SOSYAL MEDYA BİZİ…

Kim bilir kaç kez yazdım bu konuda, olasıdır ki daha çok yazacağım. Kısaca, “gördüğüm lüzum üzerine” diyerek yazmaya başlıyorum, buyurun okumaya.

Çoğunuz kadar sosyal medya kullanıyorum, biraz az biraz çok. Facebook, Twitter, İnstagram, Linkedn, sanırım biraz çok. Zaman zaman bazı çok değerli arkadaşlarımdan dozları farklı eleştiri/uyarı veya saldırgan üsluplu mesajlar alıyorum. En sık aldığım “uyarılar” şu şekilde oluyor.

“Doğan hocam, PKK’lı falancanın sayfasını beğenmişsiniz, herhalde yanlışlıkla tıkladınız.”

Beni benden daha çok düşünen bazı arkadaşlarımın beni koruma telaşını anlamakla beraber her seferinde yeniden açıklama mesajı yazmak yorucu/sıkıcı olabiliyor.  Üstelik bazı mesajlar yukarıdaki kadar nazik de olmayabiliyor:

“Ben sizi devrimci, demokrat bir kişi sanıyordum. Ne kadar da yanılmışım. Bugün radikal dinci, IŞİD yandaşı bir sayfayı beğenmişsiniz, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Bu kafa kesicilerin sayfalarını beğeneceğinize cesaretiniz varsa onların sayfalarına “katiller” diye yorum yapın. Üzülerek sizi arkadaşlıktan çıkarmak zorundayım.”

Maalesef yukarıdakinden daha ağır ve daha çirkin bir dille kaleme alınmış mesajlarla da karşılaşıyorum. Ama onlardan örnek vererek kimsenin sinirlerini ayağa kaldırmak istemem.

Sosyal medya diye adlandırdığımız bu uçsuz bucaksız umman, bize sonsuza yakın olanaklar sunuyor. Aynı zamanda, içinde yaşadığımız dünyayı anlamak hatta değiştirmek için sayısız fırsatlar, enstrümanlar bulmak veya onları yaratmak mümkün. Kimsenin tercihlerini yargılamak haddim değil; yediği yemeği, oturduğu kafeyi, gezip gördüklerini, yeni arabasını, kedilerini, gittiği düğünü, ayrıldığı sevgilisine yaptığı “tripleri” paylaşan arkadaşlarımın tercihlerine saygı duyuyorum. Bazı abartılı hatta o günün ülke gündemine yakışmayan bazı paylaşımları onaylamasam da kimseyi arkadaşlıktan çıkarmıyorum, çıkaranlara da çemkirmiyorum. Eskiden mahallede bir cenaze varken düğün yapmak, aleni bir şekilde gülüp eğlenmek ayıp karşılanırdı; belki bazı toplumsal olaylarda bu duyarlılığımızı hatırlamak hepimize iyi gelebilir.

Sosyal medyada veya gündelik hayatta beni yakından tanıyan arkadaşlarım “yoğurt yiyişimi” tanıyorlar. Hemen hemen sadece sosyal, kültürel, siyasi, bilimsel alanlarda paylaşımlar yapıyor, “polemik” tarzı tartışmalardan ve özel yaşam teşhirinden uzak duruyorum. Bu yüzden de ticari ve/veya şiddet, porno içeriğe sahip olmayan tüm “arkadaşlık” tekliflerini kabul ediyorum. İçinde yaşadığımız dünyayı anlamanın ve değiştirmenin bireye yüklediği ilk sorumluluğun okumak, daha çok okumak olduğunda hemfikir olduğumuzu sanıyorum. Nedir, daha çok okumak eyleminde kitaplar kimi zaman kifayetsiz kalıyor. Günümüzde sosyal medyanın devasa bir ideolojik aygıt olmaya başladığını göz önüne alarak şu hususun altını çizmek isterim. Birbirlerinden çok farklı görüş, siyasi duruş ve örgütlenmelerin, toplum tabanındaki seslerini, eylemlerini, dillerini anlamanın/bilmenin tek yolu olabilir, farklı sosyal medya kaynaklarını okumak. Bu nedenle, kendi görüşlerime daha yakın sosyal medya sayfalarıyla yetinmek yerine, dünya görüşüme, siyasal duruşuma, yaşam biçimime taban tabana zıt sayfaları okumayı, izlemeyi tercih ediyorum. Adına Facebook denilen sosyal medya platformunun terminolojisinde  “like etmek” olarak tanımlanan beğeni butonunu tıklamak, bir sayfayı izlemenin en pratik yollarından biri. İlgi alanlarımın çeşitliliği ve sosyal medya dili/kültürü üzerinde özellikli olarak da çalıştığım için pek çok sayfayı da “like etmek” zorunda kalıyorum. Hal böyle olunca; Avrupa’da Neo Naziler, Güney Amerika’da anarşistler, Ortadoğu’da IŞİD vb. örgütler, mafya özentisi kişiler, MHP, AKP başta olmak üzere sempati duymadığım siyasi partilerin liderleri, Esra Erol, Müge Anlı gibi “medya yıldızları”, Cübbeli Ahmet Hoca, Adnan Oktar gibi “din adamları”, ilgi alanlarıma giren kamu kurumları, hatta güzellik salonları ve daha nice sayfalar tarafımca beğenilmiş oluyor. Ama onları izleyebilmek için “beğenmeye” devam etmek zorundayım.

Bu konudan muzdarip olan tek kişinin ben olduğumu düşünseydim bir köşe yazısı kaleme alma gereği duymayabilirdim.  Ancak günlük yaşamımıza bir silindir gibi dalan, kimi yaşam damarlarımızı ele geçiren sosyal medyanın, çoğumuzu hazırlıksız yakaladığı ve tümüyle hatalı, etik dışı bazı yargı ve değerler ürettiği, doğal reflekslerimizi, insanları tanıma/anlama kıstaslarımızı allak bullak ederek, artık “bilgi kirliliği” kavramının yetmediği bir kaosa gömülmek üzere olduğumuz kanaati taşıyorum. Maalesef, içine düştüğümüz bu batağın içinden çıkabilmemizi sağlayacak matbu bir reçeteye, kaynatıp içilecek bir iksire sahip olmadığım gibi karamsar olduğumu da saklayamayacağım. Bu cendereden çıkış yolunu bilmesem de iyi bildiğim bir husus var. Farklı görüşlere hem daha temkinli hem de çok daha anlayışlı yaklaşmanın, bu kirliliğin bir parçası olmamak için farklı ve güvenilir kaynakları kullanmayı öğrenmenin, yargılarımızı bir kaç kez “filtreden geçirmenin”, ne yazdığımızı ve ne paylaştığımızı enine boyuna incelemenin, klavye ardındaki birey olma rolümüzün gerçek hayattan hiç farklı olmadığını anlamanın, anlatmanın bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Aksi halde bu sosyal medya ejderhası bizi ya yakacak ya da yutacak; yaktıkları neyse de, ya yuttukları…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s