ZİYA GÖKALP’TEN EVLENDİRME PROGRAMLARINA

1894 yılı, Diyarbakır İdadi Mülkiye’nin 18 yaşındaki bir öğrencisi “padişahım çok yaşa” yerine “milletim çok yaşa” diye bağırdığı için soruşturma geçirir, onun adı Ziya Gökalp’tir. Osmanlı’nın cemaat temelli toplum ve devlet düzeninden milliyet esaslı ulus devlet yaratmaya çabalayan İttihat ve Terakki’nin önemli bir ideoloğu ve Türk milliyetçiliğinin kuramcısıdır Ziya Gökalp. Büyük bir düşü vardır, Turan. Şu dizelerle dile getirmiştir bu düşünü:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan;

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.

Pantürkizm olarak tanımlanabilecek olan Turancılık akımı, dağılan Sovyetler Birliği’nin “Türki Cumhuriyetlerini” bir araya getirerek tek bir Türk Devleti kurmayı amaçlar. Yani Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan gibi bugün için aralarında kültür ve hatta dil birliği bile olmayan devletlerin tek bayrak altında bir araya gelmesidir Turan, buram buram da faşizm kokar. Ziya Gökalp’in kemiklerini takırdatmak istemem ama bir televizyon programı ağır ağır, ortalığı velveleye vermeden ve çaktırmadan büyük Turan düşünü gerçekleştirmek üzere. Yazımın başlığından dolayı tahmin ettiniz: Evlendirme programları. Her geçen gün sayıları daha da artan “Türki Cumhuriyetlerin” genç kadınları ülkemiz erkekleriyle evlenmek üzere bu programlara geliyorlar. Eminim ne Ziya Gökalp ne de Turancılık akımının diğer önemli isimlerinden Enver Paşa, Nihal Atsız, Fevzi Çakmak ve Alpaslan Türkeş ülkülerinin televizyon ekranlarındaki “reality şov” türü bir programla gerçekleşeceğine ihtimal vermemişlerdir.

Evlendirme programlarının aldığı reklamların çokluğuna, sosyal medyada iki buçuk milyon takipçisi oluşuna bakarak pek çok siyasi partiden daha büyük bir kitleye hitap ettiği söylenebilir. Bunca büyük bir kitleye hitap eden bir programın orasını burasını kurcalamanın yararlı olacağını düşünüyorum. İlginizi çektiyse buyurun, devam ediyoruz.

Bu programların temel yapısı şu şekilde özetlenebilir. Taliplerini bekleyen kadın ve erkekler stüdyoda adına loca adı verilen bir bölümde konuşlanmış durumdalar. Televizyon ekranlarında locadakilerden birini beğenenler TV kanalına başvurarak talip olduğu kişiyle canlı yayında tanışıyorlar. Talibini bekleyen kişi kendisine talip olan kişiden “elektrik alırsa”, “canlı oda” diye tabir edilen stüdyonun bir bölümünde “çay içmeye” gidiyorlar. Kendisine talip olunan kişi ertesi gün “karşılaşma” ismi verilen canlı çekimde kararını ve kararının nedenlerini açıklıyor. Kararı olumluysa birbirlerini tanıyorlar, canlı yayında nişanlanıyor ve hatta evleniyorlar. Her şey hızlandırılmış bir film çekimini andırıyor; kırgınlıklar, acılar, aşklar, öfke ve nefret dilinin bütün enstrümanları büyük bir hızla yaşanıp tüketiliyor.

İleri yaşta olup programa katılanların bir sözü çok çarpıcı ve yürek burkan cinsten: “Gündüzler iyi kötü geçiyor ama geceler yok mu, duvarlar üzerime geliyor sanki.”  Yaşlılara yönelik sosyal destek sistemlerinin, onları hayata bağlayacak canlı projelerin eksikliğini derinden hissediyorsunuz. Ama en kötüsü herhangi bir sosyal güvencesi olmayan orta veya ileri yaştaki kadınların evliliği bir gelecek sigortası olarak görmelerine, yaşadıkları yoksulluk ve şiddet döngüsü içindeki hayatlarına bir çıkış bulma çabalarına tanık oluyoruz. Bu kadınların bir kısmı kendilerini iyi ifade edemedikleri için “servet avcısı” olarak damgalanabiliyorlar. İleri yaş kadınlarının içki içen ve evi olmayan erkeklere duydukları ağır güvensizlik oldukça anlaşılır gibi görünüyor. “Bir ceketim bir de emekli maaşım var” diyen ileri yaş erkeklerinin durumları da parlak görünmüyor doğrusu, kendini iyi yetiştirmiş, klasik deyimiyle “İstanbul beyefendisi” erkekler ev konusundaki eksikliklerini kısmen kapatsalar da çoğu kez ağır düş kırıklıkları yaşıyorlar. Orta yaştan ileri yaşa kadar ekonomik durumu iyi erkeklerin durumu ise maalesef karikatür kıvamında. Hele bu ekonomik anlamda iyi oluş hali ortalamanın üstünde bir eğitim düzeyiyle birleşince tok ve kendine güvenli bir ses tonu ile stüdyoda bir heyecan yaratıyor. Üstüne üstlük yurtdışında yaşıyorlarsa kendilerinden 15- 20-30 yaş küçük kadınlara talip olmakta hiç sakınca görmüyorlar. Böylesi bir arayışla sahneye çıkmış olmanın kadına yönelik şiddetin bir başka versiyonu olduğunu görmemek mümkün değil.

Evlilik programları topluma yeni bir dil, yeni ahlaki değerler kesip biçiyorlar. Örneğin erkekler daima oturup kalkmasını bilecek, başkalarının yanında “şımarık” olmayacak kadınlar istiyorlar. “Şımarık olacaksa benim yanımda olmalı” sözü sadece kadınları sınırlandırmıyor, erkeklerin yaşamını da renksiz ve soluk bir raya oturtuyor. Topluma giydirilen yeni dildeki en büyük değişim dini taassubun giderek arttığına delalet eden ifade biçimleri. Nasip, kısmet, hamdolsun, şükür, rabbim, Allah yazdıysa, hayırlı, dua kelimeleri kendini veya taliplerini tarif etmenin olmazsa olmazları arasına girmiş durumda.

Evlilik programları sunum ve akış itibarı ile “kadına yönelik olumlu ayrımcılık” duruşu içinde oldukları iddiasındalar. Genç kızların çocuk yaşta evlendirilmelerine karşı tutumları bu iddiayı doğrular nitelikte. Kadınların şiddet konusundaki iddialarında da kadından yana bir tavır alındığı kolayca görülüyor. Nedir; taliplerini aramak için locada bekleşen kadınlar, villa diye tabir edilen, kadın sığınma evini andırır tarzda işletilen bir konutta ikamet ediyorlar. Erkek sineklerin bile girmediği, korunaklı bir evde kaldıkları izlenimi verilen bu ikamet şekli, ilgili TV kanalının kadınların namusunu nasıl koruduğunun ve programın “güvenilir” olduğunun bir delili sayılıyor. Programa çıktıkları saatler dışındaki zamanlarının büyük çoğunluğunu burada geçiren ve bir anlamda birbirlerinin de rakibi sayılan bu kadınlar arasında gelişen kaçınılmaz çatışmalarla beslenen söz kavgalarında, reyting tanrısına kurban ediliyor kadınlar.

Çocukların korunması için programa kabul edilmiyor 18 yaş altındakiler. Yeterli mi, kesinlikle hayır. Televizyonun çocuk bakıcısı olarak kullanıldığı bir ülkede gündüz kuşağı programlarında çocukların ve ergenlerin ekran başında olduklarını varsaymak zorundayız. Kendini tanıtırken “çöpsüz üzüm” benzetmesi yapan, “çocuklar eski eşimde, çocuk sorunum yok” diyen bir dil, çocuğu çöp ve sorun olarak görür; çocukların bu tip programlarda uğradıkları duygusal şiddet, sunucuların katılımcıların ağzına biber sürmesiyle düzelecek cinsten değildir, nokta.

Reyting tanrısı ne ile beslenir sorusunun cevabını iyice öğrendik: Adamın biri şubat ayında boşanıyor, mart ayında yeni bir nüfus kâğıdı çıkarıyor, nisan ayında ise yeniden evleniyor. Eylül ayında ise mart ayında çıkardığı ve üzerinde bekâr yazan kimlik ile evlendirme programına başvuruyor. Doğal olarak adamın eşi kanala telefon ederek nikâh cüzdanının fotoğraflarını gönderiyor. Adamın savunulacak tarafı yok, hem programdan uzaklaştırmak hem de yalan beyan nedeniyle suç duyurusunda bulunmak “farz olmuş” durumda. Ancak reyting tanrısı nefret dilinden ve linç kültüründen besleniyor. Canlı yayına çıkartılıp eşinin ismi soruluyor, adamda yüzsüzlük diz boyu, “tanımıyorum” diyor önce, sonra da “evimdeki çocuk bakıcısı” diyor. İşte şimdi reyting tanrısı bu “utanmaz adamı” yalayıp yutuyor. Ekrana evlenme cüzdan fotokopisinin resmi getiriliyor, “yetmiş milyonluk” televizyon izleyicisi reyting tanrısı ile beraber infazın tadını çıkarıyor. Bu uç örnek istisna sayılsa bile eski eş veya sevgili durumundaki kadınların canlı yayına bağlanarak kendini farklı bir biçimde sunan erkeklerin ipliğini pazara çıkarmasına sık rastlanıyor. Sadece bu öç alma davranışı bile ülkemiz kadınlarının yaşadıkları duygusal travmaların çokluğuna delil sayılmalıdır. Yaşadıkları acı nedeniyle öfkeden çılgına dönmüş kadınların intikam duygusuyla eski eş veya sevgililerini rezil etme davranışlarını anlıyor olsam da reyting tanrısına yapılan bu hizmete hak vermediğimi ve toplumun linç ve nefret dilinin pekiştirilmesine katkıda bulunulmasını onaylamadığımı da belirtmek zorundayım.

Türki Cumhuriyetlerinden veya İran’dan gelen ve çat pat Türkçe konuşan pek çok kadın Türk erkekleri ile evlenmeye çalışıyorlar. Evlendirme programlarının “Turan düşünü” gerçekleştirmesi elbette ki olanak dışı, ancak anlıyoruz ki yoksulluğun kol gezdiği bütün ülkelerde kadınlar çok acı ve zulümle karşılaşıyor, kendilerine bir çıkış yolu ararken bazen medyaya malzeme bazen de benim gibi köşe yazarlarına konu oluyorlar.

Evlendirme programlarının arka bahçesinde programın sosyal medya alanı yer alıyor. Locada oturan gelin/damat adaylarının da tanıtıldığı bu bölümde sosyal medya takipçilerinin yaptıkları yorumlar ülkemizdeki toplumsal ve kültürel çöküşün işaretlerini gözler önüne seriyor. Cinsel açlığın kol gezdiği, yalnızlığın insanları korkudan çıldırttığı, mutsuzluğunu öfke ve şiddetle besleyen insanların içine düştüğü karanlığın içinde buluyorsunuz kendinizi. Bir ülkenin hukuk, eğitim, sağlık, siyasal düzenine ilişkin kurumlar çökerken yanlarında o ülkenin kültürel değerlerini, toplumsal kimliğini ve gelecek umutlarını da çekip götürürler, götürüyorlar.

ORTADOĞU’DA NEFRET DİLİ

“Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır,

Beyni olup dini olmayanlar,

Ve dini olup beyni olmayanlar.”

                                   Ebuula el-Maari

                                  Ortadoğulu Şair-   M.S 973- 1057

                               

Ortadoğu’nun nefret dilini anlamak için sosyal medyanın tutucu, cahil ve önyargılı ezberlerinden daha fazlasına gereksinimimiz var. İçinde barındırdığı kültürleri, tarihini, bilimini ve edebiyatını bilmeden, “bu Araplar hep böyle pis, cahil, tembel ve insan kafasıyla top oynamaya alışık bir toplumdur” diyerek söze başlayan çokbilmişliklerden ve önyargılardan kendimizi arındırmadan, Ortadoğu’yu anlamanın olanaklı olduğunu sanmıyorum.  Kısacık bir köşe yazısı ile Ortadoğu’yu anlatmak gibi bir becerim olduğunu sanmam, yine de ezberlerimizle yüzleşeceğimiz ve bu coğrafyayı saran nefret diline ışık tutacak bir Ortadoğu gezintisine çıkaracağım sizi, başlıyoruz.

Ortadoğu tek tanrılı dinlerin hemen tümüne beşik olmuş bir coğrafya, bu dinlerin üçü beşiklerine sığmayıp dünyaya yayılmış: Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık. İki noktadan çöllerden çıkmaya çalışmış Araplar. 7. ve 8. yüzyıllarda Anadolu’yu kat ederek Konstantinopolis’i fethetmeye çalışmışlar, art arda gelen başarısızlıklar ve Türklerin Anadolu’ya girmeleri ile son bulmuş bu girişimleri. İkinci çıkışlarında İber Yarımadası içlerine kadar girerek 8. Yüzyıldan 15. Yüzyıla kadar yaklaşık 800 yıl süreyle tutunmuşlar İspanya’da. Hem de ne tutunma: Bugün bile etkilerini sürdüren küçümsenmesi olanaksız bir uygarlık kurmuşlar Endülüs’te.

Dinlerin tarihini şiddetin ve nefretin tarihi ile birlikte yazmak hatalı olmaz kanımca. “Öldürmeyeceksin”  veya “tokadı yiyince öbür yanağını çevireceksin” mesajları da çok etkili olmamış denebilir. Dinlerin hiçbiri “benim tarihim ak…” diyebilecek durumda değil. Ama yarattıkları zalimliklerle yüzleşebildikleri ölçüde insanlığa yakışır hale gelme şansları olabilir.  Konumuz Ortadoğu olunca ta Hendek savaşına gidiyoruz. Yıl 627, Müslüman Medineliler ile henüz Müslüman olmayan Mekkeliler savaşıyor. Yahudi Kurayza kabilesi ise kaybeden Mekkelileri destekleme gafletinde bulunuyor. Savaştan sonra af dileyen ve teslim olan Yahudi topluluğunun tüm erkeklerinin kafaları kesiliyor, kadın ve çocuklar köle olarak satılıyor… Nefret dilinin baskın dil hale gelmesini engellemenin belki tek yolu, egemen kültürün kendisiyle yüzleşebilen, hesaplaşabilen ılıman bir barış sürecinden geçmesidir. Anlaşılan odur ki Ortadoğu coğrafyası bu şansı çok ender bulabilmiştir. 1400 yıl önce Kurayza kabilesinin yaşadıkları ile günümüz İsrail devleti ve Arap toplumunun birbirlerine yönelik geliştirdikleri nefret dili tam bir uyum içinde görünüyor.

Bir toplumun tıp alanındaki gelişmişliği ile insanı temel alan bilimsel ve kültürel gelişmişlik arasında yakın bir ilişki vardır.  9. ve 12. yüzyıllar arasında Ortadoğu’da kurulan hastanelerin aynı döneme ait Bizans ve Avrupa örneklerinden çok üstün olduğunu gösteren çok sayıda belgeye sahibiz. 12. Yüzyılda Haçlı Seferleri ile Ortadoğu’ya gelen hekimlerin veremli hastaları “başının içine iblis girmiş” diyerek kafataslarını açarak öldürdükleri kayıtlara geçmiştir. Arap tıbbı; Pers, Yahudi ve Hint geleneğinden gelen katkılarla, antikçağdan devraldığı bilgileri kaynaştırmış ve Batı tıbbına rehber olabilecek tıbbi metinler üretmiştir. 12. yüzyılda Şam’da kurulmuş olan Bimarhane bir hastane olduğu gibi dini bir merkezdir. Bünyesinde bulunan kütüphane ve tıp okulu ile benzerlerinin çok ötesindedir. Şam örneği temel alınarak Kahire’de kurulan el- Mensuri Hastanesi hem erkek hem de kadın hasta kabul etmektedir. Bağdat’taki Mustansıriye Medresesi hizmetindeki Bimarhane, tıbbın sonraki nesillere aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır. Arap hastanelerinde hem ayakta hem de yatarak tedavi için hasta koğuşları bulunmaktadır. Akıl hastaları müzik ve ilaçla tedavi edilmektedir. Hastanelerin giderek yayılması son derece işlevsel mimari modellerin gelişmesini sağlar.  Arap tıbbı çok ünlü bilim insanlarına da sahip olmuştur: Bağdat’ta yaşayan ve hastaneler yöneten el- Razi (864- 925/930) tarafından yazılan, Arap tıbbının en önemli eserlerinden biri olan ve Latinceye çevrilen Kitabül- Mansuri çok uzun yıllar boyunca Batı tıbbının en önemli kaynaklarından biri olmuştur. Arap hekimlerinin en ünlüsü hiç kuşkusuz İbn-i Sina’dır. 11. yüzyılda yazdığı Tıp Kanunları Kitabı, 17. Yüzyıla dek Batı’da en önemli tıbbi kaynak olmayı sürdürür. Ancak ortaçağ Arap tıbbının çok önemli bir eksiği vardır: Anatomi bilgisi yok denecek kadar azdır. Çünkü dini öğreti kadavra üzerinde çalışmayı (diseksiyon) yasaklamıştır. Burada anlaşılması zor bir sorunsalla karşı karşıyayız. 9. ve 11. yüzyıllar arasında tıp ve bilim alanında Batı’dan yüzlerce yıl ileride olan Arap toplumu, nasıl olmuştur da Avrupa’nın asırlarca gerisine düşmüştür?

11. yüzyılın sonu, Papa’nın çağrısıyla harekete geçen Haçlılar Anadolu’ya akarlar. Malazgirt savaşı sonrası Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Selçuklular, Haçlılar karşısında ezilir. Uzun sarı saçlı ve güçlü zırhları içinde, Araplara bir savaş tanrısı gibi görünen Haçlılar Antakya kapılarına dayanmıştır, Ortadoğu’nun kapısına. Haçlılar Ortadoğu’ya ilerlerken, Suriye iki Türk kardeş hükümdarın düşmanlığı üzerine kurulu bir siyasi rejime sahiptir. Halep hükümdarı Rıdvan ile Şam hükümdarı Dukak. Birbirlerine duydukları kin, Haçlı tehdidini görmelerine engel olacak denli büyüktür. Bu iki düşman hükümdar arasında sıkışmış bulunan Antakya Emiri yine de karamsar değildir. Kuvvetli sur ve kulelere sahip Antakya’yı ele geçirmek kolay değildir. Ancak karaborsacılık yaptığı için Antakya Emiri tarafından para cezası verilmiş bir zırh yapımcısı içeriden kapıları açar. Ortadoğu, uzun sarı saçlı Hristiyan şövalyelerin zulmü ve getirdikleri yeni bir nefret dili ile tanışacaktır.

Maara kenti, 1098 yılına kadar barış ve refah içinde yaşayan bir Suriye kentidir. Maaralılar,  Türklerin ve Haçlıların bölgeye gelmesinden yıllar önce ölen kör şair Ebuula el- Maari’nin doğup yaşadığı kentin sakini olmakla övünmektedirler. El- Maari dini dogmaları eleştiren ve şu dizeleri yazan şairdir:

Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır,

Beyni olup dini olmayanlar,

Ve dini olup beyni olmayanlar.

Maara kenti Antakya’ya üç günlük yürüyüş mesafesindedir. Haçlılar Maara kentine de gelirler. Binlerce kişi kılıçtan geçirilir. Haçlıların tarih yazıcısı Raoul de Caen yandaşlarının yaptığı kıyımı şu cümlelerle anlatır:

“Maara’da bizimkiler yetişkin putataparları kazanlarda kaynatıyorlar, çocukları şişe geçiriyorlar ve kızartarak yiyorlardı.”

Ortadoğu’nun toplumsal bilinçaltını yüzlerce yıl boyunca yönetecek nefret tohumları ekilmiştir.

Arap kentleri birbiri ardı sıra Haçlıların eline düşerken yerel hükümdarlar kendi iktidarlarını korumanın peşine düşmüş, en küçük çıkarları için birbirlerinin kuyusunu kazan bir siyaset ve nefret dili öğrenmişlerdir. Musul, Halep ve Orta Suriye’yi ele geçiren Nureddin Zengi Şam’ı kuşatır ve Şamlıların moralini bozmak için küçük Baalbek kentine saldırır. Hisarı savunanlar hayatlarının bağışlanacağı güvencesini alarak teslim olurlar. Ancak Zengi otuz yedi savaşçıyı çarmıha gerdirir ve komutanlarının da canlı canlı derilerini yüzdürür.  Nureddin Zengi artık şu unvanları kullanmaktadır.

“Emir, komutan, büyük, adil, tanrının yardımcısı, zafer kazanan, emsalsiz, dinin desteği, İslam’ın kilit taşı, İslam’ın süsü, yaratıkların koruyucusu, hanedanın ortağı, milletin şanı, meliklerin şerefi, sultanların dayanağı, kâfirlere, asilere, imansızlara galip gelen, Müslüman ordularının başı, muzaffer melik, hükümdarların hükümdarı, liyakatlerin güneşi, Pehlivanı cihan…”

Nureddin Zengi, Arap toplumuna yüzyıllar boyunca egemen olacak, Saddam ve Humeyni’ye kadar uzanan, nefret dilinde konuşan bir hükümdar modeli olacaktır.

13. yüzyıl, Moğol Hanı Hülagü Bağdat önlerindedir. 1258 yılında Moğollar tarafından yakılıp yağmalanan Bağdat’ta tahminen doksan bin kişi katledilmiş, kütüphaneler, hastaneler, bilim merkezleri, rasathaneler tümüyle yıkılmıştır.  Uzmanlık alanlarına göre hastalıkların tedavi edildiği hastanelerin yıkıntıları, üzerinde mumların yakıldığı, sağına soluna çaputların bağlandığı, taşlarına yüz sürüldüğü ilk çağın ilkel tapınaklarına dönüşmüştür. Haçlı ve Moğol istilaları altında yıkılan ve yıkıntıların içinden doğrulmaya çalışırken kendini yenileme, eleştirme fırsatı bulamadan nefret diline bulanmış İslami yaşam ve toplum örgütlenmesi yüzyıllar süren bir karanlığa gömülmüştür.

Bölgesel bir coğrafyanın mimari yapısı ile şiddet, nefret kültürü arasında kayda değer bir ilişki olduğunu söylersem bir kaşınızı kaldırıp “yok artık” der misiniz? 18. yüzyıl Arap kentlerini inceleyen bazı oryantalistler bu kentlerin planlamasında bir karmaşa hatta anarşi olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddianın önemli sebepleri arasında mahalle içlerindeki çıkmaz sokakların çokluğudur. Tipik Arap kentleri bir büyük cami yakınında organize olmuş ve ticari, dini, kültürel bir merkezin çevresini saran mahallelerden oluşmaktadır. Mahalleler dini ve etnik grupları birbirinden ayırmaktadır. Örneğin Kudüs’te Müslüman, Latin, Hristiyan, Ermeni, Yahudi ve Mağribi mahalleleri vardır. Mahallelerin dışarıya açılan bir ya da iki kapıları bulunur ve bu kapılar akşamları kapatılır. Mahallenin sınırları çıkmaz sokağın sonundaki evlerle belirlenmiştir. Merkezdeki çarşı ise kültürler ve dinler arası bir diyaloga izin verecek şekilde organize olmuştur. Mahallelerde ise belli bir uzmanlaşması olmayan küçük çarşılar vardır. Hiç kuşkusuz sadece kentin dışından değil aynı zamanda kentin içinden gelebilecek saldırılara bir önlem olarak gelişen bu mimari yapının nefret diliyle paralel geliştiğini söylemek hiç de abartılı bir iddia olmayacaktır.

Bu yazımda tarihe küçük dokunuşlar yaparak Ortadoğu’yu pençesine alan nefret dilinin kaynaklarına yönelik bir resim oluşturmaya çalıştım. Ortadoğu’da şiddetin arttığı her tarihi dönemeçte, kendini yenilemesine izin verilmeyen tutucu, dogmatik, nefretin günlük yaşam dili haline dönüştüğü bir radikal İslam düşüncesi ve örgütlenmesi yükselişe geçmiştir. Özgür düşüncenin, yazılı eserlerin, bilim insanlarının ezilip yakıldığı, öldürüldüğü her saldırı sonrasında, hurafelerle bezenmiş kanlı bir Ortadoğu tarihi yazılmaktadır.

Ortadoğu üzerine yazacaklarımın hepsi bu değil, önümüzdeki hafta “20. Yüzyıldan Bu Yana Ortadoğu’da Nefret Dili” başlıklı yazımla aynı konuyu tartışmaya devam ediyorum. Bu kez Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını, Arap İsrail Savaşını, Filistin Kurtuluş Örgütünü, Müslüman Kardeşleri ve Ortadoğu’da neoliberal politikaları anlatacak ve Seyyid Kutub, Yaser Arafat, Saddam Hüseyin, Nasır, Enver Sedat, Saddam Hüseyin ve Humeyni’yi yanıma alarak çıkacağım karşınıza. Haftaya buradayım, sizi de beklerim…

Kaynaklar:

1-    Choueiri, Youssef. M, Ortadoğu Tarihi, İnkılap Kitapevi, 2011.

2-     Eco, Umberto, Ortaçağ, Alfa Basım Yayın Dağıtım, 2012

3-    Maalouf, Amin, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Telos Yayıncılık, 1997.