Aylık arşivler: Eylül 2016

SEAMUS HEANEY- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Seamus Heaney, 1939- 2013 yılları arasında yaşamış, 1995 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almıştır.

1939’da Kuzey İrlanda’da Derry’de bir çiftlikte doğdu. Anahorish Okulunda ilk öğrenimini, St. Columb’s Kolejinde orta öğrenimini, Belfast’taki Queen’s Üniversitesinde de yükseköğrenimini tamamladı. Şiire üniversiteden sonra, öğretmenlik yaptığı yıllarda başlayan Heaney’nin ilk kitabı The Death of a Naturalist 1966’da yayımlandı.
Seamus Heaney Harvard, Berkeley ve Oxford üniversitelerinde şiir profesörü olarak dersler verdi. İngiltere’nin İrlanda’ya tecavüzü metaforu üzerinden İngiltere’nin şiddet dünyasını eleştirmiş, Britanya Şairler Ansiklopedisi’nde yer almayı reddetmiştir.
Sanat alanında başarı kazanmış kişilerden oluşan bir topluluk olan Aosdána’da en yüksek onur unvanı olan Saoi’ye layık görülmüştür.

Pek çok dile çevrilen çok sayıda şiir kitabından hiçbiri Türkçeye çevrilmemiştir. Bazı şiirleri antoloji ve dergilerde yer almıştır. Cevat Çapan tarafından çevrilen “Yapı İskelesi” adlı şiirinde kullandığı mecazi anlatım çarpıcıdır.

“Duvarcılar, bir yapıya başlarlarken,
İyice gözden geçirirler iskeleleri;

Fazla basılan yerlerdeki kalaslar kaymasın,
Merdivenler sağlam mı, çiviler iyi çakılmış mı.

Gene de hepsi sökülür bunların işleri bitince,
Sağlam, güven veren duvarlar çıkar ortaya.

İşte, sevgilim, bazen bizim aramızdaki köprüler de
Yıkılıyormuş gibi görünseler de,

Hiç aldırma sen. Varsın yıkılsın iskeleler,
Biz duvarımızı ördüğümüze güveniyorsak eğer.

Seamus Heaney’in bu hafta için seçtiğim, çok beğendiğim “ŞİİR” başlıklı şiiri beğeneceğinizi ve sizin de içinizi ısıtacağını umuyorum.

“Şiir
Aşk, seni benzersiz kılacağım çocuğum,
Bir yaramaz, beynimi sürekli oyalayan.
Kazıyor toprağı, bir tepecik olana dek
Ya da kanalda balçıkla oynuyor.

Yıllarca ektim büyücek bahçemi.
Parçalara böldüm toprağı, duvar yapmak için
Ekinler ve hindiler korusun diye.
Ama, zamanla yıkılıyor duvarlar.

Ya da suyla kaplardım tarlamı
Ve girerdim içine
Ama kıl ve çamurdan kulelerim
Yıkılırdı sular yükselmeden.

Sevgilim, benzersiz kılacaksın beni, çocuğum,
Küçük, sıradan kusurların önemsiz bence,
Şimdi yeni bir dünya kuracağız
Benzemeyen hiçbir bahçeye.”

Çeviren: Nice Damar

KAYNAK
1-Eray Canberk, Nobel’li Şairler Antolojisi, Oğlak Yayıncılık, 2000.
2-Vikipedi

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

YILDIZ YILDIZ ABDÜLHAMİT

Osmanlı- Rus Savaşı (93 harbi) hezimetle bitmiş ve Osmanlı delegelerinin alabildiğine aşağılandığı Berlin Kongresi ile sınırları daha da daralan Osmanlı Devleti varlığını korumayı başarmıştır.

berlin-kongress-1

Berlin Kongresi

Ama Sultan Abdülhamit huzura kavuşmaktan çok uzaktır. Sultan III. Selim’in tahttan indirilip feci bir biçimde öldürülmesinin üzerinden 70 yıl geçmiş, padişahların “hal ve katli” neredeyse unutulmaya yüz tutmuşken arka arkaya iki padişahın tahttan indirilmesi ile Abdülhamit’in kuşkucu ve kuruntulu kişiliği giderek bilenmiştir. Korkuları, onun Yıldız Sarayı’na iyiden kapanmasına sebep olur. Savaşın yol açtığı ağır yoksulluk, Balkanlar’dan İstanbul’a akan göçmenlerin sebep olduğu sorunlar ve mağlubiyetin toplumsal utancı İstanbul’u gerilimin başkenti yapmıştır. Abdülhamit’in korkulu rüyalarının başında kardeşi Murat gelir. Murat’ın sağlığına kavuşması fikri Abdülhamit’i ürkütüyor, Murat’ın çevresini kendisine sadık hizmetkârlarla çevirerek kontrol altında tutmaya çalışıyordu. 1878 başında Paris’te Kont de Keratry tarafından bir kitap yayınlanır: “V. Murat, Devletin Tutsağı Şehzade Sultan.” Eserinde Murad’ın “akli melekelerine hâkim, sağlığının çok yerinde”, dolayısıyla “imparatorluğun gerçek ve meşru sultanı” olduğunu ileri sürer.

sultan_murad_v_of_the_ottoman_empire

Abdülhamit’in kaygıları “paranoya” düzeyine ulaşmıştır. Sonunda 1878 Mayısında yeni bir olay patlak verir. Ruh sağlığı bozuk olduğu için tahttan indirilen V. Murat’ın ikamete zorunlu kılındığı Çırağan Sarayı önünde sabah saatlerinde küçük gruplar halinde toplanmaya başlayan bir kalabalık oluşur. Yüzlerce kişiye ulaşan isyancılar Çırağan Sarayı nöbetçi ve muhafızlarını etkisiz hale getirerek içeri girerler.

ciragan_palace_ciragan-sarayi_by_aslibo

Çırağan Sarayı

Murat’ın dairesine ulaşıp, sahanlığa çıkan Murat’ı yeniden tahta çıkarmak için ikna etmeye çalışırlar. Murat, Abdülhamit hakkında sorular sorar, tereddüt eder. Tam bu anda Beşiktaş Karakolu ve çevre kışlalardan çıkan askerler olay yerine ulaşıp müdahale ederler. Çıkan çatışmada tahminen 85 kişi ölür. Ölenler arasında Çırağan Darbesi’ni örgütleyen, isyanın liderliğini yapan Ali Suavi de vardır. Ali Suavi, tarihçilerin üzerinde anlaşmakta güçlük çektiği din adamı, öğretmen, gazeteci ve yazar kimliklerini taşıyan bir kişiliktir. Abdülaziz döneminde yurt dışına kaçarak gazete çıkaran, Türkçü, Turancı, İslam’da reform yapılmasını savunan ama şeriat yanlısı, İngiliz bir eşi olan, Abdülhamit tarafından Galatasaray Lisesi Müdürü yapılmış ve akabinde görevden alınmış, camilerde vaaz veren karanlık bir portre çizer Ali Suavi. Hakkında şarlatan, hürriyet kahramanı, İngiliz ajanı ve kaçık tanımları yapılmıştır. Darbe başarısızlığa bile uğrasa Abdülhamit’in korkuları zirveye çıkmıştır. Ali Suavi’nin karanlık kişilikli görüntüsünün onu daha da vehimli, kuruntulu yaptığı söylenebilir.

6660_ali_suavi-1

Ali Suavi

Abdülhamit, başarısız Çırağan Darbesi’nden sonra kendisini tahta çıkaran ekibe yönelir. Haddizatında, tahta çıkmasından sonra bu ekibe sarayda önemli görevler vermiş ve akabinde uygun bir sırayla onları çevresinden ve yönetimden uzaklaştırmıştır. Bunlar arasında tahta çıkmasını sağlayan fetvayı veren şeyhülislam, eski sadrazam gibi önemli devlet adamları vardır. Abdülhamit’i tahta taşıyan en önemli isim ise Mithat Paşa’dır. Abdülhamit, kendisini tahta çıkaran isimlerden korkuyor ve kuşkulanıyordu. Onu tahta çıkartan bu adamlar, indirecek güce de sahip olabilirlerdi. Bu nedenle özellikle Mithat Paşa’yı ilelebet yok etmek gerektiğine inanıyordu. Mithat Paşa toplumun önemli bir kesiminin saygınlığını sağlamış, Tuna ve Bağdat valisi olarak yaptığı görevlerde rüştünü ispat etmiş, iki kez sadrazamlık yapmış, yabancı devletler nezdinde çekinilen, Kanuni Esasi’nin babası olarak kabul edilen, meşrutiyete ve saltanatın yetkilerinin sınırlanması gerekliliğine inanmış parlak bir devlet adamıydı. Mithat Paşa’nın Avrupa’ya sürgün olarak gönderilmesi onu etkisiz hale getirmeye yetmemişti. Avrupa gazetelerinde yer alan röportaj ve makalelerinde Kanuni Esasi’yi övüyor, hürriyet yanlısı görüşleriyle prestijini arttırıyordu. Mithat’ın yurt dışında daha tehlikeli olduğuna karar veren Abdülhamit, 1878 sonlarında Suriye Valisi olarak görevlendirir. Ancak Mithat’ın “nasılsa koca Suriye Valisi oldum, sefam olsun” diyerek keyif sürmeyeceği çabuk belli olmuştur. Vilayet yönetimini hızla düzenlemiş, maliyeyi yoluna koymuş, okullar açmış, telgraf hattını genişletmişti. Bu da yetmemiş, İstanbul’dan yetkilerinin genişletilmesini talep etmiştir. Abdülhamit’in bu dönemde, dedelerinin “tiz vurun bunun kellesini” emrini veremeyişine çok hayıflandığı açıktır. 1880 Ağustosunda görev yerini değiştirir Mithat’ın. Bu kez İstanbul’dan uzak ama kontrol edebileceği kadar yakında, merkezi İzmir olan Aydın’a Vali olarak atar Mithat’ı.  Nedir, İstanbul’da yeni bir şayia türemiştir. Mithat karşıtları arasında başlayan fısıltılar köşe yazılarına taşınır. Kimilerine göre Mithat, Abdülhamit’e karşı bir darbe hazırlığındadır. Hatta Mithat’ın bir içki sofrasında “şimdiye kadar Ali- Osman olmuş, bundan sonra da Ali- Mithat olsun” dediği iddia edilmiştir. Ortalıkta gezen ikinci şayiaya göre Abdülaziz intihar etmemiş ve başta Mithat Paşa olmak üzere dönemin üst yöneticilerinin planlaması ile öldürülmüştür. Ağ örülmüştür. Vali olarak atanmasının üzerinden birkaç ay geçmiştir ki 17 Mayıs 1881 gecesi konutunun çevresi askerlerce kuşatılır. Muhtemelen zamanında uyarılan Mithat kaçar, gece yarısı Fransız Konsolosluğu’na sığınır. Oysa Fransızlar beş gün önce Tunus’a el koymuşlardı. Fransızlar için, Osmanlı ile maraza çıkarmanın zamanı değildi; adil ve aleni yargılama sözü alınarak Mithat Paşa Osmanlı kuvvetlerine teslim edilir. Mithat Paşa’nın yargısız infaz korkusuyla Fransız Konsolosluğu’na sığınması, suçlu olduğunun delili sayılmıştır.

32c5906_alt_ant_840-01

Mithat Paşa Anıtı- Ulus, Ankara. 1966.

Burada kocaman bir parantez açıyoruz, çünkü şimdiden itibaren ne yazsam boşuna, birileri çıkıp “ama şu tarihçi, bu araştırmacı da şunu demişti” diyecektir. Diyecektir ama işin içinde Uzunçarşılı var. “O da kim ola” diyenler için yazacağım, mecbur. 1977 yılında, 89 yaşında arşivde çalışırken kaybettiğimiz tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan söz ediyorum. Ordinaryüs profesör unvanlı, her biri tuğla gibi yazdığı kitapların yekûnu, günümüz öğretim üyelerinin çoğunun hayatı boyunca okuduğu kitaplardan fazla olan bir üstat-ı azamdır Uzunçarşılı. 1946 yılında bir kitap yayınlar, Midhat ve Rüştü Paşaların Tevkiflerine Dair Vesikalar. Mithat Paşa’nın İzmir’de tutuklanmadan öncesini ve tutuklanma sürecine ait arşiv belgelerine dayanarak yazıyor bu kitabı. Bu kadarla da yetinmiyor, 1950 yılında Midhat Paşa ve Taif Mahkûmları adıyla bir kitap daha yayınlıyor.

225577211_tn50_0

Mithat Paşa’nın “Abdülaziz cinayeti” mahkûmu olarak Taif’e götürülüşü, oradaki çileli hayatı, mektupları vb. konusunu yine belgelere dayanarak yazıyor. Tutuklanmasını yazmış, mahkûm oluşunu ve sonrasını yazmış, mahkeme süreci ise yok. Bu konuda Uzunçarşılı’dan 17 yıl çıt çıkmıyor. 1967 yılında Midhat Paşa ve Yıldız Mahkemesi adlı kitabı yayınlıyor Uzunçarşılı.

_big_1101816130

Kitap yayınlandıktan sonra anlıyoruz bu uzun gecikmenin nedenini. Uzunçarşılı Abdülaziz’in ölümünün bir cinayet mi yoksa intihar mı olduğu konusunda, uzun yıllar, belgelere dayanan bir sonuca varamamıştır. Nedir, Yıldız Sarayı arşivinin araştırmacılara açılmasından sonra elde ettiği belgelere dayanarak bir sonuca ulaşır Uzunçarşılı. Adliye arşivinde bulunması gereken Yıldız Mahkemesi dosyasının yanmış olması sebebiyle yıllarca konu karanlıkta kalmıştır. Ancak Yıldız Sarayı arşivinde bulunan ve Abdülhamit’in kendisi için hazırlattığı mahkeme dosyasını inceleyen Uzunçarşılı, Abdülaziz’in ölümünün intihar sonucu olduğu ve mahkemenin tümüyle düzmece olduğu sonucuna varır.

Mithat ve “suç ortaklarının” yargılanması Yıldız Sarayı’nda kurulan bir çadır “özel” mahkemesinde gerçekleştirilir. Mahkemenin Başkanı, Mithat Paşa’nın Tuna Valiliği yaptığı sırada uygunsuz davranışları yüzünden vilayetten kovduğu Sururi Efendi’dir. Yaranmak, göze girmek, yükselmek, şahsi menfaat hırsı olanlardan oluşan bir mahkeme heyeti ve tanıklar. Sonuç olarak mahkeme Mithat Paşa’yı idama mahkûm eder. Aynı usullerle kurulmuş temyiz mahkemesi cezayı onar. Abdülhamit bir Heyet-i Fevkalade toplar. Heyet hükmün gerçekleştirilmesi yönünde oy kullanınca Abdülhamit merhametini gösterme olanağı bulur. Cezayı ömür boyu kalebentliğe çevirir, Mithat Taif’e götürülerek çok ağır şartlarda hapsedilir. 1894 yılında, muhtemelen Abdülhamit’in talimatıyla boğularak öldürülür.

1908 yılına kadar Osmanlı Devleti, Yıldız Mahkemesi’ni teşkil eden ideolojik aygıt tarafından yönetilir. Bu yönetimin adı istibdattır.

 

İkinci Bölümün Sonu

ÖNÜM ARKAM, SAĞIM SOLUM ABDÜLHAMİT

Necip Fazıl Kısakürek’in “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” sözü fena halde çarpmıştır beni. Düşünebiliyor musunuz, her şeyi, ama her şeyi anlayabileceksiniz. Oldum olası nükleer fiziği anlayabilmeyi isterdim; önce Abdülhamit’i anla sonra da CERN’de Tanrı parçacığı arayan bir fizikçi ol mesela, iyiymiş.

Deneme türünde ve üç bölümden oluşacak olan bu yazının konusu Abdülhamit. 33 yıl saltanat sürmüş, 34. Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’i külliyen anlatabileceğimi sanmadığınızı umuyorum. Yazımın akademik bir iddiası yok; yok ama sağdan soldan duyduklarını, oradan buradan devşirdiklerini sallayan yazılardan da değil. Yazdıklarımın ardında son bölümden sonra listeleyeceğim kapı gibi kaynaklar olacak. Niye bu yazıya gerek duyduğumu soruyorsanız, son bölümü bekleyeceksiniz. Girişi beğendiyseniz, buyurun, devam ediyoruz.

Rus Çarı I. Nikolay’ın “hasta adam” benzetmesi yapmasının üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçmişti. 30 Mayıs 1876 sabaha karşı saat 03.00’de, Süleyman Paşa komutasındaki birlikler ve askeri öğrenciler karadan, donanma ise denizden olmak üzere Dolmabahçe Sarayı’nı kuşattı. Abdülaziz tahttan indirildi ve Murat padişah ilan edildi. V. Murat’ın tahta çıkışı İstanbul’a tatlı tatlı esen bir umut rüzgârı estirdi.  Bu rüzgâr önüne kattığı hürriyetçilik ve meşrutiyetçilik ile toplumda iyimser bir hava sağladı. Hatta Murat’ın tahta çıkışı nedeniyle yayınlanan hatt-ı hümayun, “Allah’ın takdiri ve uyruklarının arzusu vurgusu yaparak adeta demokrasi muştusu veriyordu.

“Padişah darbesinden” beş gün sonra, tahttan indirilen Abdülaziz odasında ölü olarak bulundu. Sakalını düzeltmek için bir makas istemiş, odasını içeriden kilitledikten sonra kol damarlarını kesmişti. İngiltere, Fransa ve Avusturya elçiliklerinin doktorlarının da bulunduğu 19 hekim tarafından olayın intihar olduğu yönünde bir rapor düzenlendi. 19 imzalı bu ölüm raporuna rağmen Osmanlı tarihçileri arasında bu olayın cinayet olduğunu ileri sürenler çıkmıştır. Cinayet iddiasının ilk sahibi ise bizzat Abdülhamit’tir. Yazımın ikinci bölümünde bu olaya geri döneceğiz, şimdilik burada dursun.

Yeni padişah olmuş V. Murad’ın amcası Abdülaziz’in ölümünden kötü etkilenmesi doğaldır. Sultan Murat’ın ruh hali önceden beri sağlam değildir. Kaldı ki, yüzyıllar boyunca Osmanlı şehzadelerinin akıl ve ruh hallerinin iyi olması beklenmemelidir. 19. Yüzyılda şehzadelerin katledilmesi söz konusu olmasa bile; çok dar bir çevrede izole bir hayat sürmeleri, yeterli eğitim almayışları, etraflarında dönen kumpas ve entrikalar ruh hallerinin dibe vurmasına yeterli olmuştur. Saray eğitimi ölçü alınırsa, Murat kültürlü sayılabilirdi. Batı fikriyatına yatkındı ve İngiltere’de Mason olmuştu. İçkiyle arası fazla “iyiydi”. Apar topar tahta çıkarılışı, “kukla bir hükümdar” olduğunu fark etmesi, Abdülaziz’in intiharı Murat’ı uçurumun kenarına getirmişti.

On gün sonra yeni bir olay daha patlak verdi. Abdülaziz’in dördüncü karısı Neşerek Kadın Efendi’nin kardeşi, 26 yaşındaki Kolağası Çerkez Hasan, Abdülaziz’in tahttan indirilmesini ve intiharını içine sindirememişti. Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sorumlu olduğunu düşündüğü, intikam almak istediği paşaların toplantı yaptığı Mithat Paşa’nın konağını tek başına bastı. Baskında beş kişiyi öldürmüş, çok sayıda kişiyi de yaralamıştı. Toplantıda bulunan Mithat Paşa ve Serasker Hüseyin Avni Paşa Abdülaziz’i tahttan indiren ekibin çok önemli iki aktörüydü. Bu iki paşa aynı zamanda iki uç görüşün temsilcileri olarak kabul ediliyordu. Mithat Paşa meşrutiyetin ilanını savunurken Hüseyin Avni Paşa meşrutiyetin çok erken olduğunu ileri sürüyor ve karşı çıkıyordu. Kolağası Çerkez Hasan, Hüseyin Avni Paşa’yı vurmuş, Mithat Paşa ise kaçmayı başarmıştı.

cerkes-hasan-bey

Ruh sağlığı sınırda olan Sultan Murat, bu katliamdan sonra “delilik” merhalesine ulaştı. Hüseyin Avni Paşa’nın ölümüyle Mithat Paşa’nın temsil ettiği meşrutiyet yanlısı akım güçlenmiş, Veliaht Abdülhamit meşrutiyet yanlısı İngiliz elçisine mesaj göndermiş ve Mithat Paşa ile görüşmüştü. Meşrutiyet ve anayasa konusunda güvence veren Abdülhamit 31 Ağustos 1876’da tahta getirildi.

Osmanlı Devleti imparatorluktan kopmaya/kopartılmaya çalışılan özellikle Balkan ülkelerinin baskısı ve Osmanlı’yı nasıl paylaşacağı konusunda anlaşamamış emperyalist devletlerin kıskacı altındaydı. 1876 Aralık ayında başlayan ve Balkan ülkelerinin durumunu görüşen Tersane Konferansı’ndan, ilan edilen meşrutiyet nedeniyle olumlu sonuçlar çıkması bekleniyordu. Ama çıkmadı. Meşrutiyetin ilanı Rusya ve diğer Avrupa devletlerini etkilemeye yetmemişti.

Abdülhamit’in tahta çıkması ile Sadrazam olan Mithat Paşa bu unvanını uzun süre koruyamayacaktı. Aslına bakarsanız Mithat Paşa’nın bu gerçeği görmediği düşünülemez. Osmanlı, yüzyıllar boyunca, padişahı “hal edenlerin” güçlenmesine, hatta yaşamasına izin vermemiştir. Mithat Paşa gibi, iki padişahın “hal edilmesini” planlayan, saltanatın yetkilerini sınırlandırmayı, Batı tarzı demokratik kurumların gelişmesini hedefleyen bir devlet adamının iktidarına göz yumulması beklenemezdi. Abdülhamit’in kendisine gönderilen bazı idari kararları dokuz gün boyunca onaylamaması üzerine, Mithat Paşa padişaha bir yazı gönderir. Bu yazıdan aldığım bir cümle Mithat-Abdülhamit ilişkisinin geldiği noktayı açıkça göstermektedir.

“dehşetli zelzelelerden mahv ve inkıraz derecesini savuşturan devlet binasını tamire çalıştığımız sırada siz adeta yıkmak istiyorsunuz diyebilirim”

Tersane Konferansı’ndan kısa süre sonra beş aylık Sadrazam Mithat Paşa görevden alındı ve sürgüne gönderildi. Tersane Konferansı’nda bazı Balkan devletlerinin bağımsızlığına dair alınan kararların faturası Mithat’a çıkarılmıştır. Maalesef, Mithat Paşa’nın daha sonra başına getirileceklerin yanında bu sürgün bir tatil sayılmalıdır.

mit

Tersane Konferansı’nda Osmanlı Devletine dayatılan koşulların reddi savaş anlamına geliyordu. Sonuç olarak, Rusya, Nisan 1877’de savaş ilan etti. “93 Harbi” diye adlandırılan 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşı başlıyordu.

Tarihin galibiyetler üzerinden yazılmasına izin verirseniz, bizim lise tarih kitaplarımız çıkar ortaya. Osmanlı- Rus savaşını, Erzurum Aziziye tabyasında Nene Hatun’un kahramanlık destanı ve Plevne kentini savunan Gazi Osman Paşa’nın başarılarından ibaret sananlar sükûtu hayale uğrayacak ama işin aslı şudur: Osmanlı’nın ağır hezimetiyle bitti savaş. Ruslar İstanbul surlarının dibinde Yeşilköy’e kadar gelip büyük bir zafer anıtı inşa ettiler. Birinci Dünya Savaşı’na kadar da yerinde kaldı Rusların zafer anıtı.

rus-zafer-aniti

Savaş sonrası Rusların Osmanlı Devleti’ne dayattığı şartlar çok ağırdı ve Osmanlı’nın bu şartlara itiraz edebilecek gücü yoktu. Rus taleplerinin, Osmanlı Devleti’ni tümden yutmak anlamına geldiğini anlayan Avrupa başkentleri ayağa kalktılar. Osmanlıları- Türkleri çok sevdiklerinden değil, Avrupa’da güç dengesinin Ruslar lehine değişmesinden korkuyordu Batılı devletler. Savaşın bitmesinden birkaç ay sonra toplanan Berlin Kongresi ile Osmanlı Devleti’nin toprak birliği sağlandı. Batı, Osmanlı’nın Rusların elinde mundar olmasına izin vermemiş, ileride kendi aralarında paylaşmak üzere şimdilik koruma altına almıştı. Berlin Kongresi ile Avrupa, Anadolu’nun doğusunda Ermeniler ve Kürtler hakkında olduğu gibi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika üzerindeki niyetlerini de göstermiş oluyordu.

1877’de faaliyete geçen Osmanlı Meclisi savaş sonuna kadar çalışmalarını sürdürdü. Ancak Meclis’in fonksiyonu bir serbest kürsü niteliğinden ibaretti. Hükümetin ve idarenin cehalet, vurdumduymazlık, rüşvet, becerisizlik, keyfilik, baskı ve zulüm uygulamalarını eleştiren bir meclisi vardı artık Osmanlı’nın. Bu eleştiri mekanizmalarına alışık olmayan yöneticilerin Meclis’e düşman olmaları şaşırtıcı değildir. Rus ordusu İstanbul yakınlarına gelince Abdülhamit 13 Şubat 1878’de Yıldız Sarayı’nda 43 kişinin katıldığı bir toplantı düzenledi. Toplantıda Meclis Başkanı dâhil olmak üzere dört mebus bulunuyordu. İstanbul Mebusu Ahmet Efendi söz alarak böyle bir toplantının daha önce yapılması gerektiğini, Meclis’in yaptığı uyarı ve eleştirilere hükümetin kulak tıkadığını söyledi. Ahmet Efendi’nin bu cesur açıklaması Abdülhamit’i çok öfkelendirmiştir, İstanbul mebusuna herif diye hitap ederek dedesi II. Mahmut’un izinden gideceğini açıklar. Ertesi gün Meşrutiyet Meclisinin çalışmaları sona erdirildi. Osmanlı, demokrasiyle olan ilk sınavından çakmış, 1908 yılında Abdülhamid tahttan indirilene kadar da yeni bir sınava izin vermeyecekti.

 

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

 

 

 

 

 

 

 

 

Lİ PO (Lİ BAİ) – ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Li Po (veya Li Bai), 701- 762 yılları arasında yaşamıştır. Çin edebiyat tarihinin en önemli iki şairinden biri olarak kabul edilir

20 yaşında ailesinin yanından ayrılarak Çin eyaletlerinde gezmeye başlar. Bilgisi ve kültürü ile dikkat çeker, Tang hanedanı döneminde saray şairliği yapar. Ancak kraliçeye aşık olması ve sarhoş gezmesi yüzünden saraydan kovulur. Söylenceye göre; sarhoşken Yangtze Nehirinde eğilip ayın yansımasını öpmeye çalışırken düşmüş ve boğularak ölmüştür.

19. ve 20. Yüzyıllarda Batı’nın sembolist şairlerini etkilemiştir. Şiirlerinde Taoizm’in etkisi belirgindir. Kendi ruhsal dünyası ile tabiatın hallerini abartılı ve coşkulu bir dille sentez etmiştir. Günümüze kalmış bin kadar şiiri vardır. Batı edebiyatını derinden etkilemiş olan Li Po’nun dilimize çevrilmiş birkaç şiiri antolojilerde yer almıştır.
Li Po’nun Chang Kan Türküsü adlı şiiri bu hafta için seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“CHANG- KAN TÜRKÜSÜ
Sen bir okul öğrencisi
Ben de bir küçük kızken,
Dolaşırdın kamış sırıklarla
Gözetlerdim seni geçerken.
Şen çocuklardık o zaman
Cahang-kan köyünde yaşayan,
Ben bir kadınım şimdi
Sen bir koca adam.
Ondört yaz geçmiş, hayret,
Karın olalı senin;
Bakamaz gözlerim gözlerine
Korkuyorum seviden, yaşamdan.
Loş köşelere gizleniyorum,
Gelemiyorum çağrına,
İşte yıl erdi sona
Her şeyleri örttü sevi.
Biliyorum sadıktın
Seven bir erkek gibi,
Irmak kıyısında bekleyen
Düşlerinin kadınını;
Ama duruyorum ben şimdi
Balkonda tek başıma,
Gözleyip bekleyerek
Taş kesilen kız gibi.”

Çeviri: Yekta Ataman

KAYNAKLAR
1- Dünyanın En Güzel 100 Şiiri, Editör: Halil Gökhan, Kafekültür Yayıncılık, 2015.
2- Hakan Arslanbenzer, Li Bai’in şiirleri, Tarih Haber, 13.06.2016.
http://www.tarihhaber.net/li-baiin-siirleri/
3- Vikipedi

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığından çıkmaya, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.
Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

“Başlatmayın aşk acınıza, okullar açılıyor.”

Sosyal medyada paylaşılan bir haberin başlığı şu şekilde:

“İzlandalı kadınlarla evlenen göçmenlere aylık 5000 dolar”

Başlığın altında koyu puntolarla yazılmış bir de alt başlık yer alıyor.

“Yetersiz erkek nüfusu nedeniyle zor günler yaşayan İzlanda, sorunun çözümü için ülkede yaşayan göçmenlere, İzlandalı kadınlarla evlenmeleri durumunda aylık 5000 dolar ödeyecek!”

erkek-nufusu-yetersi-308e8b8fa9f6f72efcea

Yazının devamını okumak için haber linkini tıklıyorsunuz, heyhat, güzel İzlanda kadınlarının kollarını açıp “erkek istiyoruz” dedikleri falan yokmuş. Bu haber önce Ortadoğu ülkelerinde yayılmış, kısa sürede İzlandalı kadınların sosyal medya hesapları kilitlenmiş, Mısır başta olmak üzere İzlanda elçiliklerinin önünde izdihamlar yaşanmış. Sonunda İzlanda hükümeti bir açıklama yaparak haberin doğru olmadığını hatta erkek sayılarının fazla olduğunu duyurmuş. Haberin Türkiye’ye geç ulaşması nedeniyle ülkemizdeki İzlanda elçiliği kazasız belasız atlatmış tehlikeyi. Şimdi sıkı durun, bu yazının sadece başlığını ve alt başlığını okuyan, haberin gerisini okumaya tenezzül etmeyen sayısız yurdum erkeği kolları sıvayıp yorum yapmaya başlamış.

“kardeşler bi yardımcı olun, bu garılarla evlenmek için nereye başvuruyoz.”

“ciddi mi la bu? nasıl başvurcaz” 

“Türkün gücünü İzlandaya göstermeye gidiyorm”

Ülkemizin okuryazarlık ve eğitim durumu hakkında sayfalar dolusu istatistik tablolar yayınlasak, anca bu kadar açık anlatılır halimizin pürmelali. Nedir, OECD uzmanları ille de “ülkelerin eğitim durumları hakkında rapor hazırlayacağız” diye tutturmuşlar. Raporda Türkiye’ye altı sayfa ayrılmış.  Türkiye’nin ilkokuldan yükseköğrenime kadar olan tüm seviyelerde öğrenci başına yaptığı harcamaların, diğer OECD üyesi ülkeler arasındaki en düşük orana sahip ülkelerden biri olduğunu olduğunu ilan etmişler. Eğitime ilişkin diğer parametrelerde de durum farklı değil. Kanımca boşuna zahmet etmişler. Sosyal medyada erkeklerimizin “azgın İzlandalı kadın” fantezilerinin yarısını okusalardı karnemizi yazarlardı hemen.

Okuryazarlık- 1

Hal ve gidiş:   0    (daha azı olmadığı için)

Okullar açıldı, sosyal medyada gençler feryat figan mesajlar yazıyorlar. Özellikle bir mesaj gençler arasında çok tutmuş görünüyor:

“Başlatmayın aşk acınıza, okullar açılıyor.”

Gençler bu ağlaşan mesajları yazarken Milli Eğitim Bakanlığı’nın onlar için yaptığı hazırlıkları bilmedikleri besbelli. Bilseler, “aşk acısı” metaforuyla yetinmezlerdi. MEB internet sayfalarında gençlerimizi nelerin beklediği günbegün anlatılmış. İlk gün “15 Temmuz Demokrasi Zaferi ve Şehitleri Anma Günü” konferansları verilecek. İkinci gün Türkçe ve edebiyat derslerinde öğrencilerden “15 Temmuz demokrasi kahramanlarına” hitaben mektup yazmaları istenecek. 3, 4 ve 5. günlerin programını MEB sayfasından kopyala/yapıştır yapıyorum.

“Üçüncü gün olan 21 Eylül´de “Vatan ve Bayrak” konulu şiir dinletisi, dördüncü gün olan 22 Eylül´de “Millî birlik ve beraberlik, vatan sevgisi, demokrasi, yurt bilinci” konularında sohbet, söyleşi veya seminer düzenlenmesi ve beşinci gün olan 23 Eylül´de de “Vatan savunması, istiklal ve istikbal uğruna canlarını feda eden 15 Temmuz Şehitleri için imam hatip okulları öğrencileri tarafından okunan Kur´an hatimlerinin duasının yapılması” programda yer aldı.”

Öte yandan, genç arkadaşlarımın sevineceği bir haberim var. Muhtemelen ilk hafta boyunca pek çok dersi kaynatma olanağı çıkacak. Çünkü 58 ders kitabı eksik. Sebebini MEB müsteşarı açıklamış. Bu 58 kitapta Gülen Cemaati’ne ait kavramları çağrıştıran bilinçaltına yönelik mesajlar belirlenmiş. Sayın müsteşarımız bu konuya açıklık getirerek şunları söylemiş.

“Terör örgütü propagandası kabul edilebilecek sorunlu kısım ya da ifadeleri çıkararak bu kitapları yeniden basıyoruz. Yeni kitapları okullar açıldıktan bir hafta sonra öğrencilerimize dağıtmış olacağız.”

Habertürk gazetesinde konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgilere ulaşıyoruz.

“MEB’in Talim Terbiye Kurulu kararıyla hazırlanan ders kitaplarına yönelik yaptığı incelemede, FETÖ’nün ders kitaplarına, çocukların bilinçaltına Fethullah Gülen’i kazıyacak biçimde ‘F’ ve ‘G’ şifrelerini içeren, ‘hizmet hareketi’, ‘himmet’ gibi örgütün jargonunu öne çıkaran subliminal (direkt fark edilmeyen bilinçaltına yönelik) mesajlar yerleştirdiği tespit edildi.

Bazı sorular ve yanıt anahtarı ‘F’, ‘G’ şifresine göre hazırlandı. Örneğin, matematikte üçgenin iç açılarının anlatıldığı ünitede, köşelere ‘F’ ve ‘G’ harflerinin verildiği belirlendi.”

Gençlere tavsiyem şudur, üçgenin iç açılarına gizlenen “terörist mesajlar” temizlenene kadar okulun tadını çıkarın. Sonrası malum…

Biliyorsunuz, yıllardır kangren olmuş bir sorunumuz var: Atanamayan öğretmenler. Belli aralıklarla sosyal medyayı dalgalandırıyorlar. 10-30-50 bin öğretmenin atanmasını istiyorlar. Oysa sorun bilmem kaç bin öğretmenin atanmasıyla çözülecek gibi durmuyor. Eğitim fakültelerinden mezun öğretmen sayısı ile öğretmen gereksinimi örtüşmüyor, eğitim fakültesi mezunu olmayan lisans mezunlarına öğretmenlik yolu açılıyor, sorunlar yumak olmuş durumda. Ama çok daha önemlisi, MEB, kadrolu ve iş güvenceli öğretmen ataması yerine mülakatla sözleşmeli öğretmen alma yolunu seçmiş bulunuyor. Hem kendi istediği vasıflara sahip olacak hem de ileride kem küm eden, sendika, hak/hukuk diyen olursa kapının önüne kolayca koyabilecek. Üstelik yaşadığımız akıl tutulması içler acısı, 50 bin kadrolu atama talep eden bazı genç öğretmenler, 15 Temmuz sonrası KHK ile işine son verilen ve MEB tarafından açığa alınan toplam 40 bin öğretmenin kadrolarına da talip olduklarını, “boşalan kadrolara” kendilerinin atanmasını beklediklerini açıkça söylemekten çekinmiyorlar. 25 yaşında bir öğretmen gencin “ailesinin eline bakmasının utancını,” gelecekle ilgili derin kaygılarını, kendisine yaşatılan “işe yaramazlık duygusunu” anlayabilirim; bireysel bir “kurtuluş” için binlerce öğretmenin işsiz kalmasından çıkar ummayı, onların yıkımlarından kendine bir gelecek kurma beklentisini ise anlayamıyorum, anlamayı da reddediyorum.

images3dscq9yn

Okullar, işine son verilmiş veya uzaklaştırılmış 40 bin öğretmenin toplumumuzu saran ağır, bunaltıcı kaygısıyla açıldı. Bunca öğretmenin okullardan uzaklaştırılmasını bu köşe yazısının bir paragrafına sıkıştırmam olanak dışı. Nedir, son bir söz olarak şunu söylemek isterim.  Bir insanın önündeki çorba kâsesine dokunmanın, hatta dokunmaya yeltenmenin hem bireysel hem de toplumsal sonuçları hemen daima çok ağır olmuştur.  1996 yapımı, Derviş Zaim’in yönettiği Tabutta Röveşata filminin kısa bir repliğini aşağıda sizinle paylaşıyorum. Toplumumuzu bekleyen nefret ve şiddet dalgası karşısında geri vitesin yerini unutanların bilgisine sunuyorum.

“Babam taksiciydi. Bir gece saat 3 ya da 4’te bir sokaktan geçmek zorunda kalmış. Yirmi sene önce. Dar bir sokakmış. Karanlık, ancak bir tek aracın geçebileceği dar bir sokak. Sokağın ortasında bir masa varmış. Masanın başında da bir adam. Ne yapıyormuş biliyor musun? Çorba içiyormuş. İşkembe ya da kelle paça. Sarımsaklar, sirkeler, biberler… Tam bir masa. Her neyse, babam taksiden inmiş. Adama “ne yapıyorsun?” demiş. Adam hiç cevap vermemiş. Çekmiş tabancayı bang.

O yüzden ne zaman dar bir yola girsem, o yolda bir masa, masada çorba içen birini görsem, geri vitese alıyorum.”

 

Kaynaklar

  1. Birgün Gazetesi,  Eğitimde sonunculuğu kimseye bırakmadık!, 16.09.2016.
  2. Diken- internet haber sitesi, 58 ders kitabı yeniden basılıyor: Cemaat’i çağrıştıran ‘bilinçaltı mesajlar’ tespit ettik, 17. 09. 2016.
  3. Habertürk, Ders kitaplarında çocuklara ‘subliminal’ FETÖ mesajı, 11. 09. 2016
  4. C Milli Eğitim Bakanlığı web sitesi, Okullar “15 Temmuz Demokrasi Zaferi ve Şehitleri Anma“ etkinliğiyle açılacak, 09. 09. 2016. http://www.meb.gov.tr/okullar-15-temmuz-demokrasi-zaferi-ve-sehitleri-anma-etkinligiyle-acilacak/haber/11877/tr
  5. Zaim Derviş, Tabutta Röveşata, 1996 yapımı. Youtube linki: https://www.youtube.com/watch?v=Q0pqnNn8Y0M

 

 

Çok Kızıyorum Tarık Akan’a

Evet, yanlış okumadınız.

Çok kızıyorum Tarık Akan’a.

Öyle böyle değil, harbiden kızıyorum.

Hemen gözlerinizi dört açıp, kaşlarınızı kaldırmayın. Okuyun, bana hak verecek ve siz de kızacaksınız.

Tarık Akan’a kızgınlığımın yaptığı filmlerle, devrimciliğiyle, ülkemiz sorunlarına olan duyarlılığı ve eylemliliğiyle ilişkisi yok elbette. Faşist, gerici, zalim iktidarlara karşı duruşuna şapka çıkarırım.

Kızgınım, çünkü sorumsuzdu.

Kızgınım, çünkü bu sorumsuzluğu yüzünden 66 yaşında öldü.

Tarık Akan’ın birikimine, donanımına, yaşam deneyimine sahip bir aydının ışıl ışıl ışıldayacağı, topluma fener olacağı bir yaşta öldü Tarık Akan.

Tarık Akan’ın 40 kusur yıl boyunca içtiği sigara onun erken yaşta ölümüne sebep oldu. Bana sakın “dedem sigara içiyordu 80 yaşında öldü” demeyin. İçmeseydi yüz yaşına kadar yaşardı.

Kimse sigara içmesin, herkes sigarayı bıraksın falan diye bir düşüncem yok. İçenlerin keyfine limon sıkmak, sağlıklarına bekçilik etmek aklımdan bile geçmez. Haddizatında bazılarının sigara içmesinden memnunum. Trafikte kırmızı ışık sarıya geçer geçmez kornaya basanların elinde sigara görünce çok keyifleniyorum mesela. Ülkemiz kan gölüne dönmüşken sosyal medyada ziyafet sofrası paylaşanların ellerindeki sigaraya bayılıyorum. Dili nefret dili, ağzı cinsiyetçi küfürler, şiddetten, ırkçılıktan, din istismarından beslenenler mutlaka sigara içmeli. Dahası da var ama siz anladınız onu.

Bazı insanların yaşamı sadece kendine ait değildir. Bu kişiler, sahip oldukları akıl, birikim, topluma ve geleceğe öncülük etme, ışık tutma, model olma, üretme becerileri devam ettiği sürece; bu becerileri taşıyan bedene mukayyet olmak gibi bir sorumluluğa sahiptirler. Fosur fosur sigara zıkkımlanıp 66 yaşında ölmeye hakları olamaz.

Sakın ola ki, sadece Tarık Akan gibi bir avuç sanatçı, yazar, aydın, toplum önderinden bahsettiğim sanılmasın. Çantasında şiir kitabı taşıyan, öğrencilerine şiiri ve insan haklarını öğreten bir öğretmen; muktedirin sofrasından ziftlenmeyi onursuzluk sayan bir akademisyen; kendini geliştirmeyi, toplumu dönüştürmeyi birey olarak görev sayan hukukçu, hekim, mühendis, öğretmen, ebe ve daha nice meslek mensupları aynı sorumluluğa sahiptir.

Söylemeye gerek var mı emin değilim; sigara sadece bir örnek. Biraz hareketli bir yaşam sürmek, alkollü içkileri çok az ya da hiç tüketmemek, obeziteyi kontrol altına almak ve daha birkaç küçük şey daha… Bunlar sizi bir manyağın kullandığı arabanın altında kalmaktan, biyolojik silahtan farkı kalmayan yiyecek maddelerinin sebep olduğu onlarca hastalıktan korumaz elbette. Nedir; biraz özenle yaşam kalitenizi ve süresini arttırırken, olmak istediğiniz insan olmaya daha yakın olabilirsiniz. “Benim topluma örnek olmak, dönüştürmek, kendimi yetiştirmekle işim olmaz” diyorsanız, yakın bir sigara daha, hatta bir daha.

KURBAN

Mitolojiye az da olsa aşinalığınız, az buçuk kulak dolgunluğunuz varsa tarihin ilk güzellik yarışmasını hatırlayacaksınız. Bırakılsa birbirinin gözünü oyacak üç tanrıçadan en güzeline verilmek üzere bir elma atılır ortaya. Zeus uyanık, kararı kendisi vermek istemez. Hera, Athena ve Afrodit’ten hangisinin en güzel olduğunu belirlemek için jüri üyesi olarak Truva kralı Priamos’un oğlu Paris’i görevlendirir. Zavallı Paris, üç tanrıçanın üçünü de memnun etmenin yolu yok, birinden birini seçecek. Tanrıçalar işi şansa bırakmazlar, Paris’e açıkça rüşvet teklif ederler. Hera krallıklar ve imparatorluklar, Athena üstün savaş becerileri ve bilgelik, Afrodit ise dünyanın en güzel ölümlü kadınının aşkını vadeder. Yarışma bu çağda yapılıyor olsa Hera’nın dünya güzeli olması garanti olurdu. Nedir, Paris Afrodit’i seçer, başı da beladan kurtulmaz. Çünkü devrin en güzel kadını Sparta Kralı Menelaus’un karısı Helen’dir ve Hermione isimli bir de kızı vardır. Meraklısı için yazayım, Paris’in yaşı Helen’den küçüktür ama işin içinde Afrodit var, birbirlerine âşık olurlar ve tanrıçanın yardımı ile Paris ve Helen Sparta sarayından kaçıp Truva’ya varırlar. İşte kızılca kıyamet o zaman kopar, Sparta Kralı Menelaus konuyu gurur meselesi yapar ve Miken Kralı ağabeyi Agamemnon’dan yardım ister. Diğer Yunan krallarının yardımı ile muazzam bir ordu ve donanma hazırlanır. Eminim pek çok Türk erkeği Menelaus ve Agamemnon için “helal olsun, erkek dediğin namus için yaşar” diyordur. Nedir, kanaatimce bunca büyük bir orduyla Truva’ya saldırılmasının sebebi terkedilmiş bir kocanın kıskançlık krizi değildir. İyice palazlanmış Yunan şehir devletleri Anadolu’yu ilhak etmek istemekte ve bu yolla Asya’ya egemen olma planları yapmaktadırlar. Neyse, konumuza dönelim, donanma Agamemnon’un komutasında hazırlanır, hazırlanır ama minik bir rüzgârgülünü bile kıpırdatacak rüzgar yoktur. Kâhinler rüzgârları Artemis’in serbest bırakmadığını ve onu memnun etmek için Agamemnon’un bakire kızı İphigenia’nın kurban edilmesi gerektiğini bildirirler. Anlaşılan, ağzı salyalı kâhinlerin günümüz modellerinin kız çocuklarına musallat olması yeni değil. Agamemnon’un krallığı kâhinlere sökmez, rüzgâr için İphigenia kurban edilecektir. Tam kurban töreni sırasında Artemis bir dişi geyik gönderir. İphigenia’yı ise kendine ait bir tapınakta rahibe olarak görevlendirir. İslami kaynakların kurbanın kaynağı olarak gösterdikleri, İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek üzereyken Cebrail tarafından bir koç getirilmesi öyküsüne nasıl da benziyor!

eaf716326b4c63cd4d3720a450776d79

İnsanların kurban olarak kullanılması pek çok kültüre damgasını vurmuştur. Baş edemediği, anlayamadığı güçleri memnun etmek, ölümden sonraki öte dünyada iyi bir yer edinmek, iktidarına başkaldıranlara gözdağı vermek, savaşta başarılı olmak için siyasal iktidarlar ile ruhban sınıfının işbirliği ile insan kurbanına ait ritüelleri her kültürde görüyoruz. Finikeliler savaşa gitmeden önce çocuk kurban etmezlerse başarılı olamayacaklarına inanırdı. Hindistan’da Thug tarikatı 19. Yüzyılda tanrıçaları Kali için bine yakın insanı ruhmal adı verilen bez parçaları ile boğarak kurban etmişlerdir. İnsan kurbanına ait en çarpıcı ritüelin Mezoamerika kültürlerine ait olduğu söylenebilir. Aztek ve Maya’larda, esirler tapınak olarak kullanılan piramitlerin tepesindeki sunak taşına yatırılır, başrahibin yardımcıları kurbanı kol ve bacaklarından tutarlardı. Başrahip elindeki obsidyenden yapılma bıçakla esirin karın/göğüs boşluğunu yarıyor ve kurban ölmeden önce eliyle kalbini söküp dışarı çıkarıyordu. Bugünkü bilgilerimiz, bu törenler sırasında aynı gün içinde binlerce kişinin kalplerinin sökülerek kurban edildiğini göstermektedir. İnsanların kurban edilmesini vahşilik, barbarlık olarak niteleyenlere şunu hatırlatmak isterim. Sadece 2003 yılında “Irak insanının özgürleştirilmesi, Irak’a demokrasi getirilmesi” için ABD ve müttefiklerinin gerçekleştirdiği işgal sonucu yüzbinlerce sivil katledilmiştir.

aztek-kurban-insan-rituel-1

Artık insan kurban etme geleneği yok. Artemis’in gönderdiği dişi geyik, Cebrail’in getirdiği koç işe yaramış görünüyor. Günümüzün kurban anlayışını, İslam dini içindeki yerini tartışmak gibi bir amacım yok. Sırat köprüsünün kurban edilen hayvanların üstüne binilerek geçileceğine dair bir inancı polemik konusu yapmak kanımca zaman kaybı. Ancak “beş kişi danaya girmek” konseptinin Sırat köprüsündeki uygulamasının nasıl olabileceğini düşünmeden edemiyorum.

İslami bir geleneği sorgularken o konuya ilişkin Bektaşi hikâyeleri gözden geçirilmezse, ülkemiz gerçekleri ıska geçilmiş olur. Bu nedenle yazımı baba erenlerin bir hikâyeciği ile bitiriyorum.

Zamanın birinde, kurban bayramının arife günü bir Bektaşi ağır aksak evine gidiyormuş, elinde de çekeri en azından iki okkalık torik var. Zulaladığı bir okkalık rakı ile toriğin buluşmasını kutlamak için birkaç can dostunu davet etmiş. Böyle keyfi yerinde yürürken bir köşe başında mahallenin softası ile burun buruna gelmiş. Softa alaycı bir edayla sırıtmış, bir yandan ipini çekiştirdiği yeni aldığı koçu işaret ediyormuş.

“Ne o baba, Sırat köprüsünü toriğin sırtında mı geçeceksin”

Baba erenler softaya muzip muzip gülümseyerek cevap vermiş.

“Sırat köprüsüyle işim olmaz, derya kuzusu kurban edeceğim bu yıl, karşıya da yüzerek geçeceğim.”