ŞÜKRAN KURDAKUL- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair adı çok bilinen, bazı şiirleri şarkılarda yaşayan ancak şiirleri ve yapıtları çok az okunan bir büyük edebiyatçı, ŞÜKRAN KURDAKUL. 1927-2004 yılları arasında yaşamıştır.

1946 yılında İzmir Karşıyaka Lisesi öğrencisi iken komünist faaliyetlerde bulunduğu gerekçesi ile 141-142. maddelerden 4.5 ay cezaevinde kalır. Bu nedenle okuldan atılır. İzmir Belediyesi’nde sekreterlik, İstanbul’da bir bankada memurluk yapmıştır.

15 yaşındayken Faruk Nafiz Çamlıbel tarafından yönetilen Yedigün dergisinde ilk şiiri yayınlanır. İlk yazdığı şiirlerinde belirgin bir Nazım Hikmet etkisi vardır. 1953 yılında komünistlikten yeniden tutuklanır. 68 günü hücrede olmak üzere iki yıl hapis yatar. Şükran Kurdakul, hapishanede yazdığı şiirlerinin bir kısmını 1956 yılında “Giderayak” adlı kitabında yayınlar. Cezaevinden çıktıktan sonra yayınevlerinde düzeltmen olarak çalışır ve Ataç Yayınevi’ni kurar. 1964 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur, aynı yıl Türk Edebiyatçılar Birliği Genel Sekreterliği’ne seçilir. 1980 darbesinden sonra 141. Maddeden yeniden tutuklanır. “ Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı” yöneticiliği ve 1995’ten sonra, “Özerk Sanat Konseyi” ve “ Ulusal Sanat Kurulu” gibi iki önemli kuruluşun kuruculuğunu ve başkanlığını yapar.

Şiirlerinde sözcükler alabildiğine temiz ve akıcıdır. Özgürlüğe olan tutkunluğu şiirlerine yansır. 1986’da Ezginin Günlüğü tarafından seslendirilen dizeleri kendisinden daha çok tanınmaktadır.

“ben sevdayım al beni sevecenliğine
ben gülüm dallarına aşıla beni
çocuğum ben, göğsünde büyüt
umudum ben, düşüncende geliştir
acıyım, gerçeği ararsan bende,
inancım, coşkuyu yaşarsan bende”

Şükran Kurdakul Türk Edebiyatı’na toplumcu, devrimci bir soluk getirmiş, bazı şiirleri büyük kalabalıklar önünde seslendirilmesine karşın “slogan şiirine” dönüşmemiştir. Kanımca Türk Edebiyatının Neruda’sı sayılmalıdır. Şiirlerinin yanı sıra, başta dört ciltlik Çağdaş Türk Edebiyatı olmak üzere eleştiri, inceleme, öykü, köşe yazısı türünde pek çok eser vermiştir.

Bu hafta ŞİİRLİ CUMALAR’ı Şükran Kurdakul’un bir cezaevi şiiriyle noktalıyorum. Beğeneceksiniz!

“BENDEN SOR
Bunca acının çiçeği içimde büyüdü
Mahpushane saksılarındaki baharı benden sor…
Kulak ver gecenin sessizliğinde ağan sese,
Ölümcünün böldüğü uykuları benden sor.
Silahlar doğanın yüreğini arıyor durmadan,
Bu kan kokusunun ürettiği soruları benden sor…
Gördük ki, türkülerin sonu yok dilimizde,
Kopup geldikleri dağları benden sor.”

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına, muhafazakar bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

İzmir’in Sandıkları

Doğruya doğru, İzmir’in kızları yazısı yazmayı tercih ederdim. “Gâvur” unvanı taşıyan bir kentin kadınları üzerine yazmak, İzmir’in kızları üzerine üretilen bazı şehir efsanelerinin yerindeliğini tartışmak keyifli olurdu. Belki ileride, bugün ise konumuz seçimler ve sandıklar, buyurun başlıyoruz.

Uvertür: Victor D’Hondt

Matematikçi Victor D’Hondt tarafından geliştirilmiş ve 1965 yılı seçimleri haricinde ülkemizde kullanılan Nispi Seçim Sistemi, en fazla oy alan partiyi korur ve kollar, statükoyu sağlama alır. Üstüne yüzde on barajını da eklerseniz siyasi parti seçimlerinin toplumun temayüllerini, iradesini yansıtmadığını kolayca görebilirsiniz. Yani yüzde on barajlı ve nispi seçime dayalı bir sandık demokrasisi açıkça fasaryadır. Nedir, referandumlar iktidar partilerinin çok da bayıldığı bir seçim türü değildir. Bir evet oyu var bir de hayır. O ilden milletvekili çıkaramayan partilere verilen oyların boşa gitmesi, barajı geçemeyen partinin tüm seçmenlerinin yok hükmünde sayılması gibi iktidarı besleyen katakulliler olamayacak. Verilen her oy, bilaistisna seçmen iradesine yansıyacak.

Peki ya seçim kediliyse

2013 yılı “Gezi süreci” boyunca yüzlerce açık hava forumu gerçekleştirildi. Bu forumlarda sayısı muhtemelen binlerle ifade edilebilecek kadar çok sayı ve çeşitlilikte ülke sorunu masaya yatırıldı. Tartışılan sorunlardan birisi de bazen Stalin’e bazen de Lenin’e atfedilen “oyları kimin verdiği değil kimin saydığı önemlidir” veciz sözü ile somutlaşan ve daha sonra “trafoya kedi girdi” ile pekişen oy sayım sürecinin şaibeleri oldu. Her seçim döneminde yakılmış, bir yerlere tıkıştırılmış oy çuvallarının ortaya çıkması, bazı sandık kurullarında kimisi kanıtlanmış usulsüzlükler ve sayım esnasında büyük çaplı elektrik kesintileri toplumun seçime ve sandığa olan güvenini tüketiyordu. Üstüne üstlük Yüksek Seçim Kurulu tarafından kullanılan SEÇSİS yazılımı hakkında üretilen şehir efsaneleri toplumda bir Frankenstein Kompleksi yaratmıştı.

Oy ve Ötesi (OvÖ)

Oy verme, sayma ve tutanakların birleştirilmesi süreçlerine olan güvensizliğe yönelik olarak Gezi forumlarında şekillenen bir mikro projenin uygulamaya konması için kurulan dernek, ülkemizin sivil toplum örgütleri tarihinin en büyük hareketlerinden birini ateşledi. Başarının sırrı basit, etkili ve zamanlamasının mükemmel oluşunda yatıyordu. Gönüllülerin ülke düzeyinde Oy ve Ötesi (OvÖ) çatısı altında organize olduğu hareket, tarafsız duruşu ve Gezi kadrolarının desteği ile çok hızlı gelişti.  En önemlisi de iyi eğitimli, genç, kamu veya özel sektörde iyi yetişmiş profesyonellerden oluşan dinamik bir kadro tarafından yönetilmesiydi. Toplumun çok önemli bir kesiminin gözünde Oy ve Ötesi bir dernekten çok öte bir oluşum halini aldı. OvÖ, Gezi’nin ruhunu kavramıştı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ısınma hareketlerini tamamlayan OvÖ hareketi, 2015 yılında iki genel seçimi göğüsledi. Oy ve Ötesi oy verme sürecini ve sayımını siyasi partilerden edindiği ve gönüllülere dağıttığı müşahit kartları vasıtası ile denetleme, sandık birleştirme tutanaklarını da T3 adı verilen bilgisayar yazılımı ile teyit etmeyi hedeflemişti. 2015 seçimlerinde dokunabildiği oy oranı göz önüne alınırsa, devasa siyasi partilerin onlarca yıllık birikim ve deneyiminden daha iyi bir performans ortaya konabileceğini kanıtlamıştı.

Oy ve Ötesi çatırdıyor

Oy ve Ötesi hareketinin bir yerleri rahatsız etmesi kaçınılmazdı. Siyasi partilere karşı eşit mesafede duruşu, iktidar partisi oylarına da sahip çıkma konusundaki etik ve samimi görüntüsü “birilerinin” canını sıkmıştı. 1 Kasım seçimlerine bir hafta kala Yeni Akit yazarlarından biri gazetedeki köşesine taşıdı Oy ve Ötesi’ni:

“Ak Parti düşmanlığı ekseninde kurulan bir dernek oldukları.”

“Yaptıkları hesap şu:

Biz tarafsızız diyerek işkembeden sallayarak..”

“Diğer partilerin temsilcileri ile birlik olup..

Ak Parti’yi çiğ çiğ yiyecekler…”

“Hepsinin toplanıp, cezaevine tıkılmaları…

Seçimin güvenliği için…

Şarttır!”

1 Kasım seçimlerinin sonucu, sindirilmesi güç demir leblebi gibiydi. Malum sonuç, muhalif seçmenler için tam bir hayal kırıklığı oldu. Nedir, asıl düş kırıklığı Oy ve Ötesi cenahında yaşanıyordu. Oy ve Ötesi yönetimi, kendi tespit ettikleri sonuçların YSK sonuçları ile karşılaştırmasından anlamlı bir fark çıkmadığını açıkladı. Bu açıklama, amacı bu olmasa da, hem Oy ve Ötesi gönüllüleri hem de süreci izleyenler için AKP’nin aklanması olarak algılandı. Örgüt içi tartışmalar “satılmış” suçlamalarına kadar vardı.  Tüm zorluklara rağmen Oy ve Ötesi tabanında “sandık ve ötesi”  kıpırtısı başladı, 16 Temmuz sabahına kadar. Sonrası sessizlik…

2016 zorlu bir yıldı. 15 Temmuz ve ötesi, KHK’lar ve berisi arasında “korku” yaşamın tüm alanlarına egemen oldu. Yeni Akit yazarının salladığı sopa etkisini göstermişti. Oy ve Ötesi’nin dernek yönetimi referanduma haftalar kala 16 Nisan seçimlerinde sahada olmayacağını açıkladı. Havluyu atmıştı OvÖ.

Aşağıdaki paragrafı okumanız ihtiyaridir. Bu yazıyı sınırlı bir zamanda okuyorsanız bir sonraki paragrafa atlayabilirsiniz. Ama büyük resmi de görmek isterim diyorsanız okumayı ihmal etmeyin…

 

5 bölü 5 = 1’den küçük de olabilir, büyük de

Bölme işleminin matematiğin ilgi alanına girmesine bakmayın, siyaset bilimine nüfus eden bölme işlemi matematik kurallarını ters kepçe eder. Özellikle sol siyasetin şemsiyesi altındaki örgütlenmeler tek kişi kalıncaya kadar bölünür, o da yetmez ise kişilik bölünmesi ile yolculuğuna devam eder. Sol yapıları dışarıdan seyredenler çok “ah vah” ederler bu bölünmelere. Oysa solun bölünmesi sahiden de fıtratındandır. Gerçekte, biat kültürüne tabi olmayan her sol örgütlenme bölünerek büyür… Sol jargonun deyişiyle kimisi tarihin çöplüğünü boylar, gerisi yoluna devam eder. Ülkemizde solun bölünmesindeki maraz; bölünenlerin ittifak, diyalog, iletişim kültürlerinin yokluğundan gelir. Solun bölündükçe küçülmesindeki sebep, hücrelerimize kadar sinmiş cihat kültürüdür. Bu kültür, gerçeğin tek olduğu, kendisinin mükemmele ulaştığı, diğerlerinin ise yola getirilmesi veya yok edilmesi gereken sapkınlar olduğu üzerine kuruludur.  Bu anlayış, beşin beşe bölündüğünde sonucun 1’den küçük çıkmasına sebep olur.

 

İzmir’in Sandıkları

Oy ve Ötesi yönetiminin “sayım suyum yok” diyerek sahneden çekilmesiyle bütün hareketin söneceğini sananlar varsa, onlara söyleyecek çok sözüm var ama kısaca “diyalektik” desem yeter sanırım. Oy verme sürecinin, sayımının, tutanakların ve sayım sonuçlarının SEÇSİS ortamına aktarılmasında türlü çeşitte manipülasyon yapılacağı konusunda toplumun kaygılarında zerre azalma olmamıştı. Peki ya OvÖ gönüllüleri, önceki seçimlerde deneyim kazanmış, sandık/bina/ilçe/il yöneticiliği yapmış binlerce gönüllü yetişmişti. Bunca yetişmiş ve nitelikli insanın referandumu televizyondan izlemesi beklenemezdi. Oy ve Ötesi’nin çatısı çökünce gönüllüler yıkıntının altında kalmamayı başardılar. Bölündüler, çözülmediler, şaşılacak bir hızla organize oldular. İzmir’in Sandıkları bu koşullar altında doğdu ve hızla büyüyor.

Kendilerine İzmir’in Sandıkları adını vermişler, zekice. İzmir’in kızları, kavakları, gevreği, boyozu ve çiğdeminde sonra sandıkları da oldu. Gönüllülerin birçoğu Oy ve Ötesi çalışmalarından dolayı deneyimli. “Enkaz devraldık” demedikleri gibi kimseyi suçlamıyorlar. Oy ve Ötesi’nde olduğu gibi siyasal olarak taraf değiller. OvÖ ile aralarında hemen hemen tek fark var: Yerel olmaları, İzmir markası taşıyor olmaları. Basit gibi görünen bu fark başka bir yazımın konusu olacak. Şimdilik şunu söylemekle yetineceğim:  İzmir’in Sandıkları hareketi, böylesi oluşumların yerel olarak harekete geçmesinin önemini bize öğretecektir kanaati taşıyorum.

Hayır ve Ötesi

Oy ve Ötesi çöktü ve bölündü, İzmir’de ortaya İzmir’in Sandıkları çıktı. Peki ya gerisi? Haklarında yeterli bilgiye sahip olamasam da başka vilayetlerde farklı yerel oluşumlar olduğunu biliyorum. Ama hepsi bu değil, Oy ve Ötesi’nin ulusal düzeydeki örgütlenme misyonunu üstlenen Hayır ve Ötesi, İzmir’in Sandıkları’na benzer bir refleksle kısa bir süre önce ortaya çıktı. Yerel değiller ancak Oy ve Ötesi’nin katı merkezi örgütlenmesinin sakıncalarından önemli dersler çıkarmış görünüyorlar. Çalışma prensipleri OvÖ ve İzmir’in Sandıkları’ndan çok da farklı değil. Ama aralarında devasa bir fark görünüyor: Hayır ve Ötesi bu referandum sürecinde Hayır’dan yana tarafız diyerek ortaya çıktı. Aynı İzmir’in Sandıkları’nda olduğu gibi Hayır ve Ötesi hareketi de deneyimli gönüllülerinin çabasıyla büyüyor, gelişiyor.

Neticeten:

 “Ne yapılsa hikâye, SEÇSİS yazılımı değişmedikçe hile hurda eksik olmaz” homurtularının çok sayıda olduğunu biliyoruz, belki siz de onlardan birisiniz. Belki de haklısınız. Ama şimdi bir an düşünün, 17 Nisan günü işlerine, okullarına dönecek olan İzmir’in Sandıkları veya Hayır ve Ötesi gönüllüleri bu deneyimi unutmayacaklar, yüklendikleri bu sorumluluğu başka alanlarda taşımayı sürdürecekler; onlar adil, eşit, özgür ve “şiirli” bir dünyanın özlemini taşıyan, gururlu, bilgili, cesur kadın ve erkekler. Onlar gezi direnişinin ruhunu ve ortak aklını miras olarak taşıyan öncüler. Aklım ve gönlüm onlarla birlikte; ya sizin…

 

KEMAL ÖZER- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Kemal Özer, 1935- 2009 yılları arasında yaşamıştır.

İlköğretimini tamamladıktan sonra kaydolduğu Pertevniyal Lisesi ortaokul kısmından yazdığı “sakıncalı yazılar” nedeniyle çıkarılarak Kumkapı Ortaokulu’na gönderilmiştir. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiş, Mehmet Kaplan ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmuştur. 1960 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde düzeltmen olarak çalışmaya başlamış, 1965-1970 yılları arasında kitapçılık yapmıştır. Bu dönemde Şiir Sanatı Dergisi’ni çıkarmaya başlamış, 1972 yılında da Yeni A Dergisi’ni çıkarmıştır. 1983 yılında Varlık Dergisi’nin yöneticiliğini yapmış, 1999 yılında Yordam Yayınevi’ni kurmuştur. Yine 1999 yılında Türkiye Yazarlar Sendikası’nın ikinci başkanlığına seçilmiştir. Türkiye Komünist Partisi üyeliği yanında, ölümüne dek Sol Gazetesi’nin düzenli yazarlarından biri olmuştur. Yaşamının son yıllarında Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki gerçekleştirdiği söyleşi ve edebiyat toplantıları ile adından sıkça söz ettirmiştir.

Kemal Özer’in şairliğinde kabaca iki dönem olduğu söylenebilir. Gençlik yıllarında Edip Cansever ve Cemal Süreyya’dan etkilenmiş ve İkinci Yeni akımı şairleri arasında sayılmıştır. Yıllar içinde toplumsal olaylarla daha yakından ilgilenmeye başlayan şair 1970’li yıllardan itibaren içeriğe biçimden daha çok önem veren bir çizgiye kaymaya başlamıştır. Kendi deyimiyle söylersek, “İkinci Yeni estetiğinin, şairi içerikten ödün vermeye zorladığı ve bu yüzden de üzerinden bu estetik kaygısını attığını” ileri sürmüştür.

“YILDIZLARDAN SÖZ AÇAN GERÇEKÇİ ŞİİR
Balkona çıktığımda gecenin bu saatinde
Gözüme ilişen ilk yıldıza bakarken
Aynı anda aynı yıldıza dünyanın bir yerinde
Birinin daha baktığı geçerdi içimden”

Kemal Özer özellikle 1980 darbesi sonrasında tümüyle Toplumcu Gerçekçi Şiir tarzında eserler vermiştir. Yazdığı şiirlere göç/gurbet, ilerici aydınların katledilmesi, emekçiler, yoksulluk, savaş ve barış, milli mücadele, sevgi ve cinsellik temaları hâkimdir. Kemal Özer gündelik olayları ve insanları çok başarılı, yalın bir biçimde dile getirmiş, kendine özgü bir şiir estetiği geliştirmeyi başarmıştır.

Şairin bu hafta için seçtiğim, kısa ama çok çarpıcı BİR SES isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

BİR SES
Kulaklarımda radyodan bir ses:
Yaşam ölü olarak ele geçirildi.”

Kaynaklar:
1- Kemal Özer, Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya, Cem Yayınevi, 1975.
2- Kemal Özer, Araya Giren Görüntüler, Varlık Yayınları, 1983.
3- Sefa Gökçek, Kemal Özer’in Şiirlerinde İnsan, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2014.

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞ projesidir.

Sosyal Medyadan Bir Tutam

İyiler erken ölüyor

Yıllar önce evlerinin korkuluğu olmayan balkonundan düşüp ölen üç yaşındaki kızı için “Allah onu bizden daha çok seviyormuş” diyen babaya çatmamak için kendimi zor tutmuştum. Tayfun Talipoğlu’nun zamansız ve çok üzücü ölümünden sonra sosyal medyada gezinen “iyiler erken ölüyor” sözünün yukarıdakinden hiçbir farkı yok. Cehennemde ateşe kömür küreyeceğinden şüphem olmayan ve genç yaşta ölen çok kişi tanıdım. Eminim Muazzez İlmiye Çığ fena halde bozuluyordur bu sözlere.

Timsaha tecavüz etti
İddiaya göre İstanbul’da bir hayvanat bahçesi görevlisi timsaha tecavüz etmiş. Tecavüzcü yakalanmış ve iyi halden serbest bırakılmış. Bu haber sosyal medyada ciddi ciddi paylaşılıyor ve altına akıllara zarar yorumlar yapılıyor. Tecavüzcünün idamını isteyenden tutun timsahla evlendirilmesini isteyenlere kadar her çeşidi var. Hayvan severler feryat figan ediyorlar. Yorumlar içinde bazılarını kız/erkek arkadaşınızın yanında yüksek sesle yüzünüz kızarmadan okuyamazsınız. Gelelim haberin doğruluğuna. Haberin kaynağı “KİRPİ” isimli bir internet sayfası. Sitenin ana sayfasında şu uyarı yer alıyor.

Sitede yer alan haberlerin hepsi, kişilik bölünmesi yaşayan, şizofren bir yazarın kafasında yarattığı hayali olaylardır. O yüzden bu haberlere inanabilirsiniz ama ciddiye alıp dava açan dombilidir.”

Biraz da dilbilgisi
İlkokul öğretmenlerimin hepsi yumuşak başlı kişilerdi. Ama sosyal medyada neredeyse her gün gördüğüm gibi “grup” sözcüğü ile “gurup” sözcüğünü birbirine karıştırsak zıvanadan çıkarlardı.

Grup:
1- Küme.
2- Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütünü.
3- Görüşleri, çıkarları bir olan kimseler bütünü, ekip.

Gurup:
1- Ay, güneş, yıldız vb. gök cisimlerinin ufkun altına inmesi.
2- Güneşin batması, batış.

Seninle Beş Dakika

Aman ha, yanlış anlamayın, “seninle bir dakika” aşkının uzatmalı versiyonu değil bu yazım. Sosyal medya çağının bilgisi ve duygusu kirli, ne yapsanız, ne söyleseniz aşna fişneye yorulan dünyasında aşk üzerine yazmama kararlılığım sürüyor.

5 dakkada Beşiktaş…

Türk Tabipleri Birliği bir zamandır çan çalıyor. Sağlık Bakanlığı’nın telefonla ve internet üzerinden kurduğu randevu sistemi ile “hastaya ayrılan süre beş dakikaya indi” demekten helak oldu koca örgüt. Araya 14 Mart Tıp Bayramı girdi, fırsat bu fırsat diyen tabip odaları ve  “sağlık hizmeti hastayı iyi muayene ve tedaviden ibaret değildir” diyen hekimler konuyu sosyal medyada çıtlattılar. Nedir, mesele sanki hekimlerin ve hekim örgütlerinin sorunu. Hekimler kendi çalıp kendi oynuyor. Sosyal medyada varsa yoksa referandum, sonuç hayır çıksa, sanmayın ki altı dakika, yine beş dakika… Hal böyle olunca, hekimlikte otuz üç yılı devirmiş, eli kalem tutan, güngörmüş bir yurttaş olarak bu konuda yazmaya karar verdim. Bir hekimin o beş dakikaya neleri sığdırması gerektiğini herkes bilirse belki yer yerinden oynar, ne hayal ama.

Ceviz kabuğuna sığan halımız var…

Binbir Gece Masalları’nda hükümdarlar kızlarını verecekleri damat adaylarından masallara özgü isteklerde bulunurlar. Mesela tüm sarayı kaplayacak büyüklükte ama dürdüğünüz zaman cevizin içine sığabilecek bir halı isterler. Masal işte, ister mi ister. Yurdumun hekimlerinin hali padişahın kızını isteyen damat adayları gibi oldu. Bu halı bu cevize sığacak…

Hasta kapıdan içeri girer…

Dur girme, girdi bile. Daha gözlüğün camı silinecekti. Hastanın kapıdan girmesiyle başlıyor hekimin muayenesi. Yürüyüşü, yüz ifadesi, vücut dili, giyimi, sakal tıraşı, makyajı; tümünden çıkartılacak anlamlar var, her biri teşhis ve tedavide eşsiz ipuçları veriyor. Neyse, muayene odası o kadar küçük ki gözlüğün camını silmeden de görüyor tüm ayrıntıları. Hekim hastaya oturması için yer gösterecek. Ayakta olmaz mı, olmaz. Ayaktaki hastaya “şikâyetin ne” diye sorulmaz.

Hasta gösterilen yere oturur…

Hastaya “hoş geldiniz denir. Nedir, hekim hastadan bir kuşak veya daha fazla büyükse (25+ yıl) sen denebilir. Hasta, geldiği yörenin kültürel özellikleri nedeniyle hekime “sen” diye hitap ediyorsa hekim de “sen” diyebilir. Bunun dışındaki tüm koşullarda hekim “siz” diye hitap eder.

Çapraz sorgu…

Kimlik ve yaş bilgisinden sonra hastanın yaşadığı bölge/şehir/mahalle sorulur. Hastanın geldiği çevre ile hastalık arasında önemli ilişkiler olabilir. Meslek mutlaka sorulur, hatta bazı durumlarda mesleği hangi koşullarda yaptığı da sorgulanır. Hastanın mesleği ve çalışma şartlarının fiziksel koşulları ile hastalık arasında atlanmaması gereken ilişkiler olabilir.

Ben seni özgeçmişinle seviyorum…

Hastanın özgeçmişi dikkatle sorgulanır. Geçirdiği hastalıklar, operasyonlar, bu hastalıkların hala  devam edip etmediği, halen hangi ilaçları ve tedavileri uyguladığı öğrenilir, not alınır; yanında getirdiyse eski rapor/film/reçeteler incelenir. Niye mi, anlatacağı şikâyetleri ile geçmişteki hastalıkları arasında ilişki bulunabilir, yapılacak tedavi ile halen uygulanan ilaç vb. uygulamalar kafa kafaya toslaşabilir. Şakası bile kötü, ilaçların kendi aralarındaki geçimsizlikler ölümcül sonuçlara yol açabilir. İlaçlar birbirinin etkisini arttırabilir, azaltabilir veya ciddi, istenmedik sorunlara yol açabilir. Ya alerji, soruşturmazsanız adama/kadına sorarlar, “o diplomayı bakkaldan mı aldın” diye. Hastanın ilaç veya kimyasal, biyolojik, fiziksel ajanlara karşı olan alerjik özellikleri bilinecek, nokta.

Anasına, babasına, halasına, amcasına, teyzesine bak kızını/oğlunu öyle al…

İnanın, hekimler kimsenin anasını,  atasını, kardaşını öğrenme meraklısı değildir. Ama mecbur, hastasının soy geçmişini didik didik sorgulamayan hekimler için cehennemde özel bir kazan olduğu rivayet olunuyor. 40 yaşındaki hastanın babası 38 yaşında kalp krizinden ölmüş. Ver grip ilacını, sabah yatakta mor…

Hala mı çıkmadı bu hasta…?

Dışarıda bekleyen 40 hasta nedeniyle hekim hastasına kestirmeden sorma gafletinde bulunuyor.

“Alkol, sigara?”

“Çok mersi doktor bey, bekleyen hastanız çok, şimdi almayayım.”

Demek ki neymiş, hekim hastasının keyif verici,  uyuşturucu, bağımlılık yapması mümkün alışkanlıklarını dikkatle sorup soruşturacakmış.

Evde beslediğiniz tarantulanın çiftleşme dönemi ne zamandı..?

Sorup soruşturulacak konuların hepsinin bu kadar olduğunu sanıyorsunuz değil mi, nitekim yanılıyorsunuz. Hastanın durumuna göre değişmek üzere sorulacak daha on yüz milyon soru var. Hangi fizik koşullarda kimlerle yaşadığı, evde evcil hayvan besleyip beslemediği, yaptığı seyahatler ve seyahatin yeri… Daha sırada mahrem sorular var; şüpheli cinsel ilişki ve cinsel tercihler, cinsel ilişki sıklığı, sık partner değiştirme, ilişki sırasında yaşanan sorunlar, son adet tarihi, adet sıklığı/süresi, doğum, kürtaj, düşük vb. bazı soruların yanıtlarına hekim ihtiyaç duyabilir, duyar.

Her yanım çımgışıyo doktur hanım…

Dikkatinizi çekerim, hekimimiz henüz hastanın niye geldiğini sormadı. Ayrıyeten, hekim o ana kadar hastanın kendisine verdiği bütün bu bilgilerin tümünün yalan, hayal, kurmaca olabileceğini de göz önüne almak zorunda. Aha, hekim şimdi hastanın şikâyetini soracak. Hasta muayenesinin bu aşaması hekimin eğitim ve deneyimini ustaca kullanmasını gerektirir. Sorular hastanın kendini açıkça ifade edebileceği tarzda, hastanın eğitim ve kültürel özellikleri göz önüne alınarak yöneltilir. Örneğin “yargınım ağrıyor” diyen bir hastaya ağrıyan yerini eliyle göstermesi istenebilir.

İki tak tak bir şak şak…

Hastanın muayene masasına çıkartılma faslını çok uzatmayacağım. Uzatmama sebebim yapılması gerekenlerin azlığından değil, hastaya göre büyük çeşitlilik göstermesinden kaynaklanıyor. Sağlık kurumuna gelen kişi bir hastalık veya organ değil, yardıma gereksinimi olan, fiyakalı deyimiyle biyo/psiko/sosyal bir varlıktır. Bu nedenle hekim hastasına özgü muayeneleri yapmadan önce, genel olarak vücut sistemleri hakkında bilgi edineceği bir fizik muayene yapar. Ağız, boğaz ve boynun elle ve gözle muayenesi, akciğer ve kalbin dinlenmesi, karnın elle palpe edilmesi, tansiyon, nabız ve vücut ısısının ölçülmesi her hastada yapılması gereken standart uygulamalardır. Boğazı ağrıyan hastanın karaciğer ve dalağına bakmadan veya soğuk algınlığı şikâyeti ile gelen hastanın tansiyonunu ölçmeden ilaç yazmanın sonuçlarını bilmeyin daha iyi.

Ölürse yer beğensin, ölmezse el beğensin…

Hastanın sistemik ve hastalığa özgü muayenesinin bitiminden sonraki aşama reçete yazma ve bilgilendirme sürecidir. Hekim hastalıkla ilgili kanaatini anlaşılır bir dille açıklar. Tam bir tanıya ulaşamadıysa bunun sebeplerini ve istediği tetkikleri veya farklı uzmanlık alanındaki hekimlerden konsültasyon taleplerini anlatır. İstediği tetkik, laboratuvar ve konsültasyon sonuçları gelinceye kadar olan sürede izlenecek yol haritasını çizer. Hekim bir tanı koymuşsa tedavi için önerilerini açıklar. İlaçları kullanırken dikkat edilecek hususlar, hastanın yaşam biçimindeki değişiklik gereksinimi oldubittiye getirmeden tek tek açıklanarak anlatılır. Hekim, bu anlatım sırasında hastanın ve/veya hasta yakınlarının eğitim durumlarını ve tedaviye uyumluluk düzeyini göz önüne alır.

Suriyelilere de mi bakıyorlarmış…?

Eminim çoğunuz abarttığımı hatta tümden hayali bir senaryo yazdığımı düşünüyorsunuz, hatta bazı okurlarım “yok artık” diyerek yazıyı okumayı bırakmış olabilirler. Oysa sizi temin ederim ki çok eksiği var bu yazımın. Örneğin kişinin ölümcül ve tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanması durumunda hastanın ve yakınlarının bilgilendirilmesi, hastanın refakatçileri/yakınları ile ilişkiler de o beş dakikanın içine sığmalıdır. Bitmedi, tutuklu ve hükümlü hastalar, istismara, tecavüze, şiddete veya işkenceye uğramış kişiler, psikiyatrik hastalar, mülteciler, diğer hastaların tepki gösterdiği Suriyeliler, toplum sağlığını ilgilendiren bulaşıcı hastalığı olanlar, sokakta yaşayanlar gibi özel durumlarda bütün bu yazdıklarımdan çok daha fazlası gerekecektir. Bazı durumlarda hekim idari, tıbbi ve sosyal servislerle ilişki kurmak, bu kurumları koordine etmek durumundadır. Yine eminim ki, bazı hekim dostlarım bu yazdıklarım içinde de pek çok eksik bulacaklar, hekimin o beş dakikalık süre içinde yapması gereken daha birçok tıbbi veya tıbbi olmayan görevlerini hatırlatacaklardır.

Parayı verene üflemeli çalgılar orkestrası…

Bir ülkenin sağlık sistemi “parayı verene üflemeli çalgılar orkestrası” mantığı ile işletiliyorsa tüm hastalar para getiren birer müşteridir. Bu tip bir sağlık sisteminde öncelik, az para getirenle çok para getiren hastaları birbirinden ayıracak tedbirlerin alınmasıdır. Hastaya ayrılan süre maliyete ilişkin bir çıktıdır. Hekimler muayene süresinin azalmasıyla daha çok tetkik istemek zorunda kalır, daha çok tetkik daha çok para kazandırır. Hekimler ve hastalar bu fasit filmin birer oyuncularıdırlar. Büyük resmi iyi okuduğunuzda hekim ve hastanın aynı süt kazanına düşmüş birer kurbağa oldukları kolayca anlaşılır. Hekimler giderek küçülen tavuk kümesi kadar ve havalandırması, aydınlanması olmayan odalarda daha fazla hasta bakmaya zorlanır. Parası yeterli olmadığı için iyi hizmet alamayan hastaların öfkesi de hekime yönelir.

Sevişmek bir dakika…

Palavra… Sevmek bir ömür, sevişmek bir dakika olacakmış. İyi bir psikiyatrist önereceğim, neymiş öyle bir dakika…

 

JOHN MİLTON- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan John Milton, 1608-1674 yılları arasında yaşamıştır. Görme yetisini ağır ağır yitirmiş, 1652’den sonra tümüyle kör olmuştur.

Döneminde yaşanan siyasal kargaşa yıllarında monarşiye karşı Cromwel’i desteklemiş, monarşinin geri dönüşüyle beraber hapse atılmış, kilisenin onayıyla kitapları yakılmıştır. Milton İngilizceye en çok kelime kazandıran kişi olarak kabul edilmektedir. 1667 yılında yayınlanan Kayıp Cennet Dünya edebiyatının üzerinde en çok tartışılan eserlerinden biridir. Serbest vezinle yazılmış epik bir romandır Kayıp Cennet. Tanrının iktidarına karşı Cennet’te ayaklanan Şeytan’ın hikayesini anlatır, Şeytan demokratik bir lider olarak betimlenmiştir. Yazar, tanrının yetkilerini oğlu İsa’ya devretmesi üzerinden monarşi eleştirisi yapmıştır. Kitap lirik dili ve akıcı kurgusu ile kendini okutmaktadır. Havva yasak meyveyi yedikten sonra Adem’in Havva’ya bağlılığının anlatıldığı bölümü aşağıya aldım. Elbette Kayıp Cennet kitabının tamamını okumanızı öneririm.

“Ey Yaratılanların en güzeli, Tanrının yarattıklarının sonuncu en iyisi,
gözün görebileceği, aklın düşünebileceği en güzel şey,
Kutsal, tatlı kadın! Nasıl böyle birden kaybettin kendini,
soldun ve ölüme yaklaştın
Yasağı nasıl ihlal ettin, Yasak kutsal meyveyi nasıl kopardın?
Seni lanetli bir düşman kandırdı,
Ama kim bilmiyorum ve seninle beraber ben de mahvoldum.
Hiç kuşkusuz seninle birlikte ben de öleceğim
Sensiz nasıl yaşarım?
senin tatlı konuşmandan, aşkından nasıl vazgeçerim de
bu vahşi ormanlarda kimsesiz yaşarım?
Bir kaburgamı daha versem ve Tanrı bir Havva daha yaratsa bile senin kaybını asla unutamam.
Hayır,hayır! Doğanın bağı çekiyor beni,
sen benim etimsin, kemiğimsin.
Mutluluk ya da acılarla ayrılamayız biz.”

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

Dünya Pi Günü

Bugün 14 Mart Dünya Pi Günü. Üçüncü ayın on dördünde 3-1-4 sayıları yan yana geldiği için Pi Günü seçilmiş 14 Mart. Pi sayısını her ne kadar 3.14 olarak bilsek de gerçek değeri 3,141592653589793238462643383 şeklinde olup devam etmektedir. Fabrice Bellard, 2010 yılında Chudnovsky algoritması kullanarak sayının ilk 2.699.999.990.000 basamağını bulmuştur.

Her ne hikmetse bugün bir de Tıp Bayramı; insan ve toplum sağlığının esamisinin okunmadığı ülkemizin bir de Tıp Bayramı bulunuyor. Sağlık hizmetlerinin insan yaşamı üzerine kurulmadığı, insan sağlığının para/güç/iktidar üçlemesine peşkeş çekildiği ülkemizin bir hekimi olarak bu bayramı kutlamayı reddediyorum. Yaşadığımız gündemi doğru düzgün izleyebilenlerin akıl ve ruh sağlığını koruyabilmesinin giderek zorlaştığı, parayı verene “üflemeli çalgılar orkestrası”, yoksullara ücretsiz cenaze hizmeti sunulan bu koşullarda bayram/seyran kutlayacak gönlümüz/aklımız/fikrimiz kalmadı. Hekimler ve hizmet sundukları hastaları içinde halinden memnun olanlar varsa, bayramı da varsın onlar kutlasın.

HEPİMİZİN DÜNYA Pİ GÜNÜ KUTLU OLSUN.