“NASIRLI ELLERDE KİR OLASICA”

Adı bilinmedik derde düşesin

Aşından akrep çıksın, görmeyip yutasın

Devedikeni aş ekmeği olsun

Dirhem dirhem yarılasın

Doğum gecesinde ebe gelmesin, akşamdan sabaha dara kalasın

Her nefeste döşünden sızı gelsin

İyi gıdalara perhiz tutasın

Suyu sana İblis versin”

Bedduanın ne olduğunu biliyorsunuz, kısaca kötü dilek anlamına geliyor. Çaresiz kalmış, haksızlığa uğramış,  beklediğini bulamamış, zulme uğramış hemen her insanın dilinin zulasından çıkarıverdiği sözcük demetidir beddua. Dini bir anlam ve içerik taşıdığına da şüphe yok, adı üstünde, bed- dua, kötü dua yani. Nedir, din âlimleri pek de iyi gözle bakmıyor bedduaya. Örneğin Cüppeli Ahmet Hoca, beddua üzerine bir söyleşisinde Allah’ın hayır duaları kabul ettiğini ama bedduaları kabul etmediğini söylüyor. Ama pek de güvenmemek gerekiyormuş, saatine denk gelirse kabul olurmuş. Mesela yağmur yağarken veya ezan okurken edilen beddualar tutabilirmiş. En çok bedduayı da kadınlar edermiş, bu yüzden cehennemde ekseri kadınlar bulunuyormuş. Meşguliyeti “din âlimliği” olan zat-ı muhteremleri rahat bırakıp, Âşık Mazlumî’nin mani türünden bir bedduasını okuyalım beraber.

“Her sözün sahtedir her sözün yalan

Senden Mazlumî’ ye dert çile kalan

Üstünü yırtasın saçını yolan

Delilere katılasın ne diyem”

Dilimizden eksik etmesek de kullandığımız beddua kalıplarının sayısı üçü beşi geçmez. Bazılarımız “Allaha havale ediyorum” demekle iktifa ederken, ekserimiz lanet veya kahır okuyoruz. Nedir, günümüzde durum şudur; hakaret ve küfür bedduanın yerini almıştır.

Duyduğumuz mutsuzluğu, acıyı, haksızlığı dışa vurum şeklimiz, bizim nefret diliyle ilişkimizi şakkadak gözler önüne serer. Örneğin büyük öfke duyduğumuz bir kişiye “Piç, Ermeni tohumu, gebersin”  dediğinizde hem ırkçı hem de cinsiyetçi bir nefret dili yayarsınız. Oysa kısadan “ölüsüne kefen bulunmasın” bedduası öfkemizi dışa vurmaya yeter. O halde, küfrü ağzından eksik etmeyenlere gelsin şu beddua.

“Lal olasın, dillerin söylemeye”

Her toplumun, daha çok beddua ettiği, sık kullanılan beddua külliyatının yeterli olmadığı dönemleri vardır. Böyle zamanlarda “benim beddua ile işim olmaz, haksızlığa zulme uğrayanlar düşünsün” diyenlerin hali pek fenadır, muhtemelen dünya sorunlarına tümden arkasını dönmüş, yuvarlanıp giden büyük kalabalığın bir ferdidir onlar. Nazım “akrep gibisin kardeşim” demiş ama Âşık İsmeti bedduasını esirgememiş.

“Her işin içinden çıkıyor hile

Muhtaç eylediler yabana ele

Memleketi yavaş yavaş bu hale

Getirenin iki gözü kör olsun

 

Bir bak elin aya giden kuşuna

Biz uyursak onun gider hoşuna

Kasamızdan para alıp boşuna

Oturanın iki gözü kör olsun”

Nedir, içinde yaşadığınız toplumun sorunlarına akıl yoranlardan biriyseniz, az olan beddua repertuvarınızın dibi çabuk görünür. Bu durumlarda televizyon dizileri ile memleket meseleleri arasında salınıp duran kişilerin yolu küfürden geçer. Oysa edebiyle, üslubuyla edilmiş beddualar teşbih ve zıtlıkları içinde taşır, dili zenginleştirir, ifadeye akıcı ve ahenkli bir hava katar. Hepsi bu kadar da değil, beddua anksiyeteye, karamsarlığa, çaresizlik hissine, gelecek kaygısına çok iyi gelir. Kökünden tedavi eder mi, o kadar uzun boylu değil, bir tür pansuman veya tıbbi dilden söyleyecek olursam, semptomatik bir tedavi sağlar. Hiç de küçümsenecek bir şey değildir bu tedavi. Toptaşı Tımarhanesi’nin kapısı açık kalmışa benzemiş bir memlekette, akıl sağlığının azıcık bile sağlam tutulması hayli maharet gerektirir.

Beddua dağarcığımızın tükendiği böyle zamanlar için eşsiz bir baş ucu kitabı öneriyorum. Doğan Kaya yazmış kitabı, halk dilimizin beddualarını büyük bir emekle, bilgiyle derlemiş. Kitapta Âşık Sefil Selimî’ye kulak verelim.

 

“Kötü kimse kurda kuşa yem olsun

Hatta o da azdır şeytandan bulsun

Kıyamete kadar azapta kalsın

Rahat nedir huzur nedir bilmesin

 

Katilin caninin hainin canı

Kupkuru kesilsin damarı kanı

Aş-ekmeği olsun devedikeni

Hayatından tat ve lezzet almasın”

 

Kitabın adı, Folklorumuzda Beddua Söyleme Geleneği ve Türk Halk Şiirinde Beddualar. Maalesef kitapçılarda bulmak olanaklı olmuyor. Ama internet üzerinden (Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları)  temin edebilirsiniz.

Nefret dilinden korunmak, şiddetin bir parçası olmamak kolay değildir. Her halükarda daha çok okumak; şiirin, müziğin, sanatın dilinden vazgeçmemek zorundayız. Âşık Halil Soyuer’in bir bedduası ile bu yazı biter, bizlerin dertleri bitmez.

 

“İçtiğin her yudum suyun içinde

Dermanı olmayan dert bulasıca

Yana yana gezip hergün çöllerde

Nasırlı ellerde kir olasıca

 

Göğsündeki yürek taştan da katı

Evinde, üstüne yıkılsın çatı

Zehrettin anamdan emdiğim sütü

Kumarcı elinde zar olasıca”

Studio_20160726_222922.jpg

 

Kaynaklar

1- Doğan Kaya, Folklorumuzda Beddua Söyleme Geleneği ve Türk Halk Şiirinde Beddualar, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2001.

2- Cübbeli Ahmet Hoca, Bedduanın Sakıncaları, Youtube videosu, 18 Haziran 2013.

https://youtu.be/nWJbtKn3ISw

 

 

 

 

Yiğit Gölgesinde Yiğit Saklanır

Vakti zamanında Anadolu’nun uzak bir köşesinde kendine göre varlıklı bir adam yaşıyormuş. Çevresindekilerin deyişiyle zeki, esprili ve mugallit bir adammış. Gel zaman git zaman yaşı ilerlemiş, hastalanmış. Tek oğlu Hasan’ı yanı başına çağırmış.

“Ey oğul, bana ecel vakti göründü, Azrail kapı önünde bekliyor, beni almadan da gitmez uğursuz. Şimdi beni iyice dinle. Benden sonra bütün malım, mülküm, toprağım senin olacak. İzin vereler iki torba altın almadan şuradan şuraya gitmem, öbür yanda giriş akçası sorarlarsa ne ederiz bilmem, lakin gideceğimiz yer toprak, ondan ötesi kara toprak. İmdi, şurada gördüğün bir kese altındır. İçinden teki bile sana helal değildir. Vasiyetim odur ki, bu keseyi alıp İstanbol’a varacaksın, orada insanları iyiden iyiye inceleyeceksin, içlerindeki en aptalını bulunca bu keseyi ona takdim edip buraya dönecek, benim malıma mülküme sahip olacaksın. Dediğimi harfiyen yerine getirmezsen iyi saatte olsunlara karışırım, rüyalarında hortlar, hayatı sana zindan ederim.”

Sözlerini tamamlayınca usulca ölmüş, ölümünden sonra bile yüzünde hınzır bir gülümseme varmış. Oğlu babasına karşı tüm vazifelerini yerine getirmiş, cenaze toprağa verilmiş. Verilmiş verilmesine ama Hasan’ın kaygısı, tasası yeni başlıyor. Bir yandan kendi kendine dertlenir, öte yandan söylenirmiş.

“Eh buba, gitmeden ettin edeceğini, bura nire, İstanbol nire, yol bilmem iz bilmem, yollarda kurda kuşa meze olacak bedenim. Hem sonra İstanbol’un taşı toprağı altın imiş, kim ne etsin benim bir kese altınımı.” 

Böyle dermiş ama babasının ne denli akıllı ve becerikli olduğunu bildiğinden hortlayıp düşlerine ineceğinden de çok korkarmış. Sonunda keseyi ceketinin astarına diktirip yola koyulmuş. Yol uzun, günler ve haftalarca yol almış, her menzilde bir han, her handa Faruk Nafiz’in bir duvarına rastlamış. Sonunda İstanbul’a varmış. Aklı bir gitmiş bir gelmiş Hasan’ın,  hınca hınç insan, bir yanda heybetli binalar, Osmanlı’nın ihtişamlı konakları, öte yandan bir yanına yatık ve üzerindeki yoksulluğun ağırlığından çökecekmiş gibi duran viran evler.

Hasan İstanbul’a varır varmaz ucuzundan bir oda kiralamış, her gün semt semt gezip koca şehrin en aptalını arayıp sormaya başlamış. Kolaysa bul en aptal insanı, tam “işte en aptalı bu” diyecek, bir başka daha aptal buluyor. Köylerine gelen çerçilerin bohçasından daha karışmışmış aklı, her geçen gün umudu daha da kırılmış.

Haftalar sonra yolu büyük bir meydana düşmüş, meydanda bir büyük çeşme ve bir dolu insan varmış. Çeşmeye gözleri takılınca titremiş korkudan bacakları, kelli felli, güzel sakallı bir adamın kesik kafası çeşmede durup duruyor. Bir anda kalabalık dalgalanmış, gürültülü, kılıç şakırtılı bir insan topluluğu ağır ağır meydana doğru ilerliyor. Meydana girenlerin hepsi gösterişliymiş ama başlarındaki zat hepsinden azametli. Şalvarı şaltak, eyeri kaltak bir Osmanlı paşası ağır ve sert bakışlarla etrafı süzüyormuş. Hasan’ın sağındaki solundaki adamlar çekiştirmişler elbisesinin eteğini, “eğil hemşerim, eğil, kelleni taşımaktan yoruldun herhal” demiş biri. Hasan şaşkın, eğilmiş, bir yandan fısıltıyla sormuş yanındakine, “buraların yabancısıyım, de bakalım kimindir o kesik kafa, kimdir bu heybetli paşa.” Yanındaki adam aynı fısıltılı ama duruma alışkın bir ses tonuyla cevap vermiş.

“Hemşerim kim olsun istersin, kesik kafa eski sadrazamındır, o gördüğün paşa da yeni sadrazam.”

Hasan, garip Hasan, içinden bir sevinç çığlığı kopmuş, sökmüş elbisesinin astarını ve koşup çökmüş sadrazamın atlarının ayaklarına.

“Haşmetli paşam, bu keseyi rahmetli bubam size armağan gönderdi, kabul buyurun.” 

Hasan sadrazamın elbisesinin eteklerini öperken, yüzünde babasının ölürken ki o hınzır, muzip ifadesinin tıpkısı varmış. Hiç oyalanmadan memleketinin yoluna düşmüş, dudaklarında ise fıkır fıkır bir Karacaoğlan türküsü…

“Yiğit olan yiğit biner atlanır

Kötüler de her cefaya katlanır

Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Na-mertlerde gölge olmaz ar olmaz”

 

Kaynak

Bu öykü, Emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’in Osmanlı dönemine ait anlattığı pek çok hikâyeden biridir. Ben yeni bir dil ve tarzla yeniden yazdım.

DÜNYANIN EN KÖTÜ TERÖRİSTİ

Son zamanlarda “başımıza ne geldi” diye düşündüğünüz oluyor mu, emindim zaten, düşünmediğiniz an yok neredeyse. Başımıza ne geldiğinin sonuçlarını görmek için ordinaryüs falan olmak gerekmiyor, bir göz, bir kulak yetiyor. Amma velakin gördüğümüzü, duyduğumuzu yorumlamak her zaman kolay olmuyor. Komşunun ilacının kendinize iyi gelmeyebileceğini anlamak için insan bedenini, hastalık etkenlerini, o etkenlerin çalışma şekillerini, ilaçları ve ilaçların etki mekanizmalarını bilmeniz gerekir. Toplumsal olayları değerlendirmek için daha da çok bilgiye gereksinim duyarız. Size bütün gerçeği şıppadak anlamanızı sağlayacak kallavi bir makale yazmak isterdim, üzgünüm, ne bende ne de herhangi başka birinde böyle bir bilgi yok. Nedir; bugün size insan hikâyeleri anlatacağım, kimisi ünlü, kimisi unutulmuş veya zaten hiç bilinmemiş insanların öyküleri. Öyle umuyorum ki “başımıza ne geldi” sorusuna başka açılardan bakmamıza yardımcı olabilir. Buyurun, başlıyoruz.

167629586

Edmund Allenby 

O bir İngiliz mareşali, önemli biri, Güney Afrika’da ikinci Boer savaşında görev almış, Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin ve Suriye’de Britanya birliklerine komuta etmiş. 9 Aralık 1917 günü Kudüs Fatihi unvanını alarak kente giriyor. Kudüs’te sembolik bir ziyaret gerçekleştiriyor, Selahattin Eyyubi’nin mezarına gidiyor. Eyyubi, 12. yüzyılda işgalci Haçlı ordularına temiz bir kötek atıp onları Kudüs’ten atan kişi. Allenby, Selahaddin Eyyubi’nin mezar taşına ayağını koyarak tarihe geçen şu sözü söylüyor.

“Selahaddin, kalk, biz yine geldik.”

mohamed_atta_2

Muhammed Atta

1968 yılında Mısır’da doğan mütevazı bir ailenin oğlu. Ölümünden sonra babası ve çevresi tarafından utangaç ve kibar biri olarak tanımlanıyor. Kahire Üniversitesi’nden mimar olarak mezun oluyor. Bununla yetinmiyor, 1993-1999 yılları arasında Hamburg teknik Üniversitesi’nde şehir plancılığı okumak üzere Almanya’ya taşınıyor. Yıllarca çepeçevre sarıldığı Avrupa kültürünün içinde yaşıyor. Bir kişi yabancı bir kültürle karşılaştığı zaman, onun tarihiyle, edebiyatıyla, masalları ve destanları ile kuşatılır. Mısırlı bir Arap gencini, içine gömüldüğü toplumun şefkatle sarıp sarmalaması beklenemez ama açıkça düşmandır bu kültür ona. Nasıl mı?

Kanında leke bulunmayan bir insanın yeterince asil olduğu fikrindedir Don Quijote. Cervantes; Sancho’ya “Eski Hıristiyan’ım ve bu da bir kont için yeterli ced sayılır” dedirtir. Don Quijote onaylar elbette. “Fazlasıyla yeterli.” Cervantes’den sonra İspanyol edebiyatının en büyüklerinden biri olan Lope de Vega kahramanını şu dizelerle konuşturuyor.

“Ben bir insan evladıyım

Alt sınıftan olsam da

Temizdir kanım ve asla

Lekelenmemiştir kanım ve asla

Lekelenmemiştir Yahudi ve Müslüman kanıyla.

Muhammed Atta’nın çevresindeki insanlar Ortaçağ’ın şövalye destanlarını okumuşlar mıdır, belki, muhtemelen evet; bizim kuşağımız içinde Keloğlan masalı dinlemeyen var mıdır ki. Şövalyelerin cesaret ve fiziksel güçlerinin ölçümü öldürdükleri Müslümanlarla ölçülür. Krala bir Arap kafası getirmek şahane bir eylemdir. Calatravalı Maestre’nin anlatıldığı destanda Kral şunları söyler:

“Benim şövalyelerimden hangisi bana o Müslüman’ın kafasını getirip en değerli adamım olacak?”

Piskopos Don Gonzalo’nun Romansı adlı destanda bir Hristiyan on Müslüman’ı rahatça ve hiç yorulmadan öldürür.

XV. yüzyılda Felix Fabri tarafından yazılan eserde Müslümanların görüntüsü ve kokusu anlatılır.

“Sarazenler, sürekli olarak aldıkları çeşitli biçimlerdeki aptes nedeniyle berbat bir koku yayarlar.”

Alfred Rosenburg, 1934 yılında yayınlanmış Yirminci Yüzyılın Miti adlı kitabında “Muhammed’in fanatik ruhunun önderlik ettiği renkli ırkların ve melezlerin birleşik nefretinden” beyaz ırkı ve Avrupalıları korunmaya çağırır.

Muhammed Atta, yaşadığı “kâfir topraklarda” giderek daha fazla dine sarılır. Kendisini ait hissettiği yeri radikal bir İslami örgütte bulur, bir hücrenin emiri yani komutanı olur.

11 Eylül 2001 günü Muhammed Atta’nın liderliğini yaptığı 19 kişi Amerikan hava Yolları’na ait dört uçağı kaçırdı. Muhammed Atta, yönetimini ele geçirdiği uçağı Dünya Ticaret Merkezi’nin Kuzey kulesine yönlendirdi. 11 Eylül saldırılarında içlerinde Muhammed Atta’nın da olduğu 2996 kişi öldü.

15570753996_78eb58ff85_o.jpg

Colin Powell

1937 yılında doğmuş, New York kentinde, şiddetin kol gezdiği Harlem kesiminde büyümüş bir siyah. Zoru başarıyor Powell, devlet okullarında okuyor, yüksek lisans yapıyor ve orduya katılıyor. 1989- 1993 yılları arasında ABD Genel Kurmay Başkanlığı yapıyor. Bu göreve gelebilmiş ilk siyah. Uluslararası krizlerde askeri müdahaleyi son seçenek olarak görmesi nedeniyle “gönülsüz savaşçı” lakabını alıyor. 2001 yılında ilk siyah Dışişleri Bakanı oluyor ve bu görevi 2005 yılına kadar sürdürüyor. 5 Şubat 2003 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Irak’ın kitle imha silahları olduğunu kanıtlamak amacıyla bir konuşma yapar. Colin Powell, Eylül 2005’te bir televizyon röportajında, 2003’ün şubat ayında Güvenlik Konseyi’nde, Irak’ı kitle imha silahları üretmekle suçladığı konuşmasının, yaşamında bir leke olarak kalacağını söyler.

fft16_mf1151306

Refid Ahmed Elvan el Cenabi

Iraklı bir kimya mühendisi. 1995 yılında Almanya’ya iltica eder. Saddam rejiminden nefret ediyordu. 2000 yılında ABD, İngiltere ve Almanya istihbarat servisleri tarafından sorgulandı. Irak’ın kitle imha silahları olduğunu ve görevi gereği bu silahları bizzat gördüğünü söyledi. Colin Powell Birleşmiş Milletlerde yaptığı sunumda iddialarını güvenilir bir kaynak olduğunu iddia ettiği el Cenabi’nin verdiği bilgilere dayandırmıştı. El Cenabi daha sonra kitle imha silahları konusunda söylediklerinin tümüyle yalan olduğunu itiraf etti. Guardian gazetesine yaptığı açıklamada, “Bana bir yalan söyleyerek Irak rejimini devirme şansı verilmişti. Ben ve oğullarım Irak’a bir parça da olsa demokrasinin gelmesine neden olmaktan gurur duyuyoruz” dedi. Guardian muhabirlerinin, 100 binden fazla sivilin ölümünden ve işgal sonrası ortaya çıkan durumun kendisini pişman edip etmediği yolundaki soruyu ise, ölümlerin kendisini üzdüğünü fakat “Irak’a özgürlük getirmenin başka yolu olmadığını” söyleyerek yanıtladı.

 Iraklı kız bebek

Adı bilinmiyor, 3 aylık kız bebek. 20 Mart 2003’de ABD’nin Irak’ı işgalinden günler sonra savaş uçaklarının bombaları ile annesiyle beraber parçalandı. Görgü tanıkları olaydan kısa süre sonra 12 yaşlarında bir erkek çocuğunun olay yerinde annesi ve kardeşinin cesetlerini aradığını, bulabildiği tek parça olan minicik bir bebek elini avucuna alıp yumruk yaptığını, yumruğunu havadaki savaş uçaklarına sallayarak  “kardeşim için hepinizi öldüreceğim, hepinizi” diye bağırdığını unutamıyorlar.

kelly1_2622968b

David Kelly

1944 doğumlu bir bilim adamı. Parlak bir eğitim yaşamı var, Leeds Üniversitesi’nde lisans, Birmingham Üniversitesi’nde yüksek lisanstan sonra Oxford Üniversitesi’nde virüsler üzerinde doktora yapıyor. İngiltere Savunma Bakanlığı tarafından keşfedilince biyolojik silahlar üzerine çalışma yapmak üzere görevlendirilir. Birleşmiş Milletler silah denetçileri arasında yer alır. 2003 yılında İngiltere’nin en önemli kitle imha silah uzmanlarından biri olarak kabul ediliyordu.

20 Mart 2003 tarihindeki Irak işgalinin başlamasından önce İngiliz istihbarat birimleri hükümete bir rapor sundu. Dr. David Kelly’nin de imzası bulunan bu raporda, Irak’ın 45 dakika içinde harekete geçirebileceği nükleer silahları olduğu belirtiliyordu. İngiliz Hükümeti ve Başbakan Tony Blair bu raporu dayanak göstererek ABD’nin savaş müttefiki oldu. Ancak savaşın başlamasından kısa bir süre sonra beklenmedik bir gelişme yaşandı. BBC, savaşa gerekçe olarak gösterilen raporun tümüyle düzmece olduğunu iddia etti ama kaynağını açıklamadı. BBC’nin kaynağını açıklamaktaki direnci işe yaramadı. Kısa süre sonra bu bilginin kaynağının David Kelly olduğu ortaya çıktı. Anlaşılan Dr. David Kelly altında imzası bulunan ve uğruna insanların öldüğü/öldürüldüğü raporun, yalan olduğu bilgisini BBC ile paylaşmıştı. Çok kısa bir süre sonra, 15 Temmuz 2003 tarihinde David Kelly aniden ortadan kayboldu. Ailesi üç gün sonra polise başvurdu. Cesedi evine yakın bir ormanlık alanda bulundu. İddiaya göre Kelly intihar etmişti. Sol el bileğinde kesi ve kanında çok miktarda ağrı kesici aldığını gösterir bulgular olduğu açıklandı.

David Kelly’nin ölümüne ilişkin iki önemli ayrıntı dikkat çekiyor. Birincisi, otopsiye ilişkin ayrıntıların 70 yıl boyunca açıklanmasına yasak getirilmesi. İkincisi ise, Bahai inancına mensup, üstelik bu inancı kendi tercihleriyle seçmiş bir kişinin, Bahailiğin intiharı kesin bir dille yasaklamasına rağmen intihar etmiş olması.

 ClJr3QEVEAAtmPm.jpg

Lawrence Stack

2001 yılına kadar New York itfaiyesinin 33 yıllık çalışanı ve şefiydi. Uçakların ikiz kulelere çarpmasından sonra binaya giren itfaiyeciler arasındaydı. Binanın çökmesinden sonra ondan geriye sadece ceketi kalmıştı. Vücudundan geriye hiç parça çıkmadığı için cenaze töreni de yapılmamıştı. Yıllar sonra ailenin aklına, 2001 yılından önce Stack’in bir kemik iliği hastası için kan verdiği gelir. Kan atılmamıştır ve ölümünden 15 yıl sonra içinde kan şişesi bulunan tabutla görkemli bir cenaze töreni yapılır. Cenaze törenine New York Belediye Başkanı da katılır ve görüntüler tüm dünya medyasına servis edilir.

 Kod adı Zeyd

Hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor, adı yerine kod adı Zeyd kullanılıyor. İstihbarat uzmanları Zeyd’in 25-30 yaşlarında olduğunu zannediyor. Gençliğine rağmen Irak ve Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) üst yönetiminde yer alıyor. Alınan bilgilere göre kısa süre önce bir eyaletin valiliği ile görevlendirilmiş. Elinden kurtulan az sayıdaki esir görgü tanıkları acımasız ve zalim olduğunu, çok sayıda kişiyi elleriyle infaz ettiğini anlatıyor. Hakkındaki en önemli iddia; Iraklı olduğu, 2003 yılındaki Irak savaşının ilk günlerinde ABD bombardımanı altında annesinin ve birkaç günlük kız kardeşinin parçalandığına şahit olduğu ve kız kardeşinin minik elini avucuna alıp ABD uçaklarına sallayarak intikam yemini ettiği.

chilcot-6_galleryfull.jpg

Sarah O’Connor

Sarah O’Conner’ı 6 Temmuz 2016 tarihinde tanıdık. Çünkü o gün çok önemli bir rapor yayınlandı, Chilcot Raporu veya diğer adıyla Irak Raporu. Yedi yıldır yayınlanması bekleniyordu. Raporun aslında 1-2 yılda hazırlandığı ancak “muhtelif” nedenlerle yayımının geciktirildiği sanılıyor. “Sir” unvanlı, İngiliz Kraliyet Danışmanlığı yapmış John Chilcot’un başkanlığını yaptığı komisyonun hazırladığı rapor, 2.6 milyon kelimeden ve 12 ciltten oluşuyor. İngiltere’nin Irak Savaşı’na katılımının sorgulandığı rapor tek cümleyle özetlenebilir:

 İngiltere’nin bu savaşa girmesindeki gerekçeler tatmin edici değildir.

John Chilcot, barışçıl yolların tükenmediğini ve Saddam Hüseyin’in İngiltere için yeterli bir tehdit oluşturmadığını açıkladı. Irak’ın kitle imha silahı yoktu ve 11 Eylül saldırısı ile arasında hiçbir organik bağ saptanmamıştı.  Kısaca, 30 binden fazla İngiliz askerini Irak’a gönderen dönemin Başbakanı Tony Blair’in, halkına sunduğu gerekçeler tümüyle yalandı. Irak’ın işgal planı 11 Eylül saldırısından sonra Bush ve Blair arasında kapalı kapılar arkasında planlanmıştı. The Guardian gazetesi “Blair, bir ülkeyi mahvederek, güveni yıkarak ve kendi itibarını çöpe atarak, kör göz Bush’un izinden gitti” manşetiyle çıktı.  Bu kirli savaşta 150 binden fazla Iraklı ölmüş, milyonlarcası evsiz kalmıştı. Irak çok acı çektiği gibi bugün de acı çekmeye devam ediyor.

Gelelim Sarah O’Connor’a. Erkek kardeşi Bob O’Conner 2005 yılında Irak Savaşı’nda ölmüştü. Irak Savaşı 179 İngiliz askerinin yaşamını almıştı. Sarah O’Connor ve ölen diğer askerlerin yakınları günlerdir seslerini yükseltmeye çalışıyorlar. Amaçları Tony Blair’in savaş suçlusu olarak yargılanması. Sarah O’Connor’un açıklaması tüm dünyada ses getirdi.

“Dünyanın dikkat etmesi gereken tek terörist var. Onun adı Tony Blair. O dünyanın en kötü teröristi.”

Sarah O’Connor’ın çığlığı önemli, önemli ama eksik. Sarah O’Connor, savaşta ölen erkek kardeşiyle, isimsiz Iraklı isimsiz kız bebeğin yaşam hakkını aynı parantez içinde, aynı vurguyla, aynı heyecanla, aynı ortak akılla savunabildiği zaman bir gelecek umudumuz olabilir. Çünkü hepimiz Sarah O’Connor’uz, Iraklı isimsiz bebek ise hepimizin kızı.

 

 

Not  Bu yazıdaki “Iraklı kız bebek” ve “Kod adı  Zeyd” kişileri tümüyle hayalidir.

 

 

 

Kaynaklar

1- Özlem Kumrular, İslam Korkusu, Doğan Kitap, 2012

2- Bernard Lewis, Semitizm ve Anti Semitizm, Everest Yayınları, 2004

3- Fuad Acemi, Radikal Gazetesi, 15 Ekim 2001

4-Sözcü Gazetesi, “11 Eylül 2001 saldırılarında ölen İtfaiye Şefi Lawrence Stack, 15 yıl sonra toprağa verildi” haberi, 19 Haziran 2016

5- Burçak Cürül Öztürk, 15 Madde ile Hafızalardan Silinmeyen 11 Eylül Saldırıları, onedio.com, 11 Eylül 2014

6- Arda Uskan, David Kelly’nin esrarengiz ölümü!, Haber Dükkanı internet sitesi, 5 aralık 2011

7-Sabah Gazetesi, “Sır perdesi hâlâ aralanamadı” haberi, 10 Temmuz 2016

8-Milliyet Gazetesi, “Yüzyılın Yalanı” haberi, 17 Şubat 2011

8-Bianet İnternet Haber Sitesi, “Irak İşgalinin Yalanları, Saddam Karşıtı İtirafçının Üstüne Kaldı” haberi, 14 Temmuz 2016

9-BBC Türkçe, “Chilcot raporunda Blair’e sert eleştiriler” haberi, 6 Temmuz 2016

10- BBC Türkçe, “İngiltere’nin Irak savaşı hesaplaşması” haberi, 28 Ocak 2010

11- Sol Haber, “Chilcot raporu: İngiltere ve ABD’nin Irak işgalinde ortaklığı” haberi, 6 Temmuz 2016

12- Mustafa K. Erdemol, Değilim’ diyor ama Blair elbette savaş suçlusu, Birgün Gazetesi, 10 haziran 2016

13- İbrahim Sirkeci, Irak işgali yasa dışıydı ve Blair bizi kandırdı, Birgün Gazetesi, 07 Temmuz, 2016

14- http://www.mirror.co.uk/news/uk-news/tearful-sister-dead-soldier-brands-8360297

15- Sol Haber, “Chilcot Raporu’na karşı İngiltere: ABD’nin çıkarları için her şeyi yapacağız” haberi, 7 Temmuz 2016

 

 

ACİLDE KIZ DA BAKILIR DAMAT DA…

Sayın Başbakanımız bugün yaptığı bir açıklamayla, vatandaşların acil servislere kız bakmaya gittiğini söylemiş. Sosyal medya yıkılmış, kız erkek zevzek zevzek alay ediyorlar. Efendim acil servis Esra Erol’a rakip olmuş, acil servisler eskilerin hamamlarına dönmüşmüş, acilde kız bakılır mıymış, orası hasta bakılan yerlermiş. Bir defa çapulcuların şunu iyice bellemeleri lazım, Esra Erol hanımefendi ile acil servislerimizin kulvarları farklı. Daha bu ikisini birbirinden ayıramayan gezi zekâlılar ötüyorlar, çan çan. Şu çapul kafaların yazdıklarına bir bakın, benim bile diren beyincik diyesim geliyor.

“Başhekimin emri, Hipokrat’ın kavliyle kızımızı istemeye geldik.”

“Acil servis önünde erketeye yatan abaza gençliğimiz”

“Lise çıkışı out, acil servis in.”

Şimdi değerli okurlarım, şu beyinsiz, hayatlarını omurilik soğanı ile idame ettiren çapulları bir yana bırakıp size acil serviste kız bakma gerçeğini tüm çıplaklığı ile anlatacağım. Bulaşmayayım diyorum şu çapullara ama elimde değil, ayol acilde görmeden kız alınır mı? Üstelik sayın başbakanımız eksik ifade etmişler, sadece kız bakma değil, damat bakmaya da acillere gidilmeli. Siz, siz olun, acildeki performansını görmeden, haşa evlilik muamelesini başlatmayın.

Beni dikkatle dinleyin. Acile kız bakmaya gittiğinizde gözünüze kestirdiğiniz kızı göz hapsine alın. Hasta kızları değil ama, refakatçi kızları izleyeceksiniz. Acile kimi getirdiği önemli değil, ister anasını ister danasını getirsin. Dikkatle izleyin, hemşire veya doktorla nasıl konuşuyor.

“Doktor bey, benim annemin muayenesi bitmedi mi?

“Şu iki yıldır dizi ağrıyan teyze mi, yarın için poliklinikten randevu alın olur mu?”

Tamam, şimdi tam zamanı, bu kız alınır mı alınmaz mı belli olacak.

“Doktor bey, benim annem ağrıdan ölüyo ölüyo. Sen burada benim verdiğim vergilerimle yan gelip yatacan, benim anneciğim ağrıdan ölecek. Hem sen bizim kimlerden olduğumuzu biliyor musun. Ankara’da enişteme bir telefon açarım şimdi, yarın kendini sokakta bulursun. Hem sen ne duruyorsun böyle aval aval, git amirini çağır buraya. Hemen gelecek hemen, bak bi gelmesin yıkarım burayı. Zaten abim de hapisten yeni çıktı, zincirle bağlıyoz onu, zincirin anahtarı bende, çözer salarım üzerine. Bir laf söylüycem şimdi, abdestim bozulacak.”

Harika, şaheser; bu kız kaçmaz. Hemen al götür, ne oğlunun ne de torunlarının sırtı yere gelmez. Eğer konuştuğu sağlık çalışanı kadınsa bu yeterli değil elbette, mutlaka cinsiyetini ve cinsiyetinin cinsi şeylerini hatırlatacak.

“Doktorlara oranızı buranızı göstermeyi biliyorsunuz ama, yapmadığınız orospuluk yok, benim anneme gelince acil değilmiş.”

İşte budur. Gelin dediğin böyle olacak. Gerektiğinde karşındakine dalacak, etraftakileri kışkırtmayı bilecek, telefonunda bir iki belediye meclis üyesi, partili ve onların eşlerinin telefon numarası bulunacak. Gerektiğinde telefonu açtığı gibi…

“Ablacım nasılsın, hayırlı akşamlar, sana bir işim düştü ablacım benim ya, bugün ikindi namazımızı kılıyorduk annemle, bir haller oldu, ağrıdan ölüyor annecim. Bakmıyorlar ablacım, aynen, buradakiler Yahudi dölü müdür, Ermeni tohumu mu bilmem. Ablacım senin kocan bu işleri halleder, ilçe başkanını bir arasa…”

Sorarım size, gelininiz böyle iyi yetişmiş bir kız olsa, olmaz mı? Tabii acile damat bakmaya da gelmiş olabilirsiniz. Ne olsa erkek, fazlası olacak, eksiği olmayacak. Bir yandan “dingil konuşuyo bi de” derken, sol yumruğunu sağlık personelinin gözüne çakacak. Bıçak olmasın aman, onun cezası çok, kızınız yıllarca mapus kapısında koca beklemesin.

Değerli okurlarım, siz bakmayın omurilik cücüklü, gezi zekalı çapulculara. Kız dediğin acilde bakılır, yoksa bir ömür boyu hastane kapılarında sürünürsünüz vesselam.

ZUGZWANG

“Şunun şurasında pazartesiye ne kaldı”  diyor ve 11 Temmuz’u yani Dünya Nüfus Günü’nü bekliyordum. Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu yazmak için tam zamanıydı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) her yıl 11 Temmuz günü o yıl için bir tema belirler ve bu temaya yönelik farkındalık yaratmaya çalışır. Yakın geçmişte “yoksulluğun azaltılması ve üreme sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi” ve “kadına yönelik cinsiyet temelli şiddet” temalarını gündeme taşımıştı UNFPA.  2016 yılı için belirlenen tema 13-19 yaş grubunda yer alan “genç kızlara yatırım” olarak belirlenmiş… Hani şu Suriye’den gelen ve seks ticareti için yatırım gözüyle görülen 13-19 yaş kızları kastetmiyorlar elbette. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfası için bile sıradan olan kadın cinayetleri, “doğum kontrolü günahtır” diye buyrulan üreme sağlığı hizmetleri de bu temalara dâhil olmasa gerek. Dedim ya, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu pazartesiye saklamıştım, nedir; Cemil İpekçi ortalığa öyle bir laf kondurdu ki sosyal medya sallandı, sallanıyor.

“Vatanını satıp kaçmış üç milyon uyuzu bize taze kan diye sokuşturmaya çalışanlar var…”

cemil-ipekci-remzi-yi-hayatindan-cikardi-6528966_9377_o

Şimdi sorarım size, bu yazı 11 Temmuz’u nasıl beklesin,  bekleyemezdi, beklemedi.

Aklınca ve malum sebeplerle Cemil İpekçi’ye çok kızanlar, sevmeyenler bile hak vermişler bu sözüne.

“ne laf etmiş öyle.. Birçok kişiden daha adam vallahi.”

“Cemil İpekçi’nin ipne olması söylediği bu sözün doğru olduğu gerçeğini değiştirir mi?”

“Cemil İpekçi’den güzel tespit. Ak troller şu meselede bile ülkenin bir numaralı ibnesi kadar olamadınız”

“Ulan şu erkeğim diye piyasada dolaşan binlerce insandan daha çok erkeksin.”

Örnekler binlerce, İpekçi’ye hak verenler çok; her ne kadar onun Selanik’ten geldiğini iddia edenler veya atalarının 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçtığını iddia ederek sözlerini samimiyetsiz bulanlar olsa da ayakta alkışlanmış İpekçi. “Vatanını satıp kaçan” ifadesi hemen her kesimden destek bulmuş. Türklerin asla kaçmayacağını ve son ferdine kadar savaşacağını iddia edenler ile gerçek Müslümanın düşmana sırtına dönmeyeceğini savunanlar el ele vermiş haldeler. Yandaş basın ise İpekçi’nin sözlerini “homoluk” üzerinden analiz etmiş. “Sen nereni sattın homo Cemil” manşetini atan Yeni Akit Gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyor.

“Ahlaki değerlerden yoksun kalmış homo Cemil’in Suriye’deki Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan mazlum Müslüman halka ‘Vatanını satmış 3 milyon uyuz’ diyerek saldırması sosyal medyada büyük tepki çekerken ‘Sen nereni sattın uyuz Cemil?’ sorusunu da beraberinde getirdi.”    

Sosyal medyadaki bir mesajın iddiasına göre,  “Biz Türkler vatanımızı bırakıp kaçmaz son kanımıza kadar savaşırdık”  diyenlere Cüneyt Arkın da katılmış.

“Savaştan kaçmış olan bir millete, tarihini savaşarak kanıyla yazmış bir milletin vatandaşlığı verilmez.”

Korkarım bu satırların yazarına IV. Yüzyıldaki Kavimler Göçü ve Hun Türkleri hakkındaki fikri sorulsa alacağımız cevap da “Malkoçoğlu benim” olacaktır.

Sosyal medya, Cemil İpekçi ve Cüneyt Arkın mesajlarıyla yetinir mi dersiniz? Dünya Nüfus Günü’ne günler kala “Suriyeliler gitsin” etiketi Twitter’ın ilk sırasına yerleşmiş; buram buram nefret dili sürünmüş, milliyetçiliğin bacakları ardına saklanmış faşistçilik oyunu gündeme hâkim olmuş durumda.

 “Savaştan kaçmak için değil, rahatça sevişebilmek için gelmişler adeta. İt gibi üremek ve dilenmekten başka vasfı olmayan #Suriyelilergitsin”

“Mülteciyken tavşan gibi üreyen Araplar TC vatandaşı olduğunda Türkler kendine yeni bir vatan aramaya başlasa iyi olur”

“Kendi ülkesine sahip çıkmayan, ne olduğunu bilmedigimiz, Avrupanın defettigi hertarafi cahillik olan ve bizden olmayan #Suriyelilergitsin”

Kanaatim odur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç milyon kişiye vatandaşlık vermeye falan niyeti yok, bir taşla kuş sürüsü avlama peşinde. Belki kalifiye bir minik azınlığa vatandaşlık verilmesi planlanıyor olabilir. Muhtemelen, bu desteksiz açıklama Suriyeli mültecilere bir umut kapısı aralayarak Avrupa’ya gitme isteklerini törpüleme amacı taşıyor, Avrupa ülkeleri daha şimdiden derin bir oh çekmiş olmalı. Gerçi bu şark kurnazlığı uzun süre işe yaramaz, nedir, amaç günü kurtarmak. TC, Avrupa’ya “domuzdan kıl kopartmak kârdır”  muamelesi yaptığını, sağlam pazarlık ettiğini sanıyorsa da elinde kalan bir avuç domuz kılından başka bir şey olmayacak. Nedir, en önemlisi şu; toplumun kendilerinden olmayana duyduğu nefret dili biraz daha bileniyor; hep unutuluyor, faşizm sabah kahvaltısını nefret diliyle yapar.

Bilmeyen kalmamıştır diyorum, bakıyorum hatalı ifadeler sürüyor. Süreci iyi anlamak için birbirinin yerine kullanılan göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramlarının doğru bilinmesi oldukça önemli. Türkiye’ye gelen Ortadoğu kökenli kişiler mülteci statüsüne girmiyorlar. Çünkü Türkiye 1951 tarihli Cenevre antlaşmasına “coğrafi sınırlama” ile taraf olduğundan sadece Avrupalıları mülteci statüsüne kabul ediyor. Ya Suriyeliler, onlar misafir veya sığınmacı olarak tanımlanıyor. Türkiye yaptığı bu “ince kurnazlıklar” ile hem Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü arttıracağını umut ediyor hem de bir gün tüm sığınmacıları “evlerine geri gönderebilme”  olanağını elinde tutmak istiyor. Üç milyon sığınmacı karşılığında Avrupa’dan alacağı milyarca Euro’nun hayallerini kuranlara Şair Eşref’in hicivleri gerekli. Emin olun, Eşref, kimin elinde ne kalacağını usulünce anlatırdı.

Peki, ne olacak şimdi? Kendini “ortanın solunda” etiketleyenlerin bile Suriyeliler konusu açıldığında, en yalın haliyle hümanizmin bile altına indikleri, içlerinde uyuyan ırkçı yanlarını açığa çıkardıkları ayan beyan ortada. Aralarında barınan teröristler, her kavşaktaki dilenciler, seks ticareti, uyuşturucu; dünya kurulalı beri olan bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler. Onlar giderse müreffeh ve nezih yaşamlarımıza geri döneceğiz. Tabii onları asgari ücretin çok altında, sigortasız çalıştıranlar, 12-13 yaşlarındaki kızlarına sarkanlar ve satmaya çalışanlar, onları can yeleksiz uydurma teknelerle Akdeniz’de boğulmaya terk edenler ve daha niceleri de onlarla birlikte gitmeli. Böyle olmaz, olamaz… Türkiye bu saatten sonra Ortadoğu krizini “çok iyi yönetse” bile, yakın bir gelecekte Suriyelilerin evlerine dönecekleri boş bir hayalden ibaret. Referandum yapılarak hepsinin sınır dışı edilmesini isteyenler de var, bunu isteyen kişiler gerçekte ne istediklerini farkındalar mı acaba. Açıkça yazıyorum, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya.

Zugzwang, bu sözcüğü bilmeyenler için kısaca açıklayayım; zugzwang bir satranç terimidir: Oyunun herhangi bir aşamasında hamle yapma sırası gelen oyuncunun hamle yapma zorunluluğu nedeniyle oyunu kaybetmesidir. Oyuncu bir hamle yapmak zorundadır ve yapacağı hamle ne olursa olsun oyunu kaybedecektir. Hamle yapmak zorunlu olmasa, mesela “pas” denebilse ve rakibi hamle yapsa, oyunu berabere bitirecek hatta kazanabilecek. Ama yok, tüm seçenekler tükenmiş durumda, hamle yapacak ve oyunu kaybedecek.

DonnyGray1

Geldiğimiz noktada Türkiye zugzwang durumundadır ve sistem içi tüm seçenekler tükenmiş durumdadır. Kanımca, hangi hamle yapılırsa yapılsın, bu hamle hangi sistem partisi eliyle oynanırsa oynansın, oyun kaybedilmiştir, yaşanacak şiddet ve yoksulluk dalgası bu ülkeyi yutacaktır. Çözüm; sistem dışı, düzen dışı seçeneklerde aranmak zorundadır. Sınırların ve sınıfların olmadığı bir düzen hayali, geleceğimizin bağlı olduğu bu satranç tahtasını devirebilir.

Bu yazımı, yollarımızın ayrıldığı bir yazarın, Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde” kitabından bir satır ile noktalıyorum.

“bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız.”