YAKIN YAKIN…

Bugün 31 Mayıs, Dünya Sigarayı Bırakma Günü, namı diğer Dünya Sigarasız Günü. Telaş yok, ne sigaranın zararlarını ne de nasıl bırakılacağını anlatacak değilim.  Kaldı ki “hım, bugün sigara bırakma günüymüş, sigarayı hemen bugün bırakayım” diyen sigara tiryakisi olduğunu hiç sanmam. Hem açık açık söyleyeyim, gündemin buram buram faşizm koktuğu şu günlerin insanın ruh ve beden sağlığı üzerinde yaptığı tahribatın sigaradan daha az olduğunu hiç sanmıyorum.

Sağlığımızı korumak için çoğumuzun yaptığı veya yapmaya çalıştığı tırışkadan tedbirler var. Bir arkadaşım arabasını çalıştırınca hemen camları açıyordu. Camlar beş dakika açık kaldıktan sonra da kapatıyordu. Merakla sordum sebebini. Meğerse klimalar ilk çalıştırıldığında beş dakika boyunca kanserojen maddeler üflüyormuş. Her derde deva otları, çiçekleri, kökleri, meyveleri unutmayalım. Her hastalık için içilecek, yenecek bir otumuz var çok şükür. Andız otu, kızılcık suyu, ekinezya, günlük, papatya suyu, siyah yılan otu, hayıt ağacı, çuha çiçeği, gümüş düğme bitkisi, daha neler neler. Bunların bazılarını hazırlarken okunacak dualar da var. Üstüne üstlük profesör lakaplı, cübbesini satmış bir takım şarlatanlar allaya pullaya anlatıyor bunları. Nedir, hep yiyerek içerek sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Kapitalizm kulağımıza “tüket” diyor, tüketiyoruz, daha çok tüket diyor, daha çok tüketiyoruz. Oysa daha basit bir yolu var sağlığımızı korumanın, yediklerimizi azaltmak ve içerik olarak değiştirmek. Hepsi bu.

Sigara içmiyoruz, çocuğumuzun yanında asla sigara içirtmiyoruz, ne güzel, gel gelelim her gün ellerinde mısır cipsleri, hamburgerler, şekerli atıştırmalıklar, krakerler, kolalı içecekler; yaz yaz bitmiyor. Kapitalizm bizleri, çocuklarımızı bir lezzet bağımlısı yaparak, tüketen mutludur şiarını nakşediyor aklımıza.

Bilmem doğru bilmem yalan, iddiaya göre büyük bir sigara şirketinin yöneticisi ABD başkanına mektup yazmış. Demiş ki, “bizi desteklemelisiniz, sigara içenler erken ve hızlı öldüğü için onlar için daha az sağlık harcaması yapıyorsunuz, tam emeklilik yaşına geldiğinde ölüverdiklerinden emekli maaşından da kurtuluyorsunuz.”  Doğrusunu isterseniz böyle bir mektup yoksa da aynen bu şekilde düşündüklerine emin olun.

Nükleer santraller, HES ler, siyanür kullanılan altın madenleri, denetimsiz kot yıkama atölyeleri, akıl almaz bir aymazlıkla insan sağlığını yok eden işletmelere verilen ruhsatlar, ÇED olumlu raporları, tarım ilaçları, nah şu kadar delik ozon tabakası, gıda üretiminde ve satışında tam bir denetimsizlik… Suskunuz, susuyoruz.

Sigara konusundaki duruşları ikiyüzlü veya yüzsüz olanları tartıya vursak biri ötekine denk düşer. Efendim neymiş, sigara içmeyenlerin vergileri ile tiryakilerin sağlık ödemeleri yapılıyormuş. Bu yüzden sigaraya bağlı hastalıklar sosyal güvenlik kurumu şemsiyesinden çıkmalıymış. Oysa tiryakilerin sigara satın alırken devlete ödedikleri astronomik vergilerle, sigara içmeyenlerin bile sağlık giderlerinin önemli bir kısmı ödenebilir. Zaten sosyalizmi de bu nedenle savunmuşumdur, ikiyüzlülerden bir tanesini alıp yüzsüzlere verince herkesin içi dışı bir, duruşu belli olacak.

Eminim yazımı okuyan tiryakiler rahatlamıştır, “dünyada bunca çok kirlilik varken benim sigaramın esamisi okunmaz” demişlerdir. İşte orada durunuz. Daha dünyayı değiştireceğiz, insanın insanı sömürmediği, doğaya saygılı olduğu yeni ve özgür bir dünya kuracağız. Değiştirebilme gücümüzün azalmaması için ayakta ve dinç olmak zorundayız. Sigarayı bırakmak bazen bir bahaneye bakar, belki okuduğunuz bir makale size “şart olsun ki bıraktım sigarayı” dedirtir. Yoksa “benim dünyayı değiştirmekle işim olmaz” mı diyorsunuz. Neden olmasın, buyurun bu sigara da benden olsun, yakın yakın.

 

 

BİR KANDİL de BÖYLE GEÇTİ

 

Çocukluğum Manisa’sının unutulmazlarından birisi de çıtır pıtır gecesiydi. Günler öncesinden başlardı hazırlıklar, mahalle bakkallarından işportacılara kadar pek çok yerde barut içerikli çatapatlar satılırdı. Duvara sürtünce çıtır çıtır yanan ve bir kâğıdın üzerine sürülü düğme büyüklüğündeki çıtır pıtır, bir tele takılan veya tabancasıyla patlatılan mantar, kahverengi kalın bir kâğıdın içindeki fitilli traka, sadece büyük çocukların el sürebildiği minyatür bir dinamiti andıran torpil, pahalı olduğu için çok az alabildiğimiz roket, yeni yetme delikanlıların gözdesi kızkaçıran, maytap ve şimdi ismini hatırlayamadığım patlayan, yanan, parlayan oyuncaklar. Hepsi günler öncesinden rüyalarımızı süslerdi. Yaşlılar o geceyi, “gâvurla” yapılan bir savaşın anısı olarak anlatır, ilkokul öğretmenimiz ise Saruhanoğulları Beyliği ile Bizanslılar arasındaki savaşın kutlandığı bir gece olarak tanıtmıştı bizlere. Çıtır pıtır gecesi çatapatları 1980 öncesinde “anarşi ve terör olayları” gerekçe gösterilerek yasaklanmış, daha sonra da hemen tümüyle ortadan kalkmıştı. Çocuk aklımın almadığı konu çıtır pıtır gecesinin yılın hep aynı gününe denk gelmeyişiydi. Sebebini yıllar, çok yıllar sonra öğrendim. Meğer çıtır pıtır gecesi Regaip Kandili gecesi yapılıyormuş. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; ne biz çocukların bilincinde ne de toplumsal ritüellerde dinsel bir atmosfer yaşanmıyordu. Gelelim bugüne.

Birkaç gün önce ülkecek bir Berat Kandili furyası yaşadık. Sabah cep telefonuma gelen mesajı İl Müftülüğünden sandım, yanılmışım, İl Sağlık Müdürü Berat Kandili’ni kutluyormuş.

“Allah’ın rahmet, lütuf ve mağfiretiyle tecelli ederek kullarına bağışlanma kapılarını ardına kadar araladığı, mübarek bir gece olan Berat Kandili’nin Ülkemiz ve tüm insanlık alemine mutluluk, huzur ve barış getirmesi temennisiyle tüm İslam aleminin Berat Kandili’ni kutlarım.”

Ya sosyal medya; iki yıl önceki haziran direnişinden beri Che Guevara baskısı tişörtlü fotoğrafını profil resmi yapan Facebook “arkadaşımın” kandil mesajı, beğeni üzerine beğeni alıyor, arkadaşlarından kandil mesajları yağıyordu. Che Guevara’nın kemikleri takır tıkır ediyordur.

“O gece Allahü Teâlâ buyurur ki: Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat afiyet vereyim. Ne isteyen varsa istesin vereyim. Berat kandiliniz mübarek olsun.”

Kadın sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yapan, içki sofralı yemek masalarını paylaşmaktan vazgeçemeyen bir diğer “arkadaşım” da kandil mesajı yayınlamış.

“11 ayın sultanı ‘Ramazan Ayı’nın müjdecisi Berat Kandilinin İslam Âlemine ve ülkemize hayırlar getirmesini dilerim.”

2002 yılında basılmış ve Abdurraman Maliki’nin yazdığı İslam Hukukunda Ceza isimli kitaba bir göz atmalı, sayfa 92.

“Az olsun çok olsun sarhoşluk veren her şeyin içki sayıldığı sabittir. İçki içene had uygulanması ve bu haddin (cezanın) da celd (kırbaç vurmak) olduğu hususunda sahabe icma etmiştir. İçki içene had uygulanmasının sabit olduğu ve bu haddin 40 değnekten az olmayacağı konusunda ittifak etmişlerdir.”

Değneği/kırbacı kimin ve nasıl vurduğu önemli, insafsızın birinin eline düşülürse, çok fena.

Ünlülerimize göz atmasak olmayacak, bir buçuk milyondan fazla takipçisi olan Gülben Ergen de kandil mesajı yayınlayanlar arasında.

“Allah hepimizin dualarını kabul etsin bu mübarek günün, gecenin kıymetini bilenlerden olalım…”

22 bin kişi beğenmiş bu mesajı ve çok sayıda “Amin” diye başlayan yorumlar yapılmış.

Ünlülerin de ünsüzlerin de kandil mesajları bitip tükenmek bilmeyecek kadar çok. CHP’den HDP’ ye, AKP’den MHP’ye kadar siyasiler, gazeteciler, yazarlar, iş adamları ve daha niceleri sosyal medyada kandil mesajı yayınlamışlardı. Bazılarının mesajları, tespih, Kuran, cami gibi figürlerle bezenmiş görsel malzeme ile süslenmişti. Üstelik siyasi duruşları ile mesajlarının dili arasında neredeyse fark yoktu.

Uzun sakalı onu daha yaşlı gösterse de sadece 51 yaşında, adı Ahmet Mahmut Ünlü, İsmailağa Cemaati’nin önde gelenlerinden sayılıyor. Halk arasında Cübbeli Ahmet Hoca olarak tanınıyor. İnternette küçük bir araştırmayla çok sayıda dini sohbetlerine, vaazlarına ulaşmak mümkün. Ülkemizin içine girdiği bu dinsel atmosferin sonuçlarını çok güzel bir fıkrayla anlatmış Cübbeli Hoca. Onun anlatımına mümkün olduğunca dokunmadan yazıya döktüm, buyurun.

“Birisi Müslüman olmak istemiş, anlatmışlar ona kelimeyi şahadeti, eşhedü enla ilahe illallah… tamam demişler. Olduk mu demiş, oldu demişler. İnandın mı, inandım, inanmak bedava nasılsa. Ama demişler sünnet olacaksın. Demiş ki, o nasıl olacak, şöyle iş böyle iş. Lazım mı dedi,  lazım dediler. Hadi sünnet oldu falan, ağrılı sancılı geçti. O da zannetti ki tamam, tescilli Müslüman olduk. Bu sefer dediler ki namaz var, hemen duralım, olmaz dediler abdest var gusül var taharet var. Anaaa. Oruç var, Hac, nereye gidecez ya. Zekât paraya taalluk ediyor, o zannetti bedava. Dedi ki ben çıkmak istiyorum, dediler ki, sakın, çıkamazsın haaa. Niye dedi, mürted olursun dediler. Mürted ne demek, dini değiştiren, dinden çıkan demek. Olayım dedi. Hadis var, dinini değiştiren öldürülür, bu sefer kellen gider dediler. Adam da bu sefer yav dedi, bu nasıl din kardeşim ya. Girerken aşağıyı kesiyorlar çıkarken yukarıyı kesiyorlar.”

Bu yazının sonuna kıssadan hisse yazmayacağım, belki sizler yazarsınız.

 

Kaynaklar:

1- Abdurrahman Maliki, İslam Hukukunda Ceza, 2002.

2- Cübbeli Ahmet Hoca, Youtube videosu, 7 mayıs 2010.

https://www.youtube.com/watch?v=uRzRrKefbNM

3- Facebook

4- Wikipedi, Cübbeli Ahmet Hoca maddesi

MAHREMİYET ÖNLÜĞÜ

Ülke gündemi yoğun, bir yandan ülkemizi yönetecek “düşük profilli” bir başbakan arıyoruz. Gönüllüsü de meraklısı da çok, meğer “ben omurgasızın tekiyim” demek ayıp bir şey olmaktan çıkmış. Son gelişmeler ışığında muhalefetten anladığımızın Erdoğan karşıtlığı, iktidar yanlısı olmanın da Erdoğan yandaşlığı olduğunu tescillemiş olduk. Bir yandan da Panama Belgeleri çıktı başımıza, 101 şirket, 21 aracı şirket, 684 gerçek kişinin isimleri gazete köşelerinde. Dün arabamı park ettiğim yere doğru yürüyorum. Karşımdan yaşlıca, partal kıyafetleriyle, şekerlenmiş olduğu besbelli bir adam geliyor. Yüksek sesle konuşuyor kendi kendine. “Her taraf araba dolu, herkesin arabası var, demek herkesin parası var…”  Her cümlenin sonunda kadın cinsel organı ve cinsel eylem içerikli bir küfür sallıyor. Tam karşı karşıya geldiğimizde bana hitap ederek “bir tek senle ikimizin arabası yok, herkesin arabası var” diyor. Maalesef o sırada arabamın yanına gelmiş bulunuyorum, biraz mahcup arabamın kapısını açıyorum, şekerlenmiş yaşlı adam devam ediyor tekerlemesine.

“Bir ben kalmışım arabası olmayan, herkesin arabası var…”

Çok yakındır bizlerin de şekerlenmesine, “bir ben varım vergi veren, bir de sen” dememize…

Ülke gündeminde bir de Kilis var, yokmuş gibi yaptığımız. İlçeyi gezen muhalefet partili bir milletvekili savaş terminolojisi ile konuşuyor…

“Kilis düşmek üzere…”

Kilis Belediyesi AKP yönetiminde, yüzde 51 ile kazanmış seçimleri. Belediyenin 25 meclis üyesi var, on altısı AKP dokuzu MHP, üçü kadın. Belediye Başkanı esnaf odaları ile beraber “önemli” bir proje gerçekleştiriyor. Abluka altındaki, yağmur gibi roket yağan kentte kepenklerini kapatmayan esnafa Türk bayrağı dağıtılıyor. Kilis Belediye Başkanı’nın esnafa hitap ederek, bayrakları en güzel yerlerine asmalarını söylemesi de gündemin gizli kalmış ayrıntıları arasında. Anlaşılan bu topraklar Şair Eşref, Aziz Nesin, Can Yücel yetiştirmeye devam etmek zorunda.

2016-05-11_12-00-59.png

Gündemin büyük resmine kısaca bir göz attıktan sonra küçük, küçücük bir ayrıntıya odaklanıyoruz. Bu yıl TÜBİTAK Ortaöğretim Okulları Proje Yarışması’nın kırk yedincisi yapılıyor. Trabzon’un Araklı İlçesi’nde bir öğrencinin buluşu Erzurum’da yapılan Bölge yarışmasında birinci olarak Ankara’ya gitme hakkı kazanıyor. Şimdi sıkı durun, icadın adı “EKG ÖNLÜĞÜ İLE MAHREMİYETİ KORUMAK.” Bu muazzam buluş sayesinde EKG çektiren kadınların memeleri görünmeden işlem tamamlanacakmış. Çünkü kadınlar EKG çekilirken “utanma, sıkılma, kalp ritminde artma, stres, anksiyete, heyecanlanma” gibi EKG üzerine etki eden durumlar yaşıyormuş. Demek ki bugüne kadar çekilen EKG’lerin hepsi boş, neyse ki artık TÜBİTAK var. Nedir, memeler görünmeden mamografi çekilmesi, mahremiyeti korunmuş jinekolojik muayene gibi tekniklerin geliştirilmesi sırada bekliyor, TÜBİTAK’ın çok çalışması gerekiyor, çok.

Resim

Bir mahremiyet hikâyesi anlatacağım şimdi, çok yıllar önce yaşanmış gerçek bir öykü, sanki benim başımdan geçmiş gibi anlatayım, yazması da okuması da kolay olur.

80’li yılların sonu, sıcak mı sıcak bir kentin gecekondu bölgesinde sağlık ocağı hekimliği yapıyorum. Mevsim yaz, tek hekim benim, bölge yoksul, eğitim düzeyi düşük, doğurganlık yüksek, daha neler neler. Ebelerden birini rahim içi araç (RİA) takma kursuna gönderdim, onunla beraber var gücümüzle RİA takmaya çalışıyoruz. Başta çekiniyordu kadınlar, bir süre sonra alıştılar. Temmuz ortasında çocuklarda ishal vakaları çok artmıştı. Muayene ettiğim çocukların annelerine ne yapmaları gerektiğini, nasıl korunabileceklerini tek tek anlatmaya çalışıyorum. Baktım, tek tek anlatmakla olmuyor. Ebe arkadaşlarımla haber gönderdim mahallelere, okulda eğitim vereceğim kadınlara. Cehennemin kapısının açık kaldığı bir gün, öylesine sıcak, okulun salonunda toplanmış kadınlar, başörtülerini çıkarmışlar, ellerine ne geçtiyse yelpaze gibi sallıyorlar ellerinde. Salona girince bir kıpırdanma oldu, çıkardıkları başörtülerini, türbanlarını takmaya başladılar. İşte tam o sırada Ümmü ablayı gördüm, bir öğrenci sırasına tek başına oturmuş, çok şişman, her pazartesi sabahı bana gelir diyet için. Anadan doğma mizah ustasıdır sanki, onunla konuşmaya başladığınızda birinci dakikada teslim olursunuz kahkahalarınıza. Ümmü abla tek cümle söyledi, yetti.

“Doktur hepinizin kıçını gördü, siz hala başınızı örtüyonuz.”

Bir saniye, sadece bir saniye sürdü salondaki sessizlik, sonrası kahkaha tufanı. Onlar bu ülkenin, Anadolu’nun kadınlarıydı…

Yeni bir “elbise” giydirilmeye çalışılıyor kadınlara, kadınları susturursanız, onları eve hapsederseniz, kadınları kendi kadınlığından utanç duyduracak bir dini ve sosyal bir cendereye sokarsanız, o ülkeyi istediğiniz gibi güdersiniz. Ülkemizde bilime ait enstrümanların da bu amaca yönelik çalışması büyük bir sosyal tehdide işaret ediyor.

Yazımı “onlar Mars’ı kolonileştirmeye giderken biz burada kadın memesinin mahremiyetini konuşuyor olacağız” diye bitirmek istemem. Çünkü dünyamızda bilimin geldiği baş döndürücü aşamanın da insanlığın yararına kullanılmayacağını gösteren ciddi ve tehditkâr işaretler var. Sizin anlayacağınız, bir final cümlesi yazmayacağım bu yazıda, dileyenler için aşağısı boş, buyurun…

 

Dipteki not: MAHREMİYET ÖNLÜĞÜ Projesinden beni haberdar eden ve görüşlerini benimle paylaşan çok değerli arkadaşım Dr. Ayşe Çelikkaya’ya çok teşekkür ediyorum.

DİL, TDK VE KİRLİLİK ÜZERİNE

Hem fiyakalı hem de dolgun, gösterişli bir yazı yazmaya niyetli olsaydım sözlüğün tarihinden başlardım. Fransa’da mağara duvarlarına çizilen bazı resimlerin bir tür sözlük olabileceğinin tartışıldığını yazardım. Bilinen en eski sözlüğün 24 tablet üzerine yazılmış Sümerce- Akadca bir lügat olduğunu ve M.Ö 2300 yılında hazırlandığını yazmak ayrı bir ciddiyet kazandırırdı yazıya. Kaşgarlı Mahmud’u unutmamalı, Divanü Lugati’t-Türk’ün yazarı, 11. Yüzyıl’da yaşamış ilk sözlükçümüz. Hakkında çok az şey biliyoruz Kaşgarlı Mahmud’un, bildiklerimiz de kitabında kendini anlattığı bilgi kırıntıları. Nedir, kendini anlatırken, Türk topluluklarının yaşadığı bütün şehirleri ve bölgeleri dolaştığını yazmayı unutmamış. Evet evet, çok afili olurdu böyle bir giriş, olmadı, olduğu kadarı bu.

Sözlükle başladık, bir “sözlük” hikâyesi ile devam edelim. 30 küsur yıl önce, genç bir tıp doktorunun mesleğinin ilk günü, Anadolu’da bir köyün sağlık ocağında geçiyor öykümüz. Sanki benim başımdan geçmiş gibi yazalım, okuması kolay olsun…

“Köyün ilk doktoruydum, kapıyı çalan da ilk hastam; şalvarlı, yalapşap bir başörtüsü takmış, gençten bir kadın, otuzunda gösteriyor ama yirmi beş bile yokmuş yaşı. Şikâyetini soruyorum, “yargınım ağrıyor” diyor. “Eyvah” diyorum kendime, daha ilk hastam ve daha şimdiden şapa oturdum, bu “yargın” denen meret ne ola ki… Hiç değilse ilk hastam bildiğim yerden çıksaydı. “Yargın ne demek” diye sorsam bittim, doktor dediğin her şeyi bilecek, ne demek bilmiyorum, odamdan çıkar çıkmaz megafonla ilan edilmiş gibi yayılacak. “Yeni doktor “yargın” ne bilmiyor, hiç boşuna gitmeyin muayene olmaya.” Tıp fakültesinde “yargın” nedir öğrenmemişim ama Panait Israti okumuşluğum var, yeniden soruyorum. “Ağrıyan yerini elinle göster” diyorum. Sağ eliyle sırtını gösteriyor. Oh çekiyorum, bunu atlattık. Muayeneyi bitiriyorum, ilaç yazacağım. İyi ama emzirdiği çocuğu varsa falanca ilaç olmaz, hamileyse hiç olmaz, öğrenmek şart.

“Evli misin?”

“He ya, evliyim.”

“Çoluk çocuk var mı?”

“Ellerinden öper iki tane.”

“Emzirdiğin çocuk var mı?”

“Yok, küçüğü iki yıl sonra okula gidecek.”  

“Hamilelik var mı?”

“Yok, üç gün önce kirlendim.”

Gel de buradan yak şimdi, “yok” deyişinden ve söylerken başını sallayışından anlıyorum hamile olmadığını, ama nedir bu kirlenmek, onu bilmiyorum. Akşamı iple, halatla urganla çekiyorum, evime gider gitmez TDK’nun tuğla gibi sözlüğüne bakıyorum.

Kirlenmek:

  1. Kirli duruma gelmek, pislenmek. 2. Kadının ırzına geçilmek, iffeti bozulmak, lekelenmek. 3. Kadın aybaşı olmak. 4. Onuru lekelenmek.

Sosyal medyada bağırış, çağırış eksik olmaz; bu kez kadın örgütleri, kadın hakları savunucuları, kendini solda ve feminist olarak konumlandıranlar teyakkuz halinde.

“Regl olan kadına kirli diyen diline eşekarısı osursun TDK”

“Hey TDK! Kirli, müsait, kahpe sen ve senin gibilerin zihniyetidir. Bok dolu bilgilerinizi kendinize saklayın!”

“TDK’nın sitesinde ‘kirli’ kelimesinin sözlük anlamında yer alan ‘Aybaşı durumunda kadın’ ifadesi tepki çekti.”

“Beyniniz kirli sizin cahiller beyniniz…”

“Kirli olan sizin tecavüzcü, kadın düşmanı zihniyetinizdir!”

TDK kirli dilini bedenimizden çek!”

“Cinsiyetçi, kadın düşmanı TDK’yı tanımıyoruz.”

“TDK kelimelerle getirdiği tanımlamalarla kadın düşmanlığına devam ediyor”

“Kirli pislik lağım sizin zihniyetiniz. Din tüccarları.”

“Beyinleri kirlenmiş bu aq larının…”

“bunlar tam gerizekalı. Kir dedikleri şeye bak.. Çocuk olması için yumurtaya ihtiyaç olduğunu biliyorlar mı acaba.”

“TDK daha önce kadınlara müsait goygoyu yapmıştı, şimdi regl olanlara kirli demiş, en sonunda bi tarafınıza sözlük sokmazsa bunlar şanslısınız.”

“Sülalenizi s.kt.ğ.m.n TDK cıları, sizin ananız bacınız yokmu or.spu çocukları.”  (Sansür bana ait)

Bu yorumların tümünü sosyal medyadan derledim, çoğu kadınlara ve kadın örgütlerine ait. Daha yüzlerce “yaratıcı” mesajlarla TDK protesto edilmiş. Bildiğiniz gibi TDK ile yaşanan ilk çatışma değil bu. Buna benzer protesto mesajlarını “müsait” kelimesinin tanımında yaşamıştık.

“Kahpe ve müsait olan sizin sülalenizdir. Her kötü kelimeyi kadına yoran zihniyetinize sıçim”

“Müsait senin babandır.”

Sıkıcı olacak ama şimdi sözlüğü açıp “sözlük” tanımına bakmamız gerekiyor.

Sözlük: Bir dildeki kelimeleri esas alarak, onların temel anlamlarını, kazandıkları yan anlamlar ile başka kelimelerle kurdukları ifadelerdeki anlam inceliklerini, değişik kullanımlarını, deyimlerini gösteren ve o dilin bütün söz varlığını içine alan kitap(TDK Gramer Terimleri Sözlüğü)

Özeti şu, sözlükler kullanılan dilin, sözlü kültürün yazılı bir kültüre çevrildiği, toplumsal ideolojiye ait şifrelerin belgelendiği metinlerdir. Yani leksikoloji uzmanlarının görevi, sözcüklerin toplumda kullanılış şeklini, yazılı kültürde kaydetmekten ibarettir. Bir toplumun kullandığı dil; onun geleneklerini, törelerini, alışkanlıklarını, iktidarla olan ilişkilerini, tabularını, sınıfsal çelişkilerini, toplumsal cinsiyet rollerini, vicdani/hukuki yargılarını, üretim araçları ile olan ilişkisini apaçık gözler önüne serer. Sözlükçüler bu ilişkinin tanığı ve yazıcısıdır. Kirlenmek kelimesi toplumda “aybaşı görmek” şeklinde kullanılıyorsa, ki kullanılıyor, bu kullanımın sözlükte yer almasından daha doğal bir sonuç olamaz.

Güce, dine ve sömürüye dayalı mülkiyet ilişkisi kadını, doğurganlığı, cinselliği tehdit olarak algılar.  Kadının erkeğe olan aidiyeti aileyi, aile içindeki erkeğin gücü sömürgen devletin ideolojik aygıtlarını korur, onları yeniden biçimlendirir. Evlilik dışı ilişki yaşayan kadın “kirletilmiştir”, erkek spermi kirlidir, bu yüzden “hamamcı” olur, cinsel ilişki sonrası gusül abdesti alınır. Erkek dili kullanan iktidarlar için aile kurumunu ve erkeğin gücünü tehdit eden her türden eylem, o iktidarın kurduğu sömürü ve mülkiyet düzeninin temellerini sarsar.

Töreyle, dini yasaklarla, geleneklerle, eşitsiz cinsiyet rolleriyle kadını zapturapt almak zorundadır iktidarlar. Bunu yaparken en çok da bize güvenir, bize, halka güvenir. Sözlü kültürden beslenen, yazılı kültüre geçememiş, kendini kaplumbağa terbiyecisi gibi gören aydınlarına, erkek dili kullanan sivil toplum örgütlerine, bilgisizliğimize güvenir. Güce, nefrete, şiddete dayalı bir dil kullanan örgütler iktidarı ele geçirse bile yerine geçtiği iktidarı kopyalar.

Kritik bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. İçinde yaşadığımız kirlenmişlikten çıkmak için; iktidarı değiştirmeyi hedefleyen, bunu yapmak için kendini de değiştiren kişiler, kurumlar ve yeni bir dil yaratmak zorundayız. İşte o zaman sözlüklerimiz kadını yeniden tanımlayabilir.

 

KAYNAKLAR

1-Şükrü Haluk Akalın, TÜRK DİLİ Dil ve Edebiyat Dergisi, C. XCVIII, S. 699, Mart 2010, s. 268-279

2-tdk.gov.tr

3-Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, 2010.