Aylık arşivler: Ekim 2015

1 KASIM VE ÖTESİ

Gazeteleri karıştırırken bir köşe yazısına takıldı gözüm, kim olsa irkilir okuyunca. Yeni Akit gazetesi yazarı, yeni bir derneği, giderek büyüyen bir kitle örgütünü yerden yere vuruyor:

“Ak Parti düşmanlığı ekseninde kurulan bir dernek oldukları..

Yerine göre HDP için.

Yerine göre CHP için.

Hatta Ak Partiye zarar verecek ise, karşısındaki her parti için kumpaslar kurmak üzere..”

Anlaşılan çok tehlikeli bir dernek bu, iyice öğrenmeli işin içyüzünü:

“Yaptıkları hesap şu:

Biz tarafsızız diye işkembeden sallayarak.. Her partinin temsilcisinin olduğu bir mekanda..

Yüksek sesle bağırıp…

Diğer partilerin temsilcileri ile birlik olup..

Ak Parti’yi çiğ çiğ yiyecekler.”

Hem de çiğ çiğ, çok fena çok. Kim bu bir siyasi partiyi pişirmeden yemeye cüret edenler, tanımak isterim doğrusu. Yazar onları da tanıtmış, iyi bari.

“Tanıtımlarına bakıyorsunuz.

Toplantılarına bakıyorsunuz.

Ekranlara çıkan temsilcilerine..

Gazetelere açıklama yapan isimlerine..

Bir tane başörtülü bayan yok.

Bir tane dini amaçlı sakal bırakmış insan yok.

Bre utanmazlar, bu ülkenin kadınlarının yarıdan fazlası başörtülü..

Niye sizin hepinizin başı açık?”

Vay münafıklar, bir de başları açıkmış, acil tedbir almalı, hadi neyse, yazarımız alınması gereken tedbiri de yazmış:

“Hepsinin toplanıp, cezaevine tıkılmaları..

Seçimin güvenliği için..

Şarttır!”

İşte bu kadar, sen bir siyasi partiyi pişirmeden yiyeceksin, üstelik bir de dinsiz olacaksın, hapis az gelir, önce asmalı sonra…

Yeni Akit gazetesinin 22 Ekim tarihli bir köşe yazısıyla başladım yazıma, biraz gülümsemek iyi gelecektir hepimize. Gerçi içimizi acıtan bir gülümseme bu, köşe yazısına yapılan şu yorumu görmesem mizah yazısı sanacaktım.

“oy ve ötesi denen örgüt şeytan yapılanması”

Oy ve Ötesi, duymamış olamazsınız, tümüyle gönüllülük esasına göre çalışan çok yeni bir oluşum, yeni ama cumhurbaşkanlığı seçimi, yerel seçim ve genel seçim deneyimleri var artık. Çığ gibi büyüyorlar, gönüllüler heyecanlı, umutlu, üstlendikleri bu rolden gurur duyuyorlar. Kendilerini şu şekilde tanımlıyorlar, dikkatle okuyalım:

“Biz farklı inanç ve görüşlere sahip binlerce kişiyiz. Demokratik değerler etrafında bir araya geldik ve geleceğimize birlikte sahip çıkma kararı aldık.  Sandık ve seçim güvenliği her zaman ana odağımız kalacak ve yüzbinlerce gönüllümüz ve destekçimizle bir günle başlattığımız uzun soluklu bu yolculuğa devam edeceğiz.”

Milli Bakiye Sistemi adı verilen seçim yöntemi ülkemizde sadece 1965 seçimlerinde kullanıldı. Bu sistem, sandığa dayalı parlamenter yönetim biçiminde, en adil temsil olanağı sağlayan seçim yöntemidir. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi yüzde 2.97 oyla 15 milletvekili çıkarınca rafa kaldırıldı ve bir daha da raftan indirilmedi. 1980 sonrası yüzde on barajının seçim sistemine eklenmesi oy vermeyi bir tür formaliteye döndürmüşken, son yıllarda kedili seçim sistemine geçilmesi ile toplumun asfalyaları tümden attı. Herhangi bir Batı ülkesinde Oy ve Ötesi gibi bir oluşumu anlatsanız en iyi olasılıkla birkaç tahtası eksik muamelesi görürsünüz. Oysa ülkemizde Oy ve Ötesi, trafoları atmış bir toplumun “yetti gari” çığlığıdır.

Birkaç gün önce Oy ve Ötesi’nin gönüllülere yönelik gerçekleştirdiği müşahit eğitimine katıldım. Bu eğitimi üçüncü alışım, oldukça deneyimli sayılırım. Ama her seferinde şaşırıyorum, bugüne kadar onlarca eğitim, kongre, panel, sempozyum vb. toplantıya katıldım, düzenledim,  defalarca uyarı yapılmasına rağmen mutlaka birinin telefonu çalar. Oy ve Ötesi toplantılarında tek bir uyarı yapılmıyor, buna karşılık tek bir telefon da çalmıyor. İçeride yüzden fazla katılımcı var, gençler ve kadınlar çoğunlukta. Gençler, hani şu metroda başlarını cep telefonuna gömmüş, çat çat mesajlaşan, ben dâhil çoğumuzun kitap okumadıkları için sızlandığımız gençler, ta kendisi, onlar, cep telefonları ellerinin altında, arada göz atmayı da ihmal etmiyorlar. Gezi eylemleri sırasında karşılaştığımız gençlerle aynı gözleri, aynı bakış ve ruhu taşıyorlar. Ya eğitimciler, yirmili yaşlarda, belki en yaşlısı otuz, tahtaya yansıtılmış slaytları mıy mıy okuyan tanıdığım pek çok üniversite hocasını iki defa ceplerinden çıkarırlar, abartmıyorum. İki saat, tıklım tıklım bir salonda iki saat sürüyor eğitim. Dinleyicilerin de eğitimcilerin de canlılığı zerre kadar düşmüyor. Biraz siyaset, biraz da yaşam deneyimi olan herkes bu anlattıklarımın ne anlama geldiğini biliyor olmalı. Küllerinden yeniden doğan bir Anka kuşu misali, toplumumuzun bir karanlığın içinden çıkma mücadelesidir bu.

Karamsarların, “bu seçimden bir cacık olmaz”diyenlerin, Batı’da tamam ama Doğu’da ve küçük illerde Oy ve Ötesi etkili olmaz diye düşünenlerin, “ne yapılsa hikâye, SEÇSİS yazılımı değişmedikçe hile hurda eksik olmaz” homurtularının çok sayıda olduğunu biliyoruz, belki siz de onlardan birisiniz. Muhtemelen de haklısınız, bu seçimde de hile hurda, şaibe eksik olmayacak. Ama şimdi bir an düşünün, 2 Kasım günü işlerine, okullarına dönecek olan Oy ve Ötesi gönüllüleri bu deneyimi unutmayacaklar, yüklendikleri bu sorumluluğu başka alanlarda taşımayı sürdürecekler, onlar adil, eşit, özgür ve “şiirli” bir dünyanın özlemini taşıyan, gururlu, bilgili, cesur kadın ve erkekler. Onlar gezinin ruhunu ve ortak aklını miras olarak taşıyan öncüler. Size bir sır vermemi ister misiniz; bu seçimlerin koca göbekli, tulumba tatlısına dönmüş vekil adayları ile aynı fotoğraf karesinde olmaktansa, Oy ve Ötesi’nin isimsiz devrimcileri arasında fotoğraflanmayı seçiyorum. Ya siz…



KAYNAKLAR

1-   Oy ve Ötesi Facebook sayfası

2-   Oy ve Ötesi web sitesi

3-   Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit Gazetesi, 22 Ekim 2015

4-   Doğan Alpaslan Demir, Seçim Kediliyse, Oy ve Ötesi, 29 Mayıs 2015.

5-   Wikipedi

SOSYAL MEDYA BİZİ…

Kim bilir kaç kez yazdım bu konuda, olasıdır ki daha çok yazacağım. Kısaca, “gördüğüm lüzum üzerine” diyerek yazmaya başlıyorum, buyurun okumaya.

Çoğunuz kadar sosyal medya kullanıyorum, biraz az biraz çok. Facebook, Twitter, İnstagram, Linkedn, sanırım biraz çok. Zaman zaman bazı çok değerli arkadaşlarımdan dozları farklı eleştiri/uyarı veya saldırgan üsluplu mesajlar alıyorum. En sık aldığım “uyarılar” şu şekilde oluyor.

“Doğan hocam, PKK’lı falancanın sayfasını beğenmişsiniz, herhalde yanlışlıkla tıkladınız.”

Beni benden daha çok düşünen bazı arkadaşlarımın beni koruma telaşını anlamakla beraber her seferinde yeniden açıklama mesajı yazmak yorucu/sıkıcı olabiliyor.  Üstelik bazı mesajlar yukarıdaki kadar nazik de olmayabiliyor:

“Ben sizi devrimci, demokrat bir kişi sanıyordum. Ne kadar da yanılmışım. Bugün radikal dinci, IŞİD yandaşı bir sayfayı beğenmişsiniz, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Bu kafa kesicilerin sayfalarını beğeneceğinize cesaretiniz varsa onların sayfalarına “katiller” diye yorum yapın. Üzülerek sizi arkadaşlıktan çıkarmak zorundayım.”

Maalesef yukarıdakinden daha ağır ve daha çirkin bir dille kaleme alınmış mesajlarla da karşılaşıyorum. Ama onlardan örnek vererek kimsenin sinirlerini ayağa kaldırmak istemem.

Sosyal medya diye adlandırdığımız bu uçsuz bucaksız umman, bize sonsuza yakın olanaklar sunuyor. Aynı zamanda, içinde yaşadığımız dünyayı anlamak hatta değiştirmek için sayısız fırsatlar, enstrümanlar bulmak veya onları yaratmak mümkün. Kimsenin tercihlerini yargılamak haddim değil; yediği yemeği, oturduğu kafeyi, gezip gördüklerini, yeni arabasını, kedilerini, gittiği düğünü, ayrıldığı sevgilisine yaptığı “tripleri” paylaşan arkadaşlarımın tercihlerine saygı duyuyorum. Bazı abartılı hatta o günün ülke gündemine yakışmayan bazı paylaşımları onaylamasam da kimseyi arkadaşlıktan çıkarmıyorum, çıkaranlara da çemkirmiyorum. Eskiden mahallede bir cenaze varken düğün yapmak, aleni bir şekilde gülüp eğlenmek ayıp karşılanırdı; belki bazı toplumsal olaylarda bu duyarlılığımızı hatırlamak hepimize iyi gelebilir.

Sosyal medyada veya gündelik hayatta beni yakından tanıyan arkadaşlarım “yoğurt yiyişimi” tanıyorlar. Hemen hemen sadece sosyal, kültürel, siyasi, bilimsel alanlarda paylaşımlar yapıyor, “polemik” tarzı tartışmalardan ve özel yaşam teşhirinden uzak duruyorum. Bu yüzden de ticari ve/veya şiddet, porno içeriğe sahip olmayan tüm “arkadaşlık” tekliflerini kabul ediyorum. İçinde yaşadığımız dünyayı anlamanın ve değiştirmenin bireye yüklediği ilk sorumluluğun okumak, daha çok okumak olduğunda hemfikir olduğumuzu sanıyorum. Nedir, daha çok okumak eyleminde kitaplar kimi zaman kifayetsiz kalıyor. Günümüzde sosyal medyanın devasa bir ideolojik aygıt olmaya başladığını göz önüne alarak şu hususun altını çizmek isterim. Birbirlerinden çok farklı görüş, siyasi duruş ve örgütlenmelerin, toplum tabanındaki seslerini, eylemlerini, dillerini anlamanın/bilmenin tek yolu olabilir, farklı sosyal medya kaynaklarını okumak. Bu nedenle, kendi görüşlerime daha yakın sosyal medya sayfalarıyla yetinmek yerine, dünya görüşüme, siyasal duruşuma, yaşam biçimime taban tabana zıt sayfaları okumayı, izlemeyi tercih ediyorum. Adına Facebook denilen sosyal medya platformunun terminolojisinde  “like etmek” olarak tanımlanan beğeni butonunu tıklamak, bir sayfayı izlemenin en pratik yollarından biri. İlgi alanlarımın çeşitliliği ve sosyal medya dili/kültürü üzerinde özellikli olarak da çalıştığım için pek çok sayfayı da “like etmek” zorunda kalıyorum. Hal böyle olunca; Avrupa’da Neo Naziler, Güney Amerika’da anarşistler, Ortadoğu’da IŞİD vb. örgütler, mafya özentisi kişiler, MHP, AKP başta olmak üzere sempati duymadığım siyasi partilerin liderleri, Esra Erol, Müge Anlı gibi “medya yıldızları”, Cübbeli Ahmet Hoca, Adnan Oktar gibi “din adamları”, ilgi alanlarıma giren kamu kurumları, hatta güzellik salonları ve daha nice sayfalar tarafımca beğenilmiş oluyor. Ama onları izleyebilmek için “beğenmeye” devam etmek zorundayım.

Bu konudan muzdarip olan tek kişinin ben olduğumu düşünseydim bir köşe yazısı kaleme alma gereği duymayabilirdim.  Ancak günlük yaşamımıza bir silindir gibi dalan, kimi yaşam damarlarımızı ele geçiren sosyal medyanın, çoğumuzu hazırlıksız yakaladığı ve tümüyle hatalı, etik dışı bazı yargı ve değerler ürettiği, doğal reflekslerimizi, insanları tanıma/anlama kıstaslarımızı allak bullak ederek, artık “bilgi kirliliği” kavramının yetmediği bir kaosa gömülmek üzere olduğumuz kanaati taşıyorum. Maalesef, içine düştüğümüz bu batağın içinden çıkabilmemizi sağlayacak matbu bir reçeteye, kaynatıp içilecek bir iksire sahip olmadığım gibi karamsar olduğumu da saklayamayacağım. Bu cendereden çıkış yolunu bilmesem de iyi bildiğim bir husus var. Farklı görüşlere hem daha temkinli hem de çok daha anlayışlı yaklaşmanın, bu kirliliğin bir parçası olmamak için farklı ve güvenilir kaynakları kullanmayı öğrenmenin, yargılarımızı bir kaç kez “filtreden geçirmenin”, ne yazdığımızı ve ne paylaştığımızı enine boyuna incelemenin, klavye ardındaki birey olma rolümüzün gerçek hayattan hiç farklı olmadığını anlamanın, anlatmanın bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Aksi halde bu sosyal medya ejderhası bizi ya yakacak ya da yutacak; yaktıkları neyse de, ya yuttukları…

KATLİAMIN MEDYA DİLİ

Sosyal medyanın uçsuz bucaksız  koridorlarında rastladım o cümleye, “acın hafifledi futbolla öyle mi!!! Ne pis adamsın sen ya!!!”  Nedir, ne oluyor diyerek peşine düştüm mesajın. Mesaj, Bedri Baykam’ın Ankara katliamından saatler sonra Twitter’da yazdığı ve kazanılan bir futbol maçının “acımızı hafifleteceği” mealindeki bir mesajına cevaben yazılmış “twitler”den biriydi. Bir süre sonra Bedri Baykam o mesajı sildi, sildi ama içime bir merak ateşi düşmüştü bir kere, Cumhuriyet tarihimizin bu en kanlı katliamı konusunda “halkımızın”  hangi fikirleri nasıl bir dille ürettiğini bilmeliydim. Sosyal medya sayfaları arasındaki yolculuğumda 10. Yüzyıl Arap bilgin ve gezgini İbn Fadlan’ı anımsadım sık sık. Hoşlanmadığı durumlarla karşılaşan Fadlan, kendi safını belli etmiştir anılarında. Hatta sık sık abartmıştır gördüklerini yorumlarken. Harezm kentinin iklimini, insanlarını ve dilini sevmeyen Fadlan acımasızca yerden yere vuruyor kenti.

“Dilleri ve binaları açısından bunlar dünyanın en iğrenç insanları. Dilleri tavuk gıdaklamasına benziyor. Buraya bir günlük bir yerde Ardkva adındaki bir kasabada Kardallar diye bir kabile yaşıyor. Onların dili de adeta kurbağa viyaklaması gibi.”

İbn Fadlan gezip gördüğü ülkelerin dillerini, kültürlerini, geleneklerini gözleyip yazmış, ben de Fadlan’dan bin yıl sonra, 10 Ekim günü yaşanan katliamın medya dilini yazacağım, hazırsanız başlıyoruz.

Bahtımıza ilk MHP düştü, katliamdan saatler sonra Bahçeli’nin yaptığı açıklama partinin Facebook sayfasına düşüyor. Yorumlar birbiri ardına geliyor. Okuyoruz…

“Ne kadar vatan haini varsa gebersin hiçbirine acımıyorum…”

“Bu meydan kanlı meydan diyip halay çekenlere tabiki üzülmeyeceğiz…”

“Hdp’li itler geberdi…”

“Ölenler arasında Türk yoksa sıkıntı yoktur…”

“Türk olmayanı vur!”

“Devletin başına devlet geçecek Allah’ın izniyle”

“hdp barış ister ama pkk’lı o rus bu çocuklarının cenazesine gider”

“iyiki geberdiler”

 “şehitlerime milli yas ilan etmeyenler utansın”

 “3 gun yasmis ben 3 gun bayram edecem”

“Turk bayrağı nerdeymis bu mitingde pkk pkk liyi vurdu iste gebersinler hepside”

“a…k barış mitinginde rus kızıl kominist bayraginin ne işi var türk bayrağı neden yok”

“topu gebersin it sürülerinin”

“Bu gün napıyoruz arkadaşlar Bayrakları yarıya indirmiyoruz…Nerede görülmüş teröre destek verenlere yas ilan edildiği..!”

Anlaşılan MHP tabanı Ankara katliamını üzücü ve yas tutulası bir olay olarak görmüyor. MHP “yorumcularının” sosyal medyadaki diline bakılırsa şu sonuca varmak mümkün, “eylemciler vatan haini ve PKK’lıdır,  öldükleri iyi olmuş.”

Katliamın hemen ardından üzerinde en çok konuşulan kişilerden biri Sedat Peker oldu. Peker’in “oluk oluk kan akacak” sözü çok tartışıldı ve bu konudaki soruşturma da sürüyor. Sosyal medyayı oldukça iyi kullanan bir sima Sedat Peker, bir buçuk milyona yakın “beğeneni” olan bir Facebook sayfasını ilgiyi düşürmeden yönetmek kolay değil. Yazılarını “bir umuttur yaşamak” sözüyle bitiriyor ve taraftarları ve/veya sevenleri onu bu sözüyle “kucaklıyorlar.”  Yazdığı her bir mesajın 20- 40 bin kişi tarafından “beğenilmesi” ciddiye alınmalıdır.  Kanaatimce, katliam sonrası bir mesajında yazdığı “selahattin demirtaş bana çete lideri demiş. Estağfurullah ben haddimi bilirim”cümlesi sosyal medya uzmanlarının incelemesine değerdir. Her ne kadar şu anda AKP’yi destekliyor olsa da MHP tabanına da seslendiğini kolayca görebiliyoruz. Katliamdan hemen sonra yazdığı “saldırıyı lanetliyorum” mesajına yapılan yorumlar ve bu yorumların dili ise oldukça çarpıcı.

“Reisim Allah cc Senden Razı Olsun”

“Reis destur ver keselim dillerini Abdullah Öcalanı sulayalım bu şerefsizlerin pis kanıyla”

“Herkeze bir daha söylüyorum reisin saçı beyazladı diye değirmenci zannetmeyin”

“Rabbim bu ermeni tohumlarını kahhar ismi şerefiyle kahru perişan eylesin”

“Cahile laf anlatmak zor reis”

“Yaşamak bir umuttur reisim”

“Reis selo itinin kalemini kırma zamanı geldi bence sana karşı çok saygısızlık yapmaya başladı”

“REİS vakti gelince bu vatana hainlik edenlerin kanları tabiki oluk oluk akacak lakin şuan yüce devletimizin askeri polisi şehitlerimizin kanını yerde bırakmıyor”

“Elebaşlarını murat karayılan ı öldürün. Öldürdükten sonra sırasıyla pkaka nın başına lider olanı öldürün. Hiçbirini canlı teslim almayın öldürün. Teslim olan Terorist sayısı çok fazla asker ve polis şehit etmek için teslim oluyorlar. Canlı teslim almayın öldürün.”

“Vatana en ufak hainlik yapan bile olsa yok edilmeli. Yok insan hakları, yok o bozulacak mış mış mış… hainlik ve ona yataklık ve yardım eden kim olursa olsun yok edilmeli. Memleket pisliklerden arındırılmalı.”

 “Alayına inadına son Reis SEDAT PEKER”

“Milliyetçi Muhafazakar gençlik Emrinde Reis, Sen iste sokaklarda tek bi solcu gezdirmeyelim”

“seni sevmeyen etek giysin inadına REIS inadına AKP”

“Bir umuttur ümmedi MUHAMMED için yaşamak…”

“Reis yeter artık bizi bekletme ol milletvekili adayı yollayalım seni ankaraya ol iç işleri bakanı ver ayarı itlere”

“Bir MHP düşün başında lider Sedat PEKER ! Bir umuttur yaşamak”

Peker’in sayfasında dolaşmak tekin değil, eminim pek çoğunuzun tüyleri diken diken olmuştur. Ama hakkını yemeyelim, birimiz ellerine düşsek, söyleyecek bir sözümüz var: “bir umuttur yaşamak.”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun patlamadan saatler sonra Facebook sayfasında yayınlanan üzüntü, başsağlığı ve “Allah’tan rahmet” mesajı çok beğeni almakla beraber yorumların sayısı az ve cılız.

“kurtuluş CHP’dir bu ülke için. Başkada diyecek söz yok.”

“Atatürk’ün çocuklarıyız biz”

“Eskiden aydınlar tek tek öldürülüyordu. Artık toplu katliama geçtiler. Allah kahretsin”

“Muhalefet bir olup akpye biseyler yapsın”

“Allah bu insanların müstehakını versin”

 “Başımız sağolsun. Sebep olanlarında allah biran önce belalarını versin”

 “Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsınlar. Kahrolsun akp…”

“Allah rahmet eylesin mekanları cennet olsun gerideki kalanlara allah sabırlar versin”

 “böyle bir acıya sevinenin Allah belasını versin aynı acıyı yaşasın”

 “Amin yapanların Allah cezasını versin Türkiye’nin başı sağ olsun yaralılara rabbim şifa versin”

“Vahşeti yapanların allah belasını versin bu insanlar canice katledilmeyi hiç haketmediler vijdan duyguları olmayan katiller naletler olsun size”

“Başımızdaki sağ oldukça, daha çok canlarımız gider”

 “Ülkenin başı yok olsun ülkeyi bu hale getirdikleri için”

“Allah akp yi darmadagan etsin”

“Bu kadar namussuz varken, Allah bize Kılıçdaroğlu’nu ülkeyi yönetirken görmeyi nasip etsin inşallah”

Yorumları okurken, insan gayri ihtiyari tereddüt ediyor, acaba “milliyetçi muhafazakâr” bir liderin takipçilerine ait yorumları mı okuyorum diye. Görünen o ki bu cenah, katliamı ve sorumlularını Allah’a havale etmiş. Ama dikkatli bir göz bu sayfadaki yorumların farkını kolayca görebilir. CHP’li sosyal medya kullanıcıları “Allah” kelimesini yazarken yanına (cc) koymuyor, biraz abartacağım ama maalesef fark budur. CHP sayfalarına yorum yapanların siyasi duruşlarını köşe yazarı Yılmaz Özdil iyi yakalamış, şunu yazıyor köşesinde.

“Milletimizin başı sağolsun deniyor ama… Başı değiştirmezsek millet sağ olmayacak”

Kısacası şudur yorumların özeti, “başımıza gelenlerin sebebi AKP ve Erdoğan’dır, onlar giderse her şey yoluna girecek. Ama önce Allah cezalarını, kahırlarını ve belalarını verecek, inşallah 1 Kasım’a…”

Katliamın gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Facebook sayfasından bir açıklama geliyor:

“Ankara’daki Saldırıyı Gerçekleştirenlerin Amacı, Farklı Toplum Kesimlerini Birbirine Düşürebilmektir”

Yapılan çok sayıda yorumun birçoğu katliama ilişkin değil, birçok kişi Erdoğan’a olan bağlılıklarını bildirmekle yetinmiş.

“Reis en başta ALLAH sonra OsMaNLı TorunLaRı olarak arkandayız. Yak de Yakalım. YıK de YıKalım…”

“Usta kılına bir zarar gelirse yemin ederim ortalığı kan gölüne çeviririm…”

“Babam benim yanındayız yakışıklı babam duruşun yeter senin”

“Bu kadar hainin içinde bir tek siz kaldınız 1 kasımda herkes hakkettiğini alacak bu devlet bu millet şuursuzlara kalmayacak”

“RReis sen rahatına bak… Katillerin kim olduğunu Yüce Türk Milleti çok iyi biliyor!”

“Biz Erdoğan la yureceyiz bu yolarda”

“Ankara merkez patlıyor herkes”

 “Pazara kadar değil mezara kadar seninle…!”

“Erdoğan Milletin Adamı”

“Babasın be uzun adam”

10 Ekim akşam saatlerinde üç gün ulusal yas edildiği haberi AKP’nin Facebook sayfasında yayınlanıyor, Takipçileri bu haberden hoşlanmış görünmüyor.

“Ben yas tutmuyorum tutanıda kınıyorum”

“Askar polislerimiz için pkk yas ilan ediyormuydu sizde yas ilan ediyorsunuz yazık yazık ak partili olarak kınıyorum sizleri”

“Sebep nedir yas ilan etmek için”

“100 den fazla asker polis şehit oldu yas ilan edilmedi 3 5 terör yandaşı geberdi yas ilan ediyorsunuz nasıl boktan iş yaşıyorsunuz”

“Pkk için yas tutkunuz yazıklar olsun Size verdiğim oylara haram olsun”

“Ben bunların yasını neden tutayım”

“miting kimin bayrağı altında yapıldıysa onlar yas tutsun.türk bayrağı olmayan mitinke benim yas tutmam yanlış olur”

“Sebeb Hdpkk yandaşları birbirleri öldürdü biz yas ilan ediyoruz çözümünüze tüküreyim..”

“İstemiyoruz Yas falan”

“Neden ermeni piçileri için”

Katliamdan üç gün sonra AKP sayfasında “Başbakan Davutoğlu, Ankara’da hayatını kaybedenler anısına karanfil bıraktı ve dua etti”haberi yer aldı.  Davutoğlu, duadan dolayı olumlu yorumlar aldıysa da karanfil kısmı AKP izleyicilerini memnun etmemiş görünüyor.

“adam gibi adam dua etti imansızlar gibi alkış tutmadı duanın ne demek olduğunu bilmiyorlarki”

“Olüye saygı Bizde Elleri Acıp Dua etmekte olur Gorsunlerde Ornek alsınlar”

“İtler için mi karanfil koyup dua ediyosun yazıklar olsun benim sehidimin kanı kurumadı daha”

“Şehitlerimiz için niye karanfil bırakıp dua etmedin”

“karanfil olmasada dua yeterli olur”

“Dua edilir. Gülünmez”

“Ya başbakanım dinsize dua edilirmi dua edecen madem müslümanlara dua et”

“bu imansız itler için dua edilmez”

“komüniste dua gerekmez”

“Tamam da bu karanfil de neyin nesi anlamış değilim. Bizim örf ve adetlerimizde böyle şeyler yok.”

Sosyal medya yorumlarına bakarsanız, AKP kendi tabanını memnun etmekte zorlanıyor. Sempatizanlarını konsolide etmek isterken radikal İslam’a verdiği ödünler, merkez sağda konumlanmak isteyen AKP’yi sıkıntıya sokmuş görünüyor.

10 Ekim 2015, katliamdan çok kısa bir süre sonra HDP’nin Facebook sayfasından bir duyuru yapılıyor:

“Ankara’daki alçak saldırı nedeniyle çok fazla kana ihtiyaç var. Lütfen patlama alanına yakın hastanelere giderek kan veriniz.  Özellikle Numune ve İbni Sina hastanelerinde 0 Rh negatif kan ihtiyacı var.”

Hem masum hem de insani bir çağrı. Ancak yorumlar için aynı şeyi söylemek kolay değil.

“polise saldıranlara kan yok!!!”    (556 beğeni almış bu cümle)

“kana doymadın be Sılho”

“aynen polisimize askerimize saldıranlara kan yok hepiniz ölün amq”

“ermeni döllerine kan verilmez”

“Taşlayıp, pusu kurduğunuz ambulanslar ve kan araçlarına mı ihtiyacınız var?”

“Kana ne gerek var zaten hepsi kansız s.ktir edin öylede yaşar onlar”

 “la kan verinnn belki kanımız bir işe yararda vatanı polisi birazcık severler”

“Bizdeki Türk kanı.bu hainlerin bünyesi kaldırmaz bizim kanımızı”

“Ankarada ki köpeklerden kan alsınlar onların kanı uyar ancak onlara”

Bir kan bağışı çağrısına yapılan yorumlar ürkütücü, beklenebileceği gibi bu yorumlara verilen cevaplar da ülkemizdeki nefret dilinin hangi boyutlara geldiğini gösteriyor.

“senin o ananın a.ını senin o bacının a.ını s.kerim oruspunun doğrduqu senin olmayan bebeqini s.keyim senin kaarınıı kızını s.keyim şerefsiz”

“senin kanını kim ne yapsın kansız”

“Ulan orospu çocuğu zaten senden kan isteyen olmadı ki kahpenin dönü senin kanında ermeni dönü var bize yaramaz git o kanını oruspu çocuğu Türkeş lere ve ak plilere ver”

“lan serefsizler oruspu çocukları vermeyin lan kanınızı s.k.yim picler kanı bozuk olanlardan zaten ihtiyacımız yok pezevenkler ulan bir erkek yokki karşıma çıkasınız amnza kyym”

Yapılan yorumlardaki şiddet dozu apaçık görünüyor. Cinsiyetçi küfürler ve “Ermeni dölü” sıfatları beşi beş kuruştan gidiyor. Nedir; masum ve gerçekten çok insani bir kan talebine bu denli kin yüküyle yapılan saldırılar karşısında bir Anadolu halk sözünü hatırlatmakta yarar görüyorum.

“Kurt bunalırsa köye iner, kul bunalırsa dağa çıkar”

Sol Gazetesi’nin Facebook sayfasında küçük bir haber:

“Ankara’da karanfil tekmeleyen adamı tekme tokat dövdüler”

Haber küçük ama yorumlar ve yorumların dili çok önemli. Ne olduğu belli, 10 Ekim katliamını protesto edenlerin arasına karışan bir kişi bırakılan karanfilleri tekmeliyor. Çevredekiler de tekme tokat giriyorlar. Adamın bir meczup mu yoksa olayın bilinçli bir provokasyon mu olduğu belirsiz. Buraya kadarı “vakayı adiye” türünden bir olay. Ancak yorumlar başka, hem de bambaşka.

“O ayağını koparıp g.tüne sokun”

“Ellerinize sağlık ayağını da koparsaydınız”

“iyi yapmışlar”

“her kim yaptıysa eline koluna sağlık”  

“Keşke elini bacağını kesip sonra dilini daha sonra kulaklarını kesip en sonunda da gözlerini oyup kafasını koparıp köpeklerin önüne atsaydınız”

“İyice dövmüşler mi bari”

“Tam da benim içimden geçiyordu keşke orda olsaydım diye arkadaşlar sağolsun gerekeni yapmışlar helal olsun”

“anasını da s.kseler haklılar o puştun.harbiden hak etmiş”

“Bu tür köpeklerin dersini vermek lazım artık”

“gebertselerdi iti”

“Anasını s.keydiniz piçin”

“İnsan bi haber verir canlar”

“Yok mu orda bi delikanlı bu köpeği öldürsün aşağlit soysuz yaratık ydg h tespit edip öldürmeli bu yezidi”

 “Ellerinize sağlık gebertseydiniz o….. çocuğunu”

“şöyle bir adam denk gelmezki”

 “Hadım edin iti”

“o çocuğu akit. skmeden bırakmasalardı bari”

Hayır hayır, yanlışlık yok, burası IŞİD taraftarlarının sosyal medya sayfası değil, daha iyi bir dünya için mücadele eden, eşitsizliğe, adaletsizliğe, insanın insana ve hatta doğaya olan zulmüne karşı duran insanların ve ülkemizin en sağlam sol duruşlu gazetelerinden birinin Facebook sayfası. Peki, yorumlarda kullanılan bu dil nedir, burada ters giden bir şeyler yok mu?

Yorumlar önümüzde, muhtelif toplum kesimlerinin bu olay karşısındaki duruşu ve taşıdıkları nefret dili, yeni katliamları gerçekleştirecek atmosferin hazır olduğuna işaret ediyor. Yalnızca bu yorumlara bakarak Ortadoğu bataklığı tarafından yutulduğumuzu söylemek kolay değil, ancak korkarım bugünler iyi günlerimiz. Sosyal demokratların, ılımlı solcuların, ulusalcıların, bazı daha ileri solcuların “şu iktidar bir giderse”  fikriyatının,  göze ve kulağa ne denli hoş gelirse gelsin,  ideolojik kirlenmişliğimize bir yararı olmadığı ve derinlemesine bir değişime gereksinimimiz olduğunu söylemek isterim. Sistem içi çözüm yollarının bizi bir yere götürmeyeceği kanaati de taşıyorum. Sağ olabilmek ve kalabilmek için baştakinin değişmesi gerektiği düşüncesi bir hayalden ibaret, sosyal medya dili gösteriyor ki giden “başın” yerini almaya hazır çok fazla insan ve topluluk var.  Nedir, sistemi değiştirmek için çaba gösterenler bu kirlenmiş nefret dilini kullanmayı sürdürürlerse, kurmayı istedikleri “düzene”  taşıyacakları kültürel doku, şimdiki sistemi yeniden üretir. Zorunlu olduğu durumlarda bile araç kullanırken yayalara yol vermeyen, ağzından cinsiyetçi küfürleri eksik etmeyen bir kişinin, insanların eşit olduğu bir düzen istediğine inanmamız olanaklı olabilir mi? Bugünün sorunlarını hangi dille tanımlıyorsanız, kuracağınız gelecek aynı dilin ürettiği bir kültürel zeminin üzerinde gelişecektir. Düşlediğimiz dünyanın güzel kokmasını istiyorsak dikenleri yolmamız yetmez, kokusunu duymak istediğimiz çiçekleri ellerimizle yetiştirmek zorundayız…

Not: Bu yazıda italik olarak yazılmış muhtelif sosyal medya mesajları düzeltilmemiş olup, zorunlu durumlarda cinsiyetçi küfürler sansürlenmiştir.

     Kaynaklar:

1-    Yılmaz Özdil, 11 Ekim 2015 Sözcü Gazetesi.

2-    Sabri Yetkin, Ege’de Eşkıyalar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996.

3-    Arthur Koestler, On Üçüncü Kabile, Alfa Yayınları, 2015.

4-    Sedat Peker, Facebook sayfası.

5-    Kemal Kılıçdaroğlu, Facebook sayfası.

6-    Recep Tayyip Erdoğan, Facebook sayfası.

7-    Ak Parti Facebook sayfası.

8-    MHP Facebook sayfası

9-    CHP Facebook sayfası

10- HDP Facebook sayfası

11- Sol Gazetesi Facebook sayfası