KİMİ MİLLETVEKİLİ SEÇMELİ?

 “Hırslı önüne gelene saldırır, hırslının yüreğinde zulüm pusu kurar; kuvvetlenince bunu açığa vurur, zayıfken, içinde uyutur”

                                                                        Binbir Gece Masalları

Maximilien Robespierre, bu adı duymuş olmalısınız, Fransız İhtilali’nin en önemli isimlerinden biriydi. İhtilal sonrası Fransa’nın iç ve dış düşmanlarından korkan ihtilalciler bütün iktidarı Kamu Güvenliği Komitesi adı verilen on kişilik bir topluluğa vermişti. Komitenin başında Robespierre vardı, yaptığı her şeyi halk için yaptığını, gücünü halktan aldığını iddia ediyordu. 1793 yılına gelindiğinde Fransız İhtilali “Terör Dönemi” adı verilen bir uç noktaya ulaştı. Bir yıl içinde kimisi giyotin kimisi de eski yöntemlerle yaklaşık 20.000 “halk düşmanı” idam edildi. Şiddetin ilk kurbanları Fransa’dan kaçmayan veya kaçamayan soylular ve din adamlarıydı. İktidarın bu terörünü eleştirenlere Robespierre, “Aristokratlar ve din adamları insan haklarından faydalanamaz çünkü halkına bunları yapanlar insan olamaz.” diye cevap veriyordu. Aylar geçtikçe terörün kurbanları değişmeye başladı, cesaret kırıcı duygular uyandırmak, kamuoyunu yanıltmak, ahlakı bozmak ve yurtseverleri rahatsız etmekle suçlanan ihtilalciler de giyotinde başlarını kaybettiler. Giderek Robespierre gibi düşünmeyen, ona biat etmeyen herkesin giyotine yollanacağı belli olmuştu. 1794 yılı 27 Temmuz’da Robespierre  Yasama Meclisi’ne hitap etmek istediğinde Meclis “kahrolsun despot” sloganlarıyla inliyordu. Ertesi gün giyotin Robespierre’in başını aldı. Robespierre insan tanımını değiştirmiş ve halk için halk adına yapılan şiddet, ihtilalin insan hakları, eşitlik, demokrasi gibi kavramlarını da giyotinin altında yalayıp yutmuştu.

Evet, kimi milletvekili seçmeli? Hiç şüphesiz Robespierre’i ve onun benzerlerini seçmemekte büyük yarar var. Robespierre örneğinin, halk için ve halk adına ortaya çıktığını söylemenin yeterli olmadığını yeterince öğrettiğini umuyorum. Peki, ne yapmalı? İnsan dediğin bir kapalı kutu, ortaya çıkan adayların bir Robespierre olmadığını nasıl anlayabiliriz? İşte size Robespierre’leri ayıklamak için bazı ipuçları. Öncelikle kimleri seçmeyeceğimize karar vermeliyiz.

-Adayların çevresindekilere nasıl hitap ettiğine bakarak başlayalım, özellikle de yanında/emrinde çalışanlara. Onlar kendisine “siz” diye hitap ettiği halde astlarına “sen” diye hitap ediyorsa isminin üzerini çizin. Elindeki yetki arttıkça en az Robespierre kadar zalim olacaktır.

-Eğer geçmişinde belediye başkanlığı varsa işiniz çok daha kolay. Yönetimi sırasında kenti, belediye binalarını, hizmet araçlarını kendi resimleri ile doldurmuşsa üzerini çizin gitsin. Meclise gidecek bir Robespierre’i eksiltmiş olursunuz.

-Milletvekilliğine aday olduğuna göre muhtemelen geçmişinde yöneticilik deneyimi de vardır. Çalıştığı kurumları niteliksiz eş dost, hemşeri, partili, kendisine yararı dokunacak kişilerin yakınları ile dolduruyorsa üzerini çizin. Robespierre’in bile onlardan öğreneceği çok şey vardır.

-Gezi olayları sırasında neredeydi acaba? Eğer üzerinde Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Che Guevara tişörtüyle sol eli yumruk yapılmış fotoğraflarını yayınlamış ama ortalıkta hiç görünmemeyi başaranlardansa hemen çizin üzerini. Ne kendine ne de çevresine zerre kadar hayrı olmayacaktır.

-Adayın sosyal medya fotoğraflarına bir göz atmakta yarar var. Partisinin ileri gelenleri ile çekilmiş fotoğrafları gözünüze sokmaya çalışanlardansa çizin üzerini. Robespierre’in yağdanlıklarının mecliste işi olamaz.

-İsminin başındaki, ardındaki etiketlere güvenerek aday olanların üzerini hemen çizmekte büyük yarar var. Ünlü, şöhretli, bol akademik ünvanlı olanların daha çok oy getirdikleri doğru değildir. Bu yanılgı “tarih bilincimizin” ve resmi ideolojinin bir sonucudur. Tarihi yapanların krallar, büyük komutanlar, büyük devlet adamları ve kâşifler olduğuna dair çarpık tarih fikriyatımız bizi fena halde yanıltmaktadır. İşte bir örnek, Galileo astronominin en büyük mucitlerinden biri sayılır. Oysa Galileo ayın bir uydu olduğunu reddetmiş, gelgitleri Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşüne bağlamıştır. Nedir; Galileo’dan yüzyıllar önce, denizciler ve balıkçılar ayın konumu ve gelgit olayı arasındaki ilişkiye dair, düzgün tablolar halinde tuttukları kesin bilgi sayesinde sağ salim limanlarına dönmeyi başarıyordu. Özetle, etiketlere karşı temkinli olmakta büyük yarar var, hırsları etiketlerinden büyükse üzerine çizik atmaktan çekinmeyin.

-Zenginlerin de siyaset yapmasından daha “doğal” bir şey olamaz. Hiç kuşkusuz onlar da kendi sınıflarının, zenginler kulübünün haklarını ve sorunlarını temsil etmek üzere mecliste olmalıdır. Ama sadece toplumdaki sayısal çoğunlukları kadar temsil edilmelidir. Yüksek gelir grubuna sahip olanların toplumdaki gelir adaletsizliği, eşitsizlik, emekçilerin hakları üzerindeki sözleri ciddiye alınmamalıdır. Hiç tereddüt etmeden üzerlerini çizmekte büyük fayda var.

-Bir asgari ücretlinin maaşından fazla hesap ödenen restoranlarda yemeklerin de görülebileceği şekilde sosyal medya fotoğrafları çektirenleri hemen çizin. Hele hele utanmadan fırında karides ve zeytinyağlı kuşkonmazı övüp fotoğraflayanları meclisin yakınından bile geçirmemek iyi bir tedbir olabilir.

-Siyaset yapmaktan anladığı tek şey delege hesapları, “falancanın şu kadar oyu var”, “o filanca partilinin yakın akrabası, şunları tasfiye edersek, bunları da oraya buraya yerleştiririz” demekten ibaret olanları yakından tanıdığınızdan eminim. Hiç tereddüt etmeyin, çizin üzerlerini.

-Maç seyrederken, yoğun trafikte araba kullanırken veya her ne yapıyorsa yapsın, cinsiyetçi küfürleri birbiri ardına nefes alır gibi kolayca söyleyebilenleri sadece çizmekle kalmayın, korkun onlardan, nefret dili içlerine sinmiş bu kişiler tahmin edebileceğinizden çok daha tehlikeli olabilirler.

-Kitap okumanın aydınlanmanın tek yolu olduğunu iddia edecek değilim. Ama üniversite mezunu olup son okuduğu kitap Cin Ali olan, resim sergisine gitmez, nitelikli müzik dinlemez, Türk ve Dünya edebiyatından beşer kişinin adını sayamaz kişilerin siyaset konusunda pervasızca konuşuyor olmasını kaygı verici buluyorum. İçinde bulunduğu dünyayı anlamak ve kendini geliştirmek konusunda çaba göstermesi gerektiğinin bile ayırdında olmayanların da üzerini çizelim gitsin.

Eminim “onu çizdik, bunu çizdik, vekil yapacak kimse kalmadı” diyeceksiniz, zararı yok, demek ki yeni bir siyaset diline, üslubuna gereksinimimiz var. Tablonun karanlık olduğu doğru bile olsa tümüyle umutsuz sayılmayız…

Onu ilk tanıdığımda belediye meclis üyesi ve başkan yardımcısıydı, on yıl kadar önce. Tanışmamızın ilk on dakikası içinde öğrendiğim üç özelliği beni şaşkına çevirmişti. Birincisi, dosdoğru konuştuğu kişinin gözlerine bakıyordu, üstelik her konuştuğu kişinin. İnsan odaklı bir vücut dilidir gözlere bakarak konuşmak ve dinlemek. İkincisi, ister inanın ister inanmayın ama not alıyordu. Öyle iki saat sonra çöpe atılacak kâğıtlara değil, kocaman defterine özenle yazıyordu. Üstelik bunu konuştuğu kişiyle irtibatını koparmadan yapıyordu. “Ne var bunda” demeyin, bizim ülkemizde siyaset ve bürokrasinin dünyasında sistematik bir not alma alışkanlığı yoktur. Karşılıklı konuşursunuz, sağa sola telefon edilir, küçük not kâğıtlarına bir şeyler çiziktirilir, resmi yazıların üzerine ona buna havale notları yazılır ama geri dönüp takip edilecek, izleyecek notlar alınmaz. Alınsa bile bu sadece kendi üstlerinin yanında yapılır. Üçüncü özelliği hepsinden şaşırtıcıydı, görüştüğü herkese “siz” diye hitap ediyordu. Evet, herkese, çay getiren, temizlik yapan, şoförlük yapanlar da dâhil herkese “siz” diyordu. Nasıl olur, astlarına “sen” diye hitap etmek, oturduğu koltuğun, iktidarının en önemli alametidir, oysa “siz” diyerek yaptığı seçim, insanlarla eşit ilişki kurabilme başarısının şaşmaz bir göstergesiydi. Yıllar içinde pek çok kez karşılaştık, tiyatro salonlarında, konserlerde, engellilere, çocuklara, yaşlılara ve kadınlara yönelik etkinliklerde, gezi eylemlerinde… “Nasıl olup da yetişebiliyor” sorumun cevabı açıktı; daha iyi ve daha yaşanılır bir dünyaya olan inancıydı onu harekete geçiren, enerjisini tükenmez yapan. Köşe yazısı makaleler yazıyordu, Ortadoğu sorunları, toplumsal kalkınma, siyaset yapma üslubu üzerine yazdıkları kendini sürekli yetiştirmeyi ve bildiklerini sabırla aktarma becerisinin işaretiydi. Yıllar sonra bir özelliğini daha keşfettim, benim için sözün bittiği yerdeydi artık, çünkü çantasında daima okuduğu bir şiir kitabını taşıyordu.

O bir “İzmir Kızı”, “Gâvur İzmir’e” çok yakışan, İzmir Milletvekilliği aday adayı bir aydın kadın; Selma Nalbantoğlu… İzmir’e düşen sorumluluk, Selma Nalbantoğlu’nu aday olduğu partinin en üst sıralarından aday göstermek ve Meclis’e yeni bir dil, yeni bir nefes taşımaktır. İzmir’in bu görevi başaracağına inanmak ve umut etmek istiyorum.

Not: Yazar, bu makalesinde, herhangi bir siyasi partinin taraftarı olmadığını hatırlatma ihtiyacı duymaktadır.

Kaynaklar:

1-    Binbir Gece Masalları, Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2014, Cilt 1, Sayfa 49.

2-    İnsanın Hikayesi, James C. Davis, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ekim 2007, Sayfa 235, 236.

3-    Halkın Bilim Tarihi, Clifford D. Conner, TÜBİTAK Yayınları, Haziran 2013, Sayfa 26.