Aylık arşivler: Kasım 2016

ABDÜLHAMİT VE YENİ OSMANLICILIK

“Yeni Osmanlıcılık” terimini giderek daha sık duyduğunuzu, üç aşağı beş yukarı anlamı konusunda bir fikriniz olduğunu sanıyorum. Günümüzde hem AKP, MHP ve diğer sağ partilerin tabanları arasında çok sayıda savunucusu olduğu anlaşılıyor. Üzerinde uzlaşılmış bir örgüt, parti vb. yapı olmamasına, siyasal duruşlarını ilan eden bir bildirgeleri de bulunmamasına rağmen sosyal medyada sıkça kullanılan bir sembolleri bulunuyor. Son şekli II. Abdülhamit döneminde verilmiş olan Osmanlı arması, bu fikriyatın simgesi hale gelmiştir. Armanın içinde irili ufaklı motifler bulunuyor; tuğranın çevresindeki güneş motifi padişahın gücünü, terazi Osmanlı adaletini, kitap Osmanlı kanunlarını ve Kuran’ı, yeşil sancak hilafeti, kılıç, tabanca, tüfek, mızrak, top türünden envaı çeşit silahlar Osmanlı’nın “yenilmez” ordusunu temsil ediyor.

metal-kaliteli-osmanli-armasi

MHP ve AKP’nin sosyal medya sayfalarında yapacağınız kısa bir gezintide bu armayı profil veya kapak resmi olarak kullanan pek çok kişiye ve grupçuklara rastlamanız mümkündür. Yeni Osmanlıcılık fikriyatının tarihimizdeki izleri 1908 yılındaki 31 Mart ayaklanmasına kadar sürülebilirse de, 1980 darbesi sonrası serpilip geliştiğini söylemek mümkün. Turgut Özal’ın özellikle Ortadoğu dış politikasında Yeni Osmanlıcılık işaretleri olduğu iddia edilmiştir. Nedir, Özal’ın “bir koyup üç alacağız” doktriniyle, Yeni Osmanlıcılık fikri temellerinin örtüşüp örtüşmediği tartışma götürür bir iddiadır. Ancak 12 Eylül darbesiyle ülkemiz aydınlarının tümüyle paralizi oldukları, kitapların suç aleti olarak teşhir edildiği, dini tarikatların sırtının sıvazlandığı karanlık bir dönemde, Yeni Osmanlıcılık hareketinin çok kolay beslendiği, serpildiği çok açıktır.   Yeni Osmanlıcılık fikriyatının son 10-12 yıl içerisinde büyük ivme kazanarak büyüdüğünü görüyoruz. Yeni Osmanlıcı olduğu iddiasını reddetse de, gerek dış politikaya verdiği ayar gerekse de bazı açıklamaları, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun bu fikrin günümüz ideologlarından biri olduğunu işaret etmektedir. Davutoğlu’nun, 2011 yılında yaptığı “12 yıl sonra cihan devleti olacağız” ve “bizden koparılan dünya bizimle birleşsin” açıklamaları bu gözle okunmalıdır. “Bizden koparılan dünya” deyişinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanuni dönemindeki sınırları içinde kalan topraklar ve ülkeler üzerinde söz sahibi olmayı talep eden bir dış politika tercihi dile getirilmektedir. Türkiye’nin son yıllarda Ortadoğu üzerinde “agresif” bir politika izlemesinin, sosyal medyada Musul ve Kerkük’ü içine alan yeni Türkiye haritaları paylaşan aklı evvelliğin sebeplerinden biridir Yeni Osmanlıcılık zihniyeti.

403424-3-4-6769d

Yeni Osmanlıcı anlayışın sahip çıktığı, yücelttiği, her davranışında ve kararında bir keramet aradığı ve bulduğunu sandığı bir Osmanlı padişahı var geçmişimizde: II. Abdülhamit. Osmanlı İmparatorluğu’nun Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden dolayı yıkıldığı iddiasını dile getirenler, 31 Mart sonrasına ait tüm tarihimizi bir ihanetler zinciri olarak görmektedir. Bu görüşe göre Abdülhamit’i tahttan indiren İttihat ve Terakki ile hilafeti ve saltanatı kaldıran Cumhuriyet rejimi aynı çizgide, değerde ve aynı ihanet zinciri içindedir.  İddiaya göre, ihanet İslam’a, Halifeliğe, Osmanlı Devleti’ne ve Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne karşı gerçekleştirilmiştir. Bu savların sahiplerinin seslerini giderek yükselttiğini, hızla çoğaldıklarını, görüşlerini açıkladıkları kürsü ve mevkilerin çıtasını oldukça yükselttiklerini söyleyebilirim.

Yeni Osmanlıcılık hareketi ile Abdülhamit’i başımıza taç etmek için mücadele veren zihniyetin nasıl olup da sarmaş dolaş olduklarını yeterince anlatmış olduğumu sanıyorum. Günümüzde en kallavi okumuş yazmışından, kahve köşesi çokbilmişlerine kadar hemen herkesin siyasal görüşleri ile kafasındaki Abdülhamit profili arasında yakın bir ilişki olduğunu söylemek büyük bir hata olmaz. Abdülhamit’in b.k.nda boncuk olduğundan emin olup bu boncuğun saf elmas olduğunu kanıtlamaya çalışan çok sayıda araştırmacı tarihçi, gazeteci, siyaset adamı/kadını, dini tarikat lideri ve akademisyenimiz mevcut. Bu kişiler arasından seçtiğim birkaçının bazı fikir, iddia ve görüşlerini birlikte okuyacağız. Bu kişilerin görüşlerini neşrettikleri kaynakları yazının sonunda bulabilir ve bu görüşleri daha detaylı tanıma olanağı bulabilirsiniz. Bu görüşlerden bazılarına karşı çıkış nedenlerimi ve karşı tezlerimi yazma gereği duymadım. Okuduğunuzda niye yorum yapma gereği duymadığımı kolayca anlayabilirsiniz. Doğal olarak kendimi tutamayıp yaptığım yorumlar da oldu. Başlıyoruz…

İsmailağa Cemaatinin ünlü isimlerinden, Cübbeli Ahmet Hoca adıyla tanınan Ahmet Mahmut Ünlü ile başlıyoruz. Abdülhamit’in bir “veli” olduğunu kanıtlamak üzere bir kıssa anlatıyor Cüppeli Ahmet Hoca.

“Gecenin üçünde Abdülhamit yaverini çağırıyor, arabasını hazırlatıyor, saraydan ayrılıyor. Arabacıya gideceği yolu tarif ediyor. Bir evin önüne geldiklerinde Abdülhamit arabacıya durmasını söylüyor. Sonra da yaverine, önlerinde durdukları evin kapsını çalmasını ve kapıyı açan kişinin kafasını kesmesini söylüyor. Tabii kesiliyor kapıyı açanın kafası. Ertesi gün komşular geliyor eve. Kapıyı çalıyorlar, bir kadın açıyor kapıyı. Anlatıyor kadın olup biteni. Meğer kafası kesilen oğluymuş ve bu oğul annesine tecavüz etmek üzereymiş. Bir veli yetişmiş, kadını kurtarmış ve oğlunun kafasını kesmiş.”

Ah, yok ki günümüzde böyle veliler, halifeler, sultanlar. Olsa ne kadın cinayeti kalacak ne de tecavüz.

 

ahmet_mahmut_unlu

Ahmet Mahmut Ünlü (Cüppeli Ahmet Hoca)

 

Abdülhamit üzerine kitap yazanlardan birisi de Kadir Mısıroğlu’dur. İsminin başında “üstat” unvanı taşıyan Kadir Mısıroğlu, Abdülhamit’i “kalp gözü açılmış” olarak tanımlar. İddiasına göre, 1905 yılında Mustafa Kemal Harbiye’de diploma almak için Abdülhamit’in karşısına geldiğinde “ya, demek sen geldin” demiştir. Kadir Mısıroğlu bu anekdottan yola çıkarak, Abdülhamit’in Mustafa Kemal hakkında keramette bulunduğunu, Osmanlı’yı işgalcilerin değil, Mustafa Kemal’in yıkacağını kalp gözüyle bildiğini iddia eder. Kadir Mısıroğlu’na göre Abdülhamit evliyadır, hatta çoğu Osmanlı padişahı evliyadır. Bu konuda yaptığı bir konuşmasını aynen naklediyorum.

“Sadece Abdülhamit değil Osmanlı padişahlarının çoğu evliyadır,  hayvanat bahçesinden kaçan aslanı ayağıyla iterek kafesine koymuştur.  Ayağıyla ite ite kümesine soktu kaçan aslanı.”

Kadir Mısıroğlu bir başka söyleşide, katıldığı bir ruh çağırma seansını anlatır. Mısıroğlu, “Mustafa Kemal’in ruhunu çağırtmış; Osmanlı’ya, İslam’a ve Abdülhamit’e nasıl ihanet ettiğini itiraf ettirmiştir”.

 

7115245-127190

Kadir Mısıroğlu

 

Gazi Eğitim Enstitüsü Tarih Bölümü mezunu İsmail Çolak’ın Osmanlı Tarihi üzerine yazdığı “Bitmeyen Hesaplaşma: Hilal İle Haçın Dünü Bugünü”, “Osmanlı’nın Gizli Tarihi”, “Son Osmanlı Vahdeddin”, “Dünya Osmanlı’ya Hasret”, “Modern Zamanlarda Osmanlıyı Aramak”, “Kıtalara Sığmayan Osmanlı” başlıklı kitapları bulunuyor. Abdülhamit hakkındaki kitabı ise “Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası” başlığını taşıyor. Kitabın yazarı Abdülhamit için iddia edilen “Kızıl Sultan” iddialarını şu satırlarla “çürütüyor”.

“Onun yardım severliğinin din, ırk ve renk ayrımı tanımadığına işte çarpıcı bir misal daha:

Hem de “Ermeni katili”, “kızıl sultan” gibi iftiraları kendisine atan Ermeni milletinden Kirkor oğlu Onnik isimli gence yaptığı bir yardım…

“28 Mayıs 1899 ‘da Abdülhamid’in eline bir dilekçe ulaşır. Altı yıl önce sol bacağını kaybeden 26 yaşındaki Onnik, içine düştüğü sefaletten kendisini kurtarması için sultanın kapısından medet ummaktadır.

Abdülhamid, gençle ilgilenmesi için Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) Hasan Hüsnü Paşa’yı görevlendirir.

Hüsnü Paşa, yaptığı inceleme sonucunda padişaha bir rapor sunar.

Raporda, Onnik’in bacağının kalçasına yakın bir yerden kesildiğini, takma ayağın bir korseyle bele bağlanması gerektiğini yazar. Protez ise 18 liraya mal olmaktadır.

Konu kendisine havale edilen Sadrazam Halil Rıfat Pasa, paranın ödenmesi için padişahın onayını ister. Müşfik padişah, hiç ikiletmez, takma bacağın atiyye-i seniyyeden derhal ödenmesini buyurur.

Ermeni genç Onnik, iki ay gibi kısa bir sürede muradına ermiş ve talebi o “kızıl sultan” denilen padişahın kapısından geri çevrilmemişti.”

Kitabın “Lütuf ve Cömertliği” başlıklı bölümünde Abdülhamit’e ait bir anekdot anlatılıyor. Aynen aktarıyorum.

“Bir Ramazan günü Sultan Abdülhamid, Yıldız Sarayı’nda bakanlar ve tanınmış gazetecilere iftar ziyafeti vermişti. Sofrada ağız tadıyla yenecek bir salatanın nasıl yapılacağı hakkında söz açılmıştı. Birisinin, “Salatanın yağını cömert birine, sirkesini bir hasise (pintiye) koydurmalı, bir deliye de karıştırtmalıdır.” şeklindeki latifeyle karışık tarifi, misafirlerin çok hoşuna gitmişti.

Orada bulunan yazar Ebüzziya Tevfik, söze karışıp şöyle demişti: “O halde, zeytinyağını Şevketmeab Efendimiz’e (Abdülhamid’e), sirkesini de Sadrazam Paşa Hazretleri’ne koydurmalı. Çırağan Sarayı’na da gönderip karıştırtmalıdır!” (O vakit, devrik padişah V. Murad, Çırağan Sarayı’nda hapis bulunuyordu.)

Bu konuşma, sultanın kulağına gidince çok hoşlanmış ve Ebüzziya Tevfik’i 100 altınlık bir ihsan-ı şahane ile taltif etmişti.

Görüldüğü üzere, Sultan Abdülhamid’in, kalem erbabına (yazar, düşünür) karşı hürmet ve muhabbeti bam başkaydı. Onları himaye etmeye ve maddi yardım da bulunmaya büyük özen gösterirdi.”

Sizi bilmem ama ben bu anekdottan Abdülhamit’in yazar ve düşünürlere hürmeti, muhabbeti ve onları himaye ettiği sonucuna ulaşamadım. Benim anladığım odur ki, Abdülhamit döneminde yağdanlıkların işleri tıkırındaymış.

Kitabın “Dindar Kişilik ve Yaşantısı” başlığında Abdülhamit’in dini bütün kişiliğine vurgu yapılır.

“Sultan II. Abdülhamid’in kişiliğinin en baskın/güçlü özelliklerinin başında herhalde dindar ve muhafazakâr olması gelir. Hayatı boyunca ibadetlerini hiç aksatmamış, abdestsiz evrak imzalamamıştı.”

Evrakların abdestsiz imza edilmediği hususunun kesin kanıtı sayılabilecek bir örnek daha veriyor yazar.

“Sultan Abdülhamid, rivayete göre, yatağının başında daima temiz bir tuğla bulundururmuş. Bu tuğlayı, yataktan kalktığında çeşmeye kadar abdestsiz yere basmadan, teyemmüm almak için kullanırmış.

Bir gün hanımının, niçin böyle çok titiz hareket ettiğini sorması üzerine şu düşündürücü cevabı vermiş: “Bunca Müslümanların Halifesi olarak, biz sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, Ümmet-i Muhammed bundan zarar görür!”

Abdest almadan yere basmayan Abdülhamit’in, evrakları da abdestli imzaladığına ikna olduğunuzu umuyorum.

“Abdülhamit Han’ın Gizemli Dünyası” isimli eserin yazarı İsmail Çolak, kitabında “Sakın Aleyhinde Konuşma! O, Veliydi…” başlığıyla Abdülhamit’in evliyalığına vurgu yapar.

“Yazar Ahmed Şahin’in, Adıyamanlı merhum Mahmud Allah-verdi’nin bizzat ağzından duyduğu şu yaşanmış hadise de, Sultan Abdülhamid’in “manevî hüviyetine” parlak bir ışık tutmaktadır:

“O günlerde ben de Sultan Abdülhamid aleyhtarı idim. Okulda anlatılanları gerçek sanıyor, aleyhinde bulunuyordum. Bir gün yine aleyhinde konuşurken, dükkânımdaki müşterinin biri bana çıkıştı: ‘Oğlum, sen imanlı insansın, sakın Abdülhamid aleyhinde konuşma. O büyük bir veli idi!’

Ben buna kızarak karşılık verdim : ‘Kim demiş veli diye? Memleketi bu hale getiren o değil mi? Ben öyle rivayetlere kulak asmam. Herkes bir şey söylüyor, kimi veli diye rivayet ediyor, kimi de deli diye…’

Yaşlı zat elindeki bastonuyla beni dürttü, belli ki kızmıştı: ‘Bana bak, şimdi sana öyle bir olay anlatacağım ki, bu ne bir rivayet, ne de bir söylenti. Bizzat yaşadığım, şahit olduğum, başımdan geçen bir olay bu!’ Ben bu defa dikkat kesilmiştim. Çünkü işitme, söylenti falan değil, bizzat yaşadığı bir olayı anlatacaktı. Nitekim başladı da anlatmaya: “Ben, sekiz yaşına kadar dilsizdim. Konuşamıyor, el-kol işaretiyle maksadımı anlatmaya çalışıyordum. Babam buna çok üzülüyor, ne yapacağını bilemez halde bulunuyordu. Gitmedik hoca bırakmadı, ama hiçbiri de fayda etmedi. Bir gün yaşlı komşumuz geldi, dedi ki: ‘Seni çok üzgün görüyorum, üzülmekte de haklısın. Bir baba için yavrusunun dilsiz olması kadar üzücü bir şey olamaz. Sana bir çare söyleyeceğim. Bunu mutlaka yap!’

Babam ümitle gözlerini açıp dinlemeye başladı: ‘Yarın şu yoldan Sultan Abdülhamid geçecek, oğlunu mutlaka karşısına çıkar ve ona dua ettir. Osmanlı sultanlarında yedi evliya derecesi vardır, ola ki şifa bula.’

Bu tavsiye babamın aklına iyice yatmış olacak ki, beklenen saatte yol üzerine çıktık, ümitle beklemeye başladık. Az sonra yaylı araba göründü, ama bizim ona yaklaşmamız mümkün değildi. İzdiham çok fazlaydı; uzakta kalışımıza çok üzüldük.

Fayton hizamıza gelince beklenmedik bir olay oldu. Ansızın durdu, içeriden başını uzatan Sultan Abdülhamid Han bize doğru bakarak seslendi: ‘İhtiyar! Çocuğu getir, çocuğu!’

Şaşırdık. Babam heyecanla elimden çekerek beni kalabalığın içinden arabanın yanına götürdü, elimden tutup yukarı çıkardılar. Sultan, yanaklarımı okşadı, bir şeyler okuyor gibiydi. Az sonra bana: ‘Beni tanıyor musun, ben kimim?’ diye sordu.

Benim dilim tutuktu, cevap vermem imkânsızdı. Dilsizdim. O anda bir şeyler hisseder gibi oldum. Birden dilim çözüldü, cevap verdim: ‘Sen bizim padişahımızsın!’

Bunun üzerine babam, Allah Allah!’ diye feryadı bastı. Beni aşağı indirdiler. Ondan sonra bülbül gibi konuşmaya devam ettim. Dilimin açılması onun duasıyla oldu.

İşte evladım, bu olay bir söylenti falan değil, bir yaşamadır. Sakın ola ki, Osmanlı sultanları aleyhine konuşmayasın. Onlarda gerçekten yedi evliya derecesi vardı. Dilimin açılmasına sebep onun duasıdır. Ona hep Yasin okumaktayım.”

p1

Abdülhamit üzerine kitap yazanlardan birisi de ilahiyat profesörü İhsan Süreyya Sırma’dır. Yazar, “Belgelerle Abdülhamit Dönemi” adlı kitabında, “kâfir” Avrupa devletlerine karşı Abdülhamit’in tüm Dünya Müslümanlarını birleştirmeyi ve hilafet sancağı altında toplamayı hedefleyen politikasını över. Kitabından bir paragrafı yorumsuz paylaşıyorum.

Sultan II. Abdülhamid’in Avrupa’ya karşı olan mücadelesinde en çok dayandığı kuvvet, onun panislamist görüşleridir. Onun bu görüşleri çoğu kez tatbikat sahası da bulmuştur. II. Abdülhamid’in kendi panislamist görüşlerini tatbik alanına koymak için kullandığı en büyük silah üzerinde taşımış olduğu “İslam Halifesi” sıfatı ve bu sıfatın emrinde olan tarikat şeyhleridir.

Prof. Sırma, Abdülhamit dönemi belgelerinin layıkıyla incelenmesi durumunda “yıllardır nesillerimize “medeni” diye tanıtılan Batı’nın, bu medeniyet (!) çerçevesinde bize ne denli kuyular kazdığı, ayân-beyân ortaya çıkacaktır” iddiasındadır. Abdülhamit dönemi belgelerinin incelenmesinden sonra “İslam düşmanlarını”  bekleyen akıbeti “akademik” bir dille anlatır.

“O zaman, hiç kimse Müslümana mürteci diyemiyecek, “Elhamdülillah ben de Müslümanım” deyip, İslâm’a, Allah’la ve Müslümanlarla mücâdele edenlerin gerçek dinleri ortaya çıkacaktır.

Allah şöyle buyuruyor:

“Zalimlerin yaptıklarından Allah’ı gâfil zannetme sakın. O, zalimleri, gözlerinin şaşkınlıktan fırlayacağı bir güne erteliyor.”

belgelerle_ikinci_abdulhamid_donemi_ihsan_sureyya_sirma

Abdülhamit’in “Kızıl Sultan” olmadığını kanıtlamaya çalışan tarihçilerimizden biri de Mustafa Müftüoğlu’dur. Yalan Söyleyen Tarih Utansın adlı 10 ciltlik ünlü kitabında İttihat ve Terakki, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemlerine ait tüm tarihimizi “resmi tarih” olarak değerlendirmiştir. Müftüoğlu “Abdülhamit Kızıl Sultan mı?” adlı kitabında ilk meşrutiyet meclisi ve Kanuni Esasi’nin ülkemiz gerçeklerine uygun olmadığını ve İngilizler tarafından Osmanlı Devleti’ni yıkmak için “bahşedilmiş” olduğunu iddia eder. Kitabında Sultan Abdülhamit’in kaygılarına yer verir ve ne denli haklı olduğunu ispata çalışır.

Bizim « Jön-Türkler» boş kuruntulara kapılmış mahlûklardır. Bizde bir meşrutî idare, Kanun-u Esâsî’nin ilânı demek, umum î bir mücadele ve halkı birbirine saldırtacak bir muharebe ilânı demektir. Bu hal bütün Osmanlı İmparatorluğu’nu temelinden sarsacaktır”

Hal böyle olunca Abdülhamit’in Meclisi kapatması ve Kanuni Esasi’yi askıya almasını alkışlamak boynumuza borç olur. Müftüoğlu bu görüşlerini kanıtlamak için tarihçi Yılmaz Öztuna’yı kaynak gösterir.

“Siyasî fikirlerin baskısından uzak bir tarihçi için birinci Meclis-i Mebûsân ’ın süresiz tatilini, İkinci Abdülhamid’in büyük hizmetlerinden biri olarak telâkki etmemek, tamamen imkânsızdır. Zira Türkiye imparatorluğunu, Avrupa ‘da kızgın ve saldırgan bir emperyalizmin hüküm sürdüğü 1878’de tasfiye edilmekten kurtarmıştır.”

Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleri tarafından parçalanmasına Abdülhamit’in Meclisi kapatarak engel olduğunu söylemek zır cahilliğin ötesinde bir art niyet taşır. Osmanlı Rus Savaşı 1878 yılında Rusların İstanbul’un kapısına dayanması ve Osmanlı Devleti’nin hezimetiyle sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti eli mahkûm imzaladığı Ayastefanos Antlaşması ile neredeyse devletin tapusunu Rusya’ya teslim etmiştir. Avrupa devletleri bu antlaşma ile Rusların Balkanlarda çok büyük bir güç kazanmasından ve Rusya’nın Boğazlar ve Ege Denizi üzerinden Akdeniz’de hâkim olabilecekleri olasılığından rahatsız olmuşlar ve tarafları Berlin Konferansı’na çağırmışlardır. Ünlü Alman Şansölyesi Otto von Bismark başkanlığında gerçekleşen konferansta Osmanlı delegeleri ciddiye alınmamış hatta alay konusu edilmiştir. Avrupa Devletleri Rusya’nın artan gücünü sınırlayabilmek için Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmesine izin vermiş, Osmanlı topraklarını daha sonra kendileri yutmak için semirmeye bırakmışlardır.

abdulhamid-ulu-hakan-mi-kizil-sultan-mi-ikinci-cilt-kitabi-mustafa-muftuoglu-front-1

Abdülhamit üzerine kitap yazan, Mehtap TV, Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde çalışmış, araştırmacı gazeteci yazar Mustafa Armağan’a geldik. Armağan’ın kitabının adı “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı”. Abdülhamit’in basın ve kitap yayımcılığının gelişmesine olan katkılarını şu satırlarla övüyor yazar.

“Abdülhamid döneminin Türk basını açısından olduğu kadar Türk kitap yayıncılığı açısından da en verimli yıllar olduğu Bernard Lewis tarafından ‘bile’ ortaya konulmuş bulunmaktadır. Buna göre Abdülhamid iktidarının ilk 14 yılında (1876-1890) basılan 4 bin kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili olup 1000 civarında bilim ve fenle ilgili ve ondan biraz daha fazla edebi kitap neşredilmiştir. Geri kalan yayınlar ya kanun, tüzük, yönetmelik gibi resmi yayınlardır ya da dilbilgisi, sözlük ve okuma kitaplarıdır. Edebî eserler, Abdülhamid dönemi yayıncılığında ilk sırayı işgal etmekte, onun hemen ardından popülerleştirilmiş bilimsel kitaplar gelmektedir.”

Yazımızın önceki bölümlerinde Abdülhamit dönemi sansürünü ve hamamda yakılan kitaplarla ilgili tutanakları okumuş olmalısınız. Anlaşılan Abdülhamit döneminde İstanbul hamamları yıllar boyunca yakacak sıkıntısı çekmemişlerdir.

Bilindiği üzere Abdülhamit’in polisiye romanlara özel bir düşkünlüğü bulunuyor. Geceleri ayakucundaki bir paravanın ardındaki görevliler Abdülhamit’e, aralarında Sherlock Holmes romanları da bulunan polisiye romanlar okurlarmış. Abdülhamit’in Sherlock Holmes ilgisini Kurtlarla Dans yazarı Mustafa Armağan da vurguluyor.

“31 Mart vakası sırasında yağmalandığı için Abdülhamit’in kitap koleksiyonu hakkında sağlıklı bir bilgimiz yok, ancak o yıllarda yaşayan, Abdülhamit ve Sherlok Holmes adlı bir de polisiye roman yazan Yevant Odyan’a göre ilk dönemde sultanın gözde yazarları Emile Caboriau, Ponson du Terrail, Xavier de Montepin ve Jules Mary iken, Conan Doyle’u okuduktan sonra tam bir Sherlock Holmes tutkunu olmuş, hatta Doyle’u saray davet etmiş, ancak nedense bu görüşme gerçekleşmemiş…”

Yazarın “nedense bu görüşme gerçekleşmemiş” şeklinde anlattığı olayı Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ali Sirmen’den öğreniyoruz.

“Abdülhamit döneminde muhbire muhbir değil, jurnalci denirdi. Görülüyor ki ilk modernleştiğimiz alanlardan biri de muhbirlik olmuştur. Abdülhamit döneminin jurnalleri arasında, çok ilginç olanlardan biri de şudur: Polisiye romanlara çok düşkün olan ve Sherlock Holmes öykülerinin hepsini çevirtip okutan Abdülhamit, 1904 yılında Sir Conan Doyle’u İstanbul’a çağırmış, fakat son anda huzura kabul etmeyerek münasip bir şekilde mükâfatlandırdıktan sonra geri göndermiştir.

Sultanın kendisini çağırıp nişan ve ihsan ile taltif etmesine rağmen huzuruna kabul edemeyişine anlam veremeyen Sir Conan Doyle, Doğu Ekspresi (Orient Express) ile İstanbul’dan ayrılmıştır.

Sultanın tutkuyla izlediği, yazarı huzura kabul etmemesinin nedeni yazarın İstanbul’a gelişinin akabinde kendisine sunulan şu jurnal olduğu ileri sürülüyor; jurnal metni şöyle:

“Zat-ı Şahanelerinin en sadık ve canını vermeye hazır bendelerinden bulunmam nedeniyle şu hususları bildirmeye cesaret ettim. Yüksek buyruğunuz sonucu olarak ünlü hikâyecilerden Sir Arthur Conan Doyle isimli İngiliz dün sabah Doğu Ekspresi ile İstanbul’a gelmiştir. Söylenen sözlere göre, bugünlerde huzurunuza kabul şerefini kazanacaktır. Conan Doyle’un bu daveti kabul etmesindeki gayesi sizin iltifat ve ihsanlarınıza kavuşmakla birlikte, kendisine verilecek özel izinden yararlanarak sarayınızın içini ayrıntılı olarak araştırıp, bunları yeni bir romana konu etmekten ibaret olup, bunun ise herhalde sizin şan ve şöhretinize uygun olmadığı apaçıktır. Conan Doyle bu amacını kendi dost ve yakınlarına bizzat söylediği gibi, hatta söz konusu yeni romanını basacak olan yayıncı ile anlaşma bile yapmıştır. Edinmeye muvaffak olduğum bu bilgiyi ayaklarınızın altına sunarım. Bu konuda her durumda ferman sizindir.”

Abdülhamit hakkında çok ilginç bir eser vermiş olan François Georgeon’un da zikrettiği Conan Doyle’un İstanbul’u ziyareti ve sultana gönderilen jurnali, Erol Üyepazarcı, “Sherlock Holmes’in Maceraları, Sherlock Holmes’in Anıları” adlı kitaptaki yazısında böyle anlatıyor. Böylelikle dünyaca ünlü polisiye yazarıyla ilgili olarak kaleme alınmış olan trajikomik jurnal, 109 yıl sonra açığa çıkmış oluyor.”

Mustafa Armağan kitabında Abdülhamit’in çok yönlülüğünü över, bu övgüsünü pekiştirmek için şu anekdotu anlatıyor.

O kadar çok yönlü bir şahsiyettir ki ‘Son Sultan’, belge ve bilgi kaynıyor ortalık. Bu defa da onun çömlek ve çiçek merakından dem vuralım biraz. 1936 yılında Göksu kıyısındaki çömlekçilerden birisine yolu düşen Aydabir dergisi muhabiri, ustayla yaptığı konuşmada ilginç bir bilgiye toslar. Çömlekçiye sorduğu “Kimlerdi en kodaman müşterilerin?” sorusuna hiç beklemediği bir cevap alır: “Sultan Hamid!” Muhabirin verdiği tepki devrin Abdülhamid’e boş bakışının semptomlarıyla doludur: “Amma yaptın hazret… Sultan Hamid testi koleksiyonu mu yapardı?” Sigarasını yakan ustamız ekmeğini yediği Sultan’a hakaret edilmişçesine içerler ve başlar sazının tellerini tıngırdatmaya:

Ben Sultan Hamide yılda otuz bin saksı verirdim. Anladın mı şimdi… Otuz bin saksı!. Yumruk kadarlarından tut da fıçı kadarlarına kadar… Sultan Hamid gibi çiçek meraklısını görmedim. Saksılarının boylarını boslarını kendisi tayin ederdi. Bu kolay bir iş değildi ama, kârlı işti.

Muhabirin merak duygusu iyice tırmalanmış gibidir. Sorar hemen ardından: “Bu kadar saksıyı ne yapardı?” Cevap yine Abdülhamid denilen buzdağının altına sürer bizi: Ne yapacak… Sultanların yakalarına takılacak çiçeklerden tut da sofrasına konacak turfanda çileklere kadar hepsi bu saksılarda yetiştirilirdi. Sultan Hamid hele çileğe bayılırdı. Limonluklarda yetiştirilen çilekler için hususi saksılar yapardık.

Yılda otuz bin saksı, hem de boylarını poslarını kendi tayin ediyormuş. Günde yaklaşık yüz saksı ediyor. Abdülhamit’in 33 yıllık hükümranlık süresince bir milyon saksı eder. Osmanlı’ya sultan olmanın hakikaten meşakkatli bir iş olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Abdülhamit’in silah atmadaki mahareti ve nişancılığı kitapta detaylı bir şekilde anlatılmış.

“Silah kullanmakta pek mahirdi. Nişan alarak ismini yazar, havaya attığı madalyaları kurşunla ortasından delerdi.”

Madalyaların niye delindiğini ve nişan alarak ismini yazdığında bunu kimlerin nasıl okuduğunu anlayabilmiş değilim. Yazarın anlatımına bakarsanız Abdülhamit’in nişancılığını bizzat görmüş bulunuyor. Doğrusunu isterseniz yazarımız Mustafa Armağan o kadar da yaşlı görünmüyor.

abdh_0

Kanaatimce, Yeni Osmanlıcılık akımının en önemli mimarlarından birinin Necip Fazıl Kısakürek olduğuna hiç kuşku yoktur. Necip Fazıl otuz yaşına kadar kendi halinde bir şairken 1934 yılında Nakşi şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanışır. Tanışması bir yana onun rahle-i tedrisatından geçer. Arvasi ile Pierre Loti Mezarlığı yanındaki Kaşgari Tekkesi Camii’ndeki sohbetleri Necip Fazıl için dönüm noktasıdır. Siyasal İslam’a ait fikirleri önce şiir ve tiyatro oyunlarında görülürken 1943 yılında Büyük Doğu adında bir dergi çıkarmaya başlamıştır.

 

22_d

Necip Fazıl Kısakürek

 

Laikliğe, Cumhuriyet rejimine, Komünizme, Yahudiliğe, Masonluğa karşı yazdıklarını Büyük Doğu Hareketi örgütlenmesine taşır Necip Fazıl. Sevr Antlaşması’nı imzalayan Osmanlı heyetinde yer aldığı için, Cumhuriyet döneminde yüz ellilikler arasında yer alıp yurt dışına sürülen Rıza Tevfik’in (Bölükbaşı) Abdülhamit’ten özür dilediği “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiiri Büyük Doğu dergisinde yayınlayan Necip Fazıl, monarşiyi övmekten dolayı tutuklanmıştır.

“Nerdesin şevketli sultan hamid han?

Feryâdım varır mı bârigâhına?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,

Şu nankör milletin bak günahına.”

(Şiirin tamamını yazının bitiminde notlar bölümünde bulabilirsiniz)

Necip Fazıl’a göre, Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve İkinci Meşrutiyet’in ilanını sağlayan İttihat ve Terakki Yahudi ve Mason uşağı olup, Milli Mücadele de bir Yahudi tezgâhıdır. Ona göre Cumhuriyet rejimi İslam düşmanı, laiklik ise dinsizlik ve Allahsızlıktı. Öngördüğü devlet düzeni, Başyüce adını verdiği İslami bir ulunun mutlak hâkimiyetinde kurulmalıydı. Necip Fazıl’ın iddiasına göre, İsmet İnönü döneminin başbakanlarından Recep Peker, eleştirilerinde daha ölçülü olması için yüz bin lira teklif etmiş ama o reddetmişti.

Necip Fazıl Kısakürek, Milli Türk Talebe Birliği’nin 25 Nisan 1975’te düzenlediği ‘Milli Gençlik Gecesi’nde okuduğu Gençliğe Hitabe adlı konuşmasında,  Cumhuriyet dönemini “İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayet ve ebedi helake mahkûm” kılan bir rejim olarak tanımlamıştı. Bu toplantıya Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Abdullah Gül ve R. T. Erdoğan da katılmışlar ve Erdoğan şairin “Sakarya’nın Destanı” başlıklı şiirini okumuştur. Necip Fazıl’ın bu gecede okuduğu ünlü Gençliğe Hitabe şiirinde nasıl bir gençlik tahayyül ettiğini şu satırlarda görüyoruz.

“Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik…

Halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında “hâkimiyet hakkındır” düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik…”

Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi Necip Fazıl’ın Abdülhamit üzerine yazmamış olması düşünülemez. İlk baskısı 1965 yılında yapılan, 600 küsurat sayfadan oluşan “Ulu Hakan II. Abdülhamit Han” isimli bir kitabın yazarıdır Necip Fazıl Kısakürek.

78643717_tn70_0

Necip Fazıl’ın Abdülhamit kitabını karıştıran, okuyan bir tarihçi, kanımca, “belgelere dayanmayan, kaynak gösterimi olmayan, yazarın hayallerini anlattığı, tarihi olayların çarpıtıldığı, anlatımı bozuk saçmalıklar yığını” diyerek üzerinde konuşup tartışmayı bile boşuna zahmet sayabilir ve kuşkusuz çok da haklı olur. Nedir, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine ait hemen tüm savlarını Necip Fazıl’a dayamış olan, sayıları ve toplumdaki etkinliği giderek artan, sesleri çok yükselmiş siyasal İslamcı bir kesim, ülkemizin geleceğine/yönetimine hâkim olma noktasına gelmiş bulunuyor. Bu şartlar altında Necip Fazıl’ın savlarını yakından tanımakta büyük fayda olduğu kanısındayım.

Abdülhamit’in portresini çiziyor Necip Fazıl, ona tanrısal diye tanımlanabilecek özellikler yüklüyor.

“En (karakteristik) noktası, gözleri… Siyaha yakın yeşil ve derin, başlarda kaydettiğimiz gibi alev alev yanan hummalı gözler… Bu şahane gözlerde baktığı yeri oyan bir tesir ve nüfuz vardır ve yabancılardan olsun, yakınlardan olsun, hiç kimse bu gözlerin hâkim manası önünde gözlerini yere eğmekten başka bir şey yapamamıştır. Seveni, sevmeyeni, onun gözlerinden daima ürktü…”

Kirpikleri sık ve uzun ve gözlerinin alt kısmı hafifçe yaradılıştan sürmeli…

Fatih’in burnunu hatırlatan uzun, ince köklü ve minkâri bir burun…”

Necip Fazıl, Abdülhamit’in kurduğu teşkilatı ve onun bu teşkilatı kurmadaki “becerisini, insan sarraflığını” anlatıyor.

“İlk iş olarak “Tüfekçi” ismi verilen saray muhafızlarını 100-200 kişilik bir bölükten 500 nefere çıkarma ve bunları inceden inceye elekten  geçirmek oldu. Başlarına da, Tahir Paşa isimli bir Arnavudu dikti.  Abdülhamîd’in seçmekteki titiz ölçüsünü bu Tahir Paşa’dan anlıyabiliriz.

Tahir Paşa, Debreli bir Arnavut olup son derece güçlü kuvvetli ve hudutsuz sâdık bir insandı. Abdülhamîd’e yakınlığı ise onun şehzadeliği zamanında başlıyordu. Genç yaşında İstanbul’a gelip kayıkçılık ve kaldırımcılık yapan Tahir Paşa Abdülhamîd ile ilk münasebetini şöyle anlatır:

İstanbul’da gayet kuvvetli bir Hırvat vardı. Kimse onun sırtını yere getirememişti. Önüne her çıkanla kavgaya tutuşur ve onun pestilini çıkarırdı. Ben Hırvatın lâfını duyunca onunla boy ölçüşmeye karar verdim. Üsküdar’da Hırvatın hemen her zaman oturduğu kahvehaneye gittim. Adam nargile ve kahve içmekte… Birkaç adım ilerisinde bir noktaya da, taş üzerine bir elma koymuş… Herkes elmaya dokunmadan dışından dolaşıp geçmeye mecbur…. Elmaya dokunmak, Hırvatı dövüşe davet etmek demek… Ben kahveye girince eğilip elmayı aldım ve bir kere ısırdıktan sonra Hırvatın suratına saldım. Herif yerinden fırlayıp üzerime çullandı ve aramızda bir kapışmadır başladı. Birkaç saniye geçmemişti ki, Hırvat suratı kan revan içinde upuzun yere serilmiş ve bir daha doğrulamaz hale gelmişti.”

Anlıyoruz ki, hudutsuz sadık olan Tahir isimli bir sokak kabadayısı, Abdülhamit döneminde paşa unvanına sahip olmuştur. Necip Fazıl, Tahir Paşa’nın emrine verilen Tüfekçi adı verilen muhafızlar hakkında şunları yazıyor.

“Hünkâr, Tüfekçilerini gayet hoş tutar, onların hiçbir vesile ile incinmelerini istemezdi. Bu yüzden, Arnavut olan bu tüfekçilerin bazı şımarık hareketlere kadar baş vurdukları rivayeti vardır. Fakat onların insan üstü sadakatini bilen Pâdişâh kendilerini daima hoş tutmayı şiar edinmiş ve saffetle karışık bazı aşırı hareketlerine göz yummuştur.”

Sizi bilmem ama benim anladığım şudur: Sultan Abdülhamit’in muhafız birliği olarak görev yapan “Tüfekçi” diye adlandırılan astığı astık, kestiği kestik bir çete, ipini koparmış bir haydut sürüsü bizzat Abdülhamit tarafından korunmuştur.

Necip Fazıl’a inanacak olursak, Abdülhamit’in gözünde kadınlar tarladaki bitkiler gibidir..

“Abdülhamîd, kadın bahsinde, eski padişahlardan birçoğunda olduğu gibi, ahmak bir mahkûm edası yerine, şahanei bir hakim tavrı belirtir. Eski padişahların bütün irade ve şahsiyetlerini emen, onları taçlı esirler haline getiren kadın, onda, saray parkında herhangi bir tarla gibi, yeri, sınırı, verimi ve değeri bahçıvan eliyle çizilmiş ve sımsıkı bir çerçeve içinde zaptedilmiş, tabii bir unsurdur.”

Abdülhamit’in şehzadelik dönemine ait yaşadığı bir “aşk macerası” Necip Fazıl tarafından detaylarıyla anlatılır. Yorumsuz olarak paylaşıyorum.

“Flora Kordiye isimli Belçikalı bir kız… Bu kız, Abdülhamîd’in şehzadeliğinde, Beyoğlu’nda bir moda mağazasını idare etmekte… Orası Avrupalıların ve kibar sınıfın birbirleriyle devamlı münasebet yeri… Genç Abdülhamîd, zarafetinin en keskin belirtisini teşkil eden eldivenlerini hep oradan alıyor. Şehzade, gide gele, bir Avrupalı muharrir ifadesiyle «gözlerinin içi gülen» bu sarışın Flaman dilberine kapıldı. Fakat asıl kapılan, galiba Flora…

Macerayı, İngiliz Başvekili meşhur Dizraeli’nin Lord Palmerston’a yazdığı bir mektuptan öğreniyoruz. Bu mektuba göre şehzade, Flora ile gizlice evlenmiş…

Abdülhamîd Flora’yı, Tarabya’da bir köşkte oturtmuş; ve onunla birkaç sene, taht’a çıkıncaya kadar sık sık buluşup bir arada yaşamış… Hatta padişahlığının ilk devirlerinde de arada bir ziyaret ettiği bu “ehl-i kitap”, yani helâl zevcesinden huzur ve teselli aradığı olurmuş…

İngiltere Başvekili tarafından Kanuni’nin (Roksalan-Hürrem Sultan)ı mevkiinde gösterilen Flora, hakikâtte saraylı tavırlarından soğumuş bir şehzadenin, sevgisiyle karışık küçük bir hevesini temsil eder; ve bu küçük hevesi içinde bile Abdülhamîd, kadın tahakkümü altına girmek şöyle dursun, sevgilisini emri altında, bazı siyasi faîdelere alet olarak kullanır. Flora, frenkleşme gayretinde bazı tiplerle (lövanten)ler ve Avrupalı politikacılara yataklık eden mağazasında geçen bütün konuşmaları, dedikoduları, rivayetleri günü gününe Abdülhamîd’e yetiştirmiş, böylece zamane cereyanlarının, hususiyle yenileşme ve garplılaşma davası güdenlerin niyet ve planlarından ve cemiyet kaynaşmalarından genç Şehzadeye bilgi taşımıştır. Şehzade Abdülhamîd, daha o zamandan Midhat Paşa ve yaranının tuttuğu yolu, Flora vasıtası ile öğrenmiş bulunuyordu. Bundan da anlaşılıyor ki, Flora’nın Abdülhamîd’e aşkı, Abdülhamîd’in Flora’ya zafından daha büyük; ve Belçikalı sarışın kız, kaytan bıyıklı, (Melankolik) bakışlı, esmer Türk Prensi’nin telkini altında…

Abdülhamîd saltanatının ortalarına doğru Flora’dan ne bir iz ne bir nişan… Herhalde Abdülhamîd bu kızı boşamış ve ağır hediyelerle memleketine göndermiş olsa gerek… Ayrıca Flora tarafından ne bir hatıra yazısı, ne bir mektup, ne bir şey… Bu da, Belçikalı kızın, adi bir bezirgan gibi davranmayıp, Abdülhamîd’e bağlı hatıralarını aziz tuttuğu ve onlar içinde ömür sürdüğünü gösterir.

Abdülhamîd’de kadın, ferdî, içtimaî, bediî ve zevkî bütün hakları verildikten sonra yine bir vasıta olmaktan ileriye geçmemiş ve hiçbir zaman Hakan’ın büyük davasını engelleyici bir gaye olmamıştır.”

Bu aşk hikâyesine ilişkin yorum yapmayı size bırakıyorum. Ama bir ipucu vermek isterim. Necip Fazıl’ın tanıttığı Abdülhamit, Dallas dizisinin Ceyar tiplemesine çok benzemiyor mu?

“Ulu Hakan Abdülhamit Han” isimli kitaptan verebileceğim daha onlarca benzer örnek bulunuyor. Necip Fazıl’ın Abdülhamit döneminin önemli tarihi olaylarına ilişkin yazdıklarına dair örnekler vermekten kaçındım. Her şeyden önce Necip Fazıl, yazdıklarına ilişkin tek bir kaynak göstermiyor. Verdiğim örnekler ise Necip Fazıl’ın tarihi nasıl yazdığı ve hayata nasıl baktığına ilişkin bazı ipuçları sunuyor. Umuyorum ki, Yeni Osmanlıcılık hareketinin kuramcısı büyük tarih âlimi Necip Fazıl hakkında yeterince fikir verebilmişimdir.

Abdülhamit dönemine ait tarih yazıcılığının büyük güçlükleri ve handikapları olduğuna şüphe yok. 1950’li yılların ortalarına kadar, Cumhuriyet dönemi siyasal elitinin, laik/ulus devlet oluşturma kaygısı ile bir “ulus tarih”  yaratmaya çalıştıkları ve Osmanlı tarihini anakronik bir çerçeveye oturtmaya çalışması gözden uzak tutulmamalıdır. Tarih, en “ulvi amaçlar” için bile olsa üzerinde oyun oynanabilecek bir mecra değildir. Aksi halde, sağlam bir tarih bilinci oluşturulamamış bir toplum, hayallerini ve niyetlerini tarih diye yutturmaya çalışan Yeni Osmanlıcılık gibi ucube anlayışlara teslim olur.

Abdülhamit dönemini “ait olduğu yere” oturttuğu iddiasında olan, “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı?” tartışmalarının dışına çıktığını iddia eden, Abdülhamit’i Cumhuriyet dönemi modernleşme hareketinin öncüsü sayan görüşler de söz konusu. Bu görüşler kaba hatlarıyla; Abdülhamit döneminin değerlendirilmesinde Avrupa’nın modernleşme kriterlerinin kullanılmasının öznel bir tarih anlayışı ürettiğini, Niyazi Berkes gibi “sola angaje” tarihçilerin etkisinden kurtulmak gerektiği iddiasını öne sürüyorlar. Osmanlı tarihinin, Avrupa tarihçiliğinin kavramsal donanımlarıyla yazılmaması gerektiğini; Abdülhamit’i İslami yönü ağır basan, otokrat ama Tanzimat dönemi modernleşme hareketini devam ettiren, dönemin güçlü devletlerine direnmiş güçlü bir Osmanlı padişahı olarak tanımlayan görüşler de bulunuyor. Bu görüşler, Yeni Osmanlıcılık hareketinin rağbet ettiği referanslar arasında yer almadığı için bu çalışmamın dışında tutmayı seçiyorum. Yine de kısaca söylemem gerekirse, kızıl sultan/ulu hakan tartışmalarının dışında kalma, objektif olma, anakronizme düşmeme, bilimsel olma adı altında kendilerini apolitik,  ortayolcu, suya sabuna bulaşmaz bir çizgiye yerleştirenlerin, bir başka tarihsel yanılgının parçası oldukları kanaati taşıyorum.

SONUÇ OLARAK

34. Osmanlı padişahı II. Abdülhamit üzerine hazırladığım bu yazıyı “manidar” bir zamanlama ile yazdım. Bir yandan Ortadoğu’da radikal İslam’ın giderek sertleşmesi ve güçlenmesi sürerken ülkemizde Panislamizm ile Türk milliyetçiliğini harmanlamış “Yeni Osmanlıcılık” fikriyatının geliştiğini, Abdülhamit dönemine ait Osmanlı armasının yakalara rozet olduğunu ve şövalye yüzüklere sıçradığını görüyoruz. Abdülhamit portresi önünde çekilen fotoğraflar gururla paylaşılıyor sosyal medyada. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini anlatan Diriliş dizisi reyting rekorları kırıyor. Diziyi seyretmeyenlerin hain damgası yemelerine ramak kaldı. Kısa bir süre önce, TBMM tarafından, 22-25 Eylül 2016’da İstanbul’da bir Abdülhamit sempozyumu düzenleniyor, katılmak ve bildiri sunmak için akademisyenler ve devlet ricali sıraya giriyor. Sempozyumun açılış konuşması TBMM Başkanı İsmail Kahraman tarafından yapılıyor. Sn. Kahraman açılış konuşmasında “Sultan Abdülhamid ve dönemi analiz edildiğinde, sonuçları, istikbale yapacağımız uzun ve meşakkatli yürüyüşte yönümüzü tayin edecek bir pusula, önümüzü aydınlatacak bir meşale olacaktır. “ diyor. Sn. Kahraman’ın görüşlerine katılıp katılmama konusundan çok daha önemli bir sorunsalla karşı karşıyayız: Yeniden yazılan hurafe bir tarih öğretisi ile Türkiye toplumunun ideolojik kodlarının değiştirildiği bir süreç yaşıyoruz.

1

Bir kez daha hatırlatmak ve vurgulamak isterim ki bu çalışmanın akademik bir iddiası yoktur. Abdülhamit dönemine ait neşredilmemiş belgelere ulaşarak yeni tarihi hipotezler ortaya koymuş değilim. Tarihçi olmadığım gibi, tarihin, gerçek tarihçilere bırakılması gerektiği kanaatini taşıyorum. “Halka açılmak, halkın seviyesine inmek” gibi “saygın” bir amacı bile olsa, “medya tarihçiliğinin”  kendi okur kitlesinin beklentileri doğrultusunda biçimlenmesi kaçınılmazdır. Üstelik bu tür bir popüler tarihçiliğin profesör unvanlı, çok dil bilen, kitapları yok satan akademisyenler tarafından yapılması da aynı bataklıkta son buluyor. Nedir; nasıl ki çok şiddetli bir depremden sonra yaralılara ilkyardım yapacak kişilerden diploma aranması söz konusu olamazsa, hurafe bir tarih yazımının kullanılarak toplumumuza çekilen bu ayara sessiz kalınmaması gerektiği kanısındayım. Bu noktadan hareket ederek, ilkyardım uygulamalarını askerde sıhhiye çavuşu iken öğrenen bir kişinin sorumluluğu ile bu çalışmayı tamamlamaya çalıştım. “Sıhhiye çavuşu mertebesinde” bile olsam, kaynaklar bölümünde görebileceğiniz gibi tümüyle kaynaklara, belgelere dayanarak yazdım. Özetle, şu an okumakta olduğunuz bu çalışmanın biricik gayesi, içinde bulunduğumuz toplumsal kodların değişim sürecinin önemli bir figürü olan Abdülhamit’i biraz olsun tanıtmak ve bu sürece dikkat çekmektir. Minik bir mum ışığı kadar aydınlık verebilmiş olmayı diliyorum.

 

Notlar

1-    Rıza Tevfik’in “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiiri:

“Nerdesin şevketli sultan hamid han?

Feryâdım varır mı bârigâhına?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,

Şu nankör milletin bak günahına.

 

Tahkire yeltenen tac-ü tahtını,

Denedi bu millet kara bahtını;

Sınad-ı sillenin nerm ve sahtını,

Rahmet et sultanım suz-i âhına.

 

Târihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, ey koca sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyâsî padişâhına.

 

“Pâdişah hem zâlim, hem deli’ dedik,

İhtilâle kıyam etmeli dedik;

Şeytan ne dediyse, biz ‘belî’ dedik;

Çalıştık fitnenin intibahına.

 

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,

Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.

Sade deli değil, edepsizmişiz.

Tükürdük atalar kıblegâhına.

 

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,

Bir sürü türedi, girdi meydana.

Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?

Yuh olsun bunların ham ervâhına!

 

Bunlar halkı didik didik ettiler,

Katliâma kadar sürüp gittiler.

Saçak öpmeyenler, secde ettiler.

Bir asi zabitin pis külâhına.

 

Bugün varsa yoksa …………..,

Şöhretine herkes fuzuli dellal;

Âlem-i mânâ’dan bak da ibret al,

Uğursuz tali’in şu gümrâhına.

 

Haddi yok açlıkla derde girenin,

Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.

Lânetle anılan cebâbirenin

Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

 

Çok kişiye şimdi vatan mezardır,

Herkesin belâdan nasîbi vardır,

Selâmetle eren pek bahtiyardır,

Bu şeb-i yeldânın şen sabahına.

 

Milliyet dâvâsı fıska büründü,

Ridâ-yı diyânet yerde süründü,

Türkün ruhu zorla âsi göründü,

Hem peygamberine, hem Allâh’ına.

 

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak,

Bunlar her tarafa kurdu salıncak;

Eli, yüzü kanlı bir sürü alçak,

Kement attı dehrin mihr-u mahına.

 

Bu itler nedense bana salmadı,

Belalıydı başım kimse almadı,

Seyrandan başkaca iş de kalmadı;

Gurbet ellerinin bu seyyahına.

 

Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin,

Tadı kalmamıştı meşrutiyetin,

Deccal’a zil çalan böyle milletin,

Bundan başka çare yok ıslahına.

 

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin

Âhiretten bile himmet eylersin,

Çok çekti şu millet murada ersin

Şefâat kıl şâhım meded hâhına.”

 

KAYNAKLAR

 

1-    Cevdet Kudret, Abdülhamit Devrinde Sansür, Milliyet Yayınları, 1977.

2-    Faiz Demiroğlu, Abdülhamid’e Verilen Jurnaller, Tarih Kütüphanesi Yayınları, 1955.

3-     Fatmagül Demirel, II. Abdülhamid Döneminde Sansür, Bağlam Yayıncılık, 2007.

4-    François Georgeon, Sultan Abdülhamid, Homer Kitapevi, 2006.

5-    Prof. Dr. İhsan Süleyman Sırma, II. Abdülhamid’in İslam Birliği Siyaseti, Beyan Yayınları, 2007.

6-    Prof. Dr. İhsan Süleyman Sırma, Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi, Beyan Yayınları, 2009.

7-    Prof. Dr. Atilla Çetin, Sultan İkinci Abdülhamid Han/Devlet ve Memleket Görüşlerim, İki Cilt, Çamlıca Basım Yayın, 2011.

8-    Azmi Özcan, Abdülhamid ve Hilafet, Yeni Şafak Yayınları, 1995.

9-     Dr. Cemil Koçak, Abdülhamid’in Mirası, Arba Yayınları, 1990.

10-                     Prof. Dr. İlber Ortaylı, İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1981.

11-                     İsmail Çolak, Son İmparator Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası, Nesil Yayınları, 2009.

12-                     İsmet Bozdağ, Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, 1985.

13-                     Muhittin Eliaçık, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nin II. Abdülhamid Döneminde Muzır Neşriyat Sayılması, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 3, İstanbul 2009, 47-62.

14-                     Mehmet Hocaoğlu, Abdülhamid Han’ın Muhtıraları, 1975.

15-                     Michel de Grece, II. Abdülhamit Yıldız Sürgünü, Milliyet Yayınları, 1995.

16-                     Mim Kemal Öke, Hikmet Neşriyat, 1991.

17-                     Mustafa Armağan, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı, Ufuk Kitap 2006.

18-                     Mustafa Müftüoğlu, Tarihin Hükmü, Abdülhamid Ulu hakan mı? Kızıl Sultan mı? , Başak Yayınevi, 2005.

19-                     Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Büyük Doğu Yayınları, 1965.

20-                     Nadir Özbek, Modernite, Tarih ve ideoloji: II. Abdülhamid Dönemi Tarihçiliği Üzerine Bir Değerlendirme, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 2, Say 1, 2004, 71-90

21-                     Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu, İlan-ı Hürriyet ve II. Abdülhamit Han, Yeni Çığır Kitapevi, 1960.

22-                     Orhan Koloğlu, Abdülhamit Gerçeği, Gür Yayınları, 1987.

23-                     Selim Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji- İkinci Abdülhamid Dönemi (1876- 1909) , Doğan Egmont Yayıncılık, 2014.

24-                     Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Midhat Paşa hakkında yeni yayınlar ve görüşler. Tarih Araştırmaları Dergisi c. 4 s. 6/7 S. 249-259.

25-                     Prof. Dr. Salih Özbaran, Geçmişi Güncelleştirmek, Tarihçi Kitabevi, 2011.

26-                     Mehmet Ali Beyhan, II. Abdülhamid Döneminde Hafiyye Teşkilatı ve Jurnaller, http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=384983

27-                     İlknur HAYDAROGLU, II. Abdülhamid’in Hafiye Teşkilatı Hakkında Bir Risale, A.Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 28, 1997.

28-                     Serkan Yazıcı, Sultan II. Abdülhamid Örneğinde Tarihsel Algılamanın Değişimi, History Studies  Volume 6 Issu, September 2014.

29-                     Hülya Küçük, II. Abdülhamit Dönemi Panislamist Hareketler, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi, Yüksek Lisans Tezi, 1996.

30-                     Ali Sirmen, Abdülhamit’in Jurnalcisi ve Muhbiri, Cumhuriyet Gazetesi, 2 Ağustos 2013.

31-                     Ayşe Hür, Necip Fazıl Kısakürek’in ‘öteki’ portresi, Radikal Gazetesi, 6 Ocak 2013.

32-                     Sultan 2. Abdülhamid Dolmabahçe Sarayı’nda anılacak, 20 Eylül 2016,   http://aa.com.tr/tr/kultur-sanat/sultan-2-abdulhamid-dolmabahce-sarayinda-anilacak/649282

33-                     Sina Akşin, Türkiye Tarihi 3. Cilt, Osmanlı Devleti 1600-1908, Cem Yayınevi, 2009.

34-                     Osmanlı armasında saklanan 30 gizemin sırrı ve sembollerin anlamları, Hürriyet Gazetesi Kelebek Magazin, 20 Kasım 2015.

35-                     Osmanlı Armasındaki Semboller Ne Anlatıyor?, 15 Nisan 2016, http://www.islamveihsan.com/osmanli-armasindaki-semboller-ne-anlatiyor.html

36-                     Hakan Çokyaşa, Osmanlı Armasındaki Sembollerin Altında Yatan 30 Şifre, 24 Haziran 2015, https://onedio.com/haber/osmanli-armasi-533411

37-                     Ahmet Davutoğlu “12 yıl içinde Cihan Devleti Olacağız”, TGRT Televizyonu, 25 Nisan 2011, https://www.youtube.com/watch?v=7KWi7s5ceQM

38-                     Cübbeli Ahmet Hoca Abdülhamit Han (r.a) İle İlgili Bir Kıssa, 3 mayıs 2014, https://www.youtube.com/watch?v=agWsvJXXKq0

39-                     Sultan Abdülhamid Han Evliya Mıdır? | Üstad Kadir Mısıroğlu, 25 Eylül 2013, https://www.youtube.com/watch?v=aqZ0KgURcwo

40-                     Sultan II Abdulhamid Han’nın Mustafa Kemâl hakkında ki kerameti, 25 Ağustos 2013,  https://www.youtube.com/watch?v=-qF0besUxO8

41-                     Kadir Mısıroğlu’nun Ruh Çağırma Seansı ve Mustafa Kemali Çağırması, 5 mayıs 2014, https://www.youtube.com/watch?v=pLi3OM2bm-Y

 

 

 

TRUMP

Tek tanrılı dinlerin önemli simgelerinden biri olan Goliath, üç metre boyunda yenilmez bir mitolojik savaşçıdır. Hakkındaki öykü M.Ö 11. yüzyıla tarihlendirilir. Goliath, Kuran’da Davut Peygamber olarak bilinen David tarafından sapanla öldürülür. Hikâyeye göre Goliath’ın tek zayıf noktası alnıdır ve alnını bir miğferle korumaktadır. David’in askerleri kalkanları ile güneş ışınlarını Goliath’ın alnına yönlendirir. Isınan miğferi çıkartmak zorunda kalan Goliath, David’in sapanla attığı taşla vurulur ve ölür.

Osmar_Schindler_David_und_Goliath

Goliath ve David

ABD seçim sonuçlarının açıklanmasından hemen sonra Müslüman Kardeşler örgütü sözcüsü Mamdouh Al-Muneer, Trump’un seçim zaferinin dünyamız için bir afet olduğunu açıkladı. Müslüman Kardeşler’in sözcüsü, Trump’u atları ve adamlarıyla gelen Goliath’a benzetti.

Trump, Meksikalıların deyimiyle tanrının dünyanın başına bela olması için gönderdiği; ırkçı, İslam düşmanı, cinsiyet ayrımcı, homofobik, dünyanın kirlenmesini umursamayan, tehlikeli denecek ölçüde bencil, kaba bir adam.

Ortadoğulu göçmenleri ülkelerine geri göndermek, camileri kapatmak, Müslümanların ülkeye girişini yasaklamak, Meksikalı göçmenlere karşı sınıra duvar çekmek gibi “yaratıcı” fikirlere sahip bir ABD Başkanı, 2017 Ocak ayında göreve başlayacak ve nükleer silahların ateşleme butonunu içeren siyah deri çanta ona emanet edilecek.

Tam bir kadın düşmanı Trump, bütün kadınların servet avcısı olduğunu, kadının “güzel bir popo parçası” olduğunu söylemekten çekinmiyor. ABD hükümetinin, kâr amacı gütmeyen üreme sağlığı kuruluşu Planned Parenthood’u finanse etmeyi kesmesi gerektiğini savunuyor. Kürtaja karşı çıkıyor, eşcinsel evlilikleri bırakın LGBTİ bireylere düşmanlığını saklamaya gerek duymuyor.

Önümüzdeki yıllarda çevre sorunlarının katlanarak artacağını söylemek kahinlik sayılmaz. Dünyamızın yeni patronu Trump, 2015’te 195 ülke tarafından imzalanan Paris iklim değişikliği anlaşmasını feshedeceğini ve ABD’nin BM küresel ısınma programlarına verdiği kaynağı da keseceğini açıkladı. Trump ayrıca fosil yakıtlar için daha fazla sondaj yapılması, bu konuda daha az yasal düzenleme getirilmesi ve Kanada-ABD petrol boru hattı projesinin onaylanması çağrısında bulundu.

Sosyal medya yorumlarına bakarsanız, ülkemiz insanının Trump konusunda umursamaz olduğunu görürsünüz. Hâkim olan görüş özetle şu:

“ABD dış politikası başkan değişimlerinden etkilenmiyor, ülkeyi, CIA, FBI ve derin karanlık devletin görünmez eli yönetiyor. Başa kim gelirse gelsin yönetim değişmiyor.”

Üzülerek söylemek zorundayım ki, bu görüşe katılmıyorum. Bu görüş geleneksel ABD politikalarına uygun olsa da Trump’un Başkan seçilmesi, ABD toplumunun radikal bir değişiklik istediğini söylüyor. Trump, ABD toplumunun karşısına “sizin yoksulluğunuzun sebebi bizim gibi zenginler değil, göçmenlerdir” diyerek çıkıyor. Uzun yıllar komünizme duyulan paranoyayı, 11 Eylül saldırısının yardımıyla Müslümanlara yöneltiyor. Sıradan beyaz Amerikalılar, sekiz yıl boyunca bir siyah tarafından yönetilmeyi bir aşağılanma olarak görmüş, onun yerini bir kadının almasını kabullenmemiştir. Yeni başkanlarının tüm dünyaya “big boss”un kim olduğunu göstermesini; vurmaktan, yakmaktan, öldürmekten çekinmeyecek bir başkanlarının gücünü, iliklerine kadar hissetmek istiyor Amerikalılar.

Müslüman Kardeşler’in Goliath metaforu hiç de boşuna değil. Ortadoğu, emperyalizmin pençesini yüzyıldan beri boğazında hissediyor. Sebebini biliyoruz, petrol. Emperyalizmin şirketleri petrolü yok pahasına alıyor ve bu bataktan kurtulmak için savaşan Arap toplumlarına silah satmayı sürdürüyor. Emperyalizm; Ortadoğu devletlerinin aşirete dayalı geleneksel düşmanlıklarını kışkırtarak, yerel bir sermaye sınıfı yaratarak, batı kültürünün Ortadoğulu bir versiyonunu şekillendirerek antiemperyalist bir cephe oluşmasını engellemeye çalışıyor.  Ortadoğu devletleri yüzyıldır bu açmazdan kurtulmak için çıkış yolları arıyor. Ortadoğu toplumlarının dinsel dinamikleri sosyalizmin bir alternatif olarak gelişmesini zorlaştırıyor. Ali Şeriati gibi düşünürlerin Marksizm’in temel argümanlarını siyasal İslam’a entegre etme çalışmaları yeni ufuklar açsa da başarılı olamamıştır. Ortadoğu, emperyalizme karşı mücadelesinde, radikal İslam’a bel bağlamak zorunda kalmıştır. Emperyalizm şiddet dozunu arttırınca “siyasal İslam örgütleri” aynı refleksle, şiddetle cevap veriyor. IŞİD’in büyümesi ve kestiği kafaların sayısı ile Irak’ın ABD tarafından işgali arasındaki ilişkiyi görmemek mümkün mü? 20. Yüzyıl başlarında kurulan Müslüman Kardeşler örgütü Mısır kökenli olmakla beraber tüm Ortadoğu Arap devletlerinin emperyalizme karşı duruşundaki temel ideolojik malzemeyi sağlamıştır. Cemal Abdül Nasır tarafından 1966 yılında idam ettirilen Müslüman Kardeşler’in düşünürü Seyyid Kutup’un, emperyalizme karşı mücadelenin batı kültürünü topyekûn reddeden, Kuran’a dayanan yaşam biçimiyle olanaklı olduğu fikri, siyasal İslam’ın ideolojik bir formatta gelişmesini kolaylaştırmıştır.

1440944403099

Ortadoğu, çaresizliğin kıskacında, Goliath’ın karşısına çıkacak ve onu alnından vuracak David’i arıyor. Nedir, bu kez Goliath’ın miğferini çıkarmaya zorlamanın bir yolu yok gibi görünüyor. Dünyamızı yok edecek, insan uygarlığının sonunu getirecek, galibi olmayacak bir savaşın eşiğine geldik.  Üstelik hala koruyoruz umutlarımızı, Allen Ginsberg’in Amerika şiirini gizli gizli okuyoruz, Amerikan özgürlük rüyasının, demokrasisinin, zenginliğinin ne mene bir yalan olduğunu haykıran bizi nefret dilinden koruyan, okuyup üflenmiş, tılsımlı Amerika şiirini:

“Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim

İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?

Al şu atom bombanı kıçına sok.”

Dipteki Not:

Allen Ginsberg’i yakından tanımak ve Amerika şiirinin tamamını okumak isterseniz daha önce yazdığım makalenin linkini tıklamanız yeterli.

8 OCAK 2016 ALLEN GINSBERG

TESLİM ABDAL- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Teslim Abdal, 16. Yüzyıl sonu 17. Yüzyıl başı arasında yaşamıştır.

Teslim Abdal hakkında bilgimiz oldukça az. Anadolu’da birden fazla Teslim Abdal isminde halk ozanı yaşadığı sanılıyor. Teslim Abdal Anadolu Alevi- Bektaşi şiir geleneğinin önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir. Anadolu’da her türlü kötülüğün, zulmün simgesi olarak kabul edilen Yezit için yazdığı şiir güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

“Bu dünyadan o dünyaya giderken
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit
Hak evini yıkıp harap edersin
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit

Kara köpek gibi kuyruk vurursun
Gelene geçene havlar ürürsün
El sana güler, sen kime gülürsün
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit

Teslim Abdal eydür, ihlasın kaim                                                                                        Gözümde okum yok, vurup yıkayım
Yetmiş iki millet canın yakayım
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit”

Hak evi: Gönül
Teslim Abdal eydür: Teslim Abdal der ki
İhlası kaim olmak: Özü temiz olmak

Halk edebiyatımızda kargış veya beddua olarak bilinen şiir türü toplumsal kültürümüzün çok önemli bir yanını oluşturur. Yüzyıllar boyunca toplumun zalime, zulme olan tepkisini nefrete bulanmadan dile döktüğü en güzel araç olmuştur kargışlar.
Teslim Abdal’ın üç yüz yıl önce söylediği beddua türündeki “BİZE TAŞ ATIP ÜRENLER” şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi ve nerede kullanacağınızı bileceğinizi sanıyorum.

“Hırıl hırıl hırlasınlar
Bize taş atıp ürenler
Eşek olsun zırlasınlar
Bize taş atıp ürenler
İçi dışı soğuk olsun
Didilenmiş kavuk olsun
Eğribük’e tavuk olsun
Bize taş atıp ürenler
Bir keleşde uşak olsun
Çingeneye kuşak olsun
Malatya’ya eşek olsun
Bize taş atıp ürenler
Kilisede puta dönsün
Ters nallanmış ata dönsün
Uyuz olmuş ite dönsün
Bize taş atıp ürenler
Teslim Abdal der, onmasın
Dünyada murat almasın
Ahrette iman bulmasın
Bize taş atıp ürenler”

KAYNAKLAR
1- Doğan Kaya, Folklorumuzda Beddua Söyleme Geleneği ve Türk Halk Şiirinde Beddualar, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2001.
2- İsmail Özmen, Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 3, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.
3- Doğan Alpaslan Demir, Nasırlı Ellerde Kir Olasıca, 26 Temmuz 2016, https://doganalpblog.wordpress.com/2016/07/26/nasirli-ellerde-kir-olasica/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Kim Zalim?

Anadolu’yu işgal eden Timur, Akşehir’in fikrine hürmet edilen, sözü geçen kişilerini huzuruna çağırtır ve sorar onlara.

Fikrinizi öğrenmek istiyorum, söyleyin bakalım, ben, zalim miyim, yoksa adaletten yana bir hükümdar mıyım?”

Karşılarındaki koca Timur, astığı astık kestiği kestik bir tiran, yine de az sayıdaki cesur adam “zalimsin” demekten çekinmez. Geri kalanlar ise “olur mu öyle şey, elbette ki adilsiniz” diye cevap verir. Timur cevapların hiçbirini beğenmez, zalimsin diyenleri hakaret etti diye, adilsin diyenleri ise yalaka diye sopaya çektirir.

O sırada sessiz sedasız duran Nasreddin Hoca’yı görür Timur.

Hocam, sen susuyorsun. Senin fikrin nedir, adil miyim zalim mi?”

Nasreddin Hoca tereddütsüz cevap verir.

Zalim olan biziz. Eğer biz zalim olmasaydık, seni başımıza musallat etmezdik.”