Aylık arşivler: Şubat 2017

ŞİLİ’DE KORKUYA VE DİKTATÖRLÜĞE “HAYIR”

Biz hayır diyoruz. Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz.”

 

Eduardo Galeano
11 Eylül 1973 tarihini Şili halkı hiç unutmadı. Seçimle işbaşına gelen sosyalist Salvador Allende’nin başında olduğu sosyalist ve komünist partilerin oluşturduğu koalisyon hükümeti ABD destekli bir darbeyle devrildi.

Şili Cumhurbaşkanlığı konutu darbecilerin uçakları ile bombalanmaya başlayınca Salvador Allende radyodan son kez seslendi Şili halkına: “Size son kez hitap ediyorum. Bu tarihsel geçiş anında, halkıma sadakatimi hayatımla ödeyeceğim. Ama yüzbinlerce Şililinin bilincine düşen tohum er geç yeşerecek.” Darbeyi gerçekleştiren hürriyet ve şiir düşmanı Augusto Pinochet, yıllarca Şili faşizmini yönetti; adı Hitler ve Mussolini’nin yanına yazıldı. Yüzbinlerce Şilili cezaevlerinde, işkencelerde büyük acılar çekti.

Darbeci general sıfatıyla 15 yıl Şili istibdatının başında olmak yetmemişti Pinochet’e, iktidarını sandıktan çıkacak “Evet” ile pekiştirme kararındaydı. 15 yıllık bir dikta yönetimine kim “Hayır” diyebilirdi, yıllarca ağzını açanın dilinin kesildiği bir korku toplumunda “Evet” dışında bir seçenek örgütlenebilir miydi? 5 Ekim 1988 tarihinde yapılacak referandum bir kader günü olacaktı. Ya askeri diktatörlük sekiz yıl daha devam edecek ya da Pinochet, iktidarını sivillere devretmek zorunda kalacaktı. Pinochet yanlıları sonucun “evet” olacağından hiç kuşku duymadılar. Yıllar boyu süren baskı ve korku ikliminde yeni bir kuşak yetişmiş, Şili halkı farklı bir yaşam biçimi olabileceği hayallerini yitirmişti. Pinochet yönetimi “Hayır” demeyi kaosla ve anarşiyle ilişkilendirmiş, beyaz giysiler içindeki Pinochet’nin bebek seven, kiliseye giden görüntülerini servis ediyordu. “Diktatörlüğe Hayır” kampanyası yürüten muhalefet bile sonuçtan umutlu değildir. Beklenen gün gelir, “No” cephesi referandumu %56 ile kazanır, Pinochet, iktidarını devretmek zorunda kalmıştır.

Şili muhalefetinin yürüttüğü “No” kampanyasının ayrıntıları, Binbir Gece Masalları’nın deyimiyle “iğne ile gözün içine yazılacak” bir ibret öyküsüdür. Kampanyada kullanılması planlanan siyah/beyaz çekilmiş ve faşizmin neden olduğu acıları anlatan iç burucu tanıtım filmi yerine renkli ve gelecek umutlarını vurgulayan bir film kullanılır. Gökkuşağı rengi bir zemine yazılan “HAYIR” afişine, eşcinselliği hatırlatıyor diye itiraz eden “homofobik sosyalistleri” ikna etmek bile hiç kolay olmayacaktır. 1988 ortasında “Şili Yaratıyor Günleri” düzenlenir. “No” kampanyasının çok önemli kilometre taşlarından biri olan organizasyonun açılış konuşmasını ünlü yazar Eduardo Galeano yapar. Belki hatırlayabilirsiniz, Hugo Chaves, Obama’ya “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı hediye etmişti, okusun da Latin Amerikanın yaşadıklarını anlasın diye. Chaves’in hediye ettiği kitabın yazarıydı Galeano.

Biz Hayır Diyoruz” başlığını taşıyan konuşması, “No” kampanyasının niye başarılı olduğunun belgesel bir yapıtıdır adeta. Gelin bu konuşmanın bazı kısımlarını birlikte okuyalım.

Biz hayır diyoruz. Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz.”

Görüyorsunuz değil mi, içi kof bir “Hayır” demekle yetinmiyor Galeano; sistemi, silahlanmayı, sömürüyü ve kapitalizmi sorguluyor, yaşama fiyat biçerek insan toplumlarına hakim olmaya çalışan nekrofil sermaye iktidarlarına “Hayır” dediklerini söylüyor. Devam ediyor Galeano:

Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir.”

Konuşmasının bu bölümünde sınıfsal bir saptama yapıyor Galeano, popüler kültüre ait hurafe ve din enstrümanlarının egemen güçler tarafından yeniden ve yeniden üretildiğini söylüyor. Ve devamında:

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor.”

Toplumu saran korkuya gulyabani muamelesi yapıyor Galeano, korkunun korkuyla beslenmemesi için Şili toplumunun yüreğine ve aklına sesleniyor.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken de evet diyoruz. Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz. Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz; Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.”

Galeano, konuşmasının bu son bölümünde Şili halkının “No” kampanyasındaki başarısının sırrını açıklıyor bize. #Hayır dediğimizde nelere “evet” dediğimizi, gelecek beklentilerimizi, duymak istediğimiz şiirleri, sınıfsız ve sınırları olmayan bir dünya özlemimizi söylememiz gerektiğini, sosyal medyadaki fiyakalı #Hayır profillerimizin toplumu dönüştürmeye yetmediğini, yetmeyeceğini öğretiyor Galeano, Şili’nin enfes şiiriyle…

 
KAYNAKLAR
1- Zeynep Oral, Yazar Eduardo Galeano hayatını kaybetti, Cumhuriyet Gazetesi, 14 Nisan 2015.
2- Bülent Kale, Biz Hayır Diyoruz- Eduardo Galeano’dan Seçme Yazılar, Metis Yayınları, 2013.
3- Ümit Ağgül, Bir Diktatörü Deviren Reklam Kampanyası: NO, Radikal Blog, 27 Kasım 2013.
4- Cengiz Kılçer, Salvador Allende: Satılmışlığa, korkaklığa ve ihanete bir ahlak dersi, Sol Haber, 11 Eylül 2007.

WILFRED OWEN- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Wilfred Owen, 1893- 1918 yılları arasında yaşamıştır.

Galler bölgesi yakınlarında Oswestry’de doğdu. Yerel bir teknik okulu bitirdikten sonra Londra Üniversitesi’ne başladıysa da parasızlık nedeniyle devam edemedi. Rahip olmaya karar verdi ama dine olan inancını yitirince kiliseden uzak durdu. Tanıştığı Fransız şairi Laurent Tailhade’ın önerisiyle şiire daha çok zaman ayırmaya karar verdi. Ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca askere alındı. 1917 yılında yaralandı ve askeri hastanede bir süre tedavi gördü. Bu hastanedeyken savaşa karşı şiirleriyle ün yapmış Siegfried Sassoon’la tanıştı ve onunla yakın bir dostluk kurdu. Bu dostluğun etkisi ve yaşadığı savaş atmosferinin katkısı ile savaşı yeren şiirler yazmaya başladı. İyileşince yeniden cepheye gönderilen Owen, 1918 yılında savaşta öldü. 25 yaşındaydı.

Wilfred Owen, ölüme gönderilen genç insanlara karşı olan aldırışsızlığı dramatik bir gerilimle, çarpıcı bir biçimde ifade eden şiirler yazmıştır. Çok kısa yaşamına rağmen İngiliz edebiyatının en başarılı savaş karşıtı şiir yazarı olarak kabul edilir.

Wilfred Owen’in SİLAHLAR VE ÇOCUK şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

Çocuk bir de şu süngüyü denesin,
Çelik ne denli soğuk, kana susamışlığıyla
nasıl da keskin;
Delinin bakışları gibi kinle morarmış,
Ete duyduğu açlıkla nasıl incelmiş.
Bırak okşasın, gencecik yüreklere
Saplanmayı özleyen şu kör kurşunları,
Ya da şu sırıtan dişler gibi kovanları ver,
Acının ve ölümün keskinliğiyle keskin.
Çünkü onun dişleri bir elmayı ısırırken gülmeli.
Yumuşak parmaklarında pençeler gizli değil;
Tanrı demir ökçeler eklemeyecek topuklarına,
Ne de ağdan tuzaklar kıvırcık saçlarına.”
Çeviri: Cevat Çapan

KAYNAK
1- Cevat Çapan, Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi, Adam Yayınları, 1985.
ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Mukavemet

“Mademki dağılmış pazar yerlerine benziyor memleket; o vakit mukavemet” diyerek başladı yayın hayatına. Adı: Mukavemet Dergi… 

Bu devirde, ülkenin bu koşullarında dergi çıkartmak, hem de çıktığı günün koşullarına, baskı ve dayatmalarına mukavemet eden bir dergi yayınlamak hiç akıllı işi gibi durmuyor, nedir, hep akıllı ol, uslu çocuk ol, o da bir yere kadar…

 

Siyaset, bilim, kültür-sanat ve felsefe alanlarında onlarca yazı ile geliyor Mukavemet Dergi. Ömer Hayyam asırlarca önce bilgisizlerin sersemliği yüzünden söylenememiş renk renk düşüncelere hayıflanmış bir dörtlüğünde. Huzur içinde uyu sevgili Hayyam, Mukavemet Dergi her renkteki söylenmedik fikirleri yazmak için geliyor.

“Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik; 

Yüzlerce incimiz vardı delinmedik. 

Sersemliği yüzünden bilgisizlerin 

Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik.” 

Mukavemet Dergi yazarlarını tanımam, editöryal politikası ve kurucu ekibin siyasi fikirleri, duruşları konusunda da çok az fikrim var. “Binbir Gece Masalları ve Harun Reşit Döneminde Korku Öğeleri” başlıklı kendi yazım dışındaki yazıların sadece küçük bir kısmını okuma olanağı buldum. Nedir, Mukavemet Dergi ekibinin hazırlık çalışmalarını, e-posta ve Whatsapp gruplarındaki yazışmalarını sessizce izledim. İster inanın ister inanmayın, taş olsa dile gelir, ardından da dili tutulurdu; hayranlık ve belki kıskançlıktan. Hepimizin işten eve dönüp günün yorgunluğunu üzerimizden atmaya çalıştığımız akşamüstü saatlerinde onlar tartışıyor, yazıp/çiziyor, planlıyor, her bir sayfayı, yazıyı, görseli ince eleyip sık dokuyorlardı. Heyecanlıydılar; söylemiyorlar ama daha iyi bir gelecek umuduna, dünyayı değiştirebilme ereğine tutunuyor, dayanıyor, dayanışıyorlardı.

Dünyamız üçüncü bin yıla tarihte benzeri görülmedik bir silahlanma, şiddet, çevre kirliliği, nefret dili ve eşitsizlik ile girdi. Ülkemizin durumu ise belli, cehennemin külhanından farksız gibi duruyor. Yakın çevremizde, ülkemizde, dünyamızda olup bitenleri “tren seyretme” metaforu ile izlemenin muhtemel tek bir sonucu görünüyor, Homo sapiens yerini Blaberus Giganteus’a bırakacak.

Çok abarttığımı düşünüyorsunuz değil mi, bir dergi, Mukavemet Dergi alacaksınız ve Blaberus Giganteus’un  Homo sapiensin yerini almasına engel olacaksınız. Neden olmasın; hamam böcekleri dünyamızı tehdit eden silahlanmaya ve kirlenmeye mukavim olduğu için ihtiyaç duymuyor olabilir, ama bizim Mukavemet’e her zamankinden daha çok gereksinimimiz var. Üşenmeyin, beklemeyin, unutmayın; yarın bir Mukavemet Dergi alın, okuyun, okutun.

W.H. AUDEN- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Wystan Hugh Auden, 1907-1973 yılları arasında yaşamıştır. Şiirlerini imzaladığı W. H. Auden adıyla tanınmıştır.

İngiltere’de doğmuş, okul yıllarından itibaren şiir yazmaya başlamıştır. 1937’de İspanya İç Savaşı’na ambulans şoförü olmak için gittiyse de sadece propaganda bildirileri hazırlamıştır. 1939 yılında ABD’ne göç etmiş, 1946’da ABD vatandaşı olmuştur. Eşcinsel yaşam tercihi nedeniyle içinde yaşadığı sosyal çevrelere sığamamıştır. 1973 yılında gittiği Viyana’da uykuda geçirdiği kalp kriziyle ölmüştür.

W. H. Auden, 20. yüzyıl İngiliz dilinin en güçlü şairlerinden biri olarak kabul edilir. Yazdığı çok sayıda şiir ve deneme kitabı, tiyatro oyunu ve opera librettosu bulunmasına karşın dilimize çevrilen kitabı bulunmamaktadır. Şiirleri tek tük edebiyat dergileri ve antolojilerde yayınlanmıştır.

W. H. Auden’in bu hafta için seçtiğim şiiri Can Yücel tarafından çevrilmiş. “Alla’sen Söyle Nedir Aşkın Aslı Astarı” isimli şiiriyle aşkın aslını, astarını okuyoruz, W. H. Auden’in kaleminden.

“ALLA`SEN SÖYLE NEDİR AŞKIN ASLI ASTARI!
Kimine göre ufak bir çocuktur aşk,
Kimine göre bir kuş,
Kimi der, kalp kuruş;
Ama komşuya sordum, nedense yüzüme
Mânalı mânalı baktı,
Karısı bir kızdı bir kızdı, sormayın,
Aşkedecekti tokadı.
Şıpıtık terliğe mi benzer yoksa
Yoksa kandil çiçeğine mi,
Hacıyağına mı benzer dersin kokusu
Yoksa leylak çiçeğine mi?
Çalı gibi dikenli mi, batar mı eline,
Andırır mı yoksa pufla yastıkları,
Keskin mi kenarı yoksa yatar mı eline?
Alla’sen söyle nedir aşkın aslı astarı!
Tarih kitapları dokundurur geçer
Köşesinde kenarında,
Hele bir lâfı açılmaya görsün
Şirket vapurlarında;
Eksik olmaz gazetelerden, bilhassa
İntihar haberlerinde,
Mâniler düzmüşler gördüm üstüne
Telefon rehberlerinde.
Aç kurtlar gibi ulur mu dersin
Bando gibi gümbürder mi yoksa,
Taklit edebilir misin istesen kemençede,
Ne dersin piyanoda çalınsa;
Çiftetelli gibi coşturur mu herkesi
Yoksa ağır aksak bir hava mı?
İstediğin zaman kesilir mi sesi?
Alla’sen söyle nedir aşkın aslı astarı!
Bir hâl oldum çardakların altında
Onu araya araya,
Küçüksu’ya baktım, orada da yok,
Boşuna çıktım Çamlıca’ya;
Anlamadım gitti bülbülün şarkısını,
Bir acayip gülün lisanı da;
Benim bildiğim o kümeste değildi
Ne de yatağın altında.
Aklına esince çıkarabilir mi dilini,
Başı döner mi asma salıncakta,
At yarışlarında mı geçirir hafta tatilini,
Usta mı düğüm atmakta,
Millet der peygamber demez mi?
Alla’sen söyle nedir aşkın aslı astarı!
Ona rastladığı zaman duyduğu şeyleri
Kabil değil unutamazmış insan,
Yolunu gözlerim bacak kadardan beri
Ama o geçmedi bile yanımdan;
Merdiven dayadım otuz beşine,
Öğrenemedim gitti bir türlü,
Ne mene mahlûktur bu düşerler peşine
Bunca insan geceli gündüzlü?
Gelsin ya, nasıl, pat diye gelir mi dersin
Burnumu karıştırırken tatlı tatlı,
Ya tutar yatakta bastırırsa sabahleyin?
Talih bu ya, otobüste nasırıma basmalı!
Gelişi yoksa havalardan anlaşılır mı,
Selâmı efendice mi yoksa gider mi aşırı,
Değiştirir mi dersin bir kalemle hayatımı?
Alla’sen söyle nedir aşkın aslı astarı!”
Türkçesi: Can Yücel

KAYNAKLAR
1- Dünyanın En Güzel 100 Şiiri, Editör: Halil Gökhan, Kafekültür Yayıncılık, 2015.
2- Vikipedi.

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Evliya Çelebi’nin yüzüğü, UNICEF’in aritmetiği, Dünya çocuklarının durumu…

Evliya Çelebi her ne kadar “derviş, evliya” olarak tanınmaktan hoşlanıyorsa da kıymetli eşyalara, mala, mülke düşkünlüğü ünlüdür. Konuğu olduğu Kürt Mahmudi aşiret reisi ve adaşı Evliya Bey parmağındaki zümrüt yüzüğü isteyince telaşa kapılmış, yüzüğün kendisi dışındaki herkese uğursuzluk getirdiğini ileri sürmüştür. Bu yalanı yutmayan aşiret reisi  “Sen dahi ve men dahi hâssu’l-hâs Evliyâyız ve bizler çok uğurlu yaratılmışız” diyerek kendisinin de “Evliya” olduğunu söyleyince yüzüğünü çıkarıp vermek zorunda kalmıştır. Nedir, Evliya Çelebi’nin adaşından karşılık olarak aldığı hediyeler yüzüğün değerini fazlasıyla çıkartmıştır: “500 Mahmudi koyun, 1 samur kürk, 1 Şeyhani kılıç ve 1 Mahmudi at…”

Evliya Çelebi 1648 yılında ünlü eşkıya Kara Haydaroğlu’nu asılmadan önce görmeye gider. Ölüme mahkûm eşkıya bir itirafta bulunur. Yıllar önce eşkıyanın babası Kara Haydar ölmeden önce oğluna bir saat hediye etmiş ve bu saati Evliya Çelebi’den çaldığını söylemiştir. Kaya Sultan’ın Evliya Çelebi’ye hediye ettiği saat, çalındıktan yıllar sonra geri dönmüştür. Kıymetli saatine kavuşan Evliya Çelebi’nin tabiriyle bu durum “ kendi bağının üzümlerinden yapılmış bir tatlı” idi.

evliya-celebi-seyahatname

UNICEF Türkiye bir süredir Facebook ve Instagram üzerinden bir fotoğraf paylaşıyor. Bir kız çocuğu kara tahtaya bir matematik problemi yazıyor. UNICEF “Gel bu problemi beraber çözelim” başlığı ile yayınlamış fotoğrafı.

ahmet-leyla

“Ahmet 32, karısı Leyla ise 14 yaşındadır. İkisinin 3 yıl önceki yaşlarının toplamı kaçtır.”

Kim demiş yurdumun vatandaşı matematik bilmez diye, soru yayınlanır yayınlanmaz “doğru cevaplar” birbiri ardına akmaya başlar: 40.  Soruya cevap verenler arasında, “matematik uzmanı bir hatun götürür müyüm acep” umuduyla “40” cevabını veren kadınlara “kutlarım, helal olsun”  tezahüratı yapan beyler de bulunuyor. Seksen milyonluk TC’nin henüz tamamı sigortaları yakmadığı için aykırı yorumların gelmesi gecikmemiş. Sorudaki “karısı Leyla” ifadesini fark edenler “doğru cevabı” verenlere çatmaya, dalga geçmeye başlamışlar.

“Aferin size. Şıp diye bilmişsiniz. Bunun bir matematik sorusu olmadığını anlamamışların öküz cumhuriyetinde yaşamaktan bıktım.”

Problemi “doğru çözdüğü” halde “öküz” yerine konmayı içlerine sindiremeyen sosyal medya ahalisi savunmaya geçer.

“çocuğun yaşının küçük olduğunu herkes görmüştür zaten. matematiksel olarak bir yanlış yok ondan cevap 40 tır. biz ne musluklarla ne havuzlar doldurduk saçma bu soru hocam yanlış desek sopa yerdik.”

“Ya kusura bakmayın ama aksiyomatik bir bilimi sosyal bilime çeviremezsiniz. Ahmet’in oğlu ile arasındaki yaş farkı 1 de olabilir matematikte. Matematik verilen fonksiyonla ilgilenir; fonksiyonun gerçek olma ihtimaliyle değil. Dolayısıyla soru hatalı değil, mantık yolu hatalı.”

Sonuç olarak “40” cevabını verenler birer ikişer silmeye başlamışlar yanıtlarını. Silmişler ama gören görmüş, milletin ağzı torba değil ki büzesin, konu kısa zamanda ulusal basına kadar tırmanmış. CNN Türk, haberi “UNICEF’in sorusunu anlamadılar” manşetiyle verdiği gibi, “Türkiye’de çocuk yaşta evlendirilme gerçeği” alt başlığı altında TUİK verilerini yazmış.  Konunun gördüğü ilgi UNICEF’i memnun etmiş olmalı ki Ahmet ile Leyla’nın “evliliklerine” ilişkin matematik problemini sponsorlu, yani Facebook ve Instagram’a para ödeyerek yayınlamaya devam etmiş.

5874988640201122c40d6301

Matematik sorusunu “doğru bilenlerle”, sorudaki “farkındalık yaratma” inceliğini anlayanların atışması bitince yeni bir yorum dalgası gelir. UNICEF’i savunmak bana düşmez, arkasında koskoca Birleşmiş Milletler var, eminim başlarının çarelerine bakabilirler. Nedir, farkındalık yaratma amaçlı sosyal medya mesajına yapılan galiz küfürleri, hakaretleri silmek için UNICEF en az bir elemanını sıkı çalıştırmış/çalıştırıyor olmalı.

“Pis zindiklar unisecef deyince bir dusunmek lazim”

 “Ulan adi kuruluş inşallah sizin cocuklarinizida dağa kaldırıp tecavüz ederler.”

 “Herkesin anası babası vardır da bu Yunisef kimin çocuğu???”

 “dünyada kainatta nekadar unicef yetkilisi temsilcisi varsa hapsinin .mına koyim”

 UNICEF’in bir algı operasyonu yaptığını ve Türkiye’nin imajını bozmak için bu tür yayınların kasıtlı yapıldığını iddia eden yorumların sayısı da oldukça fazla.

“Türkiyeyi lekelemek için Algı yapıyorsunuz,önce dünya üzerinde 4 yaşında bir çocuk nasıl trans olur onu çözün!”

 “Tam bir algı operasyonu ince bir hesabın ürünü.Münferit olayları toplumun tamamın da varmış gibi gösterme algısı.Evlilik gibi, kutsal bir müesseseye saldırı.Dünyanın sorunlarına çözüm bulmaktan uzak, toplumun değerlerini manüple etmekten başka bir işe de yaramayan bir paylaşım.”

“Bunlar Türkiyemin imajını bozmak için kasıtlı sorular önce kendi ahlak yapılarını sorgulasınlar bu şerefsizler..”

 “pezevenklerin yaptıgı algı oprerasonuna bak, siz gidin memleketinizde ki pedofili dıye ısımlendırdıgınız sapık papazlara rahıplere bakın, Ahmetler sübyancı değildir. herkesı kendınız gıbı deyyus karaktersız ibne sanmayın , s.ktirin gidin”

Ahmet ile Leyla’nın matematik sorusunu “manidar” bulan vatandaşlarımız, UNICEF’in kendi işine bakmasını, Avrupa/Amerika ile uğraşmasını salık veriyorlar.

“İngilizler oniki yaşında yatağa atılıyor. Lakin yunisef milletimize hönkürüyor. Elin ecnebisi bizim divanımıza kadar televizyonla girdi. Mümkünse yatak Odamıza destursuz hönkürmesin..”

“UNICEF HİÇ BİR KADINA VE ÇOCUĞU KURTARMAMIŞ SADECE TAPINAKÇILARA HİZMET EDEN BİR KURULUŞTUR 9000 çocuk Almanya da ve avrupada kayıp UNICEF bunlara pizza gettemi sattı hepsi sex kölesimi oldu bunu açıklasın”

 “SADECE VATİKAN DA   KİLİSEDE PAPAZ LAR DÖRT BİN DEN FAZLA KIZ VE ERKEK ÇOCUĞA TECAVÜZ  OLAYI OLMUŞ TUR .BİR DE ORADAKİ OLAYLARA EL ATSANIZ UNİCEF ŞEREFSİZLERİ”

 “HaçlıCef diyorki evlenmesinler ama evlilik dışı ilişki yaşasınlar. evlenmesin ama sapıklık adına ne varsa hepsini yapsınlar. ulan samimiyetsiz köpekler. budistler arakanda çocukları diri diri yakarken. dünyanın tüm akbabaları suriyeli çocuklarin başına bomba yağdırırken. sınır köpeğiniz yunanistan göçmenlerin botlaraını batırıp denizin ortasında olölüme terkederken nerdesiniz?”

 Çok sayıda sosyal medya kullanıcısı, kız çocuklarının “evlendirilerek” toplum ahlakının korunduğu iddiasında bulunuyor.

“Hala okusun sonra evlen sin diyorlar okul bitene kadar çoğu çocuk aldırıyor kimse kimseye söylemiyor siz gidin bir kurtajci doktorla konuşun o zaman anlarsınız durumun vahamiyetini”

 “Ünicef, onbeşinde sevgili edinip, kendini ona bırakıp sonrada hamile kalan kızlara ve , sevisirim evlenmem, hamile kalirim dogurmam ,diyenlerede bir çift sözün varmı. Yoksa sizin derdiniz şerefiyle evlenip tertemiz  bir yuva ve  aile sahibi olan genç kızlarla mı.”

 “14 yaşında gencecik kızlar onun bunun altına yatarken Sesiniz çıkmıyor evlenincemi suç oluyor sanane kardeşim evlenir sonra okur”

 Yayınlanan “matematik probleminin” altındaki linke tıkladığımızda konuya ilişkin sayısal veriler çıkıyor karşımıza. Türkiye’nin cinsiyete bağlı kalkınma endeksinde 148 ülke arasında 118. sırada olduğunu, küresel cinsiyet eşitsizliği endeksinde ise 142 ülke arasında 130. sırada bulunduğunu görüyoruz. Rakamlar çarpıcı… Peki ya UNICEF.

united_nations_trusteeship_council_chamber_in_new_york_city_2

1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler ’in beş üyesi, 2. Dünya Savaşı’nın galipleri olan ABD, İngiltere, Rusya, Fransa ve Çin, savaş ganimeti olarak Güvenlik Konseyi daimi üyeliğine ve veto yetkisine sahip olmuştur. Birleşmiş Milletler ‘in en üst organı olan Genel Kurul da dâhil olmak üzere, alınan kararların hükümetlere yönelik yaptırımı bulunmuyor. Güvenlik Konseyi hariç! 15 üyeden oluşan Güvenlik Konseyi’nin beşi daimi üyelerden oluşuyor; Konsey kararlarının yaptırım gücü var ve daimi üyeler veto yetkisine sahipler. Yukarda sayılan beş üyeden birinin onaylamadığı, veto ettiği kararların hükmü yok. ABD’nin 1965’de Vietnam’ı işgal edip üç milyon insanı öldürmüş olması, Dominik, Grenada, Panama’yı işgal etmesi ve daha nice saldırılar Güvenlik Konseyi’nin gündemine bile getirilememiştir. Birleşmiş Milletlerin kuruluşundaki ana amaç küresel düzeyde barış ve güvenliğin sağlanmasıdır. BM Kurucu Antlaşması’nın 55. maddesine göre, BM’nin görevlerinden birisi de tüm dünyada “daha yüksek bir hayat standardı, tam istihdam, iktisadi ve sosyal ilerleme ve kalkınma koşulları” sağlamaktır. Nedir, Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri küresel gelirin çok büyük bir kısmına sahiptir. Barışı sağlaması gereken BM’nin daimi üyeleri dünyanın en büyük silah satıcısıdırlar ve her savaş, ölüm ve yoksulluk onlara zenginlik olarak geri döner. Birleşmiş Milletler ’in daimi üyeliği ve veto imtiyazı, devletlerin egemenliği ilkesine aykırı olduğu gibi ahlaken de kabul edilemez. “Bütün bunların UNICEF’le ne alakası var, sapla samanı birbirine karıştırmayalım” demeyelim lütfen, çünkü UNICEF bir Birleşmiş Milletler kuruluşudur!

UNICEF her yıl “Dünya Çocuklarının Durumu” adında bir rapor hazırlıyor ve bunu kitap olarak yayınlıyor. Bu raporda her bir ülkede, çocukların eğitim, sağlık, kız çocuklarının okullaşması, temiz içme suyuna ulaşabilen nüfus, bağışıklama, kişi başına düşen gelir ve bebek/çocuk/anne ölümleri arasındaki ilişkiyi gözler önüne seren veriler masaya yatırılıyor. Ayrıca tüm bu verilerin toplumsal kalkınma parametreleri ile yakın ilişkisi çarpıcı olarak gösteriliyor. Nedir,  bütün bu sayıların bizden sakladığı korkutucu bir gerçek var. Eşitsizliğin en yoğun yaşandığı, yoksulluğun dini, ırksal, geleneksel hurafelerle sıradanlaştırıldığı ülkelerin çocuklarına düşmesi gereken küresel pay, emperyal ülkeler tarafından lüpleniyor. Aynı emperyal ülkeler, Dünya Çocuklarının Durumu raporlarında dibe vurmuş ülkelerin hükümetlerine silah satıyor, kaynaklarını sömürüyor, çocuk işçilerin emeğini ucuz iş gücü olarak kullanıyor, yiye yiye bitiremiyor. Yine aynı emperyal ülkeler, Birleşmiş Milletler örgütünü babasının çiftliği gibi manipüle ediyor, UNICEF’e ne kadar cep harçlığı verileceğine karar veriyor. Sonrasında ne mi oluyor? UNICEF Genel Direktörü Anthony Lake 2016 yılı Dünya Çocuklarının Durumu raporuna ilişkin değerlendirmesinde şunları söylüyor:

Press Conference by UNICEF on the release of two reports:

“Yüz milyonlarca çocuğa bu dünyada adil bir yaşam şansı tanınmaması yalnızca bu çocukların geleceğini tehdit etmekle kalmayacak; böyle bir durum, kuşaktan kuşağa geçen dezavantaj döngüleriyle toplumların da geleceğini tehlikeye düşürecektir. Bir tercihle karşı karşıyayız: Ya bugün bu çocuklara yatırım yapacağız ya da dünyamızın bugünkünden de eşitsiz ve bölünmüş hale gelmesine göz yumacağız.”

 Çocukları önce bombalayıp sonra da “yatırım yapalım” diyeceğine “bombaları, silahları ve sömürüyü yok edelim” diyebilse bunca lakırdıya gerek kalmayacak. Diyebilir mi?

UNICEF, yoksul ülkelerde var olan kaynakların doğru kullanımı, mikro planlama, toplumsal katılım ve dezavantajlı kesimlerin lehine kullanılacak politik tercihlerle çocukların durumunun iyileştirilmesini öngörüyor. Tek bir çocuğun yaşamına bile dokunmanın ne denli önemli ve saygın olduğuna kuşkum yok. UNICEF içinde, yaşamını samimi olarak çocukların umudu olmaya adamış pek çok saygın ve değerli kişi tanımışlığım var. Nedir, büyük resme baktığınızda bu tabloda bir yanlışlık varmış gibi görünmüyor mu?

Gelelim Ahmet ile Leyla’ya. UNICEF bir matematik sorusu ile ülkemizde kız çocuklarının “evlendirilmesine” dikkat çekmeyi, konunun daha geniş bir toplum kesiminde konuşulmasını sağlamayı hedeflediyse, fena sayılmaz, başarılı olduğu söylenebilir. Ancak bir farkındalık oluşturmaktan bahsedeceksek, ortada feci bir hata var demektir. Leyla’nın uğradığı zülüm, evlilik kurumsalının içine hapsedilmiş durumda. Halkın bu duruma “evlilik” adını vermesini boş verin, ortada evlilik falan yok, 14 yaşındaki Leyla ev işçisi, seks kölesi ve tecavüz nesnesi olarak Ahmet’e pazarlanıyor. UNICEF “Ahmet’in karısı Leyla” ifadesini kullandığında, kız çocuklarının yaşadığı köle ticareti, pedofili ve tecavüz gözden saklanıyor. Bir toplumsal sorunun dile getiriliş şekli ideolojik formatının en belirleyici ögesidir.  Konuyu evlilik kurumsalında okuduğunuzda, toplumun tutucu, biat kültürüne tutunmuş, dini bağnazlığın kucağında ve eğitim düzeyi düşük kesiminin savunma refleksleri harekete geçiyor. Sonuçlar yukarda paylaşılan yorumlarda açıkça görülüyor; farkındalık oluşturulmak istenen kesim namuslarını, aile değerlerini ve inançlarını savunmak adına Ahmet’in Leyla’ya olan tecavüzünü değil,  evlilik kurumunun saldırı altında olduğunu görüyor.

Yazıyı başından beri okuyorsanız girişteki Evliya Çelebi anekdotunu niye yazmış olduğuma akıl sır erdirememiş olmalısınız. Derviş/evliya gibi tanınmaktan hoşlanan ünlü seyyahımızın, zümrüt yüzüğünü konuğu olduğu adaşı Evliya Bey’e kaptırmamak için çevirdiği dalavereler; yüzüğü vermek zorunda kaldığında ise bedelini misliyle alabilme becerisi, nedense bana UNICEF’i çağrıştırdı. Sizi bilemem, ama ben bu topraklarda yaşayan insanlardan biri olarak toplumumuzdan, dünyanın yoksul halklarından “çalınanları” geri istiyor ve kendi bağımızın üzümlerinden yapılmış tatlılarımızı yemek istiyorum.

KAYNAKLAR

  • 1-Robert Dankoff, Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi’nin Dünyaya Bakışı, Yapı Kredi Yayınları, 2010.
  • 2-Dr. Berdal Aral, Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Eşitsizlik, SETA Vakfı yayını, 2013
  • 3-UNICEF Türkiye internet sitesi, Dünya Çocuklarının Durumu Raporu, 2016.

http://www.unicefturk.org/yazi/unicef-dunyanin-en-dezavantajli-cocuklarini-yoksulluk-egitimsizlik-ve-erken-olumler-bekliyor

  • 4-CNN Türk, UNICEF’in sorusunu anlamadılar, 10 Ocak 2017.

http://www.cnnturk.com/yasam/unicefin-sorusunu-anlamadilar

  • 5-UNICEF Facebook sayfası
  • 6-UNICEF Instagram sayfası

 

MİRZA ELEKBER SABİR- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Mirza Elekber Sabir, 1862-1911 yılları arasında yaşamıştır. Azerbaycan edebiyatının en önemli şairlerinden biri olup satirik (mizahi, hiciv) şiirin en büyük temsilcisidir.

Azerbaycan’ın Şamahı şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Hacı Meşhedî Zeynelabidin küçük bir dükkân işletme olup sofu, dindar bir aileden gelmektedir. Babası tüccar olmasını istiyordu ve sekiz yaşında temel eğitim almak üzere Mollahane’ye gönderildi. 12 yaşında ünlü Azerbaycan şairi Seyid Azim Şirvânî’nin açtığı okula başladı. Bu okulda Azerbaycan Türkçesi, Farsça, Arapça, Rusça, tabiat bilgisi, tarih, coğrafya, hesap, şeriat ve klasik edebiyat dersleri aldı. Genç Sabir’in şiire yatkınlığını fark eden hocası Şirvani onunla özel olarak ilgilenmeye başlamış, ona Sadi’nin Gülistan şiirlerini çevirttirmiştir. Şirvani İlk şiirlerini yazmaya başlayan Sabir’i teşvik eder, şiirlerinin tashihine yardımcı olur. Ancak Sabir’in eğitimi sadece iki yıl sürer, kendisine dükkânda yardım etmesini isteyen babası tarafından okuldan alınır. Oysa Sabir dükkânda sıkılıyor, gizli gizli şiir yazmaktadır. 21 yaşına gelince yaşadığı Şamahı kentini terk edip kutsal yerleri görme bahanesiyle yola çıkar. Horasan, Nişabur, Semerkand ve Buhara gibi döneminin kültür merkezlerini gezer. Birkaç yıl sonra babasının ölüm haberini alarak Şamahı’ya geri dönmek zorunda kalmıştır. Ailenin geçiminin sağlanması onun omuzlarına yüklenmiştir. Babasından kalan dükkânı işletmeye çalıştıysa da beceremez, kuyruk yağından sabun yapıp satmaya başlar. Akrabalarından Billûrnisa adlı bir kızla evlenir ve on beş yıl içinde sekiz kız ve bir erkek çocuğu olur. Yaşamı boyunca geçim sıkıntısı peşini bırakmaz Sabir’in. 1907 yılında eğitim alanında çalışmaya karar verir. Bakü Valiliğinin açtığı öğretmenlik sınavını kazanır ve bir süre öğretmenlik yapar. 1910 yılında yakalandığı karaciğer hastalığından dolayı öğretmenliği bırakmak zorunda kalır ve Bakü’den Şamahı’ya geri döner. 1911 yılının temmuz ayında, yaratıcılığının zirvesinde 49 yaşında hayata veda eder.

16640903_1290345067727191_3528334352442234652_n

20. yüzyılın başlarına kadar Sabir’in şair yönü ortaya çıkmamış, yazdığı gazel ve kasideler hiçbir yerde yayınlanmamıştır. İlk şiiri Tiflis’te çıkarılan Şark-ı Rus gazetesinde 1903 yılında yayınlanır. Bu tarihten sonra gazel, kaside ve mesnevi kalıplarının dışında şiirler yazmaya başlar. Giderek toplumsal sorunlar, sosyal adaletsizlik, eşitsizlik, din adamlarının cahilliği, yöneticilerin zalimliği üzerine şiirler yazar. 1905 yılında Molla Nasreddin adlı dergide yazmaya başlar. Bu dergide yazdıkları ile Azerbaycan edebiyatının satirik (mizahi, hiciv) şiirinin doğmasına öncülük eder. Adını Nasreddin Hoca’dan alan Molla Nasreddin dergisinde yazdığı şiirleri ile toplumun aydınlanması ve cehaletle mücadele üzerine kurar şiirlerini. Özellikle dini dogmaları hicveden şiirleri öne çıkar. Bu türün güzel örneklerinden biri beceriksizliği nedeniyle hastalarının ölümüne sebep olan bir hekimi hicvettiği Azrail’in İstifası adlı şiiridir.

“Azrail arz ederek dedi ki: Ey Rabbü’l- alemin,
Bir tabip, işte, bu yıl kullarını kırdı tamam.
Ben edince hele bir ölmeli hastayı helak,
O alır ölmemeli bin neferin canını pak.
Verdiğin canları bin-bin ki bu zalim alacak,
Peki, kul diye, yahu sana burada kim kalacak?
Bırak alayım canını, başlatayım mahşerini,
Yoksa, billah, kıracak kullarının ekserini.
Bu temennimi kabul eylemez olsan hâlâ,
Kerem et, ta evvelinden vereyim istifa.
Başka bir hizmete koyarak beni kıl minnettar,
Azrail olmayı ver işbu tabibe zinhar.”

Mirza Elekber Sabir dinsel bağnazlığa ve gericiliğe karşı çıkışın bir abidesidir. İlber Ortaylı’nın iddiasına göre göre İslam dünyasında halkın topladığı bağışlar ile heykeli dikilen ilk kişidir. Önemli Azeri yazarların Sabir hakkındaki görüşleri oldukça çarpıcıdır. Feridun Köçerli: “Güldüre güldüre ağlatan, ağlata ağlata güldüren sanatçı” diye tanımlarken, Ahmed Caferoğlu: “Toplumsal eleştiri görevini öncüllerinden ve ardıllarından kat kat üstün ve tesirli yazmış kalem ehli” olarak tanıtmıştır Sabir’i.
Şairin hayatı boyunca yokluk ve yoksulluk çekmesi, erken yaşta hastalanarak ölümü nedeniyle şiirlerini kitap haline getirmesi mümkün olamamıştır. Şiirlerinde sıklıkla kullandığı “Hophop” mahlasından ötürü arkadaşları tarafından ölümünden bir yıl sonra yayınlanan şiir kitabına Hophopname adı verilmiştir. 1950- 1983 yılları arasında Hophopname Rusçaya çevrilmiş ve Rus okurlar tarafından çok beğenilmiştir. Fars, Tacik ve Ermeni dillerine de çevrilen eser 1977 yılında İngilizce olarak ABD’de yayınlanmıştır.
Mirza Elekber Sabir’in bu hafta için seçtiğim “Korkuram” başlıklı şiirini dikkatle okumanızı, “korkusuz” şairin korkusuna gülümsemenizi diliyorum.

“KORKURAM
Yayan yapıldak düşürem yollara,
Çakır dikenler görürem korkmuram.
Seyredirem ıssız biyabanları,
Vahşi hayvanlar görürem korkmuram,
Kâh oluram denizlerde kayıkçı,
Dalgalı tufan görürem korkmuram.
Kâh çıkaram sahile, her yanda
Kalaba vahşiler görürem korkmuram.
Kâh sabaha dek vururam dağlara,
Yangınlı balkan görürem korkmuram.
Kâh inirem gölgeli ormanlara,
Yırtıcı hayvan görürem korkmuram.
Mezarlıklarda tutturam kâh mekân,
Orada hortlak görürem korkmuram.
Menzil olur kâh bana viraneler,
Cin görürem, can görürem korkmuram.
Bu küre-i arzda ben muhtasar,
Muhtelif elvan görürem korkmuram.
Yurt dışında da hatta gezip
Çok tuhaf insan görürem korkmuram.
Fakat bu korkmazlıkla doğrusu
Ay dadaş vallahi, billahi, tallahi,
Nerde Müselman görürem korkuram!
Sebepsiz korkmuram, özrü var,
Neyleyim yahu, bu yok oluşların
Fikrini kan görürem, korkuram,
Korkuram, korkuram, korkuram.”

Azrail’in İstifası ve Korkaram şiirlerini Azerice aslından çevirip uyarlayan: İsa Öztürk.

Mini sözlük:
1- Korkmuram: Korkmam
2- Korkuram: Korkarım
3- Küre-i arz: Yerküre
4- Muhtasar: Kısaltılmış olan, kısaca
5- Elvan: Renkler, türlü renklerde olan
6- Müselman: Müslüman

KAYNAKLAR
1- Mirze Elekber Sabir, Hophopname, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, II. Basım, 2016.
2- Hayati YILMAZ, MİRZA ALİ EKBER SÂBİR, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, XII/1 (Yaz 2012), s.361-386.
3- Lokman TAŞKESENLİOĞLU, AZERBAYCAN TÜRK EDEBİYATI MİLLÎ ŞAİRİ MİRZE ELEKBER SÂBİR VE HOPHOPNAME, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 2/3 2013 s. 96-132, TÜRKİYE
ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.