TOPLUMUN KADINA ŞİDDETLE İMTİHANI: SIĞINAK

Bu yazıdaki kurum ve kişilere ilişkin tüm benzerlikler tesadüfüdür, yazı tümüyle yazarın hayal gücünden ibarettir…

 

26 Nisan 1937, İspanya Bask bölgesine bağlı küçük Guernica kenti, 5000 nüfuslu kentte pazar kurulmuş, sakin bir bahar günü. İspanya’da iç savaş sürüyor, Faşist Franco’ya bağlı Milliyetçi güçlerin mezaliminden kaçan Cumhuriyetçiler, aileleri ve çocukları Guernica’ya sığınmış durumda. Guernica Cumhuriyetçiler için bir SIĞINAK. 26 Nisan 1937, saat 16.30, Guernica semalarında savaş uçakları görülüyor. Guernica, hava saldırılarına karşı hiçbir savunma gücüne sahip değil. Nazi Almanya’sına ait Kondor Lejyonu ve Faşist İtalyan yönetimine ait Lejyoner Hava Kuvvetleri sakin Guernica kenti üzerine binlerce ton bomba yağdırıyor. Binaların dörtte üçü yıkılıyor, ölü sayısı hiçbir zaman tam olarak bilinmiyor. Belki 300 belki de 1600, küçük bir kasaba Cumhuriyetçilere ve demokrasiye bağlılığının bedelini çok ağır ödüyor. Picasso hiç vakit kaybetmiyor ve aynı yıl Guernica tablosunu yapıyor. İster beğenin ister beğenmeyin, Guernica tablosu hastalıklı iktidar düşleri kuran diktatörlerin suratına boşaltılmış bir tükürük hokkası gibi bir barış abidesi olmuştur. Ama Guernica tablosuna bakıyorum da aklıma yatmayan bir yan var, şöyle tablonun ortalık yerinde bir konuk evi olmalıydı, belli ki Picasso bizim Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan hiç feyz almamış, alamamış. Biliyorsunuz, umarım biliyorsunuzdur, Bizim Aile Bakanlığımız ve hatta bazı yerel yönetimlerimiz şiddet gören kadınlar için konuk evleri açıyorlar… Guernica bombardıman altında, kucağına aldığı bebesini sımsıkı sarmış bir kadın kendini ve bebeğini koruyacak bir sığınak arıyor, koskoca Picasso akıl edememiş, oysa kondur Guernica tablosunun ortasına bir konuk evi, olmaz mı? Olmuyorsa buyurun devam edelim, kadına şiddete karşı SIĞINAK.

 

Sığınak fikrinin belleğime kazınması çok eskidir. 30 kusur yıl önce tıbbiyede acil servis stajımda avuç avuç ilaç içmiş bir genç kadın getirilmişti, öğretmendi, avukat kocasından yediği dayağı onuruna yedirememiş, evdeki kutular dolusu ilacı içivermişti. “Niye yaptın” dercesine gözlerine baktığımı anlamış gibi gözlerini bana dikti, elimi yakalayıp sıktı, “kurtar beni” dedi, “kurtulacaksın” dedim, “bir gece, sadece bir gece sığınabileceğim bir yer olsaydı…” dedi ve sustu, gözleri gözlerimi bıraktı ve sonra, sonra öldü…

 

Kadın Bakanlığı yerine Aile Bakanlığı kurulması bilinçli bir siyasal tercihtir, amaç kadının değil ailenin korunmasıdır. Sığınak yerine Kadın Konuk Evi ifadesinin kullanımı da aynı “erkek zihniyetinin” bir ürünüdür. Anlaması zor değil, nasıl tanımlarsanız o şekilde işletir, içeriğini de o şekilde şekillendirirsiniz.

 

Kadın sığınaklarını ülkemizde üç kurum işletiyor. Aile Bakanlığı işletiyor, adı Konuk Evi; yerel yönetimler ya işletiyor ya da işletiyor gibi yapıyor, adı onlarda da ya konuk evi ya da onun uzaktan akrabası, sığınma evi. Bu işi tastamam yapabilme becerisine sahip, donanımlı, bilgili kadın örgütleri de var, ancak hem paraları hem de yurt düzeyinde örgütlenmeleri yetmiyor. Oysa yasa açık, nüfusu 50.000 den fazla olan yerel yönetimler “sığınak” açmak zorundalar. Açıyorlar mı, çoğu yerde hayır, açmayanlar için yaptırım var mı, hayır. Ya “Sığınma evi” açan yerel yönetimler; iktidar belediyesinden, muhalif belediyelere kadar aralarında çok büyük fark bulunmuyor, malum, mevzuat tanrısı, atalet tanrısı, kayıtsızlık tanrısı, daha çok var, üstelik hepsi erkek tanrılar.

 

Falan Feşmekân Belediyesi, biliyorsunuz biliyorsunuz, sizin orada, hani başkanı var, Yalanus Pişmekanus. Yok, bükmeyin dudaklarınızı öyle,  konuk evleri bile var. Sığınak demek yok, “sığınak” denirse kadınlara ayıp olurmuş, ne o öyle, sığıntı gibi. Falan Feşmekân ilçesinin bir grup kadın sivil toplum örgütü gönüllüsü belediye başkanını ziyaret ediyor. Aman efendim, belediyecilikte başarı STK’larla birlikte çalışmak, tanışmak, ileriye gitmekle mümkünmüş. Kadınların istekleri harika, “kadın konuk evini” ziyaret etmek istiyorlar. Falan Feşmekân Belediye Başkanı kocaman açıyor gözlerini, “ama olur mu öyle efendim, orası gizli, mevzuat böyle”. Belediyenin kapısının önünde acil durum zirvesi yapıyor kadınlar, yok öyle teslim olmak. Dört kola ayrılıp dolmuş şoförlerini ve değnekçileri sorguluyorlar. Çok sürmüyor bir ipucu yakalamaları, içlerinden ikisi bindikleri dolmuş şoförüne “bizi kadın sığınma evinde indirir misiniz?” diyor, “olur abla, orda mı kalıyorsunuz” diye soruyla cevap veriyor şoför. Saatler sonra kendilerini sorgulayan iki kadın, dolmuş şoförünün sorusu karşısında kendilerini ne denli kötü hissettiklerini acıyla itiraf ediyorlar. Peki ya gizlilik, laf o, yok öyle bir şey. Sırası gelmişken tam yeri burası, sığınakların işletilmesinde en büyük rol kadın örgütlerine aittir, onlarsız sığınak falan işletemezsiniz. “Onlar kermes yapmaktan başka ne bilir” diyen yerel yöneticilerin sığınak vizyonlarını gözden geçirmeleri şiddetle tavsiye olunur.

 

Sığınan kadınlar için sağlanması gereken en önemli şart, her yönüyle şiddetten arındırılmış bir sığınaktır. Sığınaklara sığınan kadınların arkalarında bıraktıkları birçok şiddet öyküleri var. Hemen hepsi şiddetin içinden geliyor, kuruntulu, kaygılı, kendine ve diğer bütün insanlara güvensizler. Hepiniz bilirsiniz, şiddet, insan ilişkilerinin sert ve hiyerarşik olduğu topraklarda kolay büyür, serpilir. Özetle, sığınaklarda hiyerarşik ilişkiye izin verilemez, verilmemelidir. Çalışanlar ve sığınan kadınlar arasındaki ilişki eşit, basamaksız, astı/üstü olmayan bir formata sahip değilse şiddeti yeniden üretir. Bu şartları sağlayıp sağlamadığımızı ölçecek bir tartımız da var. Sığınanlar çalışanlara nasıl hitap ediyor, SİZ, peki çalışanların hitabı nasıl, SEN. İşte size eşit olmayan ilişki, oysa tüm çalışanlar, sığınanlarla olan ilişkilerinde yönetsel, mesleksel kimlikleri ile değil, kadın kimlikleri ile iletişim kurmak zorunda. Sadece ben söylemiyorum bunu, kadın sığınaklarına onlarca yıl emek veren uzmanların önerisi de bu. Kadın sığınaklarını kuranlar ve çalışanlar bu şartları sağlayamadıklarında işlettikleri yer bir kadın sığınağı değil yarı açık cezaevi oluyor. Nasıl mı, buyurun, devam ediyoruz.

 

Yıllar önce “YOK ARTIK BELEDİYESİ” yetkililerinden birine sığınaklarda çalışacak kadınların niteliklerini anlatıyorum, “en önemli olmazsa olmazımız, kadın bakış açısına sahip çalışanların istihdamı” diyorum. “Bizim sığınma evinde çalışacak herkes kadın olacak, sorun yok” diyor. Kadın sığınaklarına ilişkin mevzuat kimlerin çalışacağını, hatta nasıl çalışacağını yazmış. Demiş ki, psikolog olacak, sosyal hizmet uzmanı olacak, çocuk gelişimcisi olacak, hemşire olacak, hepsi kadın olacak demiş. Olayları, kadının penceresinden görebilme becerisi olacak ve bunun eğitiminden geçecek, bu alandaki eğitim ve deneyimini belgeleyecek dememiş, demediği için de belediyeler falanca meclis üyesinin kızı, filanca partilinin yeğeni psikolog, çocuk gelişimcisi, hemşireyi taşeron işçi olarak kadın sığınaklarına dolduruvermiş. Doldurmuş ama “bunlar bu işi kıvıramaz, başlarına belediyecilik bilir birini koyalım” diyerek memur sıfatlı, her işi bilir birini görevlendirmişler. “Sığınak bilmesi gerekmiyor, kadın bakış açısı mı, kendisi kadın ya, belediyecilik bilsin yeter.” O KADAR DA OLMAZ BELEDİYESİ’nin bir yetkilisine “sosyal hizmet uzmanı da şart, sığınak deneyimi olan, hatta yüksek lisanslı olsa iyi olur” diyorum. Yetkilinin yüzü aydınlanıyor, “Çok iyi oldu bu, bizim partili filancanın kızı vardı, sosyolog, bu yıl mezun olacak, hemen alırız onu” diyor.  Amaç sığınak çalıştırmak değil, sığınma eviniz var mı, var, sorun var mı, yok. İyi o zaman. Oysa kadın sığınaklarında çalışan temizlik ve güvenlik elemanları da dâhil olmak üzere tüm çalışanlar kadın bakış açısı, kriz ve problem çözme, liderlik, empati kurma alanlarında üstün becerilere sahip çok yüksek nitelikte elemanlardan oluşmalıdır. Sığınak çalışanları, belediyelerin özel kaleminden “orada kalanlardan falanca varmış, kimmiş o”, “birisini gönderiyoruz, orada kalacak” şeklinde soru ve talimatlara hiçbir şekilde maruz kalmamalıdır.

 

“Sığınak mevzuatına” göre çalışacaklar arasında ebe yok, mevzuatta yoksa çalıştırmaya da gerek yok. Söyleye söyleye dillerimizde tüyden orman oldu, ebe, doğum yaptıran hekim yardımcısı değil üreme sağlığı uzmanıdır. Kadının, kadın olmaktan kaynaklanan her sorununda ebe yanındadır. Hemşire eşdeğeri değil, bağımsız meslek mensubudur, “bu yıl bütçeye ebe maaşı koymadık, seneye kısmetse koyarız” diyemezsiniz, dememelisiniz, kadın toplulukları ile çalışma deneyimine sahip, tercihan yüksek lisans veya doktoralı ebeler kadın sığınaklarının olmazsa olmazı arasında sayılmalıdır.

 

Kadına şiddet ve kadın sığınaklarının sadece ülkemizde olduğu sanılmamalıdır. Örneğin dokuz milyon nüfusa sahip İsveç’te 160 kadın sığınağı bulunmaktadır. Yani ülkemizdeki sığınak sayısından fazla. İnsan üzülüyor İsveçli kadınlara, demek çok şiddet görüyor orada kadınlar. Sekiz katına yakın nüfusumuz var, sığınak sayımız onlardan az. İsveçli erkekler için eğitim şart. Nedir; Avrupa ülkelerindeki sığınakların pek çoğu uzmanlaşmış durumdadır. Tecavüze uğramış bir kadınla, seks işçiliği yapmak zorunda kalarak sığınağa gelen kadınların bir arada bulundurulması söz konusu bile edilmemelidir. Küçük çocuğu olanlar, göçmenler, uyuşturucu kullanmış olanlar, seks işçiliğine zorlananlar, sığınak sistemini kötüye kullananlar, cezaevinden çıkanlar, ayrıldığı eşinden ölüm tehdidi alanlar ve genç kızlar için farklı kurallar ve farklı modeller geliştirilmiş uzmanlaşmış sığınaklar planlanmalıdır.

 

İkinci Meşrutiyet dönemi Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin tarihe geçmiş bir sözü vardır, bilirsiniz,  “Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim.”  Ülkemiz “kadın sığınma evleri” bu sözün günümüz sığınaklarına uyarlanmış haline çok benziyor. Sığınakların amaçları üzerindeki anlam kayması, sığınak uygulamalarını okulsuz “Maarife” benzetmiş durumda. Sığınakların en önemli amacı kadını güçlendirmek, kendi kaynaklarını keşfetmesini sağlamak, özgüven geliştirmek olması gerekirken tek hedef “yüksek güvenlikli” konukevi işletmesine dönüşmüştür. Kararlar sığınak yöneticileri tarafından alındığı gibi sığınan/çalışan toplantıları kuralların hatırlatıldığı, dikte edildiği tebligat toplantıları olmuştur. Oysa sığınaklarda tüm kararlar çalışan ve sığınanlarca birlikte alınmalıdır. Bu karar mekanizmalarının geliştirilmesi bir eğitim sürecini de kapsamalıdır. Güvenlik öncelikli sığınaklarda kadınlar birbirini tehdit olarak algılar, birbirine güvenmez, herkes birbirine yalan söyleyerek kendine küçük güvenlik çemberleri geliştirir. Kadınlara yönelik mesleki ve destekleyici eğitim yapılmayan sığınaklar sorun çözmeye odaklanmamıştır. Bu odaklanmayışın altında sığınan kadını sorun, sığınakları sorun yuvası olarak gören erkek zihniyet vardır. Evirip çevirmeye gerek yok, sığınaklarda çalışan kadınların ve sığınaklardan sorumlu üst yöneticilerin birçoğu sığınan kadınları “iyi bir şey olsalardı burada olmazlardı” gözlükleriyle görmektedir.

 

Kadın sığınaklarında kalan çocuklara yönelik hizmetler maalesef şov dünyasını bile kıskandıracak ölçüde göstermeliktir. Sığınaklarda çocuklara yönelik yürütülen tek hizmet türü oyalamadır. Bu oyalama da alabildiğince şatafatlı bir biçimde dışarıya servis edilir. Kaldı ki, falanca meclis üyesinin yakınını sığınak çalışanı yapan bir anlayışın sığınak çocuklarına yönelik etkili hizmet projeleri geliştirmesi beklenmemelidir. Bu yazımda çocuklar şimdilik bu kadar, Sığınak Çocukları başlıklı bir yazım tezgâhta yatıyor, önümüzdeki aylarda okuyabilirsiniz.

 

Bu yazıyı yazmanın en zor yanı, on bin kelimeyi geçen bir yazıyı bin altı yüz kelimeye kırpmak oldu. Sizin anlayacağınız bu yazı sığınaklar konusuna bir giriştir,  gerisi gelecek.

 

Kadınlara yönelik şiddetin arttığına dair görünür bulgular var. Bunu sadece vurdulu kırdılı bir şiddet olarak algılamayın, sosyal medyada yarım saatlik bir gezinti yaparsanız kadınlara karşı geliştirilen cinsiyetçi bir dilin nasıl kökleşmekte olduğunu kolayca görebilirsiniz. Nedir; ülkemizin giderek hiyerarşik bir toplum olması, muhafazakâr, dine dayalı bir toplum olma yolunda bariz adımlar atılması ile nefret ve şiddet dilinin yaygınlaşması arasında ciddi bir ilişki görünüyor. Geleneksel ahlakın radikal İslam’la beslenmesi tehlikeli bir hal ve gidişata işaret etmektedir. Sığınaklara yönelik bir tartışma, geliştirme, iyileştirme ve yapılandırma süreci şiddet ve nefret dilinin kodlarını çözmemizde bize önemli ipuçları verebilir. Sanırım bu konuda hem kadın örgütlerine hem de yerel yönetimlere çok görev düşüyor. Bu konuda yapılmış eksik ve hatalarımızı görebiliyorsak, değiştirebilme şansını da yakalamış sayılırız.

HEMŞİRELİK ÖĞRENCİLERİNE BİR DERSİN ARDINDAN

Uzun yıllardır bazı dönemler sık bazen de çok ender olarak üniversitelerde ders ve konferanslar veririm. Verdiğim bu ders ve konferansları bir “iş” değil hobi olarak gördüğüm için büyük keyif alıyorum.  Dün, yani 17 Aralık günü   E.Ü Hemşirelik Fakültesi’nde konusu sevimsiz, içeriği sıkıcı ama çok keyifli bir ders verdim. Neredeyse hepsi bıcır bıcır, gözleri ışıl ışıl 400 birinci sınıf hemşirelik öğrencisine kesintisiz 110 dakika konuştum. Topluma hizmet edeceklerinin altını çizdiğim anlarda nasıl büyük bir heyecan duyuyorlar, görmelisiniz. Oysa 30 yıllık tıp doktoru olarak (17-18 yılı sağlık yöneticisi) çok sayıda hemşire çalışma arkadaşım oldu. Biz ne yapıyoruz da bugün gördüğüm o ışıl ışıl, bilgiye ve hizmet vermeye aç gençleri mesleklerinin beşinci, onuncu, yirminci yıllarında tükenmiş, gözleri donuk, mesleğe ve hastalarına yabancılaşmış sıradan ve mutsuz sağlık çalışanlarına çevirmeyi başarıyoruz. “Toplumun içinde bulunduğu ekonomik, sosyal…    falan da filan…” diyeceğinizi biliyorum, haksız da değilsiniz ama hepsi bu olamaz. Daha üniversite eğitiminden başlamak üzere onların hakkından gelmeyi, kendilerini tüketmiş bireyler haline getirmeyi başarıyoruz.

IMG_8441173617235

Kısa bir süre önce Yaşar Üniversitesi’nde bir “İnternet Kongresi”ne katıldım. Konuşmacıların pek çoğu üniversitelerin eğitim elemanlarından oluşuyordu. Dinleyici sayılarını yazmayacağım, bazı seminer ve panellerin izleyicileri sıranın kendisine gelmesini bekleyen diğer konuşmacılardan oluşuyordu. Katılımın azlığını görünce “yeteri kadar önce haberim olsaydı da SOSYAL MEDYA DİLİ üzerine bir sunum hazırlasaydım” diye hayıflanmaktan vaz geçtim. Çok üzülerek söylemek zorundayım, hepsi olmasa da bazı konuşmacıların sunum sırasında yüzlerini görmem olanaklı olmadı. Hazırladıkları metne başlarını gömmüşler, perdeye yansıtılan metni okuyorlar. Kongreye birlikte katıldığım doktoralı eğitim uzmanı eşimin kürsüye zıplamaması için onu zor tuttum.

Dostlar, bu böyle olmaz, olmamalı. Bugün ders verdiğim bu gencecik hemşire arkadaşlarımın büyük kısmının 5-10 yıl içinde tükeneceklerini ve hizmet verecekleri hastaları da hasta olduklarına bin pişman edeceklerini bilmek beni çok acıtıyor. (Diğer sağlık çalışanları da farklı durumda değiller, hekimler, ebeler, eczacılar, sağlık teknisyenleri….) Daha kısa bir süre önce sağlık yöneticisine “huzurlu çalışma ortamı istiyoruz” diyen genç hemşire, “huzuru evinizde arayın, burası işyeri, huzurevi değil “ diye tersleniyor. Hayatımızın her alanını sinsice sarmış alabildiğine nemrut ve başkalarının mutsuzluğundan beslenen sayıları giderek artan eğitimci, hekim, mühendis, hukukçu, yönetici, siyaset adamı vb. kişilerle ve zihniyetle nasıl baş edeceğimize dair etkin politika ve stratejiler geliştirmek zorundayız. Bu sorumluluğumuzun “ülkeyi nasıl kurtarmalıyız” sorusu kadar önemli olduğu kanaatindeyim, ne dersiniz.

 

BU TARZ KİMİN?

Bu yazıyı yazmak için birkaç gündür tarz ve moda konulu bir yarışma programını izliyorum. İnternetten bulduğum eski bölümlerle başladım, altı bölüm izleyince bana bir haller oldu. İşim gereği oldukça yoksul bir mahallede bir cenaze evine gittim. İçerisi çok kalabalık, onlarca kişiye ait ayakkabılar kapı önünde. Gözlerim hızla kadın ayakkabılarını tarıyor, hayret, bir tane bile stiletto ayakkabı yok, gördüklerim hep lastik terlik veya düz, çirkin, uzun süredir giyilmekten rengini kaybetmiş, çamurlu gustosuz ayakkabılar. Bazı lastik terliklerin parmak dekoltesi fena görünmüyor ama ne bileyim şık değil. Bazı ayakkabı ve terlikler otomobil lastiğinden yapılmış gibi görünüyor, yanları yarık patlak, sanırım ayakkabılara dekolte yapmayı denemişler ama hiç tarz olmamış, hiç. Hele o kadınların giyimleri, yaptıkları kombinleri görseniz uykunuz kaçar; yıkanmaktan rengi soluk uzun etekler, mat renkli çiçek desenli üstlükler cenaze evine gitme konseptine hiç uymamış. Oysa başsağlığı konseptinin mutlaka “maskülen kuul” olması gerekiyor, ben olsam ayak bileğine doğru daralan basenleri geniş siyah pantolonla, bel hizasında siyah kadife bir ceketi kombin yapardım. Ah, başıma gelenlerin hepsi bu kadar değil, sosyal medyada bir arkadaşım evin çatısına çıkmış genç bir kadının videosunu paylaşmış. Kendini aşağı atıp intihar edecek, eh, hayat acımasız, olabilir, olabilir ama nedir o kıyafet, intihar etmek için dama çıkma konseptine kesinlikle uymamış. Aşağıda herkes telefonlarını açmış video çekiyor, şimdi “starling” olmayacaksın da ne zaman olacaksın. Üstüne tiftik tiftik olmuş eski kırmızı bir kazak geçirmiş, altında kirli bol bir kot pantolon. Tam merdiven temizliğine gitme konsepti yapmış, oysa janjanlı bir pantolon ve beyaz saten bir bluz giyse akacak kanla şık bir kombin olurdu. Bu böyle olmaz, eğitim şart!

18. Yüzyıl, Avrupa’da bir kent, büyük bir meydan hınca hınç dolu, meydanın ortasında yüksek ahşap bir platform kurulmuş, kalabalıktan ezilenler ve bayılanlar oluyor. Ön sıradakiler güneş doğmadan önce gelmişler, gösterinin bir an önce başlamasını bekliyorlar, geç gelenler gösteriyi arkalardan seyredecek olmanın öfkesiyle homurdanıyorlar. Kalabalığın uğultusu birden artıyor, vaveylalar meydanı inletiyor, atlı bir araba yaya ve atlı muhafızlar eşliğinde meydana giriyor. Arabanın üzerinde uzun beyaz bir elbise giydirilmiş ve sıkı sıkıya bağlı bir mahkûm, yüzü maskeli ve elinde akkor haline gelmiş bir kerpeten tutan bir cellat ve elindeki haçı mahkûma sallayarak dua eden bir din adamı görülüyor. Araba ağır ağır meydanın ortasındaki idam cezasının gerçekleştirileceği yüksek platforma doğru ilerliyor. Meydanı dolduran kalabalık insan güruhu arabayı yakından görebilmek için birbirini eziyor, yer yer küfürleşmeler ve itiş kakışlara karışan kavgalar oluyor meydanda. Çerçiler hallerinden memnun, günler öncesinden adi ahşap baskıyla çoğaltılmış tek yapraklık ve mahkûmun sözde itiraflarının ve canice cinayetlerinin hikâyesinin yazılı olduğu broşürleri satıyorlar toplanan insanlara. Hikâyelerin ve itirafların çoğu uydurma ama çerçilerden biri “ben kazandığım paraya bakarım arkadaş” diyor içinden. İdam sehpasına yaklaşırken kalabalık iyice coşuyor, kalabalığı daha da coşturmak isteyen cellat elindeki kızgın kerpetenle mahkûmun bedeninden kopardığı parçaları kalabalığa atıyor. Parçalardan birini kapabilmek hatta bir an için dokunabilmek için pek çok kişi ezilip yaralanıyor. Elinde tuttuğu kupayla en ön sıradaki bir adam kendini cellada göstermeye çalışıyor, bir gün önce sattığı koyunun parasını rüşvet olarak vermiş cellada. Tek istediği mahkûmdan yarım kupa kan, sara hastası oğluna içirecek, iyileşmesi için bütün umutlarını mahkûmun sıcak kanına bağlamış. İşkence çarkına bağlanan mahkûmun kırılan kemiklerinin sesi, seyircilerin çığlıklarına ve görevli din adamının “Ave Maria” duasına karışıyor şimdi…

Adını bile yeni duyduğum bir televizyon programı izlenme rekorları kırıyor, biliyorsunuz biliyorsunuz; moda, şov, giyim ve “tarz olmak” üzerine bir yarışma programı bu. Yarışmacı genç kadınlar “tarz oldukları” bir kıyafetle adına jüri denilen ve “tarz uzmanı” olan bir heyetin karşısına çıkıyorlar. Ama önce podyumda yürüyorlar, yürüyüşleri dört yaşında ve oyundan ayrılmamak için çişlerini tutan küçük kızların yürüyüşlerine benziyor. Jüri üyeleri tüm profesyonel ve uzman bilgi birikimleri ile yarışmacıları inceden inceye süzüyor ve başka bir yerde söylense hakaret davası açılması kaçınılmaz olan yorumlar yapıyorlar. En hafifleri “yaratıcı değil tembelsin, şımarmışsın, zevksizsin, guston yok, kolyenden nefret ettim”  şeklindeki hakaretlere yarışmacılar teşekkür ediyorlar. Lakabı tadella gibi bir şey olan bir jüri üyesi ile Afrodit lakaplı konuk jüri üyesi aralarında konuşuyor:

“1980’lerde Türkiye’de doğru dürüst kıyafet bulunmuyordu, hep Avrupa’ya gidip alıyorduk.”  

“Canım ya, o yüzden iki haftada bir Roma, Milano ya da Paris’te karşılaşıyorduk.”

Genç yarışmacı hanımların birbirleri ile olan sert ve can yakıcı tartışmaları jüri tarafından ayıplanıyor ama asla engellenmiyor. “Çarpık bacaklarını örtmek için elbiseni çekiştirip bacaklarını örtüyorsun ama çekiştirirken göğüs dekolteni açmaya çalışıyorsun”  gibi “zarif” eleştiriler yarışmanın ana eksenini oluşturuyor. Programların “rating” sıralamalarına bakıldığında AKP’nin aldığı oy oranının çok üstünde bir seyirci kitlesine sahip olduğu anlaşılıyor ama seyredenler ortada yok. Kime sorsanız programı izlemiyor, izlemiyor ama yarışmacı kızları ve onlara yapılan haksızlıkları herkes biliyor. Hatta sosyal medyada bu programın kaldırılması için bir sayfa da açılmış. Bu sayfaya yazan bir kişi şu sosyolojik analizde bulunuyor. “Ya ben TVde kesinlikle izlemiyorum sadece yaptıkları ahlaksızlara göz gezdiriyorum o da ÖÖ’ yü ezdiklerini görüp iyice onlardan tiskinmek için yok ÖÖ falancayı ağlatmış yok ÖÖ şunu yapmış onlar birinciliye ağlıyorlar ÖÖ üstünden pirim yapmak istiyorlar ya bu nasıl bir yarışma ben böyle insanları hayatım boyunca görmedim para pul şan şöhret için bu kadar insan alçalırmı”  Bu programın kaldırılmasını isteyen ve asla izlemeyen bir başka kişi de bu iddiaya cevap veriyor. “izlemediğin çok belli ÖÖ kadar oyuncu iki yüzlü mü var ya izlerken onu görünce kanalı kapatasım geliyo en iğrenç giyinen de o bide kendini jüri zannetmesi yok mu saçma sapan herşeye yorum yapıp konuşuyo”  Yarışmacılar için açılan sosyal medya hesaplarının takipçileri çığ gibi büyüyor. Yarışmadan elenen bir genç hanımın adına açılmış sahte hesaptan yazılmış “Huzur” sözcüğü neredeyse bin kişi tarafından beğeniliyor. Yarışmacı NB’nin yaptığı iddia edilen taze fasulye ve makarna yemeklerinin fotoğraflarına üç bin kişi hayran oluyor. Yarışmacıların fanlarının ellerinde nükleer silah olsa dünyanın sonu gelecek, birbirlerine olan nefretlerinin sonu yok. Bir sosyal medya kullanıcısı hayranı olduğu yarışmacıya“senin boş konuştuğunu düşünen insanlara beyin alsak nasıl olur acaba azcık mantık girer vücutlarına” diyor.  Yarışmacılardan birinden nefret edenlerin oluşturduğu sayfa 14.000 takipçiye ulaşırken, elenen bir yarışmacının fan sayfası 100.000 hayran sayısına ulaşıyor. Yarışma fanlarının siyasi yelpazeleri de çok geniş, gezi eylemlerinin en sıkı solcuları ile dört parmak sallayanlar yan yana.  Profilinde Che Guevara’nın resmi olan bir kişi hayranlığını şu kelimelerle anlatıyor: “Sana tahammül edemiyorlar, çünkü seni çekemiyorlar. Bu programı bu kadar konuşulur ve izlenir yapan sensin”

Biliyorum, yarışmayı anlatmak için yazdığım iki paragrafın arasında niye 18. yüzyıldan bir idam törenini anlattığımı anlamaya çalışıyorsunuz. Belki de anladınız ama benden duymak istiyorsunuz. Aslına ve tarihi belgelere uygun olarak canlandırdığım idam töreninin seyircileri ile bu tarz şov programlarının izleyicileri arasında önemli bir ilişki olduğunu iddia ediyorum. Bu ilişki ideolojik duruş, toplumsal biçimleniş ve mevcut düzene karşı olan temel refleksleri içeriyor. Yani aslında, kanlı idam töreninin seyircileri ile şu kimselerin izlemediği şov programlarının izleyicileri aynı kişiler. İdam töreni bittikten sonra mahkûmun korkudan altına kaçırıp kaçırmadığını, kemikleri kırılırken yüzünün aldığı şekli ve kanının nereye kadar fışkırdığını tartışanlarla, “tarz” yarışmacılarının üzerine konuşanlar tıpatıp aynı duygu durumuna sahipler. Unutmadan söylemeliyim, 18. yüzyılda aydınlanma çağının kapısını bu tür idam törenlerini izlemeyi reddedenler araladı, üstelik izleyenlere rağmen.

Bu yazı için aklıma ve fikrime ayırdığım sürenin sonuna geldim. Umarım ülkemizin içinde bulunduğu tarzın kime yakıştığını, kimlerle ve nasıl “kombin” olduğunu anlatmayı başarmışımdır. Programın izleyicilerine “aklınızın götürdüğü yere gidin” diyebilmeyi ve tümünden kurtulabilmeyi isterdim, ancak “bu tarzın” kuşa çevirdiği akılların bizleri karanlık bir tarza sürüklediği kaygısındayım, çünkü görünen odur ki, BU TARZ BİZİM.

Kaynak:
1- Ruff, Julius R., Erken Modern Avrupa’da Şiddet,  Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2011.