Aylık arşivler: Haziran 2016

DEİST…

 

Yaşar Nuri Öztürk için…

Nevi şahsına münhasır bir kişi olduğuna hiç şüphe yok. Son olarak doğduğu gün ölerek bir kez daha tescilledi bunu. Onun hakkında toplumun her kesiminden farklı sesler yükseliyor. Ölümünü yerine konamaz bir kayıp olarak görenler, aynı fikirde olmasa bile saygı duyanlar, bu yüzden “ışıklar içinde uyusun” diyenler ve cenaze namazı kılınmaması gereken bir kâfir olarak görenlerin mesajları sosyal medyayı sallıyor. Tabii ki tanıyorsunuz, Yaşar Nuri Öztürk. Yazdığı kitapları üst üste koysanız erişkin bir insan boyuna gelir, ilahiyatçı, İslam felsefesi uzmanı, öğretim üyesi, dekan, eski milletvekili ve hatta siyasi parti genel başkanlığı yapmış, her parmağında üçer beşer marifet olan bir zat-ı muhterem.

Çalışkan, azimli, tuttuğunu koparan, kendi alanında oldukça donanımlı bir kişilik Yaşar Nuri Öztürk. Dilinin sivriliği malum, 2013 yılında Saba Tümer’le yaptığı bir televizyon programı nedeniyle RTÜK “Dilin düzeysiz, kaba ve argo kullanımına yer verilemez” hükmünün ihlal edildiği gerekçesiyle Show TV’ye 196 bin 207 TL ceza verir. Halk TV’de Uğur Dündar’ın konuğu olan Yaşar Nuri Öztürk ve Müjdat Gezen’ in söyleşisinde ise diyalog şöyle gelişir.

“milletin a.. koyanların ben a.. koyacağım” der Yaşar Nuri Öztürk.

“ben yorgunum benim için de koy” diye cevap verir Müjdat Gezen.

Yaşar Nuri Öztürk’ün halkın belli bir kesimi tarafından çok sevilmesinin nedenleri arasındaki belki en önemli sebep radikal İslam’a karşı olan uzlaşmaz duruşudur. “Allah sadece Arapça mı biliyor” sorusunu soran Öztürk, “Ne dediğini anlamadan namaz kılanlar lanetlenmiştir. Ne dediğini anlamadan namaz kılanları lanetleyen, Kur’an’dır.” demektedir. Yaşar Nuri Öztürk iki cepheye, yani hem radikal hem de piyasa İslamı’na yüklenir. Radikal İslam’ın ana mottosu şeriattır ve öncelikle şeriat isteyenlere sataşır Öztürk.

“Şeriat isterük, tarih boyunca Allah’ın dinini paravan yaparak egolarının hırsına tatmin arayanların sloganıdır. Neden Kuran ve İslam istemezler, hatta böyle bir istekten rahatsız olurlar? Çünkü İslam istediniz mi, örfleri din diye ortaya süremezsiniz. Kuran yolunuzu keser.”

Öztürk, “şeriat beşeri ve izafi bir kavram ve kurumdur” der ve referans olarak Kuran’ı gösterir.

Piyasa İslamı ise ona göre emperyalizmin emrindedir. Küreselleşmeyi “post modern sömürgecilik” olarak tanımlayan Öztürk, tek çıkış yolu olarak Atatürk etrafında kenetlenmiş ulus devleti işaret eder.

“Oysaki bugün ulus devlet, ülke nimetlerinin, dışarıdan gelen ve halkı güdenler için değil, ülkenin içindeki sahipler ve sakinler için kullanımını öne çıkaran devlet demektir. Bu sahip ve sakinlerin ırkı, rengi, dili, dini, deseni hiç önemli değildir.”

Yaşar Nuri Öztürk Kuran’ı referans göstererek laikliği savunur, özgürlükçüdür; ancak yıllar içinde gitgide deistlerle flört eder hale gelmiştir. Deizmi, “Allah’a iman eden ama dinlere inanmayan bir felsefî mezheptir” diye tanımlar.

“Deizm, Allah’a imanda samimi olan, bu samimiyetin bir icabı olarak engizisyon zihni-yetine savaş açan insanların yoludur. Deizm, dinci riyakârlığa karşı bir sığınak gibi telakki edildi. Eğer Allah’a imanda samimiyete bir anlam veriyorsak gelecek zamanların başvurulan çıkış yolunun da deizm olacağını söyleyebiliriz.

Yaşar Nuri Öztürk açıkça itiraf etmese de İslamiyet’ten umudunu kesmiştir.

 “Şu gerçeğin altını çizmeliyiz: Deizm, dine karşı değil, ateizme karşı ortaya çıktı. Din adı altında insanlığı ateizme sürükleyen dinci zorbalığın yıkımını durdurmanın başka bir yolu yoktu. Çünkü dinci zorbalar, ortada, Allah’ın iradesinden çıktığı şekliyle bir din bırakmamışlardı. Akla saygılı, haysiyetli, riyadan uzak insanlar ya ateist olacaklardı yahut da deist.”

İslam’ın günümüzdeki uygulamalarını şiddetle eleştiren Yaşar Nuri Öztürk, referansı Kuran olan bir inanç bütünlüğü kurmak istemiştir.  Her ne kadar Kuran’ı esas aldığını iddia etse de, pagan kökenli reenkarnasyon fikrini ahiretle birleştirmesi onun İslam’dan kopuşuna işaret etmektedir.

“Ben reenkarnasyonun, büyük dinlerdeki ahiret inancının bir işleyişi olduğunu düşünüyorum. Ve hayatın en muhteşem gerçeklerinden biridir bana göre reenkarnasyon.”

Yaşar Nuri Öztürk’ün toplumdaki “din bu değil” inancını desteklemeye hatta pekiştirmeye çalıştığı açıktır. Yıllar boyunca ileri sürdüğü fikirleriyle, İslam’ın şartlarını yerine getirmeyen ama İslam’dan veya Tanrı inancından da kopamayan insanların duygu ve düşüncelerini beslemiştir. Öztürk’ün İslam’ın akla dayalı olduğu iddiası, gerçekte vahiy ve nas üzerine kurulu İslam’a açıkça meydan okumaktır. Çünkü insan aklına uygun olabilecek bir din kavramının İslam’daki karşılığı şirktir. Yaşar Nuri Öztürk’ün son yıllardaki deizmle olan ilişkisinin muhtemel sebebi de budur.

Yaşar Nuri Öztürk’ün emperyalizme direnme ve bağımsızlık yolu olarak gösterdiği güçlü ulus devlet fikri, giderek sağ politikalardan beslenmektedir. 20. yüzyıl başında işgale dayalı emperyalist sömürüye karşı ulus devleti savunmak kaçınılmazdı. Ulus devleti kurar, sınırlarınızı çizer ve emperyalistleri kapı dışına koyarsınız. Ya sonra; içeride kurduğunuz düzen, er veya geç küresel anonim şirketler tarafından şekillenir. Ulus devlet, çizilecek sınırlar içinde kurulur. Peki, sınırları kim çizer, ezilen ulusun yoksul halkları mı?  Hayır, sınırlar savaşlarla çizilir, o savaşlar emperyalizmin “kim daha çok yutacak” kavgasının coğrafyasal sembolü olur, uğruna dökülen kan ise daima yoksulların kanıdır.

Yaşar Nuri Öztürk’ün ölümünün ardından siyasal İslam cenahının sesini yükseltmesi kaçınılmazdı. Yeni Akit Gazetesi manşetten soruyor.

“Namaz bu ümmetin başına bela edilmiştir” diyenleri savunarak haddi aşan sosyete ilahiyatçısı(!) Yaşar Nuri Öztürk ölmüş… Cenaze namazı kılınacak mı şimdi bu adamın; merak ediyoruz ve bunu sormak hakkımız!

Bekir Coşkun Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde Yaşar Nuri Öztürk’e sahip çıkıyordu.

“Günah örtü ile örtülmez” derdi hocam…

“Din akıl mantık işi değildir” diyenlere “Din akıl mantık işidir” derdi…

Senin gibi bağnaz…

Cahil…

Yobaz değildi…”

Uğur Dündar “Yaşar Nuri Hoca ölümsüzlüğü seçenlerdendir…” diyerek duygulu ama görüşleri konusunda fikir ve bilgi vermeyen bir yazı yazmış köşesinde. Nedir, Uğur Dündar’ın aktardığı bir cümle oldukça önemli, aynen aktarıyorum.

“Hastalığı sırasında Hoca’yı en çok üzen olayı da bu sohbet sırasında öğrenmiş oldum. Meğer savcılar, Halk Arenası programında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle, yatakta sağdan sola dönecek mecali kalmayan bu dünya çapındaki bilim insanını ifade vermeye çağırmışlar.”

Yaşar Nuri Öztürk, ilahiyatçı ve İslam felsefesi uzmanıdır. ABD’deki 11 Eylül saldırıları, onu radikal İslam tehdidine karşı durabilmek için siyasete yöneltmiş, CHP milletvekili olmuş, kısa süre sonra CHP’den istifa etmiştir. 2005 yılında kurduğu Halkın Yükseliş Partisi’nin başına geçer. HYP,  “Sağ/sol” ideolojik yönelimlerinden uzak, Atatürkçü ve sosyal demokrasiyi savunan” bir çizgi izler. Parti tüzüğü ise sol görünümlü ama merkez sağ bir rolü üstlenmiş görünümündedir.

“Halkın Yükselişi Partisi, ideolojik eksenli değil, insan merkezli olan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın hükümleri çerçevesinde, özellikle 2.maddesindeki talep istikametinde bir sosyal demokrasiyi benimseyen, ‘yenilikçi sosyal piyasa modeli’ni yani ‘stratejik planlamalara dayalı serbest piyasa ekonomisi’ni esas alan bir siyasal partidir”

Bir siyasal oluşumun sol cenah içerisinde olduğunu gösteren en önemli işaret emek/sermaye ve toplum/devlet ilişkilerindeki duruşudur. Yaşar Nuri Öztürk’ün siyasal İslam’a kapılarını kapatıp serbest piyasa ekonomisini savunan tutumu ona sandıkta şans vermemiştir. Avrupa’nın Hristiyan Demokrat Partileri’ne benzer muhafazakâr, laik, ulusalcı, sosyal demokrat bir parti anlayışının ülkemizde karşılığı olmadığı anlaşılmaktadır. Öztürk, 2009 yılında parti genel başkanlığından istifa etmiştir.

Yaşar Nuri Öztürk’ün ülkemizde yükselen yobaz yükselişe karşı duruşu önemlidir. Bir genç kıza evlenmesi için “tutucu bir dindar değil aydınlık fikirli bir ateisti” tavsiye etmesi, bir televizyon programında “insanlık komünizme dönecektir. Marx ve Engels insanlık tarihinin en namuslu ve büyük adamlarındandır”  şeklindeki açıklamaları kendini oldukça aştığını göstermektedir. Nedir, kanımca Yaşar Nuri Öztürk ölümünden sonra genç ilahiyatçı ve İslam felsefesi alanındaki “sahih” bilim adamlarına önemli bir sorumluluk yüklemiştir. Çünkü Yaşar Hoca kendini deist olarak tanımlamasa da, giderek deizmi savunur hale gelişindeki “yoldaki işaretler”, eserlerinin dikkatle incelenmesiyle aydınlatılmalıdır. Yaşar Nuri Öztürk’ün açıklamaya, geliştirmeye ömrünün yetmediğini düşündüğüm “yoldaki işaretleri” incelemek genç akademisyenler için onurlu ve sorumlu bir görev addedilmelidir. Aydınlıkta uyumayı sever miydi bilmem, bizim mahallede gelenek olmuş, ışıklar içinde uyusun…

 

 

KAYNAKLAR

 

1-   http://www.radikal.com.tr/hayat/rtukten-saba-tumere-yasar-nuri-ozturk-cezasi-1117512/

2-   Yaşar Nuri Öztürk, Ne dediğini anlamadan namaz kılanlar lanetlenmiştir, İlk Kurşun Gazetesi, 28 Ağustos 2014.

3-   http://www.memleket.com.tr/halk-tvde-yasar-nuri-ozturkle-mujdat-gezenin-kufur-yarisi-738144h.htm

4-   Yaşar Nuri Öztürk, Her Komünist Ateist Değildir, İlk Kurşun Gazetesi, 4 Eylül 2014.

5-   Yaşar Nuri Öztürk, Küreselleşme Ama Hangisi, Aydınlık Gazetesi, 21 Aralık 2015

6-   Yaşar Nuri Öztürk, İslam ve İrtica, Hürriyet Gazetesi, 29 Aralık 1999

7-   Uğur Dündar, Hakkını helal et değerli Yaşar Nuri Öztürk Hocam…, Sözcü Gazetesi, 24 Haziran 2016

8-   http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/556733/Yasar_Nuri_Ozturk_son_yolculuguna_ugurlandi.html#

9-   https://www.youtube.com/watch?feature=youtu.be&v=p_QP0U2lBwY&app=desktop

10-   http://www.yeniakit.com.tr/haber/yasar-nuri-ozturkun-cenaze-namazi-kilinacak-mi-187668.html

11-   Bekir Coşkun, Hocam Öldü, Sözcü Gazetesi, 24 Haziran 2016

12-  http://www.hyp.org.tr/

13- Kaan Arslanoğlu, Yaşar Nuri Hoca’nın solakları, salakları, Sol Haber, 25 Mayıs 2012

14- Yaşar Nuri Öztürk, Tanrı’dan Başka İnsanüstü Tanımayan İnanç Deizm, Yeni Boyut Yayınevi, 2015

15- Wikipedi

 

SUSTUKÇA…

Giordano Bruno ve Şebnem Korur Fincancı için…

 

Giordano Bruno adını ilk defa duyuyorsanız fena, Atilla İlhan’ın hışmından kurtulamazsınız. Korkarım öbür taraftan bile gelir ve 5 Mayıs 1978 tarihli yazısında olduğu gibi gözlerini üzerinize diker ve ”Sahi siz de bilmiyor musunuz? Hayret! Oysa en az Gallileo Galilei kadar ünlüdür” derdi.

Bruno’yu 1600 yılının soğuk bir 17 Şubat günü Roma’da Campo dei Fiori meydanında diri diri yaktılar. Yakmadan önce dilini kestiler. Bugün aynı meydanda Bruno’nun heybetli bir heykeli bulunuyor, elinde bir kitapla yüzü Vatikan’a dönük bir heykel. Bruno yedi yıl boyunca Engizisyon zindanlarında sorgulandı, kara cüppeli pederler tüm düşündüklerini ve yazdıklarını inkâr etmesini istediler. Nasıl ki Galileo “dünya dönmüyor” diyerek ölümden kurtulup ömrü boyunca ev hapsine mahkûmiyeti kabul ettiyse, o da diri diri yakılmaktan kurtulabilirdi. Meydan boşken atıp tutmak kolaydır, meydanda odun ateşi yanarken şunları söylemek her babayiğidin harcı olmasa gerek.

“Ne gördüğüm gerçeği gizlerim, ne de onu apaçık söylemekten korkarım. Bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım. Cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Bruno din adamı olmak için yetiştirilmişti, 16 yaşından itibaren manastırda yoğun bir din eğitimi aldı. 24 yaşında papaz oldu. Bruno okuyor, düşünüyor ve sorguluyordu. Antikçağ filozoflarını okuduğu gibi Kopernik’i de okumuştu. Bunun anlamı, kilisenin yasaklarına kafa tutmaktı, hatta kafa atmak. Öğrendiği, farkında olduğu her bilginin ona sorumluluk yüklediği kanaatindeydi. Bildiklerini, sorguladıklarını söylemekten çekinmiyordu.

“Tanrı, iradesini egemen kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini egemen kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.”

Bruno giderek kiliseyi hatta dini eleştirmeye başladı. Kilise’nin sıkı sıkıya sarıldığı, Aristo etiketli “Dünya merkezli evren” yerine Kopernik’in ileri sürdüğü, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğü fikrini savundu. Kilise’nin dogmalarını yerle bir etmişti. Şu sözler Einstein’a değil Bruno’ya aittir.

“Bu evrende hiçbir şey yoktan var olmaz ve yok olmaz. Uzayda mutlak konum yoktur, her cismin yeri ötekilere göreli (relative) dir. Her şey hareket halindedir. Gözlemci kendisini merkezde görür.”

Zavallı kilise, nasıl kabul edebilir bunları. Kabul etse, Kutsal Kitabın, dini dogmaların sorgulanmasına izin vermek zorunda kalır. İnandığı dini sorgulayan insanoğlu, biat ve tevekkül ettiği iktidar ve güç ilişkilerine de başkaldırır, dünyanın düzeni bozulur, hatta “Allah korusun”, maazallah devrim olur.

Bugünün din adamları bile zor hazmeder, çünkü Bruno, “Hristiyanlık tümüyle akıl dışıdır (irrational), bilimsel dayanaktan yoksundur.” demiştir.

giordano_bruno.jpg

Bruno 52 yaşında yakılarak öldürüldü. 7 yıl engizisyon zindanlarında sorgulandı. Sorgulanmasına ve yargılanmasına ilişkin belgelerin çoğuna ulaşılamıyor, ya imha edildiler ya da Vatikan’ın karanlık arşivlerinde “çok gizli” mührüyle saklanmış bulunuyor. Vatikan kendini aklamak için, Bruno’nun görüşleri nedeniyle değil, Osmanlı Sultanı’nın ajanı olduğu için idam edildiğini iddia etmekten bile çekinmemiştir.

400 küsur yıl önceki bu öykü size tanıdık geliyor mu? Peki!

Şebnem Korur Fincancı’nın adını duyup duymadığınızı sormayacağım, ama emin olabilirsiniz, Tuğçe Kazaz veya Fatih Terim’den çok daha önemli bir kişilik. O bir bilim kadını, adli tıp alanında uzmanlaşmış bir tıp profesörü. Adli tıbbın çalışma alanı nedir, ölüm ve/veya travma sonrası bulguları incelemek. Bu alanda çalışan bir bilim insanı, istesin istemesin işkence ile karşılaşır. Fincancı,  işkencenin ülkemizde yaygın olarak kullanıldığını, yetkililerin üstünü örttüğünü, göz yumduğunu bilimsel kanıtlarla tespit etti. İşkencenin saptanması ve rehabilitasyonu alanlarında, dünyaca tanınmış bir uzman olarak kabul ediliyor.

Birleşmiş Milletler tarafından işkencenin saptanmasında uluslararası standart kılavuz olarak kabul edilen İstanbul Protokolü belgesinin oluşturucularından ve eğitmenlerinden.

Şebnem Korur Fincancı birçok hekime protokolün uygulanması, işkencenin saptanması konusunda eğitimler verdi.

İşkence, kuşkusuz en ağır insan hakları ihlallerinden biridir. Şebnem Korur Fincancı, sahip olduğu bilimsel bulgulara dayanarak işkenceyle mücadele edebileceği en önemli kurumlardan birinin, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın Genel Başkanı oldu. Frankfurt Okulu’nun ünlü filozoflarından Adorno sanki Bruno ve Fincancı için söylemiş:

“Bilim itaatsiz insanlara ihtiyaç duyar.”

Şebnem Okur Fincancı 20 Haziran 2016 günü terör örgütü propagandası yapmak suçuyla tutuklandı. Hatırlarsanız, Giordano Bruno da Osmanlı İmparatorluğu lehine ajanlık yaptığı iddiası ile diri diri yakılmıştı.

page_sebnem-korur-fincanci-erol-onderoglu-ve-ahmet-nesin-kimdir_867281658

1600 yılı 17 Şubat günü Bruno’nun diri diri yakılışını izleyenler susmadı, susmadığı için Avrupa’yı Aydınlanma Çağı’na taşıdılar. Bizim şimdiki halimizin Giordano Bruno’nun yanışını izleyenlerden farkı yok, biliyoruz, bildiğimiz için sorumluyuz. Çünkü sustukça…

 

PDF olarak bilgisayarınıza indirmek için tıklayınız.

SUSTUKÇA

 

 

Cep telefonu, tablet veya e-kitap okuyucu ile okumak istiyorsanız makaleyi EPUB formatında cihazınıza indirebilirsiniz

 

SUSTUKÇA- EPUB

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1- Nejat Kutup, Düşünce Özgürlüğünün İlk Havarisi: Giordano Bruno, apelasyon.com, Temmuz 2014.

2-Celal Üster, “Beni ölüme yollarken siz benden daha çok korkuyorsunuz”, insanokur.org, Nisan 2014.

3-İsmail Hakkı Altuntaş, Giordano Bruno, https://ismailhakkialtuntas.com, Şubat 2013.

4- Nilgün Cerrahoğlu, Giordano Bruno’yu Yakan Zihniyet, Cumhuriyet Gazetesi, Şubat 2013.

5- Prof. Dr. Timur Karaçay, Brunolar Yanmasın!, Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi, 16 temmuz 2010.

6- http://bianet.org/bianet/insan-haklari/114224-insan-haklari-vakfi-nda-yeni-baskan-sebnem-korur-fincanci

 

LİSEDE İSYAN (Üçüncü Bölüm)

LİSEDE İSYAN başlıklı yazı dizisinin ilk iki bölümünü okuyanlar “devrim olmasına az kaldı” izlenimine kapılmış olabilirler. Acı gerçeği hemen açıklamamda yarar var, yarın/bugün okulların kapanmasıyla beraber liselilerin devrim ateşi sönecek. İlk iki yazımı okumayanlar bu son cümlelerimden liselilerin eylemlerini küçümsediğim, “tiye” aldığım anlamını çıkarabilirler, çıkarmasınlar. Nedir, ilk iki yazımda liseli eylemlerini ballandıra ballandıra anlattıktan sonra bütün bu sürecin muhasebesini yapmamak olamaz. İki haftalık bu süreci tartışmak ve yüzleşmek bu eylemleri küçültmez. Anlaştıysak buyurun, başlıyoruz.

Öncelikle şunun altını çizelim, İstanbul Erkek Lisesi’nin okul müdürüne ve karanlığa sırtını dönmesiyle başlayıp ve çok sayıda lisenin bildiriler yayınlamasıyla devam eden sürece katılan liseler, toplamın içinde çok küçük bir yer tutmaktadır. Lise sayısının azlığı bir yana bırakılacak olursa, bildiri yayınlayan liselerin sınırlı sayıda öğrencisi bu eylemliliğin içinde yer almıştır. “Düzeni değiştirmek için sayıya değil, örgütlü, nitelikli kadrolara ihtiyaç vardır” diyenler olabilir, evet belki, ama tek sorun sayısal azlıktan ibaret değil.

Birbiri ardına bildiri yayınlayan liselere bir göz gezdiriyoruz. İstanbul Erkek Lisesi ile başlıyor ve girilmesi/kazanılması gerçekten çok zor, pek çok gencimizin hayallerini süsleyen vakıf liseleri ve Anadolu liselerinin isimleri ile karşılaşıyoruz. “Falanca İmam Hatip Lisesi de var” demenin alemi yok, istisnalar elbette olacaktır. Kabul etmeliyiz ki bu liseler ülkemiz liselerinin öğrenci profillerinin ortalamasını temsil etmiyorlar. Peki, kim okuyor bu liselerde, kendimizi kandırmayalım, asgari ücret alan işçilerin, asgari ücretin bile altında kazanan köylülerin, esnafın, işsizlerin çocukları değil elbette. “Hepsi aynı sınava giriyor” demek sadece aldatmacadan ibarettir. Dershane, özel okul, özel öğretmen, iyi beslenme, evde ders çalışma koşulları, aile desteği vb. alanlarda aralarında uçurumlar olan çocukların aynı sınava giriyor olması çirkin bir komedyadır. Hepimiz bal gibi biliyoruz, bu köklü liselerde okuyanların ezici bir çoğunluğu beyaz yakalıların, yüksek gelir seviyesine sahip işadamlarının, öğretim üyelerinin vb. meslek sahiplerinin çocukları. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi büyük çoğunluğunun ebeveynleri iyi eğitim görmüş erkek ve kadınlar. Bu gençler de birer beyaz yakalı olmaları için yetiştiriliyorlar. Kapitalist sistemin acımasız dev şirketlerinin başına geçecek olanların hemen çoğu bu gençlerin arasından çıkacak. Bu liseler dışında, olup bitenleri  sessiz ve duyarsız izleyen liseli gençliği ise, üzülerek söylemek zorundayım; Hadise’nin bacakları, İphone telefon satın alabilmek, marka kıyafet giymek, sosyal medyada fenomen olmak arasına sıkışmış haldedir.  Özeti şu, sakın ola ki bu protesto eylemlerini ve eylemcilerini sınıf bilincinin farkında bir “proleter devrim” hareketi veya üniter devletin bekasını sağlayacak Mustafa Kemal’in askerleri olarak görmeyelim. Aksi halde şapa oturduğumuzun resmidir.

Suhte ayaklanmalarından bahsedildiğini duydunuz mu bilmem. Televizyonlardaki Muhteşem Yüzyıl gibi diziler sayesinde külliyen 16. Yüzyıl uzmanı olduk, ya da öyle sandık kendimizi. Oysa 16. Yüzyıl Anadolu’sunun en önemli olaylarından biridir ve özetle medrese öğrencilerinin isyanıdır suhte ayaklanmaları. Bildiğiniz lise öğrencisi. Sebeplerine ve olayların gelişimine girmeyeceğim, meraklısı için Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın dev eserini öneririm, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası isimli kitap bu konuyu ayrıntılı olarak ele alıyor. Niyetim suhte ayaklanmaları ile iki haftadır süren liseli isyanlarını aynı kefeye koymak değil, ayaklanan suhtelerin birçoğu bildiğiniz haydut. Ama bir ortak noktalarına dikkat çekmek isterim. İkisinde de “düzeni değiştirmek, iktidara gelmek” gibi bir amaç yoktur, her ikisinde de sosyolojik supapların yetmezliği söz konusudur.

Liseli isyanlarına konu olan bildirileri dikkatle okumakta büyük yarar var. Çünkü tümünde ortak pek çok özellik bulunuyor. Hemen hepsinde liselerin İslami kadrolar tarafından ele geçirilmesine ve bu kadrolaşmanın sonucu olarak öğrencilerin yaşam biçimleri üzerinde dini bir tahakküm kurulmasına karşı bir tepki bulunuyor. Çünkü liseler üzerine oynanan oyun, kapitalizme uyum sağlamış bir piyasa İslam’ını tanıtmak değil, açıkça siyasal, radikal bir İslami yaşam biçimini dayatmaktır. Gençler, çok haklı olarak, kendi yaşam ve eğitim düzeylerini çok aşağı çeken bu sürece tepki vermektedirler.

Liseli isyanları ile “Gezi” arasında ilişki kurulduğunu biliyor, izliyorum. Bazı ortak yanlar olmakla beraber zorlama bir iddiadır bu. Kaldı ki, kendisini iktidarın muhalifi olarak tanımlayan kişi ve örgütlerin birçoğu, bırakın ortak eylem yapmayı, aynı mekânda/alanda bile bir araya gelme şanslarını büyük ölçüde yitirmiştir. Üç yıl öncesinin “Gezi” bileşenlerine bir bakalım. Toplumun muhafazakârlaşmasına ve tek adam diktatörlüğüne karşı gelişen tüm tepkiler “Faşizme karşı omuz omuza” mottosu etrafında bir araya gelmişlerdi. Ancak bu üç yıl içinde toplumumuza ait kodlarda büyük değişiklikler oldu. “Gezi” eylemliliğini oluşturan bireyler, sivil toplum örgütleri, partiler ve siyasi oluşumlar, ülkemizdeki Kürt sorununun tanımı ve çözümü konusundaki görüşlerini keskinleştirdiler. Üstelik bu keskinlik kanla ve katliamlarla beslendi. Öyle ki, farklı görüşte olanlar, karşıtlarını vatan hainliği ile suçlayacak bir nefret dili geliştirdiler.  Bu nedenle, Doğu veya Kürt sorunu konusunda yapısal bir değişiklik yaratılmadan üç yıl öncesinin “Gezi ruhunun” canlandırılabilmesi kolay görünmüyor. Bu şartlar altında liselilerin eylemliliğinin yeni bir “Gezi” atmosferini tetiklemesi sadece bir hayalden ibaret olacaktır.

İki haftalık liseli isyanının son günlerinde sosyal medya sayfalarına düşen bir haber dikkat çekicidir. Türkiye Liseliler Birliği adıyla ve 365 lisenin ortak bildirisi olduğu iddiasıyla bir bildiri yayınlandı. Tek tek liselerin bildirilerinde “vatan”, “Atatürkçülük”, tüm liselileri örgütlemek gibi bir fikir yoktur. Her bir lise kendi yaşadıkları sorunu yaratıcı, zekice ve ince bir mizahla dile getirmiştir. Oysa bu bildiri tüm liseleri kendi çatıları altına toplamaya çalışıyor, yaratıcılıktan uzak, “vatan, millet, Sakarya” üzerine kurgulanıyordu.

“Bizler, bu kararlılığımızı Kurtuluş Savaşı’nda sıralardan cephelere koşan on beşlilerden, mezun vermeyen liselerimizin ruhundan alıyoruz. Yıllardır emek verdiğimiz okullarımız, yakında başlayacağımız üniversitelerimiz, milletimiz, ailemiz, uğruna mücadele ettiğimiz her şey, yaşadığımız toprakların, vatanımızın geleceğinde anlam kazanıyor.”

Artık şu gerçeği görmek zorundayız; zorlama bir örgütleme çabası, bir çatı altına toplama kaygısı, “bu fırsatı iyi kullanmalıyız” güdüsü, iki artı ikinin dört değil bir olmasına yol açıyor. Kendi adıma, görüşlerine görece yakın olduğum siyasal yapıların bile liseliler adına konuşma, onların heyecanını örgütleme amaçlarını tehlikeli ve yararsız buluyorum. Bu gençlerin ve onların ebeveynlerinin tek göze aldıkları risk disiplin kuruluna gitmek olabilir. Öğretmen sınıfa girdiğinde eyleme giden öğrencilerin bıraktığı gülümseten şu mesajı görmelidir.

“Direnişe Gittik

Hocam gelicez

Yok yazmayın”

13445525_1060218484073185_2185646209489658847_n

Gençlerden bundan daha fazlasını beklemek, onları korkak yapar, korku toplulukların karanlık yanını besler, büyütür.

Bütün bu yazdığım tablo, gençlerin iki hafta süren eylemlerini küçültmez. Onların yaratıcı ve “orantısız zekâ” ile bezenmiş eylemleri, muhafazakâr bir toplum olmaya, Ortadoğu bataklığına gömülmeye ve nefret diline karşı bir duruştur. Karanlığın karşısında aydınlanma çığlığıdır. Kanımca gençler bizlere bir yol haritası çizdiler, iki maddede özetleyebilirim.

Bir; velilerinden ve kendi okullarından mezun olan biz büyüklerin onları desteklemesini, güvenmesini istiyorlar. Aydınlık kafada öğretmenlerinden biri sürüldüğünde, onlara cinsiyetçi uygulamalar dayatıldığında, sosyal kültürel faaliyetleri engellendiğinde, dini motifli baskılarla karşılaştıklarında, bizlerin ortalığı dilekçe yağmuruna tutmamızı, kamuoyu oluşturmamızı, sosyal medyayı sallamamızı, okul yöneticileri karşısında dik durmamızı istiyorlar.

İki; proleter devrimci olup dağa çıkmaya da, 1915’in Çanakkale Savaşı’na gidip geri dönmeyen liseliler gibi vatan kurtarmaya da niyetli olmadıklarını, tüm siyasi kurumların kafasına dank ettirilmesini talep ediyorlar.

Haklılar mı?

Evet.

Onları destekleyecek, aydınlık için karanlığa sırtlarını döndüklerinde, açıkta kalan sırtlarına mukayyet olacak mıyız?

Elbette ki evet…

LİSEDE İSYAN İkinci Bölüm

İstanbul Erkek Lisesi’nin (İEL) karanlığa sırt çevirme eylemi bir çığ etkisi yarattı. İEL’nin eyleminin ertesi günü Galatasaray Lisesi’nin pilav günü yapıldı. Öğrenciler pilav gününe gelen konuklara “Müdür Aranıyor” başlıklı ilan dağıttı. “Galatasaray Lisesi mezunu, sağduyu ve izan sahibi, akli dengesi yerinde, tercihen 120 üzeri IQ seviyesinde, gençlerle asgari seviyede iletişim kurabilecek, koltuğundan çok öğrencileri koruyacak, öğrencinin çamaşır makinesini, piyanosunu çalıp evine almayacak, hiçbir padişaha kölelik yapmamış, Tevfik Fikret’in makamına yakışan” bir müdür arıyordu öğrenciler. Üç yıl öncesinin spontane gelişen Gezi’nin “orantısız zeka” mottosu, 19. Yüzyılda beyazlara karşı direnen Kızılderililerin hayalet dansı gibi sarıverdi liseleri. Liselerden yağmur gibi bildiri yağıyordu.

gs-lisesi-ilan

Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi öğrencileri yayınladıkları “Omuz Veriyoruz!” başlıklı bildirilerinde okul yönetimlerini eleştirdiler.

“Şeriatçı yobaz dernekler okulumuzda stant açmaya kalkıyor. Yakasında Berkin Elvan fotoğrafı olan arkadaşımız dersten atılıyor” .

İzmir Fen Lisesi “badem bıyıklı” idarecileri ve bilimin yerle yeksan edilişini kendilerine yakışan bir üslupla eleştirdi.

“Fen liselerinin, bilimsel eğitimin itibarsızlaştırıldığı, imam hatipler yoluyla dinsel eğitimin yaygınlaştırıldığı bir ortamda bilim üretiminin düzeyi bellidir. O düzeyi yakın zamanda ‘papaz eriğini’ ‘imam eriğine’ çeviren çılgın TÜBİTAK projesinde gördük. Dolayısıyla denilecek tek şey öyle ortama böyle bilim olur. Halbuki bilimsel eğitimin ağırlıklı olduğu bir ortamda biz İzmir Fen Liseliler olarak 2 ay önce kemoterapi ilacı geliştirerek bilimsel üretimin nasıl olacağını göstermiş olduk. Onların gülünç gericiliğine karşı aydınlanmacılığın ve bilimin sesini yükselteceğiz. Proje okulları kapsamında atadığı “badem bıyıklı” idarecilere boyun eğmiyor ve bilimsel üretim ve etkinliklerimize devam edeceğimizi söylüyoruz.”

Hemen arkasından yayınlanan Vefa Lisesi’nin bildirisinde ise “Diğer okullarla beraber karanlığa sırtımızı dönmeye hazırız!” denilmişti.

Beyoğlu Anadolu Lisesi’nin açıklaması da benzer noktalara işaret ediyordu.

“Devlet desteğindeki dinci vakıflarda çocuklara sistematik taciz, tecavüz edilirken ses çıkarmayan, eğitimi dinci-gerici vakıf ve kurumlara ihale edip memleketi koca bir imam hatip hapishanesine çeviren iktidar ele geçiremediği okulları “proje okul” kılıfıyla kuşatıp, idarecisinden öğretmenine kadar kendi zihniyet dünyasıyla uyumlu “eğitimcilerle” doldurmuştur.

Notre Dame de Sion öğrencileri okullarındaki bağnazlaşan yönetimin sebep olduğu cinsiyetçi saldırılara dikkat çektiler.

liseler-isyanda-bir-bildiri-de-notre-dame-sion-lisesi-nden-147087-5

“Çevredeki esnafın rahatsız olduğu bahanesiyle eteklerimiz bir anda şort eteğe dönüştürülüyor. Okul üniformasına “sadık kalan” kadın öğrencilere okula kendini göstermek için geldiği idare ve öğretmenlerce söyleniyor. Ve hatta hakaret ediliyor. Tayt giymek beden ölçüleri kıstasına göre disiplin suçuna dönüştürülüyor. Ve bu yollarla kadın öğrenciler üzerinde baskı kuruyor. Bunun yanında, derslerde homofobik, transfobik ve cinsiyetçi söylemler devam ediyor. Bunlar da okulda ve dışarda sürekli karşılaştığımız tacizi normalleştiriyor. Örneğin, Karadelik adlı kısa filmin bir derslikte gösteriminden sonra öğretmenin “erkekler anlar” diyerek kinaye yapması; kürtajın dinde yasak olduğunun öğretmenler tarafından ders esnasında dile getirilmesi, cinsiyetçi küfürler edilmesi ve kadınlar üzerinden yürütülen ayrımcı söylemler idarenin kulağına nedense hiç gitmiyor. Törenlerde ise biz yarım kadınların çiçek olmaktan başka bir çaresi kalmıyor.”

Etiler Anadolu Lisesi’nin mesajı okullardaki durumun vahametini gözler önüne seriyor.

“Etiler Anadolu Lisesi öğrencileri olarak biz de karanlığa arkamızı dönüyoruz!

Arkamızı döndüğümüz yerde, bilimsel içerikten soyutlanmış, gizli veya açık dinsel öğelerle bezenmiş çağdışı bir müfredat var!

Arkamızı döndüğümüz yerde, zorunlu din dersleriyle, okul içi mescitleriyle, oruç ve Cuma çeteleleriyle karşımıza dikilen çağdışı bir inanç dayatması var!

Arkamızı döndüğümüz yerde, inançlar, mezhepler, halklar ve cinsiyetler düzleminde uygulanan utanç verici ayrımcılıklar var!

Arkamızı döndüğümüz yerde, fırsat eşitsizliklerinin normalleştirilip derinleştirildiği kara tahtalar var!

Arkamızı döndüğümüz yerde, gerici bir “sarı sendika” tarafından esir alınmış zavallı öğretmenlerimiz var!

Arkamızı döndüğümüz yerde, “profili düşükler” arasından itinayla seçilmiş yandaş eğitim yöneticileri var.”

bornova_anadolu_lisesindeki_cagrinin_yankilari_suruyor_h90715

Bornova Anadolu Lisesi öğrencileri  “Bizler okuldan giden müdürün mü yoksa yeni atanan müdürün mü daha dinci olduğunu anlamaya çalışmaktan bıktık.” diyerek kendi okullarından mezun olanları desteğe çağırdı. BAL mezunları, “BAL geleneğinin, gerici ve baskıcı iktidar sahiplerinin yıkamayacağı kadar güçlü ve köklü temelleri olduğunu” söyleyerek destek verdiler öğrencilere. BAL mezunlarının bildirisi, ülke sathında yaygınlaşan bildirilerin toplumun önemli bir kesiminde karşılık bulduğuna işaret ediyordu. BAL mezunlarının ustaca hazırlanmış bildirilerine kulak veriyoruz:

“Aklımıza, bilgimize, özenle ördüğümüz yaşam biçimimize yönelik bu kasıtlı ve planlı karanlığa boyun eğmediğimizi,

Başka bir ülke, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inandığımızı,

Karanlığa karşı aydınlığı, gericiliğe karşı bu ülkenin tüm ilerici birikimlerini, dinci bir dünya tasavvuruna karşı laikliği savunduğumuzu,

Eşitlikçi, özgürlükçü, laik, dayanışmacı ve barışçı bir ülkede yaşamak için mücadeleye devam edeceğimizi,

BAL öğrencisi çocuklarımıza ve bu ülkenin aydınlık bakışlı, ilkeli, yürekli tüm diğer öğrencilerine gururla sahip çıktığımızı, onların mücadelelerini kendi mücadelemiz bildiğimizi,

Ortak geleceğimizi karartmaya çalışan güçlere duyurur, desteğin ve dayanışmanın çoğalmasını dileriz.”

kadikoy-anadolu-lisesi

Sırada öğrencilerin velileri vardı. Biat etmeyen Cağaloğlu Öğrenci Velileri imzasıyla kaleme alınan bildiri, velilerin çocuklarını desteklediğinin açık kanıtı oldu.

“İsyan ettik, cevap veriyoruz!

Bizim çocuklarımız,

Kendi zekâlarıyla, kendi emekleriyle, ailelerinin desteğiyle kazandıkları Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nin gerçek sahipleridir.

İtaat etmeyi değil, kul olmayı değil, birey olmayı seçmişlerdir.

Geleneklerine sahip çıkarak, bunları nesilden nesile aktararak, dayanışmalarıyla, kardeşlik bilinçleriyle yarattıkları öğrenci merkezli özgür dünyalarını savunmak istemişlerdir.

Okulun boyasına, cilasına özgürlüklerini bedel olarak değişmeyi reddetmişlerdir.

Disiplin adı altında, ideolojisini dayatan, baskı kuran, konfeti günü gibi, Jugendfest gibi etkinliklerini yasaklayarak güç gösterisi yapan bir anlayışa teslim olmamışlardır.

Görüyoruz, biliyoruz, şahidiz.

Jugendfest 2015’te tutarsız gerekçelerle iptal edilmiştir. Bu iptali, hepimizin içini yakan terör olaylarının ve şehitlerimizin arkasına saklamaya çalışan açıklamayı esefle kınıyoruz.

Laik Türkiye’nin okullarında, irticai eylem girişimlerini kınıyoruz.

Okullarına, özgürlüklerine ama en önemlisi kardeşlik ve dayanışma geleneklerine sahip çıkan bu çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz var.

Onlar,

Geleceğin ve aydınlığın sahipleridir, ışığın yolcularıdır.

Çocuklarımızın YOLUNDAYIZ, çocuklarımızın YANINDAYIZ !”

yandas-mudur-isyanina-bir-koklu-lise-daha-katildi-0706161200_m2

Liseliler “orantısız zekâ” yanında eğitimlerinin hakkını veren bir yaratıcılık sergilediler. Kırklareli Anadolu Lisesi’nin Spartaküs metaforu tam yerini bulmuş görünüyor.

“Trakyalı Spartaküs’ün milattan önce attığı özgürlük tohumları bu gün yeşil. Başkaldırıyoruz çünkü gelecek bizim ve bizler bunun farkındayız. Yurdumuzun dört bir yanını kuşatan karanlığa karşı aydınlığı, geleceği savunacağız.

Bu kıvılcımın ışığında tüm liseli arkadaşlarımızı dayanışmaya ve sesimizi göğe ulaştırmaya çağırıyoruz.”

Baskın Oran Agos Gazetesi’ndeki köşesinde liselerdeki protesto eylemlerini “Farkında mısınız: Şu anda Türkiye demokrasi tarihinin en büyük olayını yaşıyoruz” şeklinde değerlendirdi.

Yeni Akit köşe yazarlarından Ali Karahasanoğlu İEL’nin eylemiyle ilgili yazdığı yazısında eylemin sebebinin “Kız arkadaşlarının bacaklarını göremedikleri için!” olduğunu yazıyor ve erkek öğrencilere şu öğüdü veriyordu:

“Çok meraklı iseniz..

Okulunuzun orijinal ismi “İstanbul Erkek Lisesi” ama.

Erkek öğrenciler olarak siz giyin “etek”leri…”

Devletin “en tepesinden” gelen açıklama liseli eylemlerinin can sıktığını gösteriyordu.

“Bunca hadiseden ders almayan birilerinin, hala liseleri, üniversiteleri kaşıyarak, yeni huzursuzluklar peşinde koştuklarını biliyoruz”

erdogan-bildiri-yayinlayan-koklu-liseler-icin-ne-dedi-1306161200_m2

Bu açıklamadan kısa süre sonra Samsun Anadolu Lisesi’ne terörle mücadele ekipleri tarafından baskın yapılması, Yeni Akit Gazetesi’nin öğrenci protestolarına bel altından vurmaya başlaması iktidarı korkutmasa bile canını sıktığının delilleri olarak kabul edilebilir. Baskın Oran’ın hipotezi biraz fazla iddialı da olsa yerinde bir saptamadır. Belki en önemlisi; bütün bu hareketin başını çeken lise öğrencilerinin önemli bir kısmının birkaç ay sonra üniversite öğrencisi olacak olmaları ve yaratıcı, zeki, mizah gücü yüksek, “orantısız zekâ” kullanımında acımasız bir kadronun üniversitelerde nöbeti devralacak olmasıdır. Baskın Oran gibi yapıp biraz abartacağım, bu gençlerden korkmayan taş olsun.

 

İkinci bölümün sonu

 

KAYNAKLAR

1- http://haber.sol.org.tr/toplum/liselilerin-isyanina-velilerden-destek-cocuklarimiz-bagirdi-duyduk-ses-veriyoruz-158868

2- http://www.birgun.net/haber-detay/liseler-isyanda-bir-bildiri-de-notre-dame-de-sion-lisesi-nden-115572.html

3- http://www.diken.com.tr/seri-protestolarda-sira-izmir-cigli-fen-lisesinde-karanligin-karsisina-dikilecegiz/

4- http://haber.sol.org.tr/toplum/istanbul-erkek-lisesindeki-protestonun-perde-arkasi-gerici-orgutler-okulda-faaliyet-yurutuyor

5- http://www.birgun.net/haber-detay/istanbul-lisesi-nin-15-yillik-tarih-ogretmeni-dine-hakaret-gerekcesiyle-suruldu-98289.html

6- http://odatv.com/liseler-bir-bir-isyan-ediyor-1006161200.html

7- http://ilerihaber.org/icerik/etiler-anadolu-lisesi-ogrencileri-biz-de-karanliga-arkamizi-donuyoruz-55584.html

8- http://odatv.com/unlu-lisede-tarihi-eylem-0406161200.html

9- http://ilerihaber.org/icerik/bal-mezunlari-esit-ozgur-ve-laik-bir-ulke-icin-mucadele-edecegiz-55556.html

10- http://www.gazeteyenigun.com.tr/yazar/mustafa-gurkan/istanbul-erkek-lisesine-bin-selam-32768.html

11- http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15631/farkinda-misiniz-su-anda-turkiye-demokrasi-tarihinin-en-buyuk-olayini-yasiyoruz

12- http://odatv.com/bir-mudur-isyani-da-galatasaray-lisesinden-0506161200.html

13- http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ali-karahasanoglu/istanbul-lisesindeki-protesto-almanyaya-olmaliydi-15256.html

14- http://odatv.com/erdogan-bildiri-yayinlayan-koklu-liseler-icin-ne-dedi-1306161200.html

15- http://ilerihaber.org/icerik/kirklareli-liseleri-de-gericilige-sirtini-dondu-trakyali-spartakus-gibi-55627.html

16- https://www.yenihayatgazetesi.com/bildiri-yayinlayan-samsun-anadolu-lisesine-polis-baskini-22739

 

 

LİSEDE İSYAN Birinci Bölüm

Abitur, Alman eğitim sistemine ait bir kavramdır ve bir kişinin bu sistem içinde alabileceği en yetkin lise diplomasına karşılık gelir.  İstanbul Erkek Lisesi’nin (İEL) verdiği eğitim, öğrencilerin Abitur diplomasına sahip olabilmelerini hedefleyen bir model üzerine şekillenmiştir. Abitur diploması sahipleri dünyanın en gözde üniversitelerinde eğitim görme olanağına sahip olurlar. Pek çok alanda önemli isimler yetiştirmiştir İEL. Örneğin Sait Faik Arapça öğretmeni Seyit Salih Efendi’nin sandalyesine iğne koyup okuldan atılmasaydı İEL mezunu olacaktı. 2015 yılında eğitim dönemi başlarken öğrencileri çileden çıkaran bir olay yaşanır. Okulun 15 yıllık ve neredeyse efsane haline gelmiş tarih öğretmeni Seyit Işık  okuldan uzaklaştırılır. Öğrencileri şu cümlelerle anlatıyor Seyit Işık öğretmeni:

“bu yaz “din düşmanlığı yaptığı” gerekçesiyle bir soruşturma atlatmış istanbul lisesi tarih öğretmeni. öğretmen diyip geçmek istemiyorum, zira kendisi en kısa tabirle öğretmen ideasıdır, laboratuvarda mükemmel bir öğretmen üretilmeye çalışılsa seyit hocama çok yakın biri çıkacaktır eminim.”

“emin olduğum bir konu varsa o da şudur ki türkiye’nin daha çok seyit ışık’a ihtiyacı var.”

“okuldayken verdiği proje ödevleri bile aklımda. kendisinden proje alan öğrencilerine istanbul’daki kıyıda kalmış müzeleri gezme ödevi verirdi, ki bu müzeler genelde sanat müzesi olurdu.”

“hakkında açılan soruşturma sonuçlanmış ve başka bir okula sürgün edilmesine karar verilmiş. emeği geçen herkesin allah belasını versin.”

“Size bir ideoloji aşılamaya çalışmaz, bir düşünme biçimi aşılamaya çalışır. Düşünmeyi ve eleştirmeyi öğretir ki şu anki sistem için en rahatsız edici öğretmen de budur.”

“kendisinin lise yıllarımda bana kattığı en büyük şey, fanatizmin ve yobazlığın her türlüsüne aynı dirençle karşı çıkmayı öğretmiş olması. bu coğrafyada dini, kemalizmi, sağcılığı, solculuğu, ulusalcılığı vs aynı objektiflik ile eleştirebilen bir lise öğretmeni bulmanın ne derece zor olduğunu herkes aşağı yukarı tahmin edebilir.”

“hakkında soruşturma açan zihniyet kırk yıl uğraşıp kıçını yırtsa bir seyit ışık gibi adam çıkaramaz içlerinden.”

“hakkındaki haberi okuduğumdan beri sinirim geçmek bilmiyor. yazıp yazıp siliyorum, seyit hoca öğretmenlerinde insanların da en güzelidir be.”

“bugünler geçince aldığı ceza madalya gibi göğsünde duracak”

Seyit Işık öğretmen için yazılanların tümü bu kadar değil ama sanırım yeterlidir. Yeni Akit gazetesinin bu konudaki manşeti de bize fikir verebilecek nitelikte.

“İslâm’a söven öğretmen Seyit Işık, İstanbul Lisesi’nden atıldı

İstanbul Erkek Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapan Seyit Işık, İslâm’a ve Peygamber Efendimiz’e (sav) hakaret ettiği için görevden alındı. Derslerinde Kur’an-ı Kerim’in değiştirildiğini söyleyen Seyit Işık, Peygamber Efendimiz’in “çıkar için” hicret ettiği iftirasını dillendirmişti.”

islm_a_soven_ogretmen_gorevden_uzaklastirildi_h489358_7bcc7

İEL öğrencileri Seyit Işık’ın sürgününe direnmeye çalıştılar, imza topladılar, pankart açtılar…  Mezunlar Derneği basın açıklaması ile destek vermeye çalıştı. Hepsi boşuna, Seyit Işık öğretmen okuldan uzaklaştırıldı. Öğretmenlerinin veda konuşmasından bir bölümünü öğrencileri sosyal medyada paylaşmışlar.

“Size söyleyeceğim şu, özgür düşünceden yana olun, demokrasiden yana olun, insan haklarından yana olun ve sevgiyi daima her şeyin önünde tutun.”

basliksiz-1-60

 

Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi okuldaki tek sorun Seyit Işık öğretmenin sürgünü değildi. Öğrencilerin ve Mezunlar Derneği’nin yaptığı açıklamalardan anlıyoruz ki siyasal İslam fikriyatının okullarda yayılması için etkin bir çalışma başlamış. Okul müdürü ve yöneticilerin değişmesi, bazı öğretmenlerin sürgünü, okulda Kutlu Doğum Haftası etkinliği düzenlenmesi, öğrencilerin yapmak isteği bazı sosyal/kültürel etkinliklerin engellenmesi, kız öğrencilerin pantolon giymeye zorlanması bunlardan birkaçı. Artık biliyoruz, mevcut iktidar kararlı. İEL gibi köklü vakıf okullarının müdürleri ilgili vakfın görüşüyle müdür yardımcıları arasından sınavla atanırken Milli Eğitim Bakanlığı bu okulların müdürlerini resen atamaya başlamış. Müdürlerden sonra da ayaklarına dolanacak öğretmenlerin tırpanlanmasına sıra gelmiş.

Dikkatinizi çekmek isterim, ülkemizin koca koca üniversite öğretim üyelerinin çok büyük bir kısmı, bilimsel eğitimin getirildiği duruma, üniversitelere kayyum atanmasına, Başbakanın “Eğer bu hocalar öğrencilerini böyle yetiştiriyorsa onlara da yazıklar olsun. Bize böyle hocalar lazım değil.”  demesine suskun kalırken, onlu yaşlardaki gençler susmamakla kalmadılar, karanlığa sırtlarını döndüler.  Evet evet, 4 Haziran 2016 günü Okul Müdürü konuşurken hep beraber arkalarını döndüler, hem okul müdürüne hem de karanlığa…

 

Birinci Bölümün Sonu…

CkGPWTyUYAEOJjV

Kaynaklar:

1-   http://haber.sol.org.tr/toplum/istanbul-erkek-lisesindeki-protestonun-perde-arkasi-gerici-orgutler-okulda-faaliyet-yurutuyor

2-   http://www.birgun.net/haber-detay/istanbul-lisesi-nin-15-yillik-tarih-ogretmeni-dine-hakaret-gerekcesiyle-suruldu-98289.html

3-   https://eksisozluk.com/seyit-isik–1161105

4-   http://www.yeniakit.com.tr/haber/islama-soven-ogretmen-seyit-isik-istanbul-lisesinden-atildi-114645.html

5-   http://odatv.com/unlu-lisede-tarihi-eylem-0406161200.html

6-   http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15631/farkinda-misiniz-su-anda-turkiye-demokrasi-tarihinin-en-buyuk-olayini-yasiyoruz

 

HIRVATİSTAN CUMHURBAŞKANI

Futbola ilgi duymadığım gibi anlamam da, bu nedenle bir hatam varsa affola. Sanırım bugün Türkiye Hırvatistan arasında bir futbol maçı oynanacak. Twitter’da az önce dikkatimi çekti, pek çok kişi tarafından Türkiye Cumhurbaşkanı ile Hırvatistan Cumhurbaşkanı’nın yan yana fotoğrafları konmuş. Bir farkla, RTE’nin takım elbiseli fotoğrafının yanında Hırvatistan Cumhurbaşkanı’nın bikinili fotoğrafı yer alıyor. Bunu bir mizah konusu olarak paylaşan Twitter sakinleri, “şimdi hangi tarafı tutmalı” türünden yorumlar yapmışlar. Erkek kültürüne ait bu cinsiyetçi dilin en “okumuşlarımızı” hatta okumuş kadınları bile ele geçirmiş olmasını anlamlı ve ürkütücü buluyorum. Sırası gelmişken şunu da yazayım, Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kolinda Grabar-Kitaroviç’in Zagrep Üniversitesi İngilizce ve İspanyolca dili ve Edebiyatı ile Toplum Bilimleri’nden lisans diploması bulunuyor. Bununla yetinmeyip Viyana Diplomasi Akademisi’ni bitirdikten sonra Zagrep Üniversitesi Siyaset Bilimi Fakültesi Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans diploması sahibi olmuş. Bu da yetmemiş Fulbright bursiyeri olarak George Washington Üniversitesi’ne ve Luksiç Bursu ile Harvard Üniversitesi Kennedy Hükümet Okulu’na gitmiş. İlle de cumhurbaşkanları arasında bir karşılaştırma yapmak isteyen varsa buradan alayım onları.