukların, gençlerin ve ebeveynlerin dâhil olabilecekleri ucuz, kolay ulaşılabilir ve uygulanabilir alternatif eğitim projeleri üzerinde çalışılmalıdır. Bu konuda sivil toplum örgütlerine ve muhalefet belediyelerine çok iş düşüyor, hatta belki çılgın ve uçuk adımlar atmak zorundalar. Ev hanımlarına seramik kursu açmak kulağınıza iyi geliyor olabilir ancak içinde yaşadığımız koşullarda tercihlerimizi ve sınırlı olanaklarımızı geleceği yazacak, dönüştürecek projelerden yana kullanmak zorundayız. Cesaretin ve hayal gücünün tükendiği yerde umutlar da biter, bitmemeli…

Dipnot:

1- Komando Ayvaz: Ayvaz Gökdemir

OKULLAR AÇILIYOR: ÖĞRETMENİM CANIM BENİM, CANIM BENİM…

Öğretmenler günü başta olmak üzere pek çok yerde ve pek çok kez dinledik bu şarkıyı, şimdinin çocukları da dinlemeye, söylemeye devam ediyorlar:
Öğretmenim canım benim, canım benim
Seni ben çok, pek çok severim
Sen bir ana, sen bir baba,
Her şey oldun artık bana
Okut, öğret ve nihayet,
Yurda yarar bir insan et.”
Özlü sözlerimizde, şarkılarımızda, şiirlerimizde öğretmenlerimizi koyacak yer bulamıyoruz, bir harf öğretenin kölesi oluyoruz mesela. Rotasını “Bir gün her okul imam hatip olacak” istikametine çevirmiş bulunan Milli Eğitim Bakanlığı’nın internet sitesinde gördüğüm bir Atatürk sözü karşısında bakakalıyorum ekrana, belli ki unutulmuş kalmış orada…
Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”
OKULLAR AÇILIYOR” başlıklı yazı dizimin ikincisi ile karşınızdayım. Bu bölümde konumuz öğretmenler. Sorunlar dağ gibi, sadece başlıklarını yazsam üç köşe yazısı çıkar. Atanmayan öğretmenlerden, taşeron öğretmenlere ve atanıp da kıskaca alınmış öğretmenlerin yürek burkan öykülerini tanıyor ve dinliyorum. Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek gibi bir görevi ve sorumluluğu var öğretmenlerin. Yurda yararlı bir insan yetiştirmekten çok daha net, çerçevesi iyi çizilmiş, görev tanımı açık, tartışmaya yer yok: Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür. Hiç kuşkusuz bu özelliklere sahip bir nesil yetiştirmek için bu vasıflara da sahip olmak gerekiyor, “çocuklara tembih ettim, ödev de verdim, fikirleri, vicdanları ve irfanları hür olsun” demekle olmuyor, kaldı ki bunu demek için bile önce inanmak ve de “olmak” gerekiyor. Oysa insana, doğaya, topluma değer vermeyen, hemen hiç okumayan, yıllar ve yıllar boyunca kelimesi kelimesine aynı şeyleri anlatan, şehir efsanelerinden beslenen, kendini yetiştirmeyen, ruhsal ve sosyal sorunlarının içinde boğulmuş, tükenmiş öğretmenlerin sayısı giderek artıyor. Size bir hikâyecik anlatacağım, hemen hemen tümüyle gerçek. Biraz süslediğimi, orasını burasını kırptığımı, azıcık da olsa üfürdüğümü itiraf ediyorum, ancak eli kalem tutanın elini tutmak kolay değildir, her ne ise, gelelim öykümüze:
Dili ve konusu çetin olan kitapları okumak için en uygun olan yerlerin yüksek ağaçlar altına kurulmuş kafeler olduğunu düşünürüm. Kısa bir süre önce ucu sivri kurşunkalem eşliğinde, böyle bir kafede gömülmüşüm kitabıma. Okulların açılmasına iki hafta kala öğretmenlere yönelik seminerler başlar, bu seminerlere eğitimci olarak pek çok kez katıldığım için rahatça söyleyebilirim, çoğunun kimseye zerre kadar faydası yoktur, “dostlar alışverişte görsün” diye yapılır durur yıllardır. İşte kitabıma tam gömülmüşken yan masama yerleşmiş seminer molasına çıkmış üç öğretmenin konuşmasına kulak oluveriyorum, nasıl olmayayım, içlerinden biri davudi sesiyle diğer ikisine “hayat bilgisi” dersi veriyor. Yan masalara kulak kabartmak ayıp elbette ama benimki kabartma falan değil, düpedüz kulağımın içinde sohbet ediyor gibiler. Biri kadın üç kişiler, davudi sesli olanı ellili yaşların başlarında, vücut dili ve çehresi sert, zoraki babacan bir ifade takınmış gibi duruyor. Belli ki çalıştığı okulun eskilerinden. Diğer erkeğin yüzü akça pakça ama hem sessiz hem de poker oyuncularının ifadesiz duruşu var, her an “rest” deyivermesini bekliyorum, kırk yaşında ya var ya yok. Kadın öğretmenimiz genç, otuzuna yakın duruyor, okula yeni geldiği belli. Çayı şekersiz içiyor ama kaşığı ikide bir karıştırıyor şeker varmışçasına. Davudi sesli olanı hayat tecrübelerini kadın meslektaşına anlatıyor. “Bak şimdi hocanım, ben öğrencinin çalışkanını severim, tabii disiplinli de olacak, susmasını bilmeyen konuşmasını hiç bilmez. Zaten çalışkan değilse çocuk, anasına babasına bakacaksın, ya kapıcıdır ya da hurdacı, çoğu da doğuludur.” İkinci Dünya Savaşı Alman zırhlı tanklarının tepesindeki makinalı tüfeklerin acımasızlığı ve hızında etiketliyor öğrencileri: “Doğru dürüst Türkçe bilmeyen çocuğa ne öğreteceğim ben. Gerçi Türkçe öğrense ne olacak, zekaları da kıt bunların.” Genç kadının çay bardağını karıştırma hızı artıyor, “şimdi” diyorum kendime, “diğer ikisi öğretmenlik nedir öğretecekler”, hemen şimdi. Poker yüzlü olanın ve sinirini çay bardağından çıkaran genç kadının eğitimcilere yakışır bir atak yapmasını bekliyorum. “Haklısınız hocam” diyor genç kadın, “eğitim ailede başlar, aile eğitmediyse öğretmen ne yapsın.” “Eyvah ki eyvah” diyorum kendime, bu fos çıktı, şimdi tek umudum “poker face” olanında. İki kazan kaynar su dökülüyor tepemden aşağı, bütün dünya ona düşman bir ses tonuyla ilk kez konuşuyor, “Bunların anası babası her şeyi dayakla öğretiyor, derisini yüzmezsen adını soyadını yazmayı bile öğrenmezler.” Diğer ikisine yeterli söz hakkı verdiğine kanaat getirmiş olacak ki yeniden sözü kapıyor davudi sesli olan. Zaman makinası ile gelmiş olmalı buraya, yoksa Gestapo subayı olduğundan şüphelendiğim bu adamın öğretmen kılığında ne işi olabilir burada. “Hocanım, öğrenciyle aranda iki metre mesafe olacak, yaklaştırmayacaksın kendine, gözünle ölçeceksin bir bakışta, iki metreye gelince hop duracak orada” diyor. “O niye ki” diyor genç kadın, çay bardağını oda orkestrasına çevirmiş durumda, sesi titrek, vücudu yay gibi gerilmiş. “Biiiir” diyor Nazi subayı, “öğrenciyle laubali olmayacaksın, mesafeni koruyacaksın”. Kendi sandalyemi bir karış uzaklaştırıyorum diğer masadan, iki metreden yakın durmak tehlikeli görünüyor… “İkiiii” diye gürlüyor, “biraz yaklaştırırsan kendine, hemen şikayet ederler taciz ediyor beni diye, kendini savcının, hâkimin karşısında bulursun.” Başını sallıyor iki yana genç kadın, artık boş bardağı karıştırırken çay bardağı konçertosuna geçmiş durumda. “Ben çok zayıfım öğrencilere karşı, hemen boynuma sarılıyorlar, ‘canım öğretmenim, canım benim’ dediklerinde gevşeyiveriyorum hemen, başımı derde sokacaklar bir gün” diyor. “Poker yüzlü” ikinci ve son kez konuşuyor, “Hocanım, çak iki tane, bak bir daha sarılıyorlar mı?”

30 yıl kadar önce mesleğe ilk başladığım Toros dağlarının haritalarda bile unutulmuş köylerinde hekimlik yaptım iki yıl. Beş sınıfa birden eğitim veren bir ilkokul öğretmeni tanımıştım. Köy enstitüsü mezunu bir öğretmenin yetiştirmesiydi, ellili yaşlarına gelmiş, tüm meslek yaşamında oradan buraya sürülmüştü. İki yıl olmuştu geleli. Benim çalıştığım köye yirmi kilometre uzak ve ulaşımı alabildiğine sapa bir köyün tek öğretmeniydi. Okulun arkasına marangoz atölyesi kurmuş, okulun biraz uzağında ise hem arıcılık hem de bu köyde olmaz denilen sera tarımı yapıyordu. Hayvancılıktan başka bir şey bilmeyen köyün çocukları marangozluk, arıcılık ve sera çiftçiliği öğrendiler. Haftada bir gün kocaman Rus motoruyla sağlık ocağına gelir beni köye götürürdü. Bir akşam orada kalır, hasta çocuk ve yetişkinlere bakar ve öğrencilere satranç dersi verirdim. On yıl sonra köy çevrenin en zengin ve kalkınmış köyü oldu, ortak öğrencilerimizden birinin yıllar sonra ODTÜ satranç şampiyonu olduğunu duyduğumda “bu ülkeyi hiç kimse yıkamaz” demiştim, yanılmışım!
Birkaç gün önce değerli bir dostumun işaret etmesiyle sosyal medyada bir müzik öğretmeninin çığlığı ile karşılaştım.1 Yan dalı resim, müzik veya beden eğitimi olan sınıf öğretmenlerinin, bir mevzuat düzenlemesiyle branş öğretmeni olmasına isyan ediyor, uzun yıllar boyunca bu konuda eğitim almış öğretmenlerin atanamayışlarına karşı bir çığlığı dile getiriyordu. On yıllar boyunca boş ders muamelesi yaptık, sıkışınca farklı branş öğretmenlerine resim/müzik öğretmenliği yaptırdık. Oysa okullarımızın duvarına kocaman harflerle yazıyorduk “Sanatsız Kalan Bir Milletin Hayat Damarları Kopmuştur” diye. Kim bilir hangi günlük politika veya “her yer imam hatip olacak” planının bir parçası olarak sanat eğitimi veren genç branş öğretmenleri biçilip atılmıştı. Her zaman bir kasıt aramışımdır sanat öğretmenlerinin ve sanat eğitiminin biçilmesinde. Haftada bir saat resim dersi koyup o dersi sarımsak çizdirerek geçirirseniz, bir gün 12 Eylül’ün faşist cuntasının bir generali Picasso resmine bakıp “bunu ben de yaparım” der ve o ülkenin milyonları “evet efendim, daha iyisini yaparsınız efendim” deyiverir. Kendisine sanatçı dedirten bir pop yıldızı resim sergisine katılır, gazeteciler ressamı, sergiyi bırakıp pop yıldızını fotoğraflamaya başlayınca “arkamdaki resmin renkleri elbiseme uymadı” der, ressam unutulur, pop yıldızı daha da yıldızlaşır. Öğretmenim, resim öğretmenim, canım benim, canım benim…
Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” sözü, bir meslek mensubuna verilmiş en büyük onur, ödül ve sorumluluktur. Nedir; ülkemizin “bir gün her okul imam hatip olacak” şeklinde formüle edilebilecek yeni eğitim politikası, neo -islami kapitalizmin hilkat garibesi olan sözleşmeli, taşeron öğretmen sistemi, fikri, vicdanı ve irfanı hür nesiller yetiştirmenin önünde aşılması güç bir engeldir. Önümüze serilmiş tüm karamsar tabloya rağmen sayıları çok olmayan aydın öğretmenlerimiz toplumumuzun geleceği için en önemli ışık ve umut olmayı sürdürüyorlar, sürdürecekler. Onların kendilerini, öğrencilerini ve çocuklarımızı iyi yetiştirmeleri, gerektiğinde de cesur olmaları için hepimizin desteğine gereksinim duyuyorlar, ben ve kalemim onların yanındayız, ya siz…
Kaynak:
1- Ytkn, Ali, 10 Eylül 2014 tarihli “Ben Bir Müzik Öğretmeniyim ve İSYAN EDİYORUM” başlıklı Facebook mesajı.

OKULLAR AÇILIYOR : ANOTHER BRICK IN THE WALL

Okullar açılıyor, Pink Floyd’un 1979 tarihli The Wall albümünün ünlü bir şarkısını köşe yazımın başlığına taşıyorum: Another Brick In The Wall… Uzun yıllar boyunca tüm Dünya’da öğrencilerin neredeyse bir isyan ve özgürlük marşı oldu, çocukların ve gençlerin tek boyutlu insan yetiştiren, kontrole, güç ve iktidar ilişkilerine dayalı eğitim sistemine karşı çıkışlarının sembolüydü yıllar boyunca. Pek çok ülkede yasaklandı, hiç kuşkusuz 1968/78 kuşağının isyan, devrim ve özgürlük düşlerinin en güzel şarkılarından biri olmaya devam edecektir.
 
Duvardaki Bir Başka Tuğla1
Eğitime ihtiyacımız yok
Düşünce denetimine de ihtiyacımız yok
Sınıflarda aşağılanmaya da
Öğretmenler rahat bırakın çocukları
Hey öğretmen! Rahat bırak o çocukları
Hepsi hepsi, yalnızca duvardaki bir başka tuğla
Hepsi hepsi, yalnızca duvardaki bir başka tuğlasın sen.”
 
Okullar açılıyor; neresinden tutsanız elinize yapışan sorun yumağı eğitim sistemimiz, çocuklarımızı güç ve iktidar ilişkileri üzerine kurulu, sorgulamayan bireyler yetiştirecek bir öğrenim dönemine daha hazırlanıyor. Çocuklarımız uzun bir yaz tatilini, hepimizin bildiği gibi, bilgisayar başında geçirdiler. Bilgisayar oyunları başında geçirdikleri uzun saatler sonrasında el göz reflekslerini oldukça geliştirdiler. Böylece ilerde bir savaş uçağı pilotu olurlarsa bu beceri onların oldukça işlerine yarayacak. Ancak ne yazık ki bir jet pilotu olmaları da imkânsız, koca bir yaz tatilini yatarak, yiyerek, içerek ve bilgisayar başında geçirdikleri için jet uçaklarının yüksek hızlarına dayanabilecek kas gelişimi ve ani kararlar almaları gerektiği zaman stratejik düşünme becerisi geliştirme fırsatını kaçırdılar, yazık. Bu becerilerin gelişimi için sistemli ve ekip ruhuyla spor yapmaları, satranç ve go gibi strateji oyunları oynamaları gerekiyordu, bilgisayar başında bu yeteneklerin gelişmesi olanaklı olmuyor maalesef. Tabii ille de jet pilotu olmaları gerekmiyor, ancak her ne olacaklarsa, yetenekleri ve ilgilerine uygun aktiviteler için de fırsatı kaçırdılar, çok yazık. Yerel yönetimler resim, müzik, öykü yazma vb. atölyeler açtılar, spor okulları kurdular, İngilizce kursları açtılar ve çok az sayıda çocuk/genç bu aktivitelere katıldılar, katılanlar ise sistemli ve yeteneklerine uygun, iyi programlanmış çok disiplinli kamplardan yararlanamadılar. Ya kitaplar, ilköğretim çağındaki çocukların kaçı bir Jules Verne, Carlo Collodi, Stevenson, ortaöğretimdekiler Yaşar Kemal, Jack London, liseliler ise Dostoyevski, Balzac, Tolstoy, Isaac Asimov, Gabriel Garcia Marquez romanı okudular bilmek isterim doğrusu.
Anlaşılan çocuklar yeni öğretim dönemine hazır değiller, ya okullar… Binalar yeni öğrenim dönemine hazırlandı mı? Engelli asansörleri, doğru eğimle yapılmış engelli rampaları, panik kolu yapılmış acil çıkış kapıları, öğrenci başına uygun sayıda ve nitelikte hazırlanmış sıhhi tuvaletler, fen bilgisi, dil, müzik için atölyeler, okuma salonu, kütüphane, iyi çalışan satranç ve spor salonları çoktan hazırlanmış ve öğrencileri bekliyor olmalı. Tabii bütün bu saydıklarımı işletecek, çalıştıracak, koordine edecek eğitimci ve yöneticiler de gerekiyor, hazırlar mı? Engelli asansörü var ama faal değil, engelli rampaları 45 derece, acil çıkış kapıları güvenlik nedeniyle kilitli tutuluyor, fen bilgisi laboratuvarı çay ocağı olarak kullanılıyor, kütüphanede Nuh Nebi’den kalma kitaplar, göstermelik okuma salonu; doğru mu bütün bunlar? Okul kantinlerinde kolay bozulabilecek ve sıhhi koşullarda sunulması olanaksız döner, sıcak sandviç vb. yiyeceklerin sunumuna izin veriliyor mu? Cevabı siz de benim gibi çok iyi biliyorsunuz, çocukların sağlığı pahasına okul kantinleri rant kapısı olmaya devam ediyor, kimsenin de sesi soluğu çıkmıyor…
Görülen odur ki fiziksel koşullar da çok fena, devrim mevrim olmadan da düzelecek gibi durmuyor. Okullar kendi kaderlerine terk edilmiş, okul müdürlerinin başarısı Devletin sağlamadığı olanakları nasıl yaratabildiği ile ölçülüyor. Size bir hikâyecik anlatacağım, varsayalım tümden hayal ürünü, değil ama haydi öyle olsun. Vaktin birinde bir ilin milli eğitiminden sorumlu büyük müdürü okulların müdürlerini toplamış. Büyük müdür küçük müdürlere asarım, keserim şeklinde talimat ve babacan nasihatler verirken, cesur mu cesur bir yoksul bölgenin okul müdürü söz alıyor, o benim kahramanım. “Sayın Müdürüm” diyor, “okullar açılacak ama bırakın bilgisayar ve fotokopi makinesini, iki top fotokopi kâğıdımız bile yok…” diyor ve gerisini diyemiyor. Sözü keserek alan kocaman müdür kükrüyor, benim kahramanım o müdürü çocuk gibi paylıyor, “İki top kâğıdın yoksa istifa edecek bir yaprak kâğıdın da mı yok” diyor, kendi söylediğine kendisi gülüyor, kahramanım gülmüyor, küçük müdürlerin çoğu büyük müdür güldü diye gülüyor. Bir ülkenin eğitim, sağlık, güvenlik ve hukuki işleyişi bu alanlarda çizilen insan odaklı ulusal politikalar ile çözülebilir, oysa ülkemizin eğitim sistemi tümüyle yerel bürokrasinin becerisine terk edilmiştir. Herkesin gözü önünde sevimsiz bir oyun oynanıyor, okul aile birliği denilen oluşumlar okulların giderlerini karşılıyor. Öğrenci ailelerinin ortalama gelir düzeyleri yüksekse akıllı tahtalar, projeksiyon cihazı gibi araç gereçler alınıp okul müdürünün odası tastamam tefriş ediliyor. Ya kent yoksullarının yaşadığı bölge okulları, yoksul köy ve kasaba okulları, onlar önemsiz, konuşmaya bile değmez, zaten oraların çocukları okusa ne olacak, olacakları maden işçisi, fıtratları ise ölümle bezenmiş…
Okullar açılıyor, temiz pak giydirilmiş çocuklarımız okul duvarlarının önünde, karşısında dizilecekler. Bütün faşist, otoriter ve baskıcı sistemlerin amacı tek tip, dogma ve hurafeleri sorgulamayan, kolay boyun eğen, itaatkâr, güce ve güçlüye tapan insan yetiştirmektir. Tek tip zihniyet, tek tip kıyafet. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde “türbana özgürlük” getirebilmek için serbest kıyafet geçişi yapıldıktan sonra yeniden formalı eğitime geri dönülüyor. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı duruşun sembolü olmuştur formalı eğitim. Oysa günümüzdeki 300 liradan 3000 liraya değişen cep telefonu markaları bile eşitlik ve yoksulluğun simgelerini yerle yeksan etmiş durumda. Bu koşullarda hala formalı eğitimi savunmanın tek bir anlamı olabilir: Denetleyebilme, kontrol edebilme erkini elde tutma arzusu ve hiyerarşik üstünlüğünü kaybetme korkusu. Kaldı ki, öğrenci öğretmen ilişkisini bir güç ve iktidar ilişkisi olarak gören ve dayatan bir ideolojinin serbest kıyafete tahammül edebilmesini ummak safdillik olacaktır. Okullar açılıyor; 68 kuşağı ve onun ardılları 78’li gençler boşuna çığırmamışlar “Another Brick In The Wall” diyerek.
“OKULLAR AÇILIYOR” birkaç yazıdan oluşan bir “dizi köşe yazısı” olacak, önümüzdeki hafta öğretmenleri yazacağım, “madem öğretmenleri konuşacağız, aman ha şunu unutmayın” dediğiniz ne varsa bana yazın lütfen, her satırı okuyacağım dikkatle. Ekran, klavye ve parmaklarınıza gereksinim var sadece, akıl, fikir sizden olsun, derlemesi, toplaması, yazması benden…
1-Another Brick In The Wall” adlı şarkının Türkçe çevirisi Sevda Demir tarafından yapılmıştır.