Aylık arşivler: Ekim 2016

TURHAN ÖZENBAŞ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Turhan Oğuzbaş, 1933-1997 yılları arasında yaşamıştır.

Turhan Oğuzbaş ilk, orta ve lise öğrenimini Mersin’de tamamladıktan sonra 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. ABC, Hey, Yeni Vatan gazete ve dergilerinin sanat sayfalarını yönetti. Reklam şirketlerinde yönetici, prodüktör ve hukuk müşaviri olarak çalıştı. Uzun yıllar serbest avukatlık yaptı.

Turhan Oğuzbaş 1960’lı yılların çok tanınmış, çok okunan, popüler bir aşk şiirleri şairidir. Akdeniz, Yelpaze, Varlık, Yeditepe, Hisar, Kaynak, Türk Dili dergilerinde şiir ve yazıları yayınlanmıştır. Bu yazıda kaynak olarak kullandığım “İspanyol Meyhanesinde Seni Aradım” adlı kitabının ikinci baskısı 1964 yılında 5000 adet olarak basılmıştır. 1960’lı yıllarda dört baskı yapan kitabın okunurluğunun bugün için bile oldukça yüksek olduğu söylenebilir.

Turhan Oğuzbaş ölümünün 12. Yıldönümünde İstanbul Barosu tarafından bir törenle anılmıştır. Törende konuşan kızı Rana Oğuzbaş babasının beş şiir kitabı olduğunu ve şiirlerinin büyük bölümünü eşi Güngör Oğuzbaş için yazdığını anlatmıştır.
Turhan Oğuzbaş’ın aşk şiirleri yanı sıra aşkla yazdığı İstanbul şiirleri lirizmi, sıcaklığı ve akıcılığı ile olağanüstü güzelliktedir.

“ANLADIM BU BÖYLE YÜRÜMEZ İSTANBUL
Anladım bu böyle yürümez İstanbul
Ben onu sevdikçe adım kötüye çıkacak
Ayyaş diyecekler bana
Güneşi meyhane köşelerinde bekler diyecekler
Sonra Moda’ya gidip, Yeşilköy’ü seyretsem
Sarhoşluğuma, deliliğime verecekler…
Anladım bu böyle yürümez İstanbul
Bizi birbirimizden ayıracak bu kahır
Bu sonu gelmeyen dedikodular
Bu küçük hesapları insanların…
Ne olur uzat ellerini İstanbul
Bize şarkısını söyle uzak limanların…
Anladım bu böyle yürümez İstanbul
Kaderde seni unutmakta varmış…
Bir sabah bütün martıları uyurken Yeşilköy’ün
Bırakıp gitmek bu şehri bir yabancı gibi
Yıkılmışlığımı, yalnızlığımı değişip sevgiliye…
Sonra en güzelini ölmek ölümlerin
Seviyorum diye…”

Turan Oğuzbaş’ın “İspanyol Meyhanesinde Seni Aradım” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“Bu akşam
Bütün meyhanelerini dolaştım İstanbulun
Seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde
Sonra akvaryumlu meyhanede balıklara sordum seni
Canım kıyasıya sarhoş olmak istiyordu
Yokluğun bir karanlık gibiydi içimde
Ağır ve dayanılmaz
İspanyol meyhanesinde tahta masalara yazdım adını
Sonra şarap döküp üstüne çok çok öptüm
Bilsen ki şarap dudakların kadar vefasız değildi

İspanyol Meyhanesinde
Toprak kadehlerinden içtim ellerini yudum yudum
Önce bir serinlik sardı kanımı
İliklerime kadar üşüdüm
Sonra bir orman yangınında eridi dudaklarım
Ve bütün sokaklarında İstanbulun
Gece sabahadek seni aradım
Ne yana baksam karanlıktı
Oysa güzel kadınlar vardı masamda
Kendinden emin kadınlar
İnce uzun parmaklı beyaz kadınlar vardı
Şarap bir yerde, o kadınlar gibiydi
İçtikçe başım dönüyordu.

Şimdi bütün meyhanelerde kadehler
Senin için uzanır yıldızlara
Bir gitar alaca karanlıkta ilk seranadı
Senin için yapar Madrid’te
Madrid’te şarap renkli horozlar ötüyordu
Seni görür gibi oluyordum
Boğazıma bir şeyler düğümleniyordu
Üşüyordum, yorgundum üstelik
Soğuktu İspanyol Meyhanesi loştu
Ve şimdi bütün meyhanelerinde İstanbul’un
Sevenler sarhoştu…

İstanbul meyhanesinde ne şömine vardı
Ne beyaz halılar
Ama içtiğim her kadehe kokun sinmişti
Başım dönüyordu
İstanbulu yıkmak geliyordu içimden
Ben çaresizliğin böyle korkunç olduğunu
Bilmezdim eskiden

Bir garson halime bakıp
Anladı yıkılmış olduğumu
Canım yeşil şarap istedi sordum
Yok dediler
Sonra gözlerin aklıma geldi
Oturup ağladım
İspanyol meyhanesinde
Kadehlerce seni yaşadım

En güzeli seni sevmekmiş meğer,
Ölesiye delice korkunç
Fırınlarda seni aramakmış ekmek diye
Seni beklemekmiş en güzeli
Ölümü bekleyen hastalara inat
Eski bir meyhane şarkısı vardı
Bir türlü hatırlayamadım
Sonra gözlerini düşünüp
Kadehlerde yeşil yeşil yandım

Biliyorum
Bir gün sen de geleceksin İspanyol Meyhanesine
Bir gün sen de çılgın gibi sarhoş olacaksın
Sevdiğimiz şarkıları söyliyeceğiz sabahlaradek
Yeşilköye bin güneş doğacak şarapsı gecelerimizden
Ama yanımda kadınlar varmış
İnceymiş beyazmış güzelmiş üstelik
Sen yoksun ya ellerini tutmuyorum ya
Şarabı aynı kadehten içemiyoruz ya
İspanyol Meyhanesinde seninle ölmek varmış
Vız gelir dünya

Yorgunum şimdi bitkinim
Beni unut artık
Söyle garsonlara
Kırılmış bir kadeh gibi bıraksınlar beni
Şimdi ispanyol meyhanesinde
Bir tahta masada kaldı adım
Yere dökülmüş şaraplara güneş doğuyordu
Seni unutmadım…”

 

KAYNAKLAR
1- Turhan Oğuzbaş, İspanyol Meyhanesinde Seni Aradım, Ay Yayınevi, 1964.
2- Muhsin Durucan, Şair Turhan Oğuzbaş, Milliyet Blog, 2009, http://blog.milliyet.com.tr/sair-turhan-oguzbas/Blog/?BlogNo=187708

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞtur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

BİR METAFOR OLARAK KIRMIZI ARABA

 

“Yok artık, o kadar da değil” diyebilirsiniz, belki de haklısınız, nedir; Temmuz ayından bu yana akıllı uslu araba kullananların yaşamlarının cehenneme döndüğünü düşünüyorum. Kural tanımazlık, pervasızlık, ben-ben-ben sadece ben diyen bir şuursuzluk direksiyonlara hâkim oldu kanısındayım.

Gelelim bu sabaha, hızlı değilse de akıyor trafik. Her an nereden ve kimin çıkacağını bilmeden kullandığım aracımın hemen önünde onu gördüm.

auto

Kırmızı, yeni yıkanmış, fiyakalı, satın alınırken benim aracımın para üstü olarak verildiği kocaman bir araba. Gözlerim gördüğüne inanamadı bir an, beynim gözümün gönderdiği görüntüyü reddediyor, bunu düzelt diye gözlerime gerisin geri göndermeye çalışıyordu. Kırmızı aracın sürücüsü kafasını camdan dışarı çıkarmış boğazını temizleyerek yere tükürüyor. Bir yandan da kulaklarım radyoda, sunucu, ABD’nin Texas eyaletinde, kuyruk sokumunda bir tümör oluşan annesinin karnındaki 23 haftalık bir bebeği anlatıyor. Tümör bebeğin boyutlarına ulaşınca kan dolaşımını tehlikeye sokmuş, bebeğin minik kalbi durdu duracak. 23 haftalık bebek bir operasyonla dışarı alınıyor, tümör temizleniyor ve bebecik annesinin rahmine gerisin geri yerleştiriliyor. 12 hafta sonra da sapasağlam doğuyor. Kırmızı aracın sürücüsüne ait görüntü ile 23 haftalık bebeğin anne karnından çıkarılıp ameliyat edilişinin görüntüsü çakışıyor, bir anlık kısa devre oluyor zihnimde, neyse ki talimliyiz, yoksa nasıl yaşayabilirdik bu ülkede.

Radyoda devam ediyor haberler, Texas’tan İzlanda’ya geldik. Birkaç yıl önce kurulan Korsan Parti kamuoyu yoklamalarına göre ilk sıraya yerleşmiş. Belki de önümüzdeki seçimleri kazanarak İzlanda yönetiminde söz sahibi olacak korsanlar. Korsan Parti’nin Avrupa’da 10 yıllık bir geçmişi var. İlk olarak 2006 yılında İsveç’te kurulmuş. Gücü kazanmayı değil, dağıtmayı hedefliyorlar. Telif hakları, patent yasaları, fikri mülkiyet, yönetimin şeffaflığı, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin yeniden yapılandırılması konularında bizim ölçülerimize göre oldukça sofistike denebilecek görüşlere ve parti programlarına sahipler. Avrupalı hackerler, anarko sosyalistler, 60’lı yılların çiçek çocuklarının 21. Yüzyıl modelleri, Ursula Le Guin romanlarındaki dişil anarşizmin umudu taşıyanlar, Troçkistler, sağa alternatif olamayan Avrupa sosyalist partilerinden bezmişler Korsan Parti etrafında örgütlenmeye başladılar. Ve İzlanda, İzlandalı korsanlar seçimlerde iktidarı sorguluyor/zorluyor. Kırmızılı arabanın sürücüsü kafasını yeni içeri sokmuşken “darısı başımıza” demek gelmiyor içimden.

440px-piratpartiet-svg

Radyoda haberler sürüyor, şimdiki haber Kocaeli’nden. Huni ağzı gibi daralan kavşağa yaklaşıyoruz. Önümdeki kırmızı araba ağır ilerleyen şeridimizden çıkıp karşı şeride atlıyor ve karşıdan gelen araçların korna sesleri ve selektörleri arasında ters yönden kavşağa dalıyor. “İş bilenin, kılıç kuşanın” demişler ama kırmızı arabanın sürücüsü kılıç değilse de döner bıçağı taşıyor olmalı. En azından 30 aracı arkasında bırakarak görüş alanımdan çıkıp gidiyor. Kocaeli’ndeyiz, bir düğünde kim halay başı olacak diye kavga çıkıyor. Halay başı olamayan Ö.K, düğün çıkışında, hakkı olduğuna inandığı halay başı makamını elinden alanların üzerine sürüyor arabasını. Biri ağır dört kişi yaralı.

Arabayı park ettim ama inemiyorum. Sağa sola bakıp tanıdık kimse var mı diye bakıyorum, yok. Kırmızı araba sürücüsünün hareket halindeki arabada yaptığı tükürük atraksiyonunu duran arabada yapmayı deniyorum, tükürür gibi yaparak. Mümkünü yok, kırmızılı araç sürücüsünün tükürük atma atraksiyonu pozisyonunu aldığımda ya pedalların ya da direksiyonun hâkimiyeti kayboluyor.

Kırmızı araba, kıçı tümörlü bebek, korsanlar, halay başı sembolleri yanıp sönüyor zihnimde. Arabadan inip yola koyulmalı, güç ilişkilerinin yeniden yarattığı yeni Türkiye’nin yeni yollarına…

Mihneti, Vehbi Polat- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Mihneti mahlasını kullanan Vehbi Polat, 1929- 1993 yılları arasında yaşamıştır.
Vehbi Polat, İlkokulu kendi köyünde okuduktan sonra 1948 yılında Cilavuz Köy Enstitüsünü bitirmiştir. Emekçinin Türküsü isimli yapıtında özgeçmişini şu satırlarla anlatıyor.

“Azık çantasında bir ekmek, bir baş soğan, ya da bir yumurta ile mal-davar peşinde koşan tüm köylü çocukları gibi büyüdüm ben de. İlköğrenimimi köyümün ilkokulunda yaptım. Kars-Cilavuz Köy Enstitüsü’ ne girdim. 1948 yılında öğretmen oldum. 1958 yılına değin Karayazı ilçesinin köylerinde ve merkezde çalıştım. 1959 yılında askerlik görevimi tamamladığımda TOKAT’a bağIı TurhaI iIçe merkezinde sürdürdüm öğretmenliğimi. 1965 yılında Tokat Merkez iIçeye bağIı Ortaköy iIkokulunda görevlendirildim. Dokuz yıl çalıştım bu köyde. Orta öğrenim çağına girmiş olan çocuklarım, kente taşınmamı gerektiriyordu. Bu nedenle verdiğim diIekçeler olumlu karşılanmıyordu. Bu nedenle 2 AraIık 1974 tarihinde emekliye ayrılmak zorunda kaldım”

Emekli olduktan sonra Ankara’da Yenigün ve Vatan gazetelerinde toplumsal sorunlara ilişkin yazılar yazmıştır. Mihneti mahlasını kullanan Vehbi Polat Bektaşi- Alevi halk şiirinin önemli isimlerinden bir şair ve halk ozanıdır. Adını hiç duymayışımızın sebebi Mihneti’nin eksikliği değil, toplumumuzun şiir sevmezliğindendir. Toplumun can alıcı yaralarına cesurca parmak basmıştır. Eşitsizlik, yoksulluk, emeğin sömürüsü, malı/mülkü koruyan adaletsizlik üzerine yazdığı şiirleri eşsiz bir akıcılığa, lirizme ve yürek coşkunluğuna sahiptir.

Anadolu’nun yüzlerce yıllık Alevi- Bektaşi geleneğini aşure yapma/yeme şenliğine çevirdiğimiz şu günlerde, Alevi- Bektaşi şiirinin güzel ismi Mihneti’yi anmayı boynumun borcu sayıyorum. Mihneti’nin bu hafta için seçtiğim şiiri, ölümünden 23 yıl sonra bile günümüzü nokta atışı tanımlıyor. Eh, bu da şiirin ve şairin gücünden kaynaklanıyor olsa gerek.

“Aşırı uç diye feryad edenler
Sizin yerinizi bir görebilsek
İşi tıkırında geçip gidenler
Bu işin aslını bir sorabilsek
Bu ulus niceki savaş yorgunu
Artırın baskıyı yapın soygunu
Ülke gelirinden bunca vurgunu
Adalet önüne bir serebilsek
Bir yanda kapital bir yanda montaj
Bir yanda ibadet bir yanda şantaj
Doğum kontrolü olmazsa kürtaj
Bu gizli niyete bir erebilsek
Geçim istiyorsun çalış diyorlar
İş verin diyorsun dolaş diyorlar
Aç kaldık diyorsun alış diyorlar.
Ölmeden ayakta bir durabilsek
Kiminiz koç olun kiminiz kırat
Çevirin dümeni sürün saltanat
Çıkarcı soyguncu yobaza inat
O yüce meclise bir girebilsek
Emekçi cephenin hak çabasını
Irgat Mehmed’in çam yabasını
Kurtuluş yılının halk sopasını
Kapıp kafanıza bir vurabilsek
Köylü ozanımın yanık sazına
Devrimci örgütün halkçı özüne
Mihneti gardaşın dostça sözüne
İnanıp da hayra bir yorabilsek”

KAYNAKLAR
1- İsmail Özmen, Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 5, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.
2- Faruk Güçlü, Ölümünün 23. Yılında Mihneti, http://www.medya14.net/…/olumunun-23yilinda-mihneti-h2538.h… ,12 Temmuz 2016.

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Abdülhamit- Sansür, Hafiye, Jurnal

1894 yılının 10 Temmuz gününün öğleden sonrası İstanbul için yıkım günüdür. Şiddetini 7.0 olarak tahmin ettiğimiz bir depremle sarsılır Osmanlı başkenti. Resmi kayıtlara bakarsanız 474 kişi hayatını kaybetmiştir. Ancak gerçek sayı bunun çok üstünde olmalıdır. Sultan Abdülhamit sansürü, vakit geçirmeden ölü sayısı üzerine tahminde bulunmayı bile yasaklamıştır.

Abdülhamit, tahta çıkmasından dört ay sonra, 23 Aralık 1876’da Kanuni Esasi’yi (Anayasa) ilan etmiştir. Nedir; 12. Maddenin “Matbuat kanun dairesinde serbesttir” şeklinde düzenlenmesi, Osmanlı toplumuna fikir ve yayın özgürlüğü getirmeye yetmemiştir. Kanuni Esasi’nin yayımından on gün sonra çıkartılan bir kararname ile “kanun dairesinde” özgürlüğün ne anlama geldiği anlaşılmıştır.

“Askeri hükümet, gerekli görünen kişilerin gece ve gündüz evlerini aramaya; şüpheli ve sabıkalı güruhundan olup hükümetçe tutuklananları, sıkıyönetim olan yerde konutları olmayan kişileri başka bir yere uzaklaştırmaya; ……. zihinleri karıştıracak yayın yapan gazeteleri hemen kapamaya ve her türlü cemiyetleri (toplantılar, kurullar, dernekler) yasaklamaya yetkilidir.”   Madde 6.

Gazeteci Teodor Kasap Efendi, Hayal adındaki ünlü mizah gazetesinde “kanun dairesinde serbesti” üzerine bir yazı yazmış ardından da yine bu konuda bir karikatür yayınlamıştır. Ellerinden ve ayaklarından zincirlenmiş Karagöz’e “Nedir bu hal Karagöz?” diye sorar Hacivat. Karagöz’ün cevabı, “Kanun dairesinde serbesti Hacivat” şeklinde olunca, Teodor Kasap üç yıl hapis cezasına çarptırılır.

2016-10-04_14-44-59

“Abdülhamit dönemi kitap düşmanlığının zirveye çıktığı bir dönemdir” şeklinde bir iddiada bulunsam, ola ki “nereden belli” diyenler olacaktır. Bu yüzden Maarif Nazırlığından Mabeyin Başkâtipliğine 1902 yılında gönderilen bir resmi yazıyı okuyalım birlikte.

Encümen- i Teftiş ve Muayene’ce, zararlı olmalarından dolayı şimdiye kadar tutuklanıp el konularak toplanıp kalmış ve Kâğıthane civarında yakılıp yok edilmesi için izin istenmiş olan yüz elli çuval kitap ve kağıtların oraya yollanmasından vazgeçilerek Nezaret avlusunda veya o civardaki bir yerde yakılıp yok edilmek için, Allah’ın gölgesi olan padişahın sözlü iradeleri bulunduğundan, Nezaret dairesinin arka tarafındaki bahçede adı geçen kağıtların bir demir kafes içinde yakılıp yok edilmelerinin mümkün olduğu anlaşılmıştır; ancak, ne kadar çaba ve özen gösterilse, yine de yanan kağıtların havalanarak etrafa dağılması ve duman çıkması önlenemeyeceğinden, bunların ise etraftan dikkati çekeceği, geçen yıl hademe tarafından bazı eski ve gereksiz kağıtların avluda yakılması üzerine yangın var zannedilerek tulumbacıların Nezaret dairesine koşup gelmesiyle anlaşılmıştır. Nezaret civarında bulunan Çemberlitaş hamamının külhanında yakılmaları halinde ise, böyle sakıncalara meydan kalmayacağı gibi, sözü edilen külhan, Nezaret bahçesine bitişik ve söz konusu kâğıtların bulunduğu mahzen yakınında bulunduğu için, kâğıtların dışarıya çıkarılmaksızın ve doğrudan doğruya ve gürültüsüzce oraya taşınması ve yakılması kabil olacağından, bu yol her bakımdan uygun görülerek hamam kiracısı çağırılıp zararlı kâğıtlardan söz edilmeksizin bazı gereksiz kâğıtların hamam külhanında yakılacağı bildirilip razı edilmiş ve cumadan başka her gün birer miktar kâğıtların Encümen-i Teftiş ve Muayene başkanı Abdullah Hasip Efendi hazretlerinin gözetimi altında olarak Meclis-i Maarif üyelerinden İbrahim Efendi ve İlkokullar Müdürü Şükrü Beyin çalışmalarıyla ve son derece dikkat ve özenle, söz konusu külhana taşınma yakılmaları ve böylece az zamanda arkasının alınması mümkün bulunmaktadır. Allah’ın gölgesi Padişahça ne yolda emir ve ferman buyurulursa, yüce hükmünün yerine getirileceği arz olunmakla…….”

Padişah efendilerinin “zararlı kitap yakma” buyruklarını yerine getirecek komisyon günlerce çalışır. Çalışmalarının ilk gününde işlerini layığı ile yaptıklarını kanıtlamak için bir de tutanak tutmuş komisyon.

“Encümen mahzeninde toplanıp Çemberlitaş hamamında yakılıp yok edilmesi yüce Halife’nin iradesi gereğince, yüz elli çuval zararlı kâğıtların kimse görmeyerek uygun biçimde adı geçen yere taşınması için Nezaret dairesine bitişik hamamın bahçe duvarında bir geçit açılarak bugün saat altı buçukta yakılmasına başlanılmış ve vaktin elverdiği ve külhanın alabildiği derecesinde saat on buçuğa kadar on üç çuval önümüzde yaktırılmış ve hepsi kül haline geldikten sonra su döktürülüp mahvedilmiş ve yarın sabah saat on ikiden itibaren tekrar işe başlamak kararlaştırılmış olduğu bilgi olarak arz olunur.”

Abdülhamitçiler kitap yakma ve basının sansürü hadiselerini inkâr etmezler. Nedir, onlara göre bu sansür yüce Osmanlı imparatorluğunu dış mihrakların, kötülük yuvalarının, bölücü fikirlerin yayılmasına engel olarak, devletin bekasını sağlama maksadı ile yapılmıştır.

“Yüce Osmanlı’nın bekası” için alınan tedbirlere takılan yazarlardan biri de Halit Ziya Uşaklıgil’dir. Kırık Hayatlar adlı romanı bir günlük gazetede tefrika edilmektedir. Yazdığı bölüm sansür heyetinden geldiğinde, kırmızı kalemle orasının burasının çizildiğini görünce, elindeki kalemi sayfaların ortasına saplayıp çıkar. Hal böyle olunca 1908’de Abdülhamit tahttan indirilinceye kadar tek satır yazmaz.

Sansür Kurulu’nun nasıl çalıştığını anlamak için Matbuat İdaresi’ne gönderilen ve gazetelerin uyması gereken kuralları bildiren yönetmeliğin bazı maddelerini birlikte okuyalım.

 1- Her şeyden önce, dünya değer Padişah Hazretlerinin sağlığı üzerine havadis verilecektir.

2-    “Şahsiyata” kesinlikle meydan verilmeyip bir vali ya da mutasarrıfın hırsızlık, yiyicilik, öldürme ya da çirkin bir iş işlemiş olduğu söylenecek olursa, bunun doğruluğunun ispat olunamadığı bildirilerek saklanması ve yayınlanmasına asla müsaade olunmaması.

3-    “Ermenistan” sözcüğü gibi tarih ve coğrafyayla ilgili adların anılması yasaktır.

4-    Yabancı hükümdarlar aleyhinde yapılan suikast girişimlerinin ya da yabancı memleketlerde yapılacak kargaşa çıkarıcı gösterilerin sadık ve kendi halinde ahalimizce bilinmesi uygun olmadığından, bunların herhangi bir biçimde ve yolda olursa olsun yayınlanmamaları. 

Birinci maddeye dayanılarak padişahın sağlıklı olduğunu yazmak serbest, hastalığını yazmak yasaktır. Avrupa’nın ünlü doktorlarından biri saraya davet edilecek olursa, gazeteler bunu “Boğaziçi havasını teneffüs etmek” veya “Mekteb-i Tıbbiyeyi ziyaret”  amaçlı olduğunu yazarlardı.

Dr. Besim Ömer Paşa İstanbul çeşmeleri üzerine bir makale yazar, yazı Servetifünun dergisinde yayınlanacaktır. Yazıyla birlikte bir çeşme başında dua eden yaşlı bir adamın da resmi basılacaktır. Sansür memuru Ebülmukbil Kemal Bey resmin yanına bir soru işareti koyar. Dergi sahibi Ahmet İhsan (Tokgöz) Kemal Beye bir tezkere yazarak soru işaretinin sebebini sorar. Sansür memuru Kemal Beyin cevabını birlikte okuyalım.

“Çeşme resmi gerçekten pek güzel ve dua her Müslüman’ın gözünde şüphesiz ki kutsaldır. Lakin bugünlerde kötü düşünceliler o kadar çoğaldı ki, bu güzel resmi Servetifünun ’da görür görmez (Hah! Bunu bu biçimde burada yayınlamak, alttan alta: “İşimiz duaya kaldı” demek olduğunu anlatmaktır) anlamında saçmalayacaklarını bildiğimden…”

Hüseyin Cahit “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı bir makaleyi Fransızcadan çevirir. Yazıda bir cümle içinde Fransız İhtilali’ne atıfta bulunulmaktadır. Sen misin “ihtilal” yazan, gazete kapatılır, sahibi Ahmet İhsan ile yazar mahkemeye verilir. Mabeyin Başkâtipliği konu ile ilgili olarak Adliye’ye bir tezkere yazar.

“Edebiyat ve Hukuk masum başlığı altında Servetifünun gazetesinin ekli sayısında yayınlanan makalede Fransa kral ve kraliçesinin idamlarına ve Büyük İhtilal’e ait vakalar kamunun gözleri önüne konarak, kimseye minneti olmayan velinimetimiz yeryüzü Halifesi Efendimiz Hazretlerine karşı isyana kışkırtılmakta olup böylelerine karşı Avrupa’da her memlekette ağır cezalar verilmekte ve hatta Amerika’da linç cezası uygulamakta olduğundan, adı geçen gazetenin imtiyaz sahibi ile bütün ilgililerinin derece derece cezalandırılması ve sonucunun bildirilmesi, Padişah Hazretlerinin iradesi gereği duyurulur.”

Pek çok kelimenin kullanılması yasaklanmıştır. İsyan, ihtilal, hürriyet sözcükleri haydi haydi yasak ama sadece bu kadar değil. Örneğin Abdülhamit’in iki kardeşi Reşat ve Murat isimlerini kullanmak yasaktır. Reşat yerine Neşet, Murat yerine Mirat kelimeleri kullanılıyordu. Ola ki, maazallah, kendisi tahttan indirilip Murat veya Reşat’tan biri tahta çıkarılabilirdi. Halit Ziya Uşaklıgil “40 Yıl” adlı eserinde o dönemde muhtemelen hiçbir çocuğa Reşat veya Murat adının konmadığını yazar.

Abdülhamit’in büyük ve gösterişli bir burnu olduğundan burun kelimesi yasaklanmıştı. Çünkü “burun” denerek, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi Halife Hazretleri ile alay edilmiş olabilirdi. Hüseyin Cahit, Piere Loti’den çevirdiği İzlanda Balıkçısı kitabında akla karayı nasıl seçtiğini anlatıyor.

“Bazı sözcükler vardı ki, onların kullanılmasının doğru olmayacağını bütün yazarlar bilirdi. Çünkü Tanrının yeryüzündeki gölgesinin çok büyük, kuraldışı ve gösterişli bir burnu vardı. ‘Burun’ sözünün onunla alay edilmesi sonucunu yaratacağı kanısına varılmıştı. Ben İzlanda Balıkçısı’nı çevirirken coğrafyayla ilgili “burun” sözü geldikçe “karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri” diye yazıyordum.”

Abdülhamit istibdadının en önemli üç aygıtı ve simgesi “sansür, jurnal hafiye”dir. Hükümeti, orduyu, efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyu) kontrol altında tutmayı hedefleyen Abdülhamit, hatıratında “Bizde sansür elzemdir” diyerek şunları yazıyor.

“Tebaamıza çocuk muamelesi etmeye mecburuz; hakikaten de büyük çocuklardan farkları yoktur. Ebeveyn veya mürebbi nasıl gençliğin eline zararlı neşriyatın geçmemesine dikkat ederse, bizim hükümet de halkın fikrini zehirleyecek her şeyi halktan uzak tutmaya çalışmalıdır.”

Bu anlayış Abdülhamit’i gizli bir polis teşkilatı kurmaya ve hafiye örgütünü geliştirmeye götürür. Jurnal ve hafiye örgütü tam bir korku toplumu yaratır. Osmanlıcada istihbarat raporu anlamında kullanılan, Fransızcadan gelen bir terimdir jurnal. Bir yandan hafiye örgütü gelişirken, jurnal vermeyi teşvik eden bir yönetim oluşturulur. Jurnalin bir başka kişiye iftiradan ibaret olması bile jurnalciyi zor durumda bırakmaz hatta tebrik edilir. Jurnalcilik karlı bir işkolu haline gelir. İmparatorluk idaresi jurnallerin kucağında yürür. Devletin en üst yöneticileri bile jurnal korkusu nedeniyle rutin görevlerini bile yerine getiremez haldedir. Kudüs’teki görev yerine gitmek üzere yola çıkan bir vali İzmir’de mola verir. Teamül gereği, görev yerine giden valinin konakladığı kentin valisini ziyareti gerekir. Ama İzmir Valisi gözden düşmüş eski sadrazam Mithat Paşa olunca bu ziyaret gerçekleşmez. Jurnal devletin hemen tüm aygıtlarını çalışamaz veya daha doğru bir ifade ile jurnalle çalışır hale getirmiştir.

Abdülhamit’in kuruntulu ruhsal yapısı çevresindekiler tarafından alabildiğine sömürülmüştür. Kendisini eleştirebilecek, ona doğruyu söyleyebilecek tüm mekanizmaları ortadan kaldıran 24. Osmanlı Sultanının çevresi, kendisinin evhamlı yapısını daha da pekiştiren ve bu yolla sadakatlerini göstererek mevki ve rütbe sahibi olmaya çalışan kişilerce çevrilmişti. Düzmece jurnallerin bile kendilerine az veya çok çıkar sağladığını gören hafiye teşkilatı üyeleri, birilerini ne kadar çok karalarsa o kadar fazla ihsan sahibi olabileceklerini de çabuk keşfetmiştir. Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin oğlu Muhtar Bey, Kurban Bayramı selamlık alayının, dinamit atılması tehlikesinden dolayı Dolmabahçe Sarayında yapılmasına engel olmuş ve bu jurnaline mükâfat olarak Şurayı Devlet Mülkiye Reisliğine aza tayin edilmiştir. İstanbul depremi sonrası padişahın sağlığını soran telgraf çeken Ankara Valisi Memduh Paşa, Dâhiliye Nazırlığına getirilmiştir.

31 Mart hadisesinden sonra Abdülhamit tahttan indirildi. Yeni yönetim 33 yıllık bir “Yıldız arşivi” sorunuyla yüz yüze geldi. Arşivde bulunan binlerce jurnalin yayınlanması konusunda sert tartışmalar yaşandı. Hüseyin Cahit’in 1909 yılında Tanin Gazetesinde yayınlanan bir makalesi bu tartışmalar hakkında bize önemli ipuçları veriyor.

“Yıldızda bulunan bütün kıymetli eşyadan ziyade bizce bu jurnallerin manevî kıymeti vardır. Bu evrakın tetkiki karanlık Abdülhamit devrinin esrarengiz noktalarını aydınlatacak, bazı sahte şöhretleri yok edecek, bazı kimseleri de halk nazarında maruz bulundukları şüpheden kurtaracaktır zannederiz.

Yıldız evrakının tarih noktai nazarından haiz olduğu fevkalâde ehemmiyeti kimse inkâr edemez. Bu. jurnaller dünyada yegâne bir hazinei vesaiktir,

Meşrutiyet idaresini kurtarmak için en birinci çare, Yıldızda bulunan jurnalleri neşretmektir.

Geçen sene Meclisi Mebusanda bir hâdisei marufe üzerine bir karar ittihaz edilmişti ve umum meclis bilaistisna bu karara iştirak eylemiş idi. O da, jurnalcilerin Meclise kabul olunmayacağı, şayet âzadan birinin jurnali çıkarsa Meclisten dışarı atılacağı kararından ibarettir.

“Heyeti Vükalâ içinde, meb’usan içinde, âyan içinde, valiler içinde ne suretle ve neye dair olursa olsun jurnal vermiş kimse varsa behemehâl, hiç bir dakika bile gecikmeksizin bunları ilân etmeli ve bu mutena makamları, her türlü şüphenin fevkinde bulundurmalıdır.

Böylelerinin biran evvel jurnallerini neşretmek, biran evvel fenalıklarına nihayet vermek demektir. Zaten bu yüksek ve mühim makamlar temizlenirse ötekilerin ehemmiyeti kalmaz. Çünkü en hain jurnalciler eski devirde en ziyade sivrilmiş olanlardır.”

Hüseyin Cahit, devletin tüm aygıtlarına sızan jurnalcilerin temizlenmesini istiyordu. 33 yıllık jurnal arşivinin yayınlanması, Osmanlı’nın kendisiyle yüzleşmesini, hesaplaşmasını sağlayabilecek bir fırsattı. Doğal olarak bu makale tam bir bomba etkisi yarattı. Çünkü Abdülhamit döneminin pek çok önemli ismi yeni yönetimin içinde kendisine yer bulmuştu. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi jurnallerin büyük kısmı yakılarak imha edildi. Yine de imha edilmekten kurtulmuş bazı jurnaller sayesinde istibdat dönemi ve jurnalciliğin vardığı boyutu görmemiz mümkün olabiliyor.

Tahttan indirilip yerine hanedan üyelerinden birinin getirileceği kuşkusu yaşayan Abdülhamit, her bir hanedan üyesini gözetim altında tutmuştur. Abdülhamit’in kardeşi Reşat Efendi’yi izleyen hafiyenin jurnalini okuyoruz.

“18/Mayıs/1314

Devletlû necabetlû Reşat Efendi hazretleri bu gün Saat dördü beş geçerek Maçka tarafından Nişantaşına kadar yürüyerek Şişli cihetine gelmişler, saat onikiye yirmi kala dönerek Maçka tarafına gitmiştir. Teşvikiye camiinin alt tarafında Maçka tarafından gelmekte olan Şûrayı Devlet Reisi Said Paşaya tesadüf etmiş ise de selâm, verildiği görülmemiştir.

Tüfekçi kulları

İbrahim”

Hanedan üyelerine yapılan hekim ziyaretleri bile bir jurnal konusudur.

“1/Temmuz/323

Yusuf İzzettin Efendinin Çamlıcadaki köşküne işbu pazar günü doktor Nuri Paşanın gelip gitmiş olduğu maruzdur, ferman.

Ferik

Mehmet Vasıf bin Ali”

Meclis katibinin oğlunun sünnet düğünü de jurnal edilmiştir.

“16/Haziran/320

Mecit Efendinin köşkünün bitişiğinde Galata gümrüğünde Mümtaz, Zaptiye Nezareti meclis kâtibi Şefik Beylerin mahdumlarının yarın hitan cemiyetleri (sünnet düğünleri) icra edileceği ve cemiyet kalabalık olacağı gibi birçok kimselerin davetli bulunduğu memur kullarının ihbarı üzerine maruzdur, ferman.

Yaveri hususi hazreti şehriyarileri süvari feriki Mehmet”

Hanedan mensubu kadınlar da jurnalden nasiplerini almıştır. Üstelik jurnal sahibi Üsküdar Mutasarrıfıdır.

“13/Eylül/317

Cemile Sultan hazretlerinin dünkü gün kerimesi Fatma Sultan hanımefendiyle Beşiktaş’a azimet ve akşamüzeri Paşalimanındaki sahilhaneye avdet ettikleri maruzdur, ol babda.”

Üsküdar Mutasarrıfı Hamdi

Zaptiye Nazırı’nın, Mektupçu Sırrı Beyefendinin “familyası” ile beraber “alenen işret” ettiklerine dair jurnali çok çarpıcıdır.

“Büyükadada oturan «Mâbeyini hümayun cenabı melûkâne» mütercimlerinden Maarif Nezareti celilesi mektupçusu Sırrı Beyefendi, geçen cumartesi günü familyasiyle beraber Burgaz adasına gitmiştir. Oradaki gazinoda karisiyle beraber kahve içmişlerdir. Oradan kalkıp Hıristos manastırına gitmişler ve familyasiyle alenen işret etmişlerdir. Akşamüzeri sarhoş oldukları ve İslâm dinine yakışmıyacak halde hıristiyan ahali arasında «kemali rezaletle avdet» etmişlerdir. Bu hal halkın hayret ve istihzasını mucip olmuştur. Tafsilâtına dair Adalar zabıtasından alınan jurnal ile ilişikleri arz ve takdim kılınmış ve bu hal birinci defa olmayıp pek çok tekerrür etmiş olmakla olbapta…”

Zaptiye Nâzırı Nâzım

Valinin oğlu kumar oynar mı?

Vali Paşanın mahdumları, Mektupçu Muavini Kenan, bazı erkânı vilâyet kumar oynamak için bugün Şirketi Hamidiyenin Osmaniye vapuriyle Foçaya azimet eyledikleri maruzdur. Ferman.

İzmir: Yaverândan Refik

Padişahın özel doktoru Mavro Yani Paşa’nın zamparalığı jurnalleniyor.

“Mavro Yani Paşa dünkü pazartesi günü saat üç buçukta mabeyini hümayundan konağına çıkarak saat dokuz buçukta kira arabasına binerek Nişantaşı yoliyle Beyoğlunda Derviş sokağında yirmi altı numaralı umumhaneye girmiş, yarım, saat sonra yürüyerek Bonmarşeye gelerek bazı eşya satın aldıktan sonra yine yaya olarak Mösyö Kumbarinin evine, yarım saat kaldıktan sonra yine kira arabasına binip tekrar Derviş sokağındaki umumhaneye uğramış, bir çeyrek saat sonra hareketle saat bir buçukta konağına, saat beş buçukta mabeyini hümayunu cenabı mülükâneye avdet etmiş olduğu maruzdur.

İmzasız”

Halep Kumandan Vekili Ali Muhsin Paşa, mesaisini kaytardığı için Halep Valisini saraya jurnalliyor.

“Halep valisi Raif Paşa hazretleri bir müddetten beri mühamı umuru vilâyeti terk ederek hanesinde oturmakta ve şu bir haftadan beri vücutça hiçbir hastalığı olmadığı halde rahatsızlığını bahane ederek gündüz harem, gece selâmlık dairesinde ahbaplarıyla vakit geçirmekte ve kâffei muamelât ve evrak ve muhaberatı mektupçu Şahap Efendinin ellerine tevdi ile imza ettirmekte olduğu ve bu halin asayiş ve inzibatı vilâyetin günbegün muhtel olmakta bulunduğu berayi malûmat arzolunur, ferman.”

Abdülhamit’in baskıcı İstibdat Dönemi’nin simgesel üçlüsüdür; sansür, hafiye, jurnal. Kanımca; 31 Mart 1908’den sonra kademeli olarak yönetime gelen İttihat ve Terakki, Yıldız arşivini yok ederek veya edilmesine göz yumarak çok önemli bir tarihsel fırsatı kaçırmıştır.

  1. Bölümün Sonu.

Dördüncü ve son bölümde Abdülhamit’i ve onun anlayışını yeniden başımıza taç etmek isteyenlerin iddialarını tartışacağız. Çok yakında.

RUH GÜNÜ

 

 

Bu yazı 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü münasebetiyle kaleme alınmıştır.

Didim’de yaşayan Nazmi Z.  2 Eylül’de Facebook sayfasına “En değerli varlığım. Canım eşim, kader ortağım, dert arkadaşım. Evimin neşesi, yuvamın direği sen varlığınla çok yaşa. Seni veren Allah’a şükürler olsun”  diye yazmış, beş hafta sonra, 9 Ekim’de, evi terk eden eşini ve kayınvalidesini pompalı tüfekle öldürmüş.

Eski lahitleri kırıp içinde hazine arayan H.E’ nin yanmış bacağı bulunuyor ormanlık alanda. Muhtemelen birlikte define aradığı V.E tarafından öldürülen H.E cinayetini, ünlü televizyon yapımcısı Müge Anlı araştırıyor. Müge Anlı’nın, muhtemel katil zanlısına “Ben seni çok sevdim Veli dayı, gel sen bu olay nasıl oldu, onu bana anlat” dediği söyleniyor.

Cumhuriyet Gazetesi, 9 Ekim’de beş ton patlayıcı kullanarak meydana gelen terör saldırısını “Şemdinli’de 10’u şehit 18 ölü” şeklinde duyurdu.

Görüyorsunuz, sıradan haberler, dahası da var: Sevgi izi adıyla dövme yaptırılan kişi sayısı yirmi bini geçti, yüz bilmem kaç gündür sosyal medyada fellik fellik aradığımız Hürşit Külter Kerkük’te ortaya çıktı, Ortadoğu’nun kurtuluşunun Hillary Clinton’un ABD Başkanı olmasına bağlı olduğunu öne sürenlerin sayısı artmaya başladı. Bana kalırsa, bunların hiçbiri akıl sağlığı koruma gününün anlam ve öneminin altını çizmeye yeterli gelmiyor. Dünya Ruh Sağlığı Günü’nün şatafatına uygun, anlatacağım bir öyküm var, üstelik bizatihi başımdan geçen bir olay bu. Buyurun başlıyoruz.

Çok aşırı kalabalık olmadığı saatlerde metroyla yolculuk yapmayı severim, maalesef ender olarak fırsat bulabiliyorum. Özellikle sayıları/oranları giderek artan akıllı telefon kullanıcılarını izleyip, başlarını içine gömdükleri ekranlarda hangi uygulamaları kullandıklarının istatistiklerini tutmaya bayılırım. Çok kabaca diyebilirim ki, oturanların neredeyse yarısı, elindeki akıllı telefonu karıştırıyor; gençler ağırlıklı olarak WhatsApp gibi mesaj programları kullanırken, orta yaşlılar sosyal medyada “takılıyor”. Kitap okuyanlar mı? Sanırım vagon başına bir kişiden, tren başına bir kişiye düşmüş durumda.

Ayakta kalacağım besbelliydi, acelem de yok, kalabalığın en ardında kapıya ilerliyorum. Hemen yanımda otuz yaşında ya var ya yok, düzgün giyimli, hafif makyajlı bir kadın ilerliyor. Şimdi anlatacağım olay olmasa bu ayrıntıların farkında bile olmazdım. Bir, iki saniye içinde, metronun kapısına çok yaklaştığımız an yanımdaki hanımefendi, çantasını açıp içinden çıkardığı küçük bir yastığı üstündeki tişörtün/bluzun altına yerleştiriverdi. Oldu mu sana 7-8 aylık gebe bir kadın. Şaşkınlıktan bütün adabı muaşeret kurallarını unutmuş, bakıyorum kadının 8 aylık karnına. Göz göze geldik bir an, artık metroya giriyoruz, gülümsedi, işaret parmağını burnuna götürüp “sus işareti” yaparken göz kırptı. Yaptı mı beni de suç ortağı… Metro kalabalık, kalabalık ama 8 aylık gebe bir kadını görmezden gelecek kadar kalabalık değil. Genç kadın koridora girerken, elinde akıllı telefon bir delikanlı fırladı yerinden. Metronun kapısında iki saniye içinde 8 aylık gebe kalıveren genç kadın çok kibarca bir teşekkür edip yerleşti koltuğa. Şimdi size sormak isterim; en çoğundan 20 dakikalık yolculukta oturabilmek için gebe taklidi yapma konusunda uzmanlaşmış, yakalanacağından korktuğu zaman, bir göz kırpmayla tanığını suç ortağına çevirebilen bir kişi, hangi çıkar için neleri göze alma gücüne muktedirdir.

Bir kişinin tek bir davranışından yola çıkarak ahkâm kesmek olmaz, bilirim; lakin akıl sağlığı gününde kendimi “fermanlı” sayıyorum.  Dünyayı felakete sürükleyen bazı tarihsel olayların ardında tek bir kişinin eli, o elin arkasında da onu yaratan bir toplum olduğunu hatırlatmak isterim. 10 Ekim 2015 Ankara katliamından, 9 Ekim 2016 Şemdinli katliamına dek yaşadığımız şiddet ikliminin ardında toplumu saran bir nefret dili olduğunu, bu nefret dilinin bizi içine alıp hapsettiğini, ele geçiremediklerimizi de kör/sağır/dilsiz ettiğini görmek zorundayız. Birkaç saniyede gebe oluverip oturacak yer kapan bir zihniyet ve onu besleyen kirlenmiş ortak akıl, bütün bu katliamları gerçekleştiren zihniyetin ikizidir. Biri, diğerinin var oluş sebebidir. Biri ortadan kalksa bile, diğeri onu yeniden yaratır.

Dünya Ruh Sağlığı Günümüz kutlu ve uğurlu olsun…

 

Dipteki Not

Fermanlı: Eskiden akıl sağlığı yerinde olmayanların boynuna “yaptıklarından sorumlu olmadıkları, delidir, ne yapsa, ne söylese yeridir” anlamına gelen bir ferman bağlanır ve bu kişilere fermanlı denirmiş.

 

 

 

NIKOLA VAPTSAROV- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Bulgar şiirinin önemli isimlerinden Nikola Vaptsarov, 1909-1942 yılları arasında yaşamıştır.
Bulgaristan’ın Bansko kasabasında doğdu. Babası öyle istediği için makine teknisyeni oldu. Sofya Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi görme düşünü hiçbir zaman gerçekleştiremedi. Sol siyasi görüşleri nedeniyle sık sık işsiz kaldı. Tek şiir kitabı “Motor Türküleri” 1940 yılında yayınlandı. İkinci Dünya Savaşı’nda Bulgaristan, Alman Faşizmi tarafından işgal edilince Komünist Parti saflarında ülkesini savundu. 1942 yılında tutuklandı ve işkence gördü. 23 Temmuz 1942’de beş arkadaşı ile birlikte 33 yaşında kurşuna dizilerek idam edildi. 19 Haziran 1953 tarihinde Budapeşte’de “Halklar arasında barış ve dostluğa katkıdan dolayı” Vaptsarov’a Dünya Barış Konseyi’nin onur ödülü verilmiştir.

Bulgar ve Makedon şiirine işçi sınıfının psikolojisini ilk kez dâhil eden Vaptsarov, işçi dünyasına ve onun mücadelesine seyirci kalmayan, aksine içinde olan bir isimdir. Vaptsarov bir konuşma gibi doğal ve yalın şiirinin özüne hem toplumsal, hem kişisel dram nitelikli, emekçi insan, onun ekmek, mutluluk ve özgürlük kavgası temasını yerleştirir. Şiirlerinde günlük yaşamın en basit ve kişisel olgularıyla, en yüce insancıl ve toplumsal ideallerini yoğun ve doğal bir biçimde harmanlar.
Şairin tüm şiirlerinde emekçiye, adalete, güzel geleceğe duyduğu inanç gözlenir. Vaptsarov inanç, mücadele, kavga ve hayata duyulan sevgi konularını altını çizerek ele alır. Örneğin “İnanç” başlıklı şiirinde şöyle seslenir:

“İnancım
zırhla kaplıdır göğsümde
ve bu zırha işleyecek
kurşun icat edilmemiştir, henüz!
icat edilmemiştir!”

Çeviri: Erdal Alova

“Doğduğum Ülke” ve “Mektup” başlıklı şiirlerinde hayatın gerçekten iyi olacağına inancı sonsuzdur. Mücadeleyle daha güzel bir hayata ulaşacağından çok emindir. Bu inanç aynı zamanda insana inançtır. İnanç ona göre hayattır, aşktır, nefes almaktır ve mücadeledir:

“…Ve şimdi sana anlatmak istiyorum
nasıl güçlü olduğumu
inançla ve güçle!…
Ve inanıyorum geçeceğimize,
gecenin ve karanlığın arasından
kırarak buzları güçlü ellerimizle…
ve güneş yeniden parıldayacak
canlandırıcı
ışınlarıyla…”
Çeviri: Erdal Alova

Ülkemizde Nikola Vaptsarov’un şiirleri Özdemir İnce, Ataol Behramoğlu ve Erdal Alova’nın çevirileriyle dergi ve antolojilerde yayınlanmıştır.

Nikola Vaptsarov’un Ataol Behramoğlu tarafından çevrilen “Veda Şiiri” adlı şiirini, bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“VEDA ŞİİRİ
Karıma
Geleceğim bazen uykudayken sen
Beklenmedik, uzak bir konuk gibi.
Sokakta, bir başına koyma beni
Kapıyı sürgüleme üstümden
Usulca girecek, bir yere ilişeceğim
Bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne.
Görüntün doyasıya dolunca gözlerime
Seni kucaklayacak, ve çıkıp gideceğim.”

Çeviri: Ataol Behramoğlu

KAYNAKLAR
1- – Dünyanın En Güzel 100 Şiiri, Editör: Halil Gökhan, Kafekültür Yayıncılık, 2015.
2- Melahat Pars, NİKOLA VAPTSAROV’UN EDEBİ YARATICILIĞI VE TÜRKÇE’YE KAZANDIRILAN ŞİİRLERİ, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 53, 2 (2013) 201-210
3- Vikipedi
ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

OLMAZ BÖYLE, BÖYLE OLMAZ

Toplumların köşeye sıkıştıkları, at izi it izini bırakın, bok böceği ile zürafanın birbirine dolandığı dönemler vardır. Böyle zamanlarda fizik kaideleri devreye girer; homo sapiens adlı memeli türü, köşeye sıkıştığı dar boğazlarda kayaları yıkar, çok üstüne gelindiğinde ise eline geçirdiği taşı yapıştırır zalime, zulmedene. Yani zor oyunu bozar. Nedir, fizik yasalarının “el aman” dediği, bok böceğinin zürafayı yuttuğu, sıçığını da bize bıraktığı bir çağ bu.

Öyküyü biliyorsunuz ama olsun varsın. Kemal Sunal’ın salak oğlanlı filmlerini 8526 kez izleyip, 8527. keresinde gülmekten kırılan bir milletin evlatlarıyız. Kafamıza anca giriyor.

Hoca Nasreddin sabah gün ışırken yabancısı olduğu bir köye varır. Daha köyün girişinde at kadar çoban köpekleri etrafını çevirir. Sabahın köründe yabancı köyde ne işin var Nasreddin Hocam, bilmez misin “eşkıya düze inmiş, yiğitler olmuş derdest”, kır dizini otur evinde. Her ne hal ise, ola ki Hoca’nın özel hayatı, bizi hiç ırgalamaz. Etrafını çeviren zebella türü köpeklere atmak için bir taş aramış gözleri. Ne de olsa köy yeri, ortada olmasa kenarda mutlaka bir taş olur. Gözüne kestirdiği münasip bir taşa uzanmış, ı ıh, yerinden oynamıyor, bir diğerine uzanıyor yok, köpekler yalayıp yutmak üzere Hoca Nasreddin’i. Can havliyle bir diğerine uzanıyor, boşuna gayret, taşı oynatmaya imkân yok. İşte o zaman, ellerini açıp, başını göğe çeviriyor.

“Te Allaam, nasıl bir köy yaratmışsın, taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar.” 

Öyle boş boş bakmayın, bildiğim kadarıyla aynı köydeniz.

Bok böceği zaferini kutluyor.

Ya biz?