AKILLI HAMAMCI VE FAHRENHAYT 451

1981 yılı olmalı, 80 sonrası, üç üniversite öğrencisi şimdilerde adı Portakal Kafe olan Bornova Büyük Park’ta, o zamanın deyişiyle çay bahçesinde oturuyorlar. Sandalye ve masalar şimdiki gibi afili değil, her yanı gıcır gıcır öten tahta sandalyeler, cilasız/boyasız eski masalar. Birden çay bahçesinin dört köşesinden sivil polisler dalıyorlar, içlerinde gür sesli olan biri bağırıyor yüksek sesle, “kimse yerinden kalkmasın, arama yapacağız”. Üç kafadar üniversite öğrencisinden biri tıbbiyeli, fısıldar gibi yanındaki iki arkadaşına tek bir cümle söylüyor, ürperiyor arkadaşları, “yan masaya geçin hemen”. Genç tıbbiyeli masada yalnız şimdi, en azından iki arkadaşını güvenceye almış durumda, çantasında “tehlikeli” bir kitap var, parazitoloji ve fizyopatoloji ders notlarının arasında, çantada masum masum yatmasına bakmayın, çok tehlikeli çok, hem de yasak kitap, 1888’ de yazılmış olması önemsiz, yazarının 1895’de ölmüş olması da. Engels’in bir kitabı genç tıbbiyelinin çantasında, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu” bu kitabın adı, üstelik roman da şiir de değil. Hızlı karar alıyor genç tıbbiyeli, parazitoloji notlarıyla beraber çıkarıyor kitabı masanın üzerine, kitabı önüne açıyor, hemen yanına da parazitoloji ders notlarını koyuyor, eline bir kurşun kalem alıp dalıyor kitabın arasına. Bir gözü kendi oturduğu masaya yaklaşan ve hoyratça çantaları arayan sivillerde, hemen önündeki parazit notlarındaki askaris lumbricoides solucanı sevimli geliyor gözüne. Tıbbiyelinin şimdiki görüntüsü çay bahçesinde bile ders çalışan “inek öğrenci”, siviller onu ciddiye almıyor, göz ucuyla çantasına bakıp geçiyorlar. Birkaç dakika sonra, çantasında “tehlikeli kitap” buldukları bir öğrenciyi palas pandıras götüren siviller gidiyor. Genç tıbbiyeli, “ascaris lumbricoides, seni hiç unutmayacağım” diyor kendine, unutmuyor hiç.

Tüm toplumu zapturapt altına almak isteyen iktidarlar hiç sevememişler kitapları. Şairler, yazarlar; bir çeşit vatan haini muamelesi görmüşler daima.

Hasan İzzettin Dinamo, 1935 yılında Sivas- Erzurum demiryolunda çalışan askerlerin “halini” anlattığı şiiri nedeniyle dört yıl hapse mahkûm oluyor.

Elbistan’da küçük bir dükkanı bulunan İbreti adıyla tanınan Hıdır Gürel, bir grubun saldırısına uğrar, dükkanı tahrip edilir, canını güç kurtarır.

“İlme hizmet ettim uykudan kalktım
Sarık, seccadeyi elden bıraktım
Vaizin her günkü vaazından bıktım
Ramazanı sele verdimde geldim
……………………………………….
Acı’ya Hoca’ya kalmadı minnet
İbriği, tesbihi kırdım da geldim”

Sabahattin Ali, yazdığı bir şiir nedeniyle 14 ay hapse mahkûm olur. Onu mahkûm edenler unutulup gider, Sinop cezaevinde yattığı oda da yazdıkları da unutulmaz.

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma”

“Şiir ninni değil borazandır” diyen İranlı bir büyük şair, Ahmed Şamlu, “Demirler ve Duygu” adlı toplu şiirleri daha basımevindeyken toplatılır ve yakılır.

Tanrının iktidarına karşı ayaklanan Şeytan’ın hikâyesini anlatan İngiliz yazar John Milton, kilisenin isteğiyle “Kayıp Cennet” adlı kitabı yakılır ve yazarı hapsedilir.

Dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük isimleri arasında sayılan Yunan şair Yannis Ritsos, 1936 yılında yazdığı Epitaphios adlı kitabı faşist cunta tarafından Atina Zeus Tapınağı’nda törenle yakılır.

1933 yılında Kurtuluş Savaşı’nın önemli komutanlarından Kazım Karabekir “İstiklal Harbimizin Esasları” isimli bir kitap yazar. Kitap daha matbaadayken toplatılır ve yakılmak üzere bir hamama götürülür. Cumhuriyet tarihimizin adsız kahramanlarından biri ilan edilmesi gereken hamamcı, “bacaları tıkar” diyerek kitapları yakmayı reddeder ve kitaplar kireç ocağına gönderilir.

Nazım Hikmet, malum, 1938 yılında yazdığı şiirler nedeniyle 28 yıl 4 ay hapse mahkûm edilir.

Ya Dostoyevski’ye ne demeli, Celal Bayar döneminde “Bir Yazarın Günlüğü” adlı kitabı yasaklanıvermiştir.

1980 dönemi kitap yasaklarının zirvede olduğu bir dönem. Müjdat Gezen’ in Çizgilerle Nazım Hikmet, Pınar Kür’ün Asılacak Kadın, Füsun Erbulak’ın Burgu, Henry Miller ’in Yengeç Dönencesi’ de “tu kaka” ilan edilip yasaklanmıştır.

Fahrenhayt 451, Ray Bradbury’nin 1951 yılında yayınlanan bilimkurgu romanı. Kitap, “baskıcı” bir gelecek toplumunda geçiyor. İnsanlar televizyon şovları ile uyuşturulmuş, kitaplar yok edilmiş, yasaklanmış. İtfaiyecilerin görevi kitap yakmak olmuş.

“-giysinizdeki numaranın anlamı nedir?
– oh, fahrenhayt 451.
– neden 451 de 813 ya da 121 değil?
– fahrenhayt 451 kitap kâğıdının yanmaya başlama sıcaklığıdır.
– bir şey daha sormak istiyorum.
– devam et.
– itfaiyecilerin uzun zaman önce kitapları yakmadığı ve ateşleri söndürdüğü doğru mu?
-ateşi söndürmek?”

Ray Bradbury, sanki günümüze gelmiş, haberleri ve muhtelif şov programlarını izlemiş, sonra da kendi dünyasına dönerek Fahrenhayt 451 kitabını yazmıştır.

Roman, şiir ve film bağımlılığı üzerine malum haberden sonra, tüm dünyada mental bozuklukların sınıflandırılmasında kullanılan DSM IV kriterlerine yeniden baktım. Ola ki gözümden kaçmıştır, gerçekten böyle bir bağımlılık varsa öğrenelim/öğretelim, maalesef yokmuş.

burned-book-hitler-021

Naziler 1933 yılında Berlin’de on binlerce kitabı yaktı.  Nazilerin bu eyleminin,  Alman faşizminin ve II. Dünya Savaşı’nın bir işareti/sembolü olduğunu ağır, kanlı bir bedel ödeyerek öğrendik. Romana, öyküye, şiire, sinemaya, tiyatroya ve sanatın her türüne karşı takınılan her türden hasmane tutum, kitap yakmanın eşdeğeri sayılır ve baskıcı yönetimlerin alameti farikasıdır. Bu alametin toplumumuzu nereye sürüklediği, nasıl bir şiddet/baskı/savaş/nefret döngüsüne girdiğimizi görmek zorundayız. Üstelik görmek yetmiyor, bir şey yapmalı, başlangıç olarak şu Survivor programını seyreden sayısını Panait Israti okuyanlara eşitlesek, yetmez ama…