Aylık arşivler: Ocak 2015

SANDVİÇ BÜFESİ VE ÖRGÜTLÜ TOPLUM

Evinizin dışında çalıştığınız bir işiniz varsa muhtemeldir ki öğle yemeklerini dışarıda yiyorsunuz, olanaklarınız ölçüsünde de hafta sonları dışarıda bir yemek veya aperatif atıştırmalar için kafe, büfe ve lokantaları kullanıyorsunuzdur. “Göz görmeyince gönül katlanır” diyerek önünüze gelen yiyeceklerin hikâyelerini hiç düşünmemeyi başarıyorsanız belki bu yazı size çok gereksiz görünebilir. Örneğin çatalınızı batırdığınız marulun nasıl yıkandığını veya doğrayan kişinin el temizliğini sorgulayanlardan değilseniz yollarımızı şimdiden ayıralım, sizin başka bir köşe yazısına, benim de daha titiz bir okura ihtiyacım var demektir. Herkes yoluna. Öncelikle şurada anlaşalım, o marul bir kova suyun içine batırılıp çıkarıldı, doğrayan eller tuvaletten çıktıktan sonra köpürte köpürte yıkanmadı. Şimdi başlayabiliriz…

Dışarıda yediğimiz her kaşık yemek, her çatal yiyecek bin bir maceradan geçerek önümüze geliyor. Etli bir kuru fasulye yemeğinde kullanılan yağın cinsi, tuz miktarı, pişirildiği kaplar, kapların yıkanışı, durulanması, kuru fasulyenin cinsi, yıkanması, kaynatılması, etin kaynağı, hangi koşullarda saklandığı, her biri upuzun bir hikâye. Aslında bütün bu hikâyelerin abartılacak bir yanı olmamalı. 21. Yüzyılın her ülkesinde bütün bu işlemlerin nasıl yürüyeceğini anlatan ayrıntılı talimatnameler ve bu talimatların hakkıyla yerine getirildiğini denetleyen kurumlar ve yaptırımlar olmalı. Eğer yoksa bütün bu denetim süreci gıda maddesini üretenin insafına kalmış demektir. Doğrusunu isterseniz benim “insaf” adı verilen denetim mekanizmasına hiç güvenim yok, yaşadığımız çağda daha güvenilir kurumlara ihtiyaç duyuyorum. Yani yediğim kuru fasulye tenceresinden haftada bir, hadi bilemedin ayda iki kez numune alınmasını, soğanı doğrayan çalışanın ellerini sabunla köpürte köpürte yıkadığının somut delillerini arıyorum, bekliyorum. Haklı mıyım, evet, böylesi bir kurumsal denetim sistemi var mı, hayır.

Önümüze yiyecek maddelerini koyan irili ufaklı bütün bu işletmelerden, ruhsatından denetimine kadar iki kurum sorumlu: Belediyeler ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (Kısaca Bakanlık). İşletmelerin ruhsatını belediyeler veriyor. Yani yiyecek malzemesi hazırlanan yerin fiziksel koşulları uygun mu, hazırlarken çevre için kirlilik yaratılıyor mu türünden işlere belediyeler bakıyor. Yediğimizin ne olduğuna, önümüze nasıl konduğuna ise Bakanlık…

Falan Feşmekân Belediyesi, bilmiyor olamazsınız, hani şu bildiğiniz Feşmekân İlçesi. Belediye Başkanı’nın odasına üç kişi giriyor. En öndeki en gürültücü olanı, daha içeri girerken ardından gelen ikisine dönüp “merak etmeyin, şimdi tamam işimiz, Başkanımız kimseyi mağdur etmez evelallah” diyor. Başkan ayakta karşılıyor üçünü, en öndeki meclis üyesi, ardındaki esnaf odası yönetiminden, en arkadaki ise çarşının en civcivli sokağında sandviç büfesi işletiyor. Meclis üyesi koltuğa zor sığıyor, birkaç kalça manevrası sonrası göbeğini kucağına alıp yerleşiyor koltuğa. Hoş geldin beş gittin girizgâhından sonra meclis üyesi alıyor sözü. “Başkan, biz senin bu adamlarından şikâyetçiyiz, şu yeni atadığın ruhsat müdürü yüzünden çarşıya çıkacak, esnafın gözüne bakacak yüzümüz kalmadı.” Esnaf odası yönetim kurulu üyesi, büfe sahibi genç adamı işaret ediyor,  “şu çocuk rahmetli kahveci Kemal’in emaneti bize, borç harç bir büfe açtı, işleri de iyi çok şükür ama sizinkiler gelmiş tutanak tutmuşlar bugün, hallet bu işi başkan, olmaz böyle”. Başkan doğrudan telefona sarılıyor, “kızım bana şu ruhsat müdürünü bağla” diyor. Bir yandan da üçüne “tamam bu iş” gibisinden başını sallıyor. Ruhsat müdürü yeni atanmış, temiz yüzlü, gençten biri; çok kitap okuduğundan “Entel Selim” diye lakap takıvermişler. Başkan babacan bir ses tonuyla “Selim oğlum, ne oluyor senin orda, vatandaşa hizmet et diye görev verdik sana, tutanak tut diye değil, ne bu sandviç büfesi işi böyle”.“Biliyorum konuyu başkanım, az önce benim yanıma geldiler, sanırım başka gelenler de olacak, sabahtan beri on bir büfe hakkında tutanak tuttum, hepsinin faaliyetine son vermemiz gerekiyor” diyor yeni ruhsat müdürü. Başkan yerinden fırlıyor,“senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, demedim mi vatandaşı üzmeyeceğiz, eksiği varsa eğitip uyaracağız, kimsenin ekmeği ile oynamayacağız ” diyor. “Başkanım” diyor Entel Selim, “bunların hepsi tekel büfesi diye ruhsat almış, içeride akarsu yok, su almaya da imkân yok, ruhsatı aldıktan sonra sandviç büfesine çevirmişler, biz onların ekmeği ile değil onlar halkın sağlığı ile oynuyor”. Telefonu selamsız kapatıyor başkan, büfe sahibine dönüyor, “sen git işinin başına, yarına düzelecek sorun” diyor. “Büyüksün başkan”diyor meclis üyesi, “Allah razı olsun” diyor esnaf odası yönetim kurulu üyesi, başkanın elini öpüyor büfe sahibi. Entel Selim ertesi gün belediyenin veteriner müdürlüğünde bir sandalye üstünde zorunlu ikamete gönderiliyor, yağdanlık uzmanı Mülayim Orhan ruhsat müdürü oluyor. Meclis üyesi mutlu, esnaf odası yönetim kurulu üyesi mutlu, içinde akarsu olmayan sandviç büfesi sahibi mutlu; bana da ne oluyorsa…

Küçücük bir sandviç büfesinin hikâyesi, ülkemizdeki tüm yiyecek maddesi üretiminin ve denetiminin kısa metrajlı bir film senaryosudur. En küçüğünden en büyüğüne, sistem üç aşağı beş yukarı böyle yürür. Mülayim Orhan’ın “başarılı yönetiminde”, sesi gür çıkan herkes mutludur. Mülayim Orhan öğle yemeğini o büfede para pul vermeden yiyecek, büfe sahibi biraz palazlanınca lokanta ruhsatı ile yemek fabrikası açacak, belediye başkanı milletvekili, meclis üyesi o partinin ilçe/il başkanı, esnaf odası yöneticisi ise meclis üyesi olacak.

Çizdiğim resimde bir eksik var, fark ettiğinize eminim, bizler yokuz, yani öğle yemeğinde o sandviç büfesinden tavuk dürüm söyleyen, işyerinde veya büfenin yanındaki küçük masa ve sandalyeler üzerinde ne idüğü belirsiz yemekleri yiyen bizler bu senaryoda yer almıyoruz. Bizim sesimiz çıkmıyorsa, dolayısı ile içinde su olmayan sandviç büfeleri üzerinde baskı unsuru oluşturacak sivil inisiyatif örgütleri sahnede yerini almıyorsa, bizler önümüze ne konulsa yemeğe devam edeceğiz. Örgütlü toplum olmamanın bedelini sadece demokrasinin askıya alınması veya ilerici tüm güçlerin ayaklar altında parçalanması ile değil, yediğimiz her lokmanın sağlığımızı tehdit etmesiyle de ödüyoruz. Lafı uzatmanın gereği yok, en büyüğünden en küçüğüne her yerleşim noktasında en az esnaf örgütleri kadar güçlü, bakanlık ve belediyeler üzerinde bir baskı unsuru oluşturacak, Entel Selim’leri harcatmayacak yerel müdahil örgütlenmelere gereksinimimiz var. Son sözüm odur ki,“Bizim parti iktidar olunca bunlar hep düzelecek” diye düşünüyorsanız, önümüze konan her türden herzeyi yemeye devam edeceğiz demektir.

Bu yazıdaki kişi ve kurumlara ilişkin tüm benzerlikler tesadüften ibarettir; kişi, olay ve kurumlar yazarın hayal gücünün ürünüdür.

SAPPHO- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Sappho, lirik şiirin dünyadaki ilk öncülerinden biri kabul edilmektedir. Lesbos’un (Midilli) Mitilini şehrinde doğmuştur. Yaşamı hakkındaki bilgilerimiz çok sınırlıdır. MÖ 610-580 yılları arasında yaşadığı sanılıyor. Güvenilir kaynaklara göre bir kız okulunun yöneticiliğini yapmıştır. Yergi, sevgi, aşk ve cinsel tutku temalı şiirler yazmıştır. Cinsel tutku üzerine yazdığı şiirler nedeniyle Hristiyanlığın yayılmasından sonra şiirleri yasaklanmış, kitapları yakılmıştır. Hristiyan klisesinin erotik şiirlerini onaylamaması nedeniyle pek çok şiiri günümüze ulaşamamıştır. Cevat Çapan’a göre klasik Yunan şiirinin epik türdeki en önemli temsilcisi nasıl Homeros idiyse, lirik şiir türünün de en büyük temsilcisi Sappho’ydu.

Sappho’nun toplumun yaygın inanışlarını da yerdiğini görüyoruz.

Şu kadarını biliyoruz.
Ölüm kötü bir şey;
bak işte tanrılardan belli;
iyi bir şey olsaydı ölüm,
önce tanrılar ölmez miydi?”

Kısa bir süre önce bir Türkçe öğretmeninin çalıştığı okulun gazetesinde yayınlanan bir şiiri ülkemiz gündemindeydi. Kadınları eve tıkmaktan başka bir amacı olmayan bu şiiri hatırlayalım öncelikle.

KADIN HAKKI
Tak be yüzüğünü kadın!
Evde sevdiceğin bekliyor.
Evlisin…
Kariyer yapacağım dedin, erkeklerle yarıştın.
Çocuk doğurdun, bakıcıya bıraktın.
Sen kariyer yapıyorsun, evde bakıcı yüzüne tükürüyor çocuğunun.
Tak be yüzüğünü kadın!
Evlisin… Sevdiceğin var.
Bakma başkalarına, peşinden koşturma, umut verme, üzme, erkekleşme, yarışma, yerini bil, Değerini bil.
Sen kadınsın, hele sen evlisin…
Eş değil, kocanı bil, erini bil.
Kadın sesi, kadın nefesi, kadın hakkı dediler; inanma, kandırdılar seni,
Çalıştırdılar, koşturdular, yordular seni,
Erkekleştirdiler, kabalaştırdılar, yordular seni.
İnanmıyorsun değil mi?
Bak o zaman ellerine, gözlerine, yüreğine.
Parmakların nasıl, gözlerine kim baktı?
Tak yüzüğünü evinde otur.
Koşma, koşuşturma, yarışma
Yorulma,
Fıtratını zorlama
Çünkü sen değerlisin, kadınsın.
Sana şiirler yazamıyorum, ortasın,
Saçlarına mısralar yazamıyorum, ortalıkta.
Yüzüne, güzelliğine yazamıyorum.
Evde çirkin, dışarıda güzelsin.
Fıtratını zorlama.
Kadınsın, değerlisin.
Hakkı bir, ama gerçek hakikati.
Kandırmasınlar seni, yoruluyorsun…

SAPPHO, günümüzden 2600 yıl önce yazdığı bir dörtlükle tokat gibi bir cevap vermiştir bu zihniyete.

“Anladık
Güzel bir yüzük
ama değer mi
bunca böbürlenmeye?”

Kanımca Sappho sadece lirik şiirin değil özgür bir kadın kültürünün de öncü isimlerinden sayılmalıdır. Cevat Çapan tarafından çevrilen şiirlerini okumanızı öneririm. İşte şiirlerinden son bir örnek…

“Duydum ki Andromeda
O kaba köylü kızı
kasabada süsüyle
od salmış yüreğine
Daha eteğini kaldırıp
ayak bileklerini bile
göstermesini beceremezken”
Kaynak:

Nedir Gene Deli Gönlünü Çelen, Sappho, Can Yayınları, Nisan 2014.
Çeviren:Cevat Çapan

NOT: ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

Proje adının izin almadan kullanılmaması rica olunur.

CANDAN ERÇETİN, BEYAZIT ÖZTÜRK VE MEDYA DİLİ…

Candan Erçetin hakkında az veya çok fikir sahibi olduğunuzu, “Git” isimli şarkısını da dinlemiş ve belki de sevmiş olduğunuzu varsayıyorum. Cemal Safi’nin “Hadi Git” şiirini başarıyla seslendirmiştir Erçetin.

…….

Mademki benli hayat sana kafes kadar dar,                                     

Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.

Hadi git, benden sana dilediğince izin,

Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin

…….”

Kısa bir süre önce Beyaz Şov isimli televizyon programının sunucusu Beyazıt Öztürk (Beyaz), Candan Erçetin’in “Git” parçasına ait müzik klipine kendini ve kendine ait şarkı sözlerini monte etmiş, bunu da Beyaz Şov ’da kullanınca kıyamet kopmuştu. Anlaşıldığı kadarıyla Beyazıt Öztürk, “Git” parçasını Candan Erçetin’den izin almadan kullanmıştı. İnternet dünyasının yerine oturmamış hukuki düzenlemelerinin, telif hakları konusunu kangren olmuş bir soruna çevirdiği biliniyor. Kendi parçasının izinsiz olarak Beyaz tarafından kullanılmasına öfkelenen Candan Erçetin, Beyaz’ın bu davranışını mizahi bir dille yeren bir klip çeker. Beyaz’ın cevabı ve Erçetin’in karşı atağı birer hafta arayla birbirini izler. Bu hafta, peş peşe gelen bu üç klip üzerine yazdım. Candan Erçetin’in iki, Beyaz’ın bir video çekimini ve sosyal medyanın verdiği tepkileri medya dili açısından tartışmaya çalışacağım, ilginizi çektiyse buyurun, devam ediyoruz.

Candan Erçetin “Git” parçasının müziği eşliğinde Beyazıt Öztürk’ün stüdyosuna dalar. Yanındaki işçilerle Kanal’daki stüdyoyu “basan” Erçetin, Beyaz’ın kendi müziğini kullanmasına karşılık hayali bir icra gerçekleştirir.

http://www.youtube.com/watch?v=m–lVyrhBP8

“Sen kalk şarkımı programında meze yap
Hem de benim sırtımdan kanaldan parayı kap
Eşyaların güzelmiş
Senin halin pek aciz
Sen ömründe gördün mü stüdyonda
hiç haciz
Zaten internet çıktı
Albümler hiç satmıyor
Şu koltuğu da alın
Abla goltuk kalkmıyor (işçi)
Şu haline baksana biraz kilo almışsın
Anneni dinlemeyip zaten evde kalmışsın
Giiit
Bitsin artık bu geyik
Sanırsın adam Brad Piiiiiit
Kusura kalma beyazcım
Bunu da benden duy da öyle giiit
Sepet sepet yumurta
Sakın beni unutma
Giiit
Gözleğğğhinden öpeğğğim
Cevabını bekleğğğhim giiiiit”

Candan Erçetin’in mesajı kısadır, kendi parçasının izinsiz kullanımı konusunda Beyaz’ı nazikçe uyarmış, internet sonrası satışları düşen albümler konusuna da vurgu yapmıştır. Beyaz’ın aldığı kilolara, “evde kalmışlığına” ve “r” harflerini söyleyemeyişine yaptığı mizahi dokundurmalar ana mesajı gölgelememiştir. Erçetin’in bir milyon takipçisi olan Facebook sayfasında iki yüz binden fazla beğeni ve beş binden fazla yorum sosyal medyanın ilgisini gösterir. Sosyal medya yorumlarının özeti “wuuuuuv, süpersin Candan Erçetin” şeklindedir. Yorumların önemli bir kısmı taşıma işçisinin, “abla goltuk galkmıyo” cümlesine odaklanmıştır. Candan Erçetin’in Beyaz taşlaması telif hakları üzerine bir tartışmaya sebep olmamış, sosyal medyanın erkek dili, Beyaz’ın bunun altında kalmayıp Candan Erçetin’i nasıl “tokatlayacağını” beklemeye başlamıştır.

Beyaz’ın bir cevap vermesi kaçınılmazdı. Cevabi videonun ilk sahnesindeki melankolik Beyaz görüntüsü, Beyaz’a “dokunulduğunu” gösteriyordu. Medya dili açısından oldukça önemlidir bu video, Beyaz’ın giyiminden başlar mesajlar. Beyaz’ın beyaz gömleğinin düğmeleri göğsüne kadar açıktır ve omuzundan sallanan beyaz atkı ile mahalle delikanlılarının tehditkâr havasına bürünmüştür.

http://www.youtube.com/watch?v=ujoqlc3uvvU

“Ben kanalda yok iken
Mekânımı basmışsın
Koca Candan Erçetin
Bi çocukluk yapmışsın
Kabul bu kapak oldu
illa ki atlatırım
Haftaya sen n’apıcan
Ben onu da yazarım
Sen hacizine bile
Süslenip geliyosun
Ben seni tanıyosam
Benden hoşlanıyosun
Popüler bir şovmenim
Benim için farketmez
Seni ben affetsem de
Türk toplumu affetmez
ceeeeeeeek
O eşyalar geleceeeek
Teeeeeeek
Tek tek yerleştirilcek
Kırık çizik istemem
Asansör de kullanımiyceeeeeek
Brad Pitt denen cücek
Sanki sana yardım ediceeeek
Halay başı dursana
Parça bitti baksana
Hadi bana eyvallah”

Daha ilk dizelerde belden aşağı iner Beyaz, Candan Erçetin’in “süslenmesini” kendisinden hoşlandığının delili olarak sunar ve popüler bir “şovmen” olduğundan “kendisi için fark etmez” iddiasında bulunur. Stüdyo onun “mekanıdır” ve koca Candan Erçetin “bi çocukluk” yapmıştır. Sıra “mahalleyi” ardına almaya gelir. Kendisi çok büyüktür ve affedebilir ama Türk toplumu öyle mi ya, affetmez. Bu Türk toplumu her ne hikmetse sadece erkeklerden, genç ve mahalle delikanlısı, “tribün” meraklısı delikanlılardan oluşmaktadır. Parmaklar sallanır hep beraber, sallanan parmaklar sadece Erçetin’e değil dizini kırıp oturmayan, Beyaz’a biat etmeyen tüm kadınlaradır.

Sosyal medya yeniden dalgalanır. Yeniden “müthiş, süper, vay bee, idolümsün, çok komik, devamını bekliyoruz”şeklinde binlerce yorum gelir. İzleyiciler ikisinin arasındaki dil farkını ve topluma biçilen elbiseyi analiz etmek yerine kendilerinin ne kadar güldükleri ile ilgilenirler. Her ikisinin de taraftarları olur ama görüş ayrılığı kimin daha çok eğlendirdiği üzerine kurulmuştur. En şaşırtıcı olanı, sosyal medyada “bunlar birbirine aşık, kur yapıyorlar, işi aşk atışmasına çevirdiler” yorumlarının çokluğudur. Beyaz’ın “benden hoşlanıyosun” ve “benim için fark etmez” deyişini bile önemsemeyen kadın ve erkek izleyiciler, “muktedir” ve “şöhretli” erkeğin tacizi kendine hak olarak görmesini görmezden gelivermiştir.

Sıkı bir reklam bütçesi ayıran Candan Erçetin ekibi iyi hazırlanmıştır üçüncü klip için. Ardına mahalle delikanlılarını alan Beyaz’a karşı yanına sağlam bir ekip almıştır Candan Erçetin. Şov, magazin, sinema, müzik dünyasının ünlülerinden Saba Tümer, Derya Şensoy, Esra Erol, Gupse Özay ve Demet Akbağ kadın dayanışması ekibini oluşturmuştur.

http://www.youtube.com/watch?v=MhiGtAMBi3E

Herkese cevap vermem   (Candan Erçetin)
Ama sen de zorladın
“GİT” i yanlış anladın
Gittin tribüne oynadın
Bak yanımda kimler var
Kızlar buyurun nolur
CANDAN BİZİM CANIMIZ  
(koro)
Tribün böyle olur
Normalde hiç kimseye  
(Candan Erçetin)
Böyle kabalık etmez
Seni biz affetsek de   
(koro)
Demet Akbağ affetmez
Giiiiiiiiittt         
(Demet Akbağ)
Ben ağzımı açmadan giiiiiitttt
Demet çayla bisküvit 
(Esra Erol)
Daha da fazla kızmadan  
(koro)
Sana gönül koymadan giiiiiiittt
Bak sabrımız taşmadan
Asaplar bozulmadan giiiiittt
Senden hoşlanmışmışım   
(Candan Erçetin)
Çüşşşş   
(Demet Akbağ)
O iş öyle olmuyor   (Candan Erçetin)
Brad bi çay koysana
Darling demlink kalkmıyo!  
(Brad rolündeki uşak)
Candan’a yapmıycaktı   (Derya Şensoy)
Başına bela aldı             
(Esra Erol)
Hani sen rejimdeydin?   
(Saba Tümer)
E bunlar ortada kaldı     
(Gupse Özay)
Bunu sana ayırdık         
(Demet  Akbağ)
Mercimek salatası
Hiç kusura bakmiycen
Kadın dayanışması
Dün Kanal’la görüştüm   
(Candan Erçetin)
Duruma bakicekler
Senin şovun yerine
Belgesel koyucekler
LEEEEER     
(koro)
DURUMA BAKİCEKLEEEEER
BELGESEL KOYUCEKLEEEEEERRRR
SENİ HİÇ SEVMİYCEKLER
SADECE BİZİ SEVİCEKLEERR
KELEBEKLER BÖCEKLER
SENDEN FAZLA REYTİNG YAPCEKLEER
DAHA DA ISRAR EDERSEN
MAYMUNA MAYMUNA ÇEVİRCEKLER HEY
pıR pıR edeR aRılaR     
(Candan Erçetin)
biRbiRini kovalar hey
Sen önce bunu söyle
Sonra gel beri böylee heeey!

Yeni dil ile söyleyecek olursak sosyal medya tam anlamıyla yıkıldı bu klip sonrası. Sponsorlu olarak Facebook’da paylaşıma sunulduktan kısa süre sonra dokuz milyona yakın görüntülenme, üç yüz binden fazla beğeni ve on binden fazla yoruma ulaştı Candan Erçetin klipi. “Güzel, süper, çok beğendim, çok güldüm” şeklindeki yorumların dışında bu kez çok sayıda “ağır abi” yorumu vardı.

“Bunlar hep reklam için”

“Siz bunları izlerken Nijerya’da 100 çocuk öldü”

“Halkı uyutmak için her yolu deniyolar, sizler de seyrediyonuz, .mk…”

“Seyretmeyin bu saçma şeyleri, uyutuyorlar sizi” diyenlerin sayfalarında İmmanuel Kant veya Karl Marx paylaşım ve analizlerini ise boşuna aradı gözlerim. Beyaz taraftarları ise ikna olmamıştı, intikam beklentisi büyümüştü. Beyaz fanatikleri cinsiyetçi ve nefretin diliyle konuşuyordu.

“Beyaz intikamini fena alir benden söylemesi”

“beyaz kesin aarkasını getirir  boş bırakmaz”

“Ben bunu bilir şunu söylerim Beyazıt buna her yerde her zaman cevabını verir hiç bir zaman lafın ve sıkecin altında kalmaz senden önümüzdeki hafta sana yakışır şekilde cvp ver vede  bir erkeğin gücünü ve kaliteni göster beyazım”

“Beyaz candan kapismasi çok güzel olmuş hep boyle kapissinlar ama her zaman beyzit abinin yani fayiz ayraniyiz”

“6 kişi 1 beyaz edemezsiniz..”

“beyazda yaşı ilerledıkce aynı bu kaşarlargibi olacak. bunların hepsıne yatak sözü vermiştır. ama sözünde durup yatak almamıştır.”

Candan Erçetin’in bu son videosunu, kanımca bazı eksik ve hataları olmakla beraber, bir medya dili ve kültürü geliştirilmesi açısından büyük bir başarı olarak görmek gerekir. Bunun yanı sıra Candan Erçetin fevkalade düzgün, mizah dozu yerinde bir kadın kültürü sunmuştur. Demet Akbağ’a tam bir “Hükümet Kadın” rolü biçilmiştir. Esra Erol’un kuzu gibi bir sesle “Demet çayla bisküvit” önerisini hoş, kadınca ve hiyerarşik düzeyinin bilincinde bir vücut dili ile reddeder. Candan Erçetin’in “senden hoşlanmışmışım” sözüne “çüşşş” diyerek bir kadın ayarı verir. Beyaz’ın mahalleyi ve tribünleri ardına alan, uzun beyaz atkılı ideolojik duruşunun karşısına çağdaş giyimli, başarılı, kendine güvenen, mafya ağzına pabuç bırakmayacak bir kadın korosu ile çıkar Candan Erçetin. Beyaz’ın “r” harflerini söyleyemeyişi ile alay edilmesi illaki gerekir miydi, zorlama Brad Pitt sahnesi yerine “eli maşalı” eve gündeliğe gelen bir kadın tiplemesi daha başarılı olur muydu, erkek “Türk toplumu” eleştirisi daha net yapılabilir miydi, tartışılır… Ancak Candan Erçetin’in erkek medya kültürü ve dili karşısındaki duruşu alkışlanmalıdır.

Yazdığım bu yazıya “Gündemde bu denli ciddi ve önemli konular varken şov dünyasının kendi arasındaki reklam kokan itişmeleri ile uğraşmaya değmez” diyenlerin çok olacağına eminim. Üzgünüm, bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Ülkemizde ve Dünyada radikal İslam’ın öne çıkardığı şiddet olaylarının, çevre sorunlarının, ülkemizde özlemini çektiğimiz muhalefet örgütlenmesinin yetersizliğinin, bazı gerici odakların kadınlara ve kız çocuklarına karşı geliştirdiği ve radikal İslam’dan beslenen tehlikeli manevraların, iktidar karşıtı her türden sesin susturulma çabalarının, taşeronlaştırmanın getirdiği insana ait olan her şeyin tüketildiği tüketim toplumuna ait sorunların önemini bilmez değilim elbette. Bütün bu sorunlara karşı fikir ve eylem üreten kişi ve örgütlenmelerin önemini de yadsımak büyük haksızlık olur. Ancak kanaatim odur ki son sözü, toplumun/toplumların kullandığı ve geliştirdiği dil söyleyecektir…

SANİYE SALAH- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Saniye Salah, Suriyeli, 1935-1985 yılları arasında yaşamıştır. Kendisiyle ÇAĞDAŞ ARAP KADIN ŞAİRLER ANTOLOJİSİ isimli kitapta tanıştım. Saniye Salah’la ilgili internette bilgi bulmak olası değil. Yazdığı dört şiir, bir öykü ve deneme kitaplarına rağmen hiç yaşamamışçasına ayrılıp gitmiş aramızdan. Antolojinin derleyicisi ve çevirmeni Metin Fındıkçı kitabın önsözünde bu konuda şunları yazıyor.

“Arap kadını; ‘madem günlük hayat şartlarında erkek egemenliği hakim, ben de şiir ve edebiyat gibi hayatın başka alanlarında pasif kalmayayım’ diyor. Diyor ama -bu antolojide de dikkatinizi çekeceği gibi- bazı ülkelerin kadın şairlerinin yaşam öyküsü bulunmamaktadır, aslında var da ben bulamadım değil, bilinçli olarak yayımlanan kitaplarda olsun, sanal alemde olsun hiç bir yerde yaşam öyküsü bulunamıyor. Bunun nedeni kocası, çevresi veya yaşadığı ülkenin getirmiş olduğu baskı ve yasaklar da olsa bu durum bağışlanır gibi değil. Üniversiteyi bitirmiş bir kadın, şiirle uğraşıyor ama yaşam öyküsünü açıkça yazamıyor. Bazı Arap ülkelerinde bu acı gerçek maalesef hala mevcut.”

Antolojide bulunan pek çok az tanınmış şair arasında “Aşk Mevsimi” şiiriyle çarptı beni Saniye Salah, “Hangi kuş bu acıyı ötecek” dizesi hangimizi içimizde bir yolculuğa çıkarmaz bilmek isterim doğrusu. Sizi Aşk Mevsimi isimli uzun şiiriyle baş başa bırakıyorum.

“AŞK MEVSİMİ
Aşk mevsimini yaşıyoruz
Çayırlar gibi
Küçük bir yerde sürünen
Ve küçük bir düşte
Akşam olduğunda
Sis gibi yükseliriz çayırın üstünde Saçlarımıza sürünen
Solgun gözyaşlarımızla
Beni şiir sayfaları gibi katla
Anıların yataklarını katlar gibi
Uzun bir yolculuk için
Deniz kıyılarına giderim
Orada kutsal olan aşk ve gözyaşı.
Pişmanlığın fanuslarını taşımaya başladık
Çocukluk anılarından yaşayarak
Bedenimizi
Ve günahlarımızı taşıyarak
Ruhun sonu olmadan
Sonra düşlerimiz çıplak kalır
Kanın sözcükleri yanar
Yüzümün resmini çizerim
Ve yüzünü
Gece hüznün şarkısı
Ve gece kayıp büyülü iki sevgili
Gecenin suskunluğuna tanık oluruz Senin gibi Arap deliliği olsa
Çıkış kapıları geniş olsa
Kaçış kapısı geniş bu
Dar zamanda olmasa
İki aşığın bedeni ondan daha da dar.
Yaramın üstüne katlanırım
Düşüncem orman ve deniz kokusundan Hüznün ve yağmur kokusundan
Tenin üstünde unutuluşun kokusundan Gitmesi için sözcüklerimi bırakıyorum Ruhumun dışına
Son payını taşıyarak
Aşkın donukluğu için.
Et kalp atışlarına yapışsın
Ayrılık ayetinden atsın beni
Peşimdeki acıyla ne zaman kötüleyeceğim seni?
Hangi kuş bu acıyı ötecek?
Bu garip günde
Bu yükselen fırtınada
Deniz köpükleniyor
Akşamın gemisinde
Ancak ben unutuluşun kanatlarıyla
uzaklaşıyorum
Çayır köklerini taşıyor
Yanıyor
Sonra gezimden dönerim
Gözlerinde küflenmiş.
Gün etrafımızda çöküyor
Bir güvercin gibi
Bu yeşil saatlerde
Kanatlarını çırpıyor
Yanan külün çukurunda asar gibi Yıldızlar arasında
Yağmurdan kaçıyorduk
Güneş bizim değilmiş gibi
Bağlı bedenlerimizi altında sereriz
Bu leylak güneş değil
Boğaza düğümlenen
Önümüzde mihenk taşı
Ölümün yüzünden maskeyi çıkarırız Köşelerin ışıltılarını taşıdığında gece.
Kulelerin çanları vurur
Akşamla
Köyün açık gözleri açıldığında
Eller kan dolar
Bizler saklı suyun sahipleri
Biriken yaşları dökerim
Ateşi beklerken
Yıldızlardan başka bir şey yok
Bütün sevgim içlerinde
Onlara giderim.”

KAYNAK
Çağdaş Arap Şairler Antolojisi, Metin Fındıkçı, Hayal Yayınları, 2010

FELSEFE MEYDANI, SOSYAL MEDYA VE MEB GENELGESİ

Adını değiştiriyorum, varsayalım İsmail, İsmail Hoca; haritayı yaysanız önünüze, yerini zor bulacağınız bir küçük ilçenin lisesinde felsefe öğretmeni. Yıllardır sosyal medya arkadaşım, gerçek hayatta tanışıklığımız olmadığı gibi hiç ortak arkadaşımız da yok, nasıl bulmuşuz birbirimizi hatırlamıyorum bile. O benim köşe yazılarımın sıkı okuyucusu, ben onun videolarının fanatik izleyicisi. Kedili video, komik video değil; ayda bir veya iki kez kendisinin sınıfta/okulda çektiği müthiş felsefe tartışmalarına ait videolar. Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’na rahmet okutacak düzeyde “Felsefe Meydanı” çekimleri yapıyor İsmail hocam, hem kameraman hem de oturum yöneticisi. Türkçeleri şiveli liseli gençlerin nasıl çatır çatır Demokritos ve Deskartes tartıştıklarını görseniz aklınız uçar. Yaptığı video çekimlerini sosyal medyada paylaşırdı, öğrencilerinin bu paylaşımlar altına yaptıkları felsefi yorumları hayranlıkla okurdum. İsmail hocam birkaç gün önce geleneksel ve sosyal medyanın çok az ilgi gösterdiği bir haberi paylaştı. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bir genelge yayınlayarak öğretmenlerin okul veya sınıf içindeki faaliyetlerini, etkinliklerini sosyal medyada paylaşmalarını yasaklamıştı. Bir kız öğrencisi tek cümle yazmıştı altına, “Hocam şimdi bize ne olacak”.  İsmail hocamın ilkokul çağında iki çocuğu var, risk alabilecek şartlarda yaşamıyor, aynı gün sosyal medya hesabını kapattı… Öğrencisinin “şimdi bize ne olacak” sorusunu ben cevaplayacağım, artık İsmail hocanız sınıfta video çekimi yapmayacak, “Felsefe Meydanı” yok artık, takır takır dersini anlatır, sınavını yapar, maaşını alır, hepsi bu. Siz belki bilmiyorsunuz ama İsmail hocanızın video çekimleri meğerse Anayasa’ya, Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne ve Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırıymış, vay canına…

MEB, sosyal medya denilen “illetin” öğrencilerin kişilik, psikolojik ve sosyal gelişimlerini olumsuz etkilediğini geçtiğimiz hafta keşfederek öğretmenlerin okul içi ses, görüntü ve video kayıtlarını paylaşmalarını yasakladı. Mesela Anayasa’ya aykırıymış bu paylaşımlar: “Devlet her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler alır” mış…  Yine Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre Taraf Devletler çocukları “bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suiistimale, ihmal veya ihmalkâr muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alırlar.”  Çok etkileyici, “Taraf Devletler” arasında bizim de olmamız çok sevindirici ama insanın aklının almadığı bir yan var, şu her kavşakta dilenen okul çağındaki çocuklar, üç otuz paraya evlilik adı altında satılan kız çocukları “Taraf Devletler” de yaşamıyorlar mı, yoksa Anayasa onları kapsamıyor mu? MEB’ nın genelgesine ikna olamıyorum bir türlü, siz de mi olamadınız, o zaman okumaya devam.

Genelgeyi okuduğumda “işte şimdi sosyal medya patlayacak” dedim kendime, yanılmışım, hem de çok. Sosyal medyayı titretme çabam ise bir dinozorun ayağına basma etkisi yarattı. Hem geleneksel hem de sosyal medya bu yasağı ciddiye almamıştı. Tek tük itirazlar genelgenin içeriğine değil, “bunlar zaten iyi bir şey yapmazlar” fikrine dayalıydı. Yasakçı zihniyeti eleştirenlerle bu yasağın “paralelleri engelleme” amacı taşıdığını düşünenleri saymazsam neredeyse beğenilmişti yasak. Yasağı doğru bulanlar “ben de çocuğumun teşhirinden kaygılıyım” yargısının etrafında dolanıyor, kendileri de sosyal medyayı gösteriş ve oyun olarak kullandığı için çocuklarının oyuncak olma tehlikesi altında eziliyordu. Sizin anlayacağınız, İsmail hocamın sosyal medyadan sessizce çekip gitmesi kimsenin dikkatini çekmedi.

Teknolojinin gelişimi ve icatlarla, toplumun bu yöndeki değişimi kabul etmesi ve kullanımı arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Pek çok icat toplumun o buluşa gereksinim duymaması, korkuları ile baş edememesi veya başka türlü nedenlerle gündelik kullanıma geçmemiş, geçememiştir. En iyi örneklerden biri Phaistos Diski, Girit’te bir saray harabesinde bulunmuş, milattan 1700 yıl önce. Size şaka gibi gelebilir ama günümüzden 3500-4000 yıl önce yapılmış bu disk bir matbaa makinesi fikrinin basit ve çok etkileyici bir örneğidir. Ancak matbaanın gelişimi bu diskin icat edildiği tarihten 3000 yıl sonra mümkün olabilmiştir. Örnekler uzar gider, ABD kongresinin 1971 yılında sesten hızlı giden bir aracın geliştirilmesine para ayrılmasını kabul etmemesi, yüksek becerili bir daktilo klavye tasarımının sürekli geri çevrilmesi, İngiltere’nin uzun bir süre elektrikle aydınlanmayı kabul etmemesi en çok bilinenleri. 20. Yüzyıl başlarında kelli felli bilim adamları elektriğin evlerde kullanımına karşı çıkıyor, kullanımın kısıtlanması, yasaklanması gerektiğini savunuyordu. Onlara göre evlere giren elektrik, “meraklı” kadın ve çocukların firketeyle prizleri karıştırması sonucu toplu ölümlere sebep olacaktı. Özetle, her türden icat kendine ait bir kültürün ve dilin gelişimine ihtiyaç duyar, toplum bu gereksinime yanıt veremiyorsa bilimin yerini hurafe, aydınlığın yerini karanlık alır. Osmanlı Devleti ve Avrupa’nın matbaa kullanımları arasındaki 300 yıllık farkı da bu bakış açısıyla okumak gerekir.

Bilgisayar, internet ve sosyal medyanın icadı ve gelişimi insanlık tarihinin en büyük toplumsal, sosyal sıçramalarından birine sebep olmuştur. İnsanoğlu hiçbir icat ve gelişim karşısında bu denli hazırlıksız yakalanmamış, faka basmamıştır. İnternet ve sosyal medyanın çok hızlı gelişmesi, insanoğlunun sosyal yapılanma hızını kat kat geçmiş, toplumların hukuki ve etik değerleri allak bullak olmuştur. Bugün ayan beyan görünen şudur, internet ve sosyal medya dünyasına karşı geliştirilebilecek tüm kategorik yasaklar “dandik” bir tıraştan ibarettir. Tüm diktatörlük rejimlerinin sosyal medya karşısındaki korku ve çaresizliğinin sebebi de bu alanın yasaklarla maniple edilmesinin gülünçlüğünden kaynaklanmaktadır. İnsan topluluklarının bugün geldiği nokta, sosyal medya ve internet ile beraber yaşamanın kaçınılmaz olduğu gerçeğidir.

Gelelim MEB genelgesine, İsmail hocamın durumuna ve çocukları için kaygılı ve bu nedenle genelgeye sıcak bakan ebeveynlerin haline. MEB için ne desem boş, trafik kavşaklarında dilenen, “gelin” diye satılan çocukların olduğu bir ülkede genelgenin samimiyetine inanmak olanaklı değil. Sanayide karın tokluğuna 12 saat çalışan veya türlü nedenlerle “öteki” ilan edilmiş çocuklara değinmedim bile, kısacası şu, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Anayasa maddeleri ile sol jargona boyanmış yasakçı genelgenin itibar edilecek tarafı olamaz. Türlü çeşit yorum yapılabilir yasaklar için; “paralelleri” engelleme, kendilerini zor duruma sokabilecek görüntüleri kaynağında kurutma, toplumsal muhalefeti besleme olasılığı olan bilgi trafiğini durdurma, sayın sayabildiğiniz kadar. Tabii bu yasağın nalıncı keseri gibi olma olasılığı da var, Kuran ve Osmanlıca kurslarının bu yasak kapsamına alınacağını düşünüyor musunuz, hiç sanmıyorum. Gelelim İsmail hocama, onunla işimiz zor, o bir küskün, belki bir “yorgun savaşçı” hissediyor kendini. Oysa Milli Eğitim Bakanı veya üst düzey yetkilisi olsam İsmail hocama el koyardım, benzerlerine de. Tümünü sosyal medya kültürü, yeni medyanın eğitimdeki rolü, sosyal medya dilinin geliştirilmesi konularında yurt içinde gerekiyorsa yurt dışında eğitime gönderir, onları bu alandaki çalışmaların öncüsü yapardım. Eğitim vb. alanlarda sosyal medyayı etkili kullanan toplumlarla, kullanamayanlar arasında 300 yıllık bir fark daha açılacağını görmek için falcı olmak gerekmiyor. Gelelim çocuklarının sosyal medyada teşhirinden kaygılı erişkinlere; pek çok ebeveyn okul içinde “komikli video” çekmeye kalkan ya da sosyal medyanın gücünü sınıfın küçük bir bölümü için kullanarak sınıfın/okulun diğer çocuklarını ötekileştiren az sayıdaki öğretmene karşı yeni korkular geliştirmiş durumda. Onların bu korkusu Phaistos Diski’ni 3000 yıl boyunca saray kalıntılarına gömen, matbaayı 300 yıl boyunca Osmanlı topraklarına sokmayan korkudan farksız. Ebeveynlere bu noktada düşen görev yasakçı zihniyete teslim olmak değil, okul içi sosyal medya etiğinin geliştirilmesi için çaba göstermektir.

Sosyal medya üzerine yazmak karanlık ve derin sularda yüzmeye benziyor. Yasaklardan medet uman bir iktidarın karşısında dili, hukuku ve kültürü gelişmemiş, zapt edilmesi güç bir yeni medya olgusu var önümüzde. Çok iş düşüyor bizlere, eğitimcilere, sosyal bilimcilere, hukukçulara, sanatçılara, yazarlara, devrimcilere, bu toplumun değişiminden kendini sorumlu hisseden herkese; sosyal medyanın gücünü barıştan, eşitlikten yana kullanabilmek için yeni bir medya dili, etiği, hukuku ve kültürü yaratmak zorundayız. Zor mu, zor, başarabilir miyiz, kolay değil, ama, EVET…

Kaynak:
1- Diamond, Jared, Tüfek, Mikrop ve Çelik, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2013

GIUSEPPE UNGARETTI- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Giuseppe Ungaretti, 1888- 1970 yılları arasında yaşamıştır. 20. yüzyıl İtalyan edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri kabul edilir. İskenderiye’de doğmuş ve 24 yaşına kadar orada yaşamıştır. Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’nde okumuş ve Fransız sembolist şiirinden çok etkilenmiştir. Bu dönemde tanıştığı Fransız şairi Mallarme’nin şiir yaşamı üzerinde çok etkili olduğu bilinmektedir. I. Dünya Savaşı başlayınca İtalyan ordusunda askerlik yaptı. İlk şiirleri askerlik dönemine aittir. Savaş sonrası Güney Afrika ve Güney Amerika’da İtalyan Edebiyatı dersleri verdi. Bazı şiirlerinde uyak ve noktalama işaretleri kullanmamış, yalın ve çok az sözcükle yazılmış şiirleri hermetik şiir akımının öncülerinden sayılmıştır. Kapalı, sembollerle örülmüş anlatımı okuyucuya geniş bir yorum alanı bırakır.

1932’de Gondoliere Ödülü’nü, 1949’da Roma Ödülü’nü, 1956’da Knokke-Le-
Zoute Uluslar arası Şiir Ödülü’nü, 1960’ta Urbino Üniversitesi’nin Montefeltro
Ödülü’nü, 1966’da Etna-Taormina Uluslar arası Şiir Ödülü’nü kazandı. 1962’de
Avrupa Yazarlar Birliği başkanı seçildi.

“UZAK
Uzak uzak bir ülkeye
bir kör gibi
götürdüler beni tutup elimden
SABAH
Işıyorum
sonsuzlukla”

Çeviri: Cevat Çapan