Aylık arşivler: Aralık 2016

DELİYE HERGÜN İDAM

(18+)

Kara mizah, “delice” ve “uygunsuz” fikirler içerir.

 İlk gün

Deli diyorlar bana, desinler; oysa akıllıyım, kuş gribini iyi bilirim ben, antijen değiştiren influenza virüsü yapıyor bu hastalığı. Sadece kuşları öldürse yine iyi, insanları da öldürüyor. Tedavisi yok mendeburun, tek çare hasta kuşları itlaf etmek. İşte ülkemizi tehdit eden, huzuru bozan tüm münafıkların, muhaliflerin kökü, kuş gribi gibi kurutulmalı. Zararlı otları temizlemek şart, Eski Ahit ortada, okuyunuz, günahkâr kentler Sodom ve Gomora’nın nasıl yok edildiği Tekvin’de anlatılıyor. Lafı uzatmayayım, itlaf şart; üçayaklı sehpalar kurulsun meydanlara, teröristler, muhalifler, biat etmeyenler, muhalifleri destekleyenler ve oy verenler, vekili, müvekkili, gezicisi toptan itlaf, yani idam edilsin.

İkinci gün

Bizim çocukların PISA 2016 sonuçlarına göre fena çuvalladığını söylüyorlar. Zararı yok, çocuk onlar, çalışır yaparlar, düşmez kalkmaz bir Allah. Hem sonra onlar önce eğik Pisa kulelerini düzeltsinler, bizde bir tane olsun eğik kule var mı, yok elbette. Mimar Sinan’ımız var bizim, gâvurun mimarı kim ki. Pisa’larının eğriliğini unutturmak için bizim çocukların Pisa’larıyla uğraşıyorlar.

Üçüncü gün

Bir vatansever öğretmenimiz sayesinde müfredatımızın çok büyük bir eksiğini keşfetmiş bulunuyorum. Nasıl gözden kaçmış bilemiyorum, düşünsenize, bizim çocuklar idam ilmini bilmiyorlar, sahi söylüyorum. İşin aslını anlatayım size, paylaşmak sünnettir. Tekvin’de anlatılmıyor ama Sodom’dan bir erkek, Gomora’dan bir kadın sağ kurtulmuş zamanında; onların velet-i zinaları binyıllar boyunca ha babam üremişler. Hani şu “gezici” denen hainler, bu velet-i zinaların torunları oluyorlar. İşte onlar, dün kıyameti koparmışlar sosyal medyada. Neymiş efendim, bir ilkokul öğretmenimiz öğrencilerinin eline idam ipi verip fotoğrafını çektirmiş sınıfta. Çok beğendim, yaratıcı ve etkili. Yeterli değil ama başlangıç olarak umut verici. Gezicilere velet-i zina dediğimde kızıyorlar, kızmasınlar, bu eli öpülesi kıymetli öğretmenimiz sayesinde eğitim sistemimizin en önemli eksikliğinin telafisi mümkün olacak.

Dördüncü gün   

Okulların alt yapısında büyük eksikler var.  Öncelikle ip laboratuvarları konusuna eğilmek lazım. İdamda kullanılan iplerin standardize edilmiş örneklerinden yeterli miktarda sarf malzemesi sağlanmalı. Asıda kullanılan iple aynı özelliklere sahip olmalı, masraftan kaçınılacak bir konu değil bu. İpin uzunluğu, dokunuşu, kalınlığı çok mühim. Ası ipinin düğümünü tüm çocuklar gözleri kapalı olarak yapabilmeli. Tabii, düğüm kadar önemli bir husus ipin yağlanması: Hangi yağ kullanılacak, yağın miktarı, yağlama esas ve usulleri tatbiki olarak öğretilmeli. İp laboratuvarından başka ası laboratuvarı da gerekiyor. Ası laboratuvarlarının lise düzeyi eğitim için uygun olduğu kanaatindeyim. Tartışılır elbette, ortaokul da olabilir; farklı fikirler zenginliktir. Aslına uygun maketlerle çalışılması fevkalade önemli.  Zaten, başımıza ne geliyorsa uygulamalı eğitimin önemini kavrayamayışımızdan oluyor.

 Beşinci gün      

Çocuklarımız, idamın tarihçesi üzerine zır cahiller, biliyor muydunuz? Maalesef doğru sevgili okurlarım, inanın gençlerle konuşurken tarih bilinçlerinin eksikliğinden yüzüm kızarıyor. Üç tane savaş ismi, iki padişah, beş antlaşma öğrenen tarih profesörü kesiliyor başımıza; peki ya idam tarihi, tıntın ötüyorlar boş teneke gibi. Cahil bunlar, oysa bir bilseler, idam konusunun inceliklerinin  başlı başına bir bilim dalı olması gerektiğini. Konunun ehemmiyetine binaen Sultan İbrahim Han Hazretleri’nin eşsiz dehasını ve ölüm cezasının ulviyetini gösteren yaşanmış bir hikâyecik anlatacağım. Resmi tarih zırvalarına bakarsanız ulu hakanımızın “Deli” olarak tanıtıldığını görürsünüz.  Gerçi bana da deli diyorlar, geçiniz efendim. Sultan İbrahim Han Hazretleri, Osmanlı üzerine oynanan oyunları derinlemesine kavramış, evliyalık mertebesine ulaşmış, 17. yüzyılda imparatorluğun ve İslam âleminin darmadağın olmasını üstün zekâsına dayalı bir strateji ile engellemiştir. Deli görüntüsü, bu devasa stratejinin kamufle edilmesi için oynanan bir oyundan ibarettir. Çocuklarımız, tarihimizin gerçeklerinden uzak, uydurma ve hurafe bilgilerle yetişirse PISA sınavında sonuncu olurlar elbette. Bu ezber bozan kısa açıklamadan sonra öykümüze gelelim. İnşallah tarihimizin bu ve benzeri olayları, yakın zamanda müfredatımızda layık olduğu yeri bulacaktır.

İbrahim Han Hazretleri sık sık İstanbul sokaklarında arabayla dolaşırmış. Bir gün arabasının önüne bir öküz arabası çıkar, koskoca İslam halifesi gideceği yere geciktirilmiş. Padişah, hemen Sadrazam Nevesinli Salih Paşa’yı çağırtır ve İstanbul sokaklarında arabayla dolaşılmasını yasaklar. Tarih 17 Eylül 1647’yi gösterdiği gün yine arabasıyla bir ziyaret yapmak üzere yola çıkar. Resmi tarihçiler Sultan İbrahim’in o gün üfürükçü bir imama gittiğini iddia ederler, külliyen yalan, kendisine üfürükçü havası vermiş, gizli görevleri bulunan bir din bilginidir gittiği kişi. Yolda karşısına yine bir araba çıkmaz mı? Sadrazama verdiği emir tutulmamış, bir araba yolunu kesmiştir. Bu olay şimdiki zamanda olsa arabacıyı cezalandırmaya kalkarlar, oysa Sultan İbrahim ulu bir hakan olduğu gibi zeki ve adildir. Bu yüzden derhal Sadrazam Nevesinli Salih Paşa’yı gittiği din adamının evine çağırtır. Verdiği emir üzere Salih Paşa, imamın evinin bahçesindeki kuyunun ipi ile boğularak idam edilir. Açıktır ki, Sultan İbrahim Han Hazretleri, imam/kuyu/kuyunun ipi/idam alegorisi içinde, gelecek kuşaklara eşsiz ve evliyalara has gizli bir mesaj vermiştir. Bu mesajın gizini çözmek için üniversitelerimizde yeni bölümler açılmalı, eğitim müfredatımızda köklü değişiklikler yapılmalıdır.

Altıncı gün  

Ölüm cezalarının uygulanışı ile bilimsel gelişim arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğunu bilmiyor olamazsınız. Ortadoğu İslam ülkelerinde, ortaçağ boyunca kullanılmış olan sofistike bir idam şekli mevcut, bu idam yöntemi tıbbın gelişiminde çok önemli bir rol oynamıştır. İdam edilecek din ve halife düşmanının ayaklarını bir kişi, kol ve omuzlarını ise diğer bir kişi sıkıca tutar. Vücut yere paralel olacak şekilde gerilir. Üçüncü kişinin elinde ağır bir kılıç vardır. İnfaz, mahkûmun kılıçla bel hizasından ikiye bölünmesiyle gerçekleştirilir. İkiye ayrılan vücut, kesitler halinde incelenebilir. Bu inceleme yöntemi, günümüzün bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinin atası olarak kabul edilmelidir.

Bugün eklem romatizmasının tam ve etkin bir tedavisinin olmayışının en önemli sebebini, kendi idam kültürümüze sahip çıkamamış oluşumuzda aramalıyız. 7 Ağustos 1648 tarihinde Sadrazam Tezkereci Ahmet Paşa idam edilir. Cesedi ise Atmeydanı’nda çınar ağacının altına atılır. Ceset yeniçerilerin kılıç darbeleri ile parça parça edilir. O tarihten sonra, Tezkereci olan lakabı bin parça anlamına gelen Hezarpare olur. Hezarpare Ahmet Paşa oldukça şişman bir devlet adamıdır. Parçalanan vücudundan çıkan yağlar “insan yağı mafsal romatizmasına devadır” diyerek orada bulunan ahaliye satılmıştır. Maalesef bu önemli deneysel çalışmanın sonuçları değerlendirilmemiştir. Günümüzde eklem romatizmasında kullanılan ve ilaç endüstrisinin cahil halkı sömürdüğü kimyasal ilaçların yerine, tamamen organik bir tedavi yönteminden mahrum kalışımız; idam konusundaki bilimsel duruşumuzu koruyamamış, idamı bir eğitim disiplini haline getiremememizden kaynaklanmaktadır.

Yedinci gün

Ülkemizin çağ atlamasını sağlayacak daha pek çok çılgın fikirlerim var, ilgileniyorsanız söyleyin, sırayla hepsini anlatırım. Sizin de mi delice fikirleriniz var, bana yazın, geliştirelim, gelişelim, delirelim.

Başkan-Şef-Reis-Han-Hakan-Kağan-İmparator-Padişah-Şah-Kral-Tiran-Satrap…

Piyonları saymazsanız hareket kabiliyeti, savunma ve saldırı gücü açısından satranç tahtasının en zayıf taşı şahtır. En güçlü olanı ise vezir ama vezirin kaybedilmesi oyunu sonlandırmaz, hatta bazı durumlarda vezirin feda edilmesi ile oyunu kazanmak veya üstünlük sağlamak mümkündür. Şahın bu sınırlı yeteneklerine karşılık kaybedilmesi (mat) durumunda oyun biter. Anlayacağınız satranç oyununda şah “tanrısal” rolüne karşın ciddi olarak sınırlandırılmış bir kabiliyete sahiptir. Satranç oyununun binlerce yıllık gelişimine, kökeninin Asya sarayları oluşuna, oyun kurgusunun döneminin savaş stratejilerini taklide dayanmasına bakarak şaha verilen bu “sınırlandırılmış iktidarın” tesadüf olmasının mümkün olmadığını kolayca söyleyebilirim.

satranc-kurallari_646x340

Kuzey Amerika ova Kızılderililerinin en önemlilerinden birisi de Siyular’dır. Kuzey Amerika kızılderilileri hakkındaki bilgileriniz western filmler ve çizgi romanlardan ibaretse, muhtemelen kabile yönetim şekilleri üzerine bir fikriniz yoktur, bildiğinizi sandıklarınız da külliyen hatalıdır. Sanılanın aksine kabilenin bir değil iki reisi olur, savaş reisi ve barış reisi. Savaş kararı bir tür yaşlı/bilge kişilerden oluşan bir kurul tarafından alınır. Savaş boyunca kabileyi savaş reisi yönetir. Yaptıklarında ve kararlarında kurula karşı sorumlu olsa da savaş boyunca mutlak yetkilere sahiptir. Nedir, savaş biter bitmez görevini barış reisine devreder ve sıradan bir avcı/savaşçı rolüne geri döner. Siyular ve diğer pek çok Kuzey Amerika Kızılderili kabilelerinin kurdukları yönetim biçimi, tek bir kişinin mutlak yetkilerle donatılmasını engeller özelliklere sahiptir.

running-antelope-hunkpapa-lakota-1872

Yüzyıllar boyunca hükmettikleri ülkeleri mutlak bir yetkiyle yöneten krallar tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak tanımlanmıştır. Az buz değil, tanrı bu, onu temsil eden bir kişinin yetkilerinin kısıtlanması kimin haddine, öyle değil mi? Nedir, daha 1215 yılı gibi erken bir dönemde İngiltere Kralı Yurtsuz John, Magna Carta antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Magna Carta ile Yurtsuz John, baronlar üzerindeki yetkilerinin kısıtlanmasını kabule zorlanmıştır. Kral John’un imza töreni bittikten sonra Magna Carta belgesinin üzerinde tepindiği rivayet edilse de, sonuç olarak, onun yetkisi sınırlanan ilk kral olması gerçeğini değiştirmiyor.

a_chronicle_of_england_-_page_226_-_john_signs_the_great_charter

Mikado bildiğiniz gibi Japon imparatorlarına verilen bir unvan, yüce kapı anlamına geliyor. Japonya’nın geleneksel inançlarına göre Güneş Tanrıçası Amaterasu’nun soyundan gelen imparatorlar tanrısal bir statüye sahiptir. Unvanlarının şatafatına bakınca tüm yönetim aygıtının imparatorda olduğu sanılabilir. Nedir, sekizinci yüzyıldan beri Japon imparatorlarının gücü semboliktir. 1867 yılına dek Japonya, bir tür askeri diktatör olan “Şogun” tarafından yönetilmiştir. 1867 yılında Tokugawa Yoşinobu’nun şogunluktan feragat etmesiyle yetki yeniden imparatora geçmiştir. Bu dönem Japonya’nın feodal rejimden pazar ekonomisine geçiş dönemi olmuş, samurayları tasfiye eden yeni ticaret burjuvazisi bir oligarşi oluşturmuştur. Ülke yönetiminin oligarklara geçişiyle beraber imparatorlar sembolik ve ruhani rollerini sürdürmüştür.

tokugawa-ieyasu-h

Arap coğrafyacı ve gezgini İstahri 919 yılında gözlem ve incelemelerini yazdığı kitabında Hazar Hanlığında hükümdarın tahta çıkarılışına ait “seremoniyi” şu satırlarla anlatıyor.

Kağanı tahta çıkarmak istedikleri zaman boynuna ipek bir ilmik geçirip, soluksuz kalıncaya kadar sıkıştırıyorlar. Sonra soruyorlar ona: “Ne zamana kadar hüküm sürmek istiyorsun?” O zamana kadar ölmemişse, günü gelince öldürüyorlar.

İnsanın kulağına pek de inanılır gibi gelmiyor. Ancak İskoçyalı sosyal antropolog James Frazer 1917 yılında yazdığı kitapta Hazarların süresi dolan hükümdarlarını öldürme geleneğini anlatıyor. Tahta geçecek hükümdarın gırtlağını sıkma uygulamasının Göktürklerde görülen bir başka versiyonuna da Fransız antropolog St. Julien’in 1864 yılında yazdığı bir eserinde rastlıyoruz:

“Yeni bir başkan seçileceği zaman subayları ve hizmetkârları onu bir ata bindiriyorlar. Boynuna ipek bir kurdele geçirip sıkıyorlar, ama boğulmasına sebep olacak kadar değil. Sonra ilmiği biraz bollaştırarak ısrarla soruyorlar: Sen kaç yıl hanımız olabilirsin? Kral zihni karışık olduğu için bir sayı söyleyemeyince, adamlar onun yerine karar veriyorlar ve bu kararlarını, kralın az önce istemeyerek ağzından çıkan ses ve sözlerin gücüne dayandırarak, yönetiminin kısa mı, yoksa uzun mu olacağını saptıyorlar.”

Hükümdarların vücudunu “tanrı” için geçici, fani bir konak olarak kabul eden bir toplumsal kültürün, hükümdarın kutsallığını sürdürebilecek daha genç bir beden aramasını anlaşılabilir buluyorum. Nedir, hükümdarın süresi sonunda öldürülmesi geleneğinin altında yatan motif ne olursa olsun, yöneticinin mutlak yetkisi üzerinde sınırlayıcı bir etkisi olması kaçınılmazdır.

Zaman, döküleceği denizin bilinmediği sonsuz bir nehir gibi akar durur. Tarih bilimi, nehrin getirdiği taşları, bitkileri, börtü böceği, hatta suyun bileşimini, ısısını, köpüklerini inceleyerek, geçmişi anlamaya bilmeye çalışır. Diyeceğim odur ki, insan toplumları çağlar boyunca devinip durmuş, beğenelim beğenmeyelim kendi yatağında diyalektik bir gelişim göstermiştir. Geçmişten günümüze taşınan bilgi kırıntılarından birkaçını sizinle paylaştım bu yazımda. Görüyoruz, insan toplumları, matematiksel bir kesinlik içinde iktidarın gücünü bir şekilde sınırlandırmanın yolunu daima bulmuştur. Bir ülkenin başına başkan, reis veya her ne getirecekseniz getirin, onun mutlak yetkesini arttırmaya çalışmak, nehrin amansız akıntısını gerisin geri çevirmek, diyalektiğin şaşmaz ibresi ile alay etmek anlamına gelir. Zamanın sonsuzluğu içinde, tek bir an için olsun bunu başarabildiğini sanan kafalar ve küf tutmuş zihinler var olmuş ve hatta onlar Adolf Hitler, Benito Mussolini, Saddam Hüseyin isimlerini de taşımış olabilirler. Nedir, insan toplumları er veya geç, insanın insana hükmetmesinin olanaklı olmadığı bir dünya düzeni kurmaya yoğrulmuştur, heveslilerinin bilgisine sunulur.

 

Mecburduk, ücretsizdi

Anadolu’nun dört bir köşesinde pıtır pıtrak açılmış olan tarikat yurtlarının amaçlarını ve orada kalan çocukların başına gelenleri hepimiz sular seller gibi ezberledik. Yoksul ve taşımalı eğitimle çocuklarını okutamayan, kendilerine başka bir seçenek sunulmayan aileler için bu yurtlar tek çıkış yolu haline getiriliyor. Adana Aladağ Öğrenci Yurdu yangınında ölen çocuklardan birinin babası açıkça söylemiş.

Köyde okul yoktu. Aladağ’da başladı. Tek yurttu burası. Eleştirme şansımız da yoktu ki. Başka seçeneğimiz yoktu. Mecburduk. Ücretsiz kalıyordu”

Denetimden muaf olduğundan emin olduğumuz bu yurtlar ülkemizin yeni eğitim hedefi olan “dindar bir nesil” ülküsüne de cukkadanak oturuyor. Taciz, tecavüz, yanarak ölme, doğalgazla zehirlenme, çöken yurt binasının altında kalma kademelerinden “sağ salim” kurtulup mezun olan çocukların ne denli “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir nesil olup vatana, millete yararlı birer fert olacakları konusuna ise hiç girmeyelim, batarız, çıkamayız.

Sosyal medya feryat figan, #tarikatlarKapatılsın ve #çocuklaryanıyor etiketi üzerinden iktidarı eleştirenler, yurdun üçüncü katının ve çatısının ahşap ve yangın merdiveninin kilitli olduğunun; ilköğretim çağındaki çocuklar için özel yurt açılamayacağının altını çiziyorlar. Öte yandan, “Birileri ölse de hükümete saldıralım diye hazırda bekleyen iki ayaklı köpek cinsi sadece bizim ülkemizde var” fikriyatında olanların kader, alın yazısı ve “Allah, sabır, rahmet” mesajları havada uçuşuyor. Hızını alamayıp “yanarak ölmek bir şehadettir” şeklinde mesaj yazanların yeri tımarhane olmalı ama sayıları çok, akıl ederlerse bizi tıkarlar.

Çocukların yanarak ölümlerine isyan edenlerin çoğu, yangın merdiveninin kapısının kilitli olduğuna takılıp kaldılar. Denetimsiz tarikat yurdu eşittir kapısı kilitli yangın merdiveni şeklinde bir denklem kurduysanız fena halde yanılıyorsunuz demektir. Uzun yıllar okulların taşıması gereken fiziksel özellikler hakkında üniversitede ders verdim, okulların fiziksel ve sıhhi şartlarının kontrolünü yapan komisyonlarda bir bilen sıfatıyla bulundum. Uzatmadan yazayım, kapısına kilit vurulmamış yangın merdiveni hiç görmedim. Eğitim politikalarının öğrenciyi okul yönetimine mal gibi zimmetlediği zihniyetin koşullandırması ve baskısı altındaki okul müdürleri, kapısı açık bir yangın merdivenini yangından daha büyük bir güvenlik tehdidi olarak görüyorlar. Sadece okullar mı; kamu binaları, yurtlar, pek çok iş hanının yangın merdivenleri kilitlidir. Yangın merdiveni bulunan apartmanların hemen hepsinde yangın merdivenleri acil durumlarda kullanılabilir durumda değildir. Yangın merdiveninin kapısını kilitleyen zihniyeti, siyasal İslamcı tarikatlarda veya A, B, C siyasi görüşlerde aramak akıl, fikir savurganlığıdır. Emin olun, yangın merdivenleri konusunda bir iç genelge veya yönetmelik bakanlıklardan birinde hazırlanmaya başlamıştır bile. “Gereğini rica ederim” kılıklı bir emirname ile kilitler açılır. Ardından bilumum tecavüzcülerin suçu kilitsiz yangın merdiven kapılarına da atıldı mı, değmeyin keyiflerine. Amacımız mülkiyet veya iktidar değil birey, rehberimiz ise hurafeler değil bilim olmadıkça bu böyle sürer, çocuklar ölür, ağıtlar ulusal marş olup çıkar.

Tabii ki şaşırmadık, yangından saatler sonra yayın yasağı geldi. Toplumda “infial yaratan” olayları yayın yasağı ile gizlemek, sosyal medya çağında hem beyhude hem de gülünç bir çaba gibi görünüyor. Nedir, Napolyon Bonaparte’ın bizdeki yayın yasaklarını çok takdir ettiğini anlatan bir hikayeciğim var. Ölümünün üzerinden neredeyse 200 yıl geçen Fransa diktatörü Napolyon’un bu eşsiz öyküsünü beğeneceğinizi umuyorum.

Painting : Napoleon at Fontainbleau

“Napolyon öbür tarafta sonunda zebanileri bile bıktırmış. Yönettiği savaşları belki binince defadır anlatıyor, özellikle de yenildiği Waterloo savaşında yaptığı stratejik hataları analiz ediyor, sanki ölmemiş gibi savaşın rövanşına hazırlanan planlar yapıyormuş. Zebaniler durumu üst yönetime bildirmişler, iyi halinin de faydası olmuş olacak ki, Napolyon’a yaşayanların tarafına geçmesi için üç günlük izin vermişler. İlgi ve heyecanla karşılanmış Napolyon, ama süre kısa, bu yüzden üç ülkeyi ziyaret etmek istediğini söylemiş, ilk sırada ABD var. ABD Başkanı tarafından karşılanmış ve ilgi alanı olan savaş teknolojileri üzerine kendisine brifing verilmiş. Günün sonunda ABD Başkanı’na teşekkür etmiş, ABD’li yetkililere “bu teknolojinin birazına bile sahip olsaydım Waterloo savaşında yenilmezdim” diyerek ayrılmış Napolyon. İkinci sırada Rusya var. Yine savaş teknolojisi ve teknikleri üzerine brifingler verilmiş. Napolyon çok memnun, Rus yetkililerine teşekkür ettikten sonra “Sahip olduğunuz savaş istihbaratı konusundaki olanakların birazına bile sahip olsaydım Waterloo’da yenilmezdim” demiş. Üçüncü sırada ise Türkiye varmış. Türk yetkililer diğer iki ülkede olduğu gibi kendi savaş stratejileri üzerine ayrıntılı bilgi vermişler. Napolyon çok nazikçe teşekkür etmiş ve “Sahip olduğunuz medya bende olsaydı Waterloo’da yenildiğimi kimse bilmezdi” demiş.