ZUGZWANG

“Şunun şurasında pazartesiye ne kaldı”  diyor ve 11 Temmuz’u yani Dünya Nüfus Günü’nü bekliyordum. Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu yazmak için tam zamanıydı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) her yıl 11 Temmuz günü o yıl için bir tema belirler ve bu temaya yönelik farkındalık yaratmaya çalışır. Yakın geçmişte “yoksulluğun azaltılması ve üreme sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi” ve “kadına yönelik cinsiyet temelli şiddet” temalarını gündeme taşımıştı UNFPA.  2016 yılı için belirlenen tema 13-19 yaş grubunda yer alan “genç kızlara yatırım” olarak belirlenmiş… Hani şu Suriye’den gelen ve seks ticareti için yatırım gözüyle görülen 13-19 yaş kızları kastetmiyorlar elbette. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfası için bile sıradan olan kadın cinayetleri, “doğum kontrolü günahtır” diye buyrulan üreme sağlığı hizmetleri de bu temalara dâhil olmasa gerek. Dedim ya, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu pazartesiye saklamıştım, nedir; Cemil İpekçi ortalığa öyle bir laf kondurdu ki sosyal medya sallandı, sallanıyor.

“Vatanını satıp kaçmış üç milyon uyuzu bize taze kan diye sokuşturmaya çalışanlar var…”

cemil-ipekci-remzi-yi-hayatindan-cikardi-6528966_9377_o

Şimdi sorarım size, bu yazı 11 Temmuz’u nasıl beklesin,  bekleyemezdi, beklemedi.

Aklınca ve malum sebeplerle Cemil İpekçi’ye çok kızanlar, sevmeyenler bile hak vermişler bu sözüne.

“ne laf etmiş öyle.. Birçok kişiden daha adam vallahi.”

“Cemil İpekçi’nin ipne olması söylediği bu sözün doğru olduğu gerçeğini değiştirir mi?”

“Cemil İpekçi’den güzel tespit. Ak troller şu meselede bile ülkenin bir numaralı ibnesi kadar olamadınız”

“Ulan şu erkeğim diye piyasada dolaşan binlerce insandan daha çok erkeksin.”

Örnekler binlerce, İpekçi’ye hak verenler çok; her ne kadar onun Selanik’ten geldiğini iddia edenler veya atalarının 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçtığını iddia ederek sözlerini samimiyetsiz bulanlar olsa da ayakta alkışlanmış İpekçi. “Vatanını satıp kaçan” ifadesi hemen her kesimden destek bulmuş. Türklerin asla kaçmayacağını ve son ferdine kadar savaşacağını iddia edenler ile gerçek Müslümanın düşmana sırtına dönmeyeceğini savunanlar el ele vermiş haldeler. Yandaş basın ise İpekçi’nin sözlerini “homoluk” üzerinden analiz etmiş. “Sen nereni sattın homo Cemil” manşetini atan Yeni Akit Gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyor.

“Ahlaki değerlerden yoksun kalmış homo Cemil’in Suriye’deki Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan mazlum Müslüman halka ‘Vatanını satmış 3 milyon uyuz’ diyerek saldırması sosyal medyada büyük tepki çekerken ‘Sen nereni sattın uyuz Cemil?’ sorusunu da beraberinde getirdi.”    

Sosyal medyadaki bir mesajın iddiasına göre,  “Biz Türkler vatanımızı bırakıp kaçmaz son kanımıza kadar savaşırdık”  diyenlere Cüneyt Arkın da katılmış.

“Savaştan kaçmış olan bir millete, tarihini savaşarak kanıyla yazmış bir milletin vatandaşlığı verilmez.”

Korkarım bu satırların yazarına IV. Yüzyıldaki Kavimler Göçü ve Hun Türkleri hakkındaki fikri sorulsa alacağımız cevap da “Malkoçoğlu benim” olacaktır.

Sosyal medya, Cemil İpekçi ve Cüneyt Arkın mesajlarıyla yetinir mi dersiniz? Dünya Nüfus Günü’ne günler kala “Suriyeliler gitsin” etiketi Twitter’ın ilk sırasına yerleşmiş; buram buram nefret dili sürünmüş, milliyetçiliğin bacakları ardına saklanmış faşistçilik oyunu gündeme hâkim olmuş durumda.

 “Savaştan kaçmak için değil, rahatça sevişebilmek için gelmişler adeta. İt gibi üremek ve dilenmekten başka vasfı olmayan #Suriyelilergitsin”

“Mülteciyken tavşan gibi üreyen Araplar TC vatandaşı olduğunda Türkler kendine yeni bir vatan aramaya başlasa iyi olur”

“Kendi ülkesine sahip çıkmayan, ne olduğunu bilmedigimiz, Avrupanın defettigi hertarafi cahillik olan ve bizden olmayan #Suriyelilergitsin”

Kanaatim odur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç milyon kişiye vatandaşlık vermeye falan niyeti yok, bir taşla kuş sürüsü avlama peşinde. Belki kalifiye bir minik azınlığa vatandaşlık verilmesi planlanıyor olabilir. Muhtemelen, bu desteksiz açıklama Suriyeli mültecilere bir umut kapısı aralayarak Avrupa’ya gitme isteklerini törpüleme amacı taşıyor, Avrupa ülkeleri daha şimdiden derin bir oh çekmiş olmalı. Gerçi bu şark kurnazlığı uzun süre işe yaramaz, nedir, amaç günü kurtarmak. TC, Avrupa’ya “domuzdan kıl kopartmak kârdır”  muamelesi yaptığını, sağlam pazarlık ettiğini sanıyorsa da elinde kalan bir avuç domuz kılından başka bir şey olmayacak. Nedir, en önemlisi şu; toplumun kendilerinden olmayana duyduğu nefret dili biraz daha bileniyor; hep unutuluyor, faşizm sabah kahvaltısını nefret diliyle yapar.

Bilmeyen kalmamıştır diyorum, bakıyorum hatalı ifadeler sürüyor. Süreci iyi anlamak için birbirinin yerine kullanılan göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramlarının doğru bilinmesi oldukça önemli. Türkiye’ye gelen Ortadoğu kökenli kişiler mülteci statüsüne girmiyorlar. Çünkü Türkiye 1951 tarihli Cenevre antlaşmasına “coğrafi sınırlama” ile taraf olduğundan sadece Avrupalıları mülteci statüsüne kabul ediyor. Ya Suriyeliler, onlar misafir veya sığınmacı olarak tanımlanıyor. Türkiye yaptığı bu “ince kurnazlıklar” ile hem Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü arttıracağını umut ediyor hem de bir gün tüm sığınmacıları “evlerine geri gönderebilme”  olanağını elinde tutmak istiyor. Üç milyon sığınmacı karşılığında Avrupa’dan alacağı milyarca Euro’nun hayallerini kuranlara Şair Eşref’in hicivleri gerekli. Emin olun, Eşref, kimin elinde ne kalacağını usulünce anlatırdı.

Peki, ne olacak şimdi? Kendini “ortanın solunda” etiketleyenlerin bile Suriyeliler konusu açıldığında, en yalın haliyle hümanizmin bile altına indikleri, içlerinde uyuyan ırkçı yanlarını açığa çıkardıkları ayan beyan ortada. Aralarında barınan teröristler, her kavşaktaki dilenciler, seks ticareti, uyuşturucu; dünya kurulalı beri olan bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler. Onlar giderse müreffeh ve nezih yaşamlarımıza geri döneceğiz. Tabii onları asgari ücretin çok altında, sigortasız çalıştıranlar, 12-13 yaşlarındaki kızlarına sarkanlar ve satmaya çalışanlar, onları can yeleksiz uydurma teknelerle Akdeniz’de boğulmaya terk edenler ve daha niceleri de onlarla birlikte gitmeli. Böyle olmaz, olamaz… Türkiye bu saatten sonra Ortadoğu krizini “çok iyi yönetse” bile, yakın bir gelecekte Suriyelilerin evlerine dönecekleri boş bir hayalden ibaret. Referandum yapılarak hepsinin sınır dışı edilmesini isteyenler de var, bunu isteyen kişiler gerçekte ne istediklerini farkındalar mı acaba. Açıkça yazıyorum, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya.

Zugzwang, bu sözcüğü bilmeyenler için kısaca açıklayayım; zugzwang bir satranç terimidir: Oyunun herhangi bir aşamasında hamle yapma sırası gelen oyuncunun hamle yapma zorunluluğu nedeniyle oyunu kaybetmesidir. Oyuncu bir hamle yapmak zorundadır ve yapacağı hamle ne olursa olsun oyunu kaybedecektir. Hamle yapmak zorunlu olmasa, mesela “pas” denebilse ve rakibi hamle yapsa, oyunu berabere bitirecek hatta kazanabilecek. Ama yok, tüm seçenekler tükenmiş durumda, hamle yapacak ve oyunu kaybedecek.

DonnyGray1

Geldiğimiz noktada Türkiye zugzwang durumundadır ve sistem içi tüm seçenekler tükenmiş durumdadır. Kanımca, hangi hamle yapılırsa yapılsın, bu hamle hangi sistem partisi eliyle oynanırsa oynansın, oyun kaybedilmiştir, yaşanacak şiddet ve yoksulluk dalgası bu ülkeyi yutacaktır. Çözüm; sistem dışı, düzen dışı seçeneklerde aranmak zorundadır. Sınırların ve sınıfların olmadığı bir düzen hayali, geleceğimizin bağlı olduğu bu satranç tahtasını devirebilir.

Bu yazımı, yollarımızın ayrıldığı bir yazarın, Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde” kitabından bir satır ile noktalıyorum.

“bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız.”

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s