HİBRİT EGEMEN TOPLUM

Tohum takası & Hibrit tohum

İki kavram yazarak başladım yazıma, bu iki kavram hakkında çeşitli ve güvenilir kaynaklardan edinilmiş derinlemesine bilgiye sahipseniz bu yazıyı okumanıza gerek olmayabilir. Muhtemelen yeni bir şey öğrenmeyeceksiniz. Ama öyle sanıyorum ki birçoğunuzun bu konudaki bilgisi kulak dolgunluğundan ibaret olmalı. Hatta GDO ile hibrit tohumu aynı şey sanıyor da olabilirsiniz. GDO ve hibrit tohum konuları birbirine paralel olmakla beraber bambaşka konular. Hazırsanız başlıyoruz.

IMG_0544.JPG

Katır

Erkek eşek ile dişi atın çiftleşmesinden katır dediğimiz melez hayvan üretilir. Çoğu zaman kısırdır. Tohumculuk sektöründe hibrit kelimesinin karşılığı katıra benzer. Ekersiniz, ürünü alırsınız, ertesi yıl yeniden tohum satın almak zorundasınızdır. Çünkü ürettiğiniz tohumlar kısırdır. Tarım Bakanlığı 2006 yılında bir Tohum Kanunu yayınladı. Bu kanun kayıt altına alınmayan tohumun satışına yasak getirdi. Satan veya kendi ihtiyacından fazla yerel tohum bulunduran çiftçiler ağır cezalarla karşı karşıya kaldılar. Ne tesadüftür ki, tam bu sırada küresel şirketler Türkiye’ye hibrit tohum satmaya hazırlanıyorlarmış. Bak sen. Lafı uzatmanın anlamı yok, sonuç olarak yerli tohum üretimi ortadan kalkarken, ülkemiz tarımı küresel kapitalizmin kucağına oturdu. Yerel üreticilerin ellerindeki tohumu kayıt ettirmeleri ve sertifika almaları neredeyse imkansız; bu nedenle tohumlarımız İsrail, Hollanda ve ABD’den ithal edilmeye başladı. Tarım Bakanlığı “yok canım, o sizin bildiğiniz gibi değil, tohumculuğumuz dışa bağımlı olmayacak, yerel tohumculuk ortadan kalkmıyor, hibrit tohum sağlığa zararlı değildir” şeklinde pek çok açıklama yaptı ama kimseyi inandıramadı. Nasıl inandırsın, 1986 yılında Çernobil Nükleer Santral “kazası” sonrası Türkiye yetkilileri TV ekranları karşısında nükleer çaylarını yudumlamış ve “bakın nasıl da zararsız” demişlerdi. Oysa bugün biliyoruz ki, o facia sonrasında 50 ile 200 bin arası kişinin kansere yakalanacağı ve yarısının öleceği varsayılmıştır.

IMG_0556.JPG

Yanık kibrit çöpü

Şimdilik hibrit tohumun insan sağlığına ve ekolojik dengeye ne tür zararlar verdiği konusunda açık seçik bilimsel kanıtlar yok. Ama buna şaşıracak değiliz; bir ürünün insan ve çevre sağlığına etkilerinin araştırılması dev bütçeli bilimsel araştırmalarla mümkün olabiliyor. Oysa bizlerin akıl erdiremeyeceğimiz miktarda paranın, kirli ve gizli siyasi çıkarların döndüğü bir alana zarar verecek bilimsel çalışmalara kim finans sağlamaya kalkabilir; bilmek isterdim doğrusu. Yine de şu kadarını rahatça söyleyebilirim; karşılığında ne verilecek olursa olsun, hibrit üretimin zararsız olduğuna dair yanık bir kibrit çöpüne bile iddiaya girmem. Yanık kibrit çöpümü kaybetmek istemem.
Fısıltı gazetesinin ortalıkta dolaşan söylentilerine göre hibrit tohum üreten ülkeler bu tohumları kendi ülkelerinde piyasaya sürmüyormuş. Doğruysa hiç şaşırmam. Hibrit üretici ülkelerin bu tohumları kendi ülkelerinde kullanıp kullanmadığını kesin olarak bilmiyoruz ama bildiğimiz bir gerçek var. Ülkemizin akıllı ve uyanık çiftçileri kendilerine satılan hibrit tohumdan olma ürünleri piyasaya verirken kendi tüketimleri için yerel tohum kullanıyorlar. Neden acaba?

IMG_0549

Pamuk Prenses ’in zehirli elması.
Geleneksel tohum kullanımı konusunda mücadele eden ziraat mühendisi Nihal Küpeli, kendisiyle yapılan bir söyleşide hibrit tohum için aynen bu tanımı kullanıyor: “Pamuk Prenses ’in zehirli elması.”

“Orantısız zeka”
“Standardizasyon” sorunu yarattığı için yerel tohumun yasaklanmasına karşı çıkanlar, sadece bir ziraat mühendisinden ibaret değil. Çevre sorunlarına, insanın sömürülmesine, kapitalizmin kıskaçlarına duyarlı ve bilinçli “mektepliler” ile deneyimleriyle yaklaşan tehlikeyi gören “alaylı” üreticilerin bir araya gelmesiyle birkaç yıldır tohum takas şenlikleri yapılıyor. Tohum takas şenliklerinin ortaya çıkış amacı çok basit: Yerel tohumu satmak yasak ama ticari amaçlı olmayan tohum takası için yasal engel bulunmuyor. Tohum takas şenlikleri yoluyla, ülkemize dayatılan Tohum Yasası’nın cezai yaptırımları delinmiş oluyor. Böylelikle, ekilmediği için ortadan kalkma tehlikesi içindeki yerel tohumlar korunmuş oluyor. Dahice bir “orantısız zeka” örneği!

Suyundan da koy
Hibrit tohumu ülkemize kakalayanların iddiası verimlilikten ibarettir. Artan Dünya nüfusunu doyurmak için hibrit tohum kullanımının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar. Neymiş, hibrit tohumun verimliliği çok daha fazlaymış. Ama daha çok ürün almak için hibrit tohum ekmek yeterli değilmiş, o tohuma uygun ilaç, gübre ve daha kim bilir ne çeşit zamazingolar da satın alınmalıymış. Tam halk ağzıyla söyleyeceğim: “Suyundan da koy.”

IMG_0543

Yeterli mi?
Birkaç yıldan beri, düzenlenen tohum takas şenliklerine bazı yerel yönetimler ve STK’lar destek veriyorlar. Bu şenliklerden birinin organizasyonunu üstlenen Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer şu açıklamayı yapmış.
Tohumculuk yasası, yalnızca tohumların değil, bir kültürün ve bir geleneğin kaybolmasına zemin hazırlıyor. Yetkililer tohumları ıslah ediyoruz, hastalıkları yok ediyoruz diyerek yüzlerce tohumun kaybolmasına göz yumuyor. Bizler bu arada 88 tür tohumun envanterini çıkarttık. Daha kapsamlı ve uzun süreli kesin bir planımız yok ama gelecekte bu etkinliği tüm Ege bölgesine yaymayı istiyoruz.”

IMG_0558
Bornova bamyası tohumu-Bornova Belediyesi Tohum Takas Şenliği 22 Nisan 2017

Son olarak geçtiğimiz günlerde Bornova Belediyesi tarafından düzenlenen şenlikte konuşan Belediye Başkanı Olgun Atila, yerel tohumları gelecek kuşaklara aktarabilmek için yılda birkaç kez bu şenlikleri düzenlemeye çalışacaklarını açıkladı. Yerel yönetimlerin bu alandaki çabaları küçümsenemez bir öneme sahip. Yeterli mi? Hayır…

Ülkemizin tarım politikasını değiştirmeye yetmiyor tohum takasçılarının çabası; çünkü takas şenlikleri bir amaç değil, tohumu korumak için bir araç. Yerel tohumların ayakta kalabilmesi için tarım politikalarını kökünden değiştirecek siyasal hedefler konması ve topluma bu konuda net mesajlar verilmesi elzem görünüyor.

IMG_0548

Yoksa, yokuz

Homo Sapiens on bin yıl önce buğdayı evcilleştirerek tüm insanlığın geleceğini ve Dünya’nın ekolojik yapısını kökünden değiştirecek bir sıçrama yaptı. Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens kitabının yazarı Yuval Noah Harari, Tarım Devrimi olarak adlandırılan bu döneme ilişkin çok iddialı bir hipotez sundu. Harari’ye göre sadece Homo Sapiens buğdayı evcilleştirmemiş, buğday da insanoğlunu evcilleştirmeyi başarmıştı. Kanaatimce, Dünya üzerindeki biyo çeşitliliğe indirilen ilk büyük darbeydi bu. Buğday ve insan merkezli on bin yılın sonunda, insanın insanı ve herşeyi sömürdüğü günümüz dünyasını yarattık. İsa’dan sonra üçüncü bin yılın başında insanoğlu yeni bir yol ayrımına gelmiş bulunuyor. Arkasını hibrit tohuma dayayan yeni dünya düzeninin giderek azalttığı biyo çeşitlilik koşullarında, Sapiens’in varlığını sürdürmesi olanaksız hale gelmiş bulunuyor. Yine de hala bir şansımız olduğunu sanıyorum. Dünyamızı ele geçirmeye hazırlanan bu hibrit egemen toplumu tepetaklak etmek zorundayız.
Yoksa, yokuz!

KAYNAKLAR

1- Cumhuriyet Gazetesi, Yerli Tohumun Satışı Yasak Takası Serbest, 27 Şubat 2011.
2- Zerrin Çelik, Tohum Takas Şenlik ve Etkinliklerinin Değerlendirilmesi, Apelasyon İnternet Dergisi, Mart 2016, Sayı 28.
3- Mustafa Koç, Hibrit Tohum Zehir Saçıyor, Antalya Körfez İnternet Sitesi, 17 Nisan 2016.
4- Nevzat Evrim Önal, Zuhal Okuyan: Tohum sadece çiftçilerin değil hepimizin sorunu, Haber Sol İnternet Sitesi, 15 Aralık 2016.
5- Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens, Kolektif Kitap Yayınevi, 2016.

Bornova Belediyesi Tarımsal Hizmetler Müdürü Mustafa Yaşar Taşkın’a tohum takası konusunda verdiği bilgiler ve desteği için teşekkür borçluyum. Yardımı olmasaydı bu yazının ortaya çıkması olanaklı olmazdı. 

KAYGUSUZ ABDAL- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Kaygusuz Abdal, XIV. Yüzyıl ikinci yarısı ile XV. Yüzyıl başları arasında yaşamıştır. Doğum ve ölüm tarihlerine ilişkin bilgiler tartışmalıdır.

Kaygusuz Abdal, Alevi- Bektaşi- Kalenderi edebiyatının en renkli simalarından biridir. Yaşam öyküsüne ait bildiklerimizin çoğu Anadolu sözlü kültürünün söylencelerinden ibarettir. Anlatılanlara göre asıl adı Gaybi olup Alaiye (Alanya) beyinin oğludur. Bir gün Elmalı yöresi dağlarında avlanırken bir geyiğe rast gelir. Okuyla vurur geyiği, yaralı geyik kaçar. Günlerce kan izlerini sürerek izler geyiği. Sonunda vardığı Tekke köyünde geyiğin bir dergâha girdiğini görür. Dergâhta dervişlerden geyiğini ister. Dervişler onu dergâhın şeyhi Abdal Musa’nın huzuruna çıkarırlar. Günlerdir geyiğin peşinde olan Alanya Beyi’nin oğlu Gaybi, olup bitenleri Abdal Musa’ya anlatır. Geyiğe attığı oku tarif eder. Bunun üzerine Abdal Musa kıyafetinin önünü açarak böğrüne saplı duran oku gösterir. Bunun üzerine Gaybi, Abdal Musa’nın müridi olur ve ona 40 yıl hizmet eder. 40 yılın sonunda Abdal Musa onu Kahire yakınlarında kendi tekkesini kurmaya gönderir. Kahire yakınındaki Mahattam tepelerinde bulunan Kaygusuz Abdal Tekkesi, Bektaşilerin dört büyük tekkesinden biri olarak kabul edilir. Ölümünden sonra kurduğu tekkenin yakınlarındaki bir mağaraya gömülmüştür.

Kaygusuz Abdal Türk Halk Edebiyatı’nın çok önemli isimleri tarafından araştırmalara konu edilmiştir. Yahya Muhtar Dağlı, Süleyman Fikri Erten, Abdülbaki Gölpınarlı, Abdurrahman Güzel, M. Fuad Köprülü, Vahit Lütfi Salcı ve İsmet Zeki Eyüboğlu tarafından hayatı, şiirleri, edebi özellikleri üzerine pek çok çalışma yapılmış olsa da 12.000’i bulduğu söylenen şiirlerinin tümü toplu olarak yayınlanamamıştır.
Kaygusuz Abdal, Alevi- Bektaşi edebiyatının “yedi ulu” ozanından biri olarak kabul edilmiştir. Şiirlerini hece ve aruz ölçüsüyle yazmış, çok arı ve kıvrak bir dil kullanmıştır. Şiirlerinde yobazlığı ve ham sofuluğu nükteli bir dille eleştirmiştir.

“Bir namaz vardır cenaze
O da gelir bir gün bize
Kaygusuz gibi akılsıza
Daha namaz sorar mısın”

Günümüzden yedi asır önce yazdığı ve bırakın dini, doğrudan Tanrı’yı eleştirdiği iki şiiri şimdiki zamanın sınırlarını zorlamaktadır.

“-1-
Yücelerden yüce gördüm
Erbapsın sen koca Tanrı
Âlem okur kelam ile
Sen okursun hece Tanrı
Asi kullar yaratmışsın
Varsın şöyle dursun deyü
Onları koymuş orada
Sen çıkmışsın uca Tanrı
Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsin kullar geçsin deyü
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı
Kaygusuz Abdal yaradan
Gel içegör şu cür’adan
Kaldır perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanrı

Cur’a: Esrar kabı
-2-
Ademi balçıktan yuğurdun yaptın
Yapıp da neylersin bundan sana ne
Halk ettin insanı saldın cihane
Salıp da neylersin bundan sana ne
Bakkal mısın teraziyi neylersin
İşin gücün yoktur gönül eylersin
Kulun günahını tartıp neylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne
Katran kazanını döküver gitsin
Mümin olan kullar didare yetsin
Emreyle yılana tamuyu yutsun
Söndürsün tamuyu bundan sana ne
Kaygusuz Abdal’ım sözümüz budur
Her nerde çağırsam hak onda hazır
Hep düzaha bastırırsın kim nedir
Yakma kullarını bundan sana ne

Düzah: Tuzak
Tamu: Cehennem

Kaygusuz Abdal’ın kadınlarla olan “sıkıntısını” anlattığı bir şiirini bu hafta için seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“Hey erenler, hey gaziler
Avrat bizi döğeyazdı
Çekti sakalım kopardı
Bıyığımı yolayazdı
Kalkıp direği kapınca
Kaçamadım sapınca
Aç karnıma değince
Bağırsağım dökeyazdı
Aldık avratın hasını
Çektik değneğin yasını
Başımda kırdı su tasını
Kafacığım kırayazdı
Baltanın sapını kaptı
Kağnının küpünü söktü
Silkindi üstüme çıktı
Kemiklerim kırayazdı
Avrat sormadı suçumu
Çekti kopardı saçımı
Kırdı eyemin ucunu
Yine bizi döğeyazdı
Avrat oldu bize vezir
Bizi etti köye kizir
Gahi tuz ister gahi bezir
İnek edip sağayazdı
Kaygusuz’um der ki nidem
Başım alam nere gidem
Ben bu avratı ne edem
Bizi köyden kovayazdı”

Kaynak:
1- İsmail Özmen, Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt: 1, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.
ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞ projesidir.

Şiirli Cumalar adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

LEOPOLD SEDAR SENGHOR- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Leopold Sedar Senghor, 1906- 2001 yılları arasında yaşamıştır. Afrika edebiyatının önemli isimlerinden, Senegalli devlet adamı, şair ve yazardır. 1960-1980 yılları arasında Senegal Devlet Başkanlığı yapmıştır. Afrika sosyalizminin öncülerinden kabul edilir.

1928 yılında kazandığı bir bursla Paris’e gitmiş ve Sorbonne Üniversitesi’nde eğitim görmüş, öğretmenliğe hak kazanan ilk Afrikalı olarak Fransa’da, Fransız çocuklara Fransızca öğretmenliği yapmıştır. 2. Dünya Savaşı başlayınca askere alınmış, Alman askerlerine esir düşmüş ve iki yıl boyunca bir toplama kampında kalmıştır. En güzel şiirlerinin birçoğunu iki yıllık bu esareti sırasında yazmıştır. Serbest bırakıldıktan sonra Fransız Direniş Hareketi’ne katılmıştır. 1945 yılında Fransız Kurucu Meclisi’ne Senegal milletvekili olarak girerek siyasi hayata atılmıştır. 1960 yılında Senegal’in bağımsızlığını kazanmasından sonra Senegal’in ilk Devlet Başkanı olmuştur. Dört dönem yeniden seçildikten sonra 1980 yılında başkanlık görevini bırakmış ve tüm Afrika’yı kapsayacak bir sosyalizmi hayata geçirmek için çalışmıştır.

L.S. Senghor’un bu hafta için seçtiğim “Derdine Yan Zavallı Zenci” isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

“DERDİNE YAN ZAVALLI ZENCİ
Derdine yan küçük Zenci
Kırbaç ıslık çalıyor bak
Sırtında okşadıkça
Kanlı kanlı terli terli
Derdine yan küçük Zenci
Gün uzun yollar uzun
Taşı durmadan işin ne
Beyaz fildişi beyaz efendine
Derdine yan küçük zenci
Alışsın çocukların açlığa
Bomboş kaldı kulüben
Sevgili karın uyuyor
Efendinin yatağında
Derdine yan zavallı Zenci derdine
Bir kez vurmuş bahtın damgasını rengine”

Çeviren: Gürkal Aylan

Kaynaklar:
1- Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce; Dünya Şiir Antolojisi, Pozitif Yayınları, 2008, Cilt: 1, Sayfa 82.
2- Wikipedia
ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞ projesidir.

MELİH CEVDET ANDAY- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, edebiyatımızın çok önemli isimlerinden biri olan Melih Cevdet Anday, 1915-2002 yılları arasında yaşamıştır. Oktay Rıfat ve Orhan Veli ile birlikte Garip akımını başlatan Anday, 1971 yılında UNESCO Courrier dergisi tarafından Cervantes, Dante, Tolstoy düzeyinde bir edebiyat adamı olarak gösterilmiştir.

1956 yılında yayımladığı Yanyana isimli şiir kitabı komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Dünya edebiyatının çok önemli isimlerini dilimize çevirmiştir. Edgar Allan Poe’nun Annabel Lee şiirinin çevirisi bir başyapıt olarak görülmektedir. Çok sayıda şiir kitabı yanında roman ve tiyatro oyunları yazmıştır. Uzun yıllar boyunca geçinebilmek amacıyla takma adlarla gazetelere tefrika romanlar yazmıştır. Yapıtları Rusça, Fransızca, İngilizce, Bulgarca, Yunanca, Sırpça ve Polonya dillerine çevrilmiştir. Şairin “Bağışlayın Hepimizi” şiirin beğeneceğinizi umuyorum.

“Oturmuş içiyorlardı yağmur altında
Toprak gibi kabarık kabarık saçları
Bir yığın pilsen, bir kaç votka…
Kadınlarsa soluk, zayıf, üzgün.
Oysa Ekim bile çıkmamıştı daha.
Oydu, görür görmez tanıdım.
“Merhaba, dedim, beni tanımadın mı?”
Denizden cesedini çıkarmıştık canım,
Giyimli kuşamlı.
Sallana sallana bir gelişin vardı hani..
“Unutmuşum, bağışlayın,” dedi.”

Kaynak:
Melih Cevdet Anday, Teknenin Ölümü, Sander Yayınları, 1975.

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞ projesidir.

 

Günümüz Kaplumbağa Terbiyecilerinin Görev Tanımlarının Yeniden Yapılandırılması Hakkında…

Bir devlet iki kere ikinin beş ettiğine dair bir kanun çıkarmışsa, o devletin mahkemelerine matematikçileri tanık olarak çağırmak gereksizdir”
                                                                            Thomas Huxley

Kıyafetini modası geçmiş bulabilirsiniz, yakışıklı olduğu da şüpheli ama karizması tartışılmaz. Omuzlarında sanki Dünya’nın bütün sorunlarını dert etmişliğin çökkünlüğü var. Solcuların seksenli yıllardaki “yorgun demokrat”lığı yerleşmiş yüzüne. Sisifos gibi kayayı dağın tepesine çıkarmış, ardından kayayla birlikte aşağı yuvarlanmışlığın bedbahtlığı akıyor üzerinden. Sol elinde zorlu bir müzik aleti tutuyor, ney, virtüözlüğün zirvesinde ama çalmaktan usanmış gibi arkasına saklamış. Bu kadim müzik aletini çobanın değneği gibi sallayacak handiyse. Günümüzün unutulmuş bir müzik aleti de sırtına asılı, nakkare… Düzenini kurup çalmaya başlasa, Tatyos Efendi’nin Uşşak makamında “Gamzedeyim deva bulmam/Garibim bir yuva bulmam” şarkısı köçek havası gibi duracak. Ayaklarının altında birkaç kaplumbağa geziniyor, duvar nişine gömülü pencereden sızan güneş ışığına yönelmişler. Adamımız bir kaplumbağa terbiyecisi, Osman Hamdi Bey’in bir asır önce hayallerinden akıp bir tuvale yerleşen Kaplumbağa Terbiyecisi.

Paul Broca 1848 yılı Fransa’sında Hür Düşünceler adı taşıyan bir cemiyet kurmuştu. O günlerde Darwin’in evrim düşüncesine sıcak bakan belki de tek kişiydi. “Ademin yozlaşmış bir oğlu olmaktansa değişim geçirmiş bir maymun olmayı tercih ederim” dediği iddia edilmiştir. Bu benzeri fikirleri yüzünden materyalistlik ve gençlerin ahlakını bozmakla itham ediliyordu. XIX. Yüzyıl ortalarının çok önemli bir antropolog, cerrah ve nöroloğuydu. Beynin anatomisi üzerine yaptığı çalışmalar onu beyin cerrahisinin büyükbabası yapmıştır. Paul Broca bir antropoloji cemiyeti kurmaya kalktığında Fransa’da yer yerinden oynar. İçişleri Bakanlığı’na göre antropoloji, insanlar hakkında engin bilgiler edinmeyi sağlayan bir bilim alanıydı ve “doğal olarak” devletin çok sıkı gözetimi altında olmalıydı. Broca ve on sekiz bilim adamına ilk antropoloji kongresi için izin verilmişti ama “topluma, dine, hükümete karşı” yapılacak konuşmalardan bizzat Broca’nın sorumlu tutulacağı tebliğ edilmişti. Bu şartlar altında Paris Antropoloji Cemiyeti ilk toplantısını 19 Mayıs 1859’da gerçekleştirdi. Nedir, tüm toplantılara bir sivil polisin katılması zorunlu tutulmuştu. Antropoloji kongresini izleyecek görevli polis, ahlak, din ve devletin kutsiyetine mugayir bir konuşma tespit ederse toplantı izni iptal edilecekti. Arkeoloji, mitoloji, fizyoloji, anatomi, tıp, psikoloji, dilbilim, tarih alanlarını içeren toplantılar başlamış, başına ne geldiğini anlamaya çalışan casus polis bir köşede oturmuş başını iki yana sallıyordu. Sonunda “kafayı yediği” sanılan polis memuru dışarıya çıkıp biraz yürüyüş yapmak istemiş ve Broca’ya kendisinin yokluğunda devleti tehdit edebilecek bir konuşma yapılıp yapılmayacağını sormuştu. Broca’nın cevabı bilim tarihine dip not düşecek kıvamdadır:

Hayır, hayır dostum. Dışarı çıkmamalısın. Otur ve kazandığın parayı hak et.”
Paul Broca bir kaplumbağa terbiyecisiydi.

 

Karadeniz’in bir köyünden gelmişlerdi televizyon programına, dağınık bir köy, her evde bir büyük ailenin yaşadığı, iki ev arasının kilometrelerce uzak olduğu bir yayla köyü. Aile büyüğü 55 yaşında bir kadın; oğulları, gelinleri, torunları ile birlikte yaşıyor. Bir gün evinin biraz uzağında ölü bulunuyor. Aile fertleri önce intihar ettiğini sanıyorlar, çok üzülüyorlar, üzülmek az, yıkılıyorlar. İnançlarına göre sonsuza dek cehennem azabı çekecek anneleri. Kısa süre sonra annelerinin intihar etmeyip öldürüldüğü çıkıyor ortaya. Üstelik olasılıkla katil aileden biri ve cinayet sebebi de aile içi bir “yasak aşk” ilişkisi. Nedir, annelerinin intihar etmeyip de öldürülmüş olması aileyi inanılmaz bir sevince gark ediyor. Handiyse zil takıp oynayacaklar. Değil mi ama, anneleri sonsuz cehennem azabından kurtuldu. Günahı ne kadarsa o kadar yanacak, sonuçta sayılı gün çabuk geçer.


Annelerinin katilini bulmak için televizyon programına çıkan Karadenizli aile bir Türkiye fotoğrafı gibi görüntülenebilir. Annelerinin intihar etmeyip öldürüldüğüne sevinen ailenin, annelerinin ölümüne sebep olan aile içi “yasak aşk” ilişkisini, dedikodu ve yalan üreten fasit bir çark olarak algılaması dehşet vericidir. Bu durumu eğitimsizlik, cahillik, kültürsüzlük vb. kavramlar ile açıklamak ve onların siyasi tercihlerini “koyunluk” olarak değerlendirmek, kendini eğitimli sayan bir toplum kesiminin kolaycılığı ve avuntusundan ibarettir.

Bir yandan topluma ayar vermek için dini dogmaları kullanan siyasal İslam, diğer yandan da toplumun sosyal kontrol araçlarının ayarlarıyla oynandığı televizyon dizileri ve internetin marazi insan ilişkileri arasında sıkışıp kalmış 80 milyonluk bir ülkenin cinnete yaklaştığı bir çağ yaşadığımız konusunda hemfikir olduğumuzu sanıyorum. Ülkenin siyasal rejimini, sefaletini, onu bunu geçtim; bireyin dürtü denetiminin yitimi ve bu yitimi telafi edecek sosyal kontrol mekanizmalarının çöküşü başlı başına kültürel bir yıkım anlamına geliyor. Osman Hamdi Bey kaplumbağa terbiyecisini bir metafor olarak kullanırken, Osmanlı aydınının cahil toplumu eğitmekteki çaresizliğini anlatmaya çalıştığı varsayılmıştır. Ülkemiz aydını bir asır sonra aynı çıkmazda tıkanıp kalmıştır.

Kaplumbağaları terbiye etmek mümkün olabilir mi? Eğer terbiye etmekten kaplumbağalara insan davranışlarını, beklentilerini, emirlerini empoze etmek anlıyorsak, nitekim sadece bunu anlıyoruz; ister ney üfleyin isterseniz nakkare dımbırdatın, onların yaşam dinamiklerine dokunmamız mümkün olamayacaktır. Nietzsche’nin sözcüsü Zerdüşt, insanların kendisini duyacak kulakları olmadığını iddia ederken bir çeşit kaplumbağa terbiyeciliğine soyunmuştur. Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi elindeki müzik aletini çoban sopası gibi tutup kaplumbağaları izlerken bir ölüm uykusuna yatmıştır. Terbiyecinin daldığı gaflet uykusunda hayatın bütün kuralları kaplumbağaların istekleri doğrultusunda biçimlenmiştir. Kim mi yapmış, nasıl mı olmuş? Zor soru; büyük resmi detaylarıyla görebileceğiniz bir cevap bulmak için biraz çalışmak gerekiyor. Platon’dan başlamalı, İbni Haldun’u hıfz edip Kant’ı yalayıp yutmalı, Marks, Engels, Lenin, Troçki’yi belleyip Herbert Marcuse, Adorno, Althusser’i devirmeli. Semavi olan ve olmayan dinlerin kadim belgelerini “alıcı gözle” incelemeli. Yeter mi, yok canım, ne gezer; Homeros’un İlyada’sı, Binbir Gece Masalları, Boccacio’nun Decameron’u, Cervantes, Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin, Şolohov, Victor Hugo, Gorki, Goethe, Yorgo Seferis, Yaşar Kemal, Sebahattin Ali, Yusuf Atılgan… Eh, insan ırkının niye kaplumbağa kültürü ile yaşamak zorunda kaldığını anlamaya hazır sayılırız.

Yaşadığımız düzen insanlara değil, kaplumbağalara göre biçilmiştir. Kanaatimce, günümüzde kaplumbağa terbiyecilerinin görev tanımı büyük bir değişime ihtiyaç göstermektedir. Bu değişimin önceliği kaplumbağaları eğitmek değil, kaplumbağalar için kurulan bu ucubik sistemi ters kepçe etmek ve kökünden söküp atmaktır. Ardından sınırları ve sınıfları olmayan, insanoğlu ile kaplumbağaların birbirini terbiye etmek zorunda kalmayacakları bir dünya kurmaya çalışmak, kaplumbağa terbiyecilerinin yeni görev tanımı olmalıdır. Unutmadan söylemeliyim, yazımın burasına kadar okuduysanız, hiç şüphesiz siz de benim gibi bir kaplumbağa terbiyecisisiniz.

Bütün bu yazıma hedef olmuş dört ayaklı sevimli kaplumbağa dostlarımı tenzih ediyorum, onlar benim canlarım…

KAYNAKLAR
1- Carl Sagan, Broca’nın Beyni, Say Yayınları, 2016.
2- Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Cem Yayınevi, 1999. (Çeviren: Turan Oflazoğlu)

TAGORE- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Rabindranath Tagore, 1861- 1941 yılları arasında yaşamıştır. Tagore, yalnızca Hint edebiyatının değil, yakın tarihin en önemli şairlerinden biri olarak kabul edilir.
Tagore adı Bengalce’de ‘’Soylu kişi-efendi’’ anlamına gelmekte olan “Thakur” sözcüğünün “İngilizceleştirilmiş” biçimidir. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, Tagore “yüksek sınıftan” bir Brahman ailesinden gelmektedir. Babası, ruhani nüfusu oldukça yüksek, varlıklı bir din adamıdır. Ancak Tagore, aileden gelen dini kimliğini çok aşmış ve dinler üstü veya din dışı, birleştirici bir dil ve yaşam misyonuna ulaşmıştır.

Çocukluğunda devam ettiği yatılı okullara sığamamıştır Tagore; şiire, sanata, müziğe duyduğu derin ilgiyi çağının klasik eğitiminin karşılayabilmesi mümkün değildi. Ailesinin desteği ile evde özel derslerle devam etti eğitimine, Shakespeare’i, Milton’u, Shelley’i ve daha pek çok Hint ve Dünya klasiklerinden eserleri okudu. Yetiştiği aile ortamını şu satırlarla anlatıyor Tagore.

Ailemin tüm bireyleri yetenekli kişilerdi — kimi ressam, kimi şair, kimi müzisyen. Evimizin tüm havası yaratıcılık ruhuyla doluydu. Neredeyse bebekliğimden beri, doğanın güzelliğini ta içimin derinliklerinde duyuyor; ağaçlara, bulutlara karşı yakın bir dostluk besliyor; kendimi mevsimlerin havada titreşen müziğiyle uyum içinde hissediyordum.”

İlk eserini daha 16 yaşında “Kavi kâhini- Bir şairin hikâyesini’’ yazdı. 17 yaşında Londra’da hukuk eğitimi almaya gönderildi. Ancak hukuk eğitiminden hoşlanmamıştı, iki yıl sonra hukuk eğitimini bırakarak Hindistan’a döndü.

Daha küçük yaşlardan itibaren hizmetçilerinin ve “aşağı kastlardan” insanların kendisine gösterdikleri aşırı saygıyı reddetmiştir. Hindistan o yıllarda İngiltere’nin bir sömürgesiydi ve bir İngiliz Genel Vali tarafından yönetiliyordu. İngiltere, halkın eğitim düzeyinin düşük kalması için büyük çaba sarf ediyor, Hindistan aydınları bile İngiliz formatında yetiştiriliyordu. Bu şartlar altında Tagore, 23 yaşında evlendi ve Bengal’in yoksul mahallelerinden birinde bir ev aldı, orada yaşamaya başladı. Çocukluğunda reddettiği eğitim sisteminden, gençliğinde tamamlamadığı hukuk eğitiminden sonra İngiliz yaşam biçimini de reddetmiştir.

Tagore 40 yaşına geldiğinde çılgınca bir eyleme girişir. 1901 yılında Kalküta’ya trenle beş saat mesafede Balpur isimli bir köyde küçük bir okul açar. Ona göre geleneksel okul müfredatında eksik olan tabiat ve hayattır. Okulda sadece kitaplar üzerinden, okulun duvarları arasında kalıp eğitim verilmesine karşı çıkıyor, karşı çıkmakla kalmayıp alternatif bir model için mücadele ediyordu. Tagore, öğrencinin kafasına bilgiyi dolma doldurur gibi doldurmanın yanlışlığını “Papağanın Terbiyesi’’ adlı hikâyesinde de anlatmıştır. Ama en önemlisi, geleneksel İngiliz eğitim modelinin karşısına sağlam bir model sunmuştu. Kurduğu okulda eğitim ücretsizdi, çocuklar İngilizce, Bengalce, Sanskritçe, Aritmetik, Coğrafya, bilim alanlarında uygulamalı eğitim görüyordu. Doğayı tanımak ve sadelik en önemli eğitim konusuydu.

17795975_1352991338129230_6842724911469258929_n

Dante, Goethe ve Dünya edebiyatının önde gelen kişileri üzerine makaleler yayınladı, ilk roman ve öykülerinde sıradan Hint insanının yaşamından gerçekçi ve romantik kesitler sunuyordu. Şiirlerinde insan, doğa sevgisi ve aşk ön plana çıkıyordu. Doğanın tüm yıkım ve öfkesine karşın ona bağımlıdır:

“Dünya güzeldir, ölmek istemiyorum ben”

Tagore için aşk bedenden ayrı olmadığı gibi, ondan ibaret de değildir. Tagore için kadın, ne bir zevk aracı, ne sinsi bir baştan çıkarıcı, ne de bedensiz bir melektir. Çok yüceltildiği zaman bile, hep bir bedene sahiptir. Aşık olan erkek, kadının bedensel güzelliğine kendi düş gücünü katar.

“Yarı kadın, yarı düş gücüsün sen”

Tagore 1913 yılında Gitanjali isimli kitabıyla Nobel edebiyat ödülünü aldı. Ancak Hindistan kargaşa içindeydi, ülke İngiliz egemenliğinden kurtulmak için savaşıyordu. Halkın mücadelesi, devletin güvenlik güçlerince şiddetle bastırılıyordu. Hiçbir ozan bu koşullarda bir kenara çekilip düş gücü dünyasında yaşayamazdı, yaşamamalıydı. Kendi yaşamını gözden geçirdiği bir şiirinde, romantik düş gücünü tek telli bir saz olan ektaraya benzetir. Artık, sömürgecilerin baskısına karşı savaşı simgeleyen savaş davulunu eline almak zorunda olduğunu söyler.

“Yaşamının savaş alanında o gün
Çarpışma sesleri dalga dalga yayıldı,
yağmur bulutlarından kopan gümbürtüler gibi.
Gün oldu bırakıp elimden ektara’yı
savaş davulunu yüklenmem gerekti.
Koşmam gerekti korkunç öğlen sıcaklarında
zafer ve yenilgi
kasırgaları arasında
Ayağım dikenlerle delik deşik,
yaralı göğsümden kanlar akarak.”

İki siyasal tutuklunun polis kurşunlarıyla ölmesi ve yirmi kişinin yaralanması üstüne yazdığı “Soru” adlı bir şiirde katilleri “Havayı zehirleyenler, ışığı söndürenler” diye tanımlıyor.

Tanrım, kaç kez gönderdin peygamberlerini
bu acımasız dünyaya:
“Bağışlayın!” dedi onlar bize. “Sevin!” dediler.
“Kovun kötülüğü yüreklerinizden!”
Saygımız var, unutmuyoruz dediklerini, ama bu karanlık günlerde
Yanlış övgülerle uzaklaştırdık kendimizden onları.
Güçlünün suç işlemesini önlemeye gücü yetmeyen adaletin
tek başına için için ağladığını gördüm,
Genç çocuklar gördüm, koşup kederli başlarını
acı içinde amansız taşlara vuran.
Şimdi sesim kısıldı, kalmadı flütümde ahenk
Aysız gecenin tutsaklığı
Derin, karanlık kâbuslara boğdu dünyamı.
İşte bunun için yaşlı gözlerle soruyorum sana
“Havanı zehirleyenler, ışığını söndürenler,
bağışlıyor musun onları gerçekten?
Gerçekten seviyor musun onları?”

1915 yılında İngiltere kendisine “Sir” ünvanı verdi. Tagore İngiltere Genel Valisi Lord Chelmsford’a bir mektup yazarak, Hindistan’ın bağımsızlığı için mücadele eden Gandi’yi desteklediğini, halkının yaşadığı baskıları ve haksızlıkları anlatarak “Sir” unvanını iade ettiğini bildirmiştir.

1935 yılında Mussolini Habeşistan’ı işgal ettiğinde “Afrika” başlıklı şiirinde şunları söylüyordu.

“Demir zincirlerle geldiler,
Tırnakları kurt pençelerinden keskin…
Geldiler, insan avcıları,
Gözleri karanlık ormanlardan daha kör.
Uygarlığın vahşi açgözlülüğü
gösterdi utanmaz acımasızlığını….”

1941’de seksen yaşındayken, bir yazısında şöyle der: “Bir zamanlar, uygarlığın kaynağının Avrupa’nın yüreğinden fışkırdığına inanırdım, ama dünyayı terk etmek üzere olduğum şu günlerde bu inancım tümüyle iflas etti.”

ŞİİRLİ CUMALAR için bu hafta “Gitanjali” adlı kitabından aldığım bir şiiri seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“90
Ölüm kapını çaldığı gün ona ne ikram
edeceksin ?
Misafirimin önüne hayatımın dolu
kabını koyacağım — Onu hiç bir zaman
elleri boş çeviremem.
Sonbahar günlerinin ve yaz akşamlarının
bütün tatlı mahsulünü,
işle dolu
hayatımın bütün kazançlarını, ve tasarruflarını,
günlerim sona ererken
ölüm kapımı çaldığı zaman, onun önüne
koyacağım.”

Çeviri: Bülent Ecevit

KAYNAKLAR
1-Rahajit Sarkar, Romantizmden Modernizme Rabindranath Tagore, Çeviri Ünal Aytür, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi – DTCF DergisiCilt: 39 Sayı: 1.2 Sayfa: 033-043 Yayın Tarihi: 1999
2-“ HİNT VE SİİRİN SESİ” RABİNDRANATH TAGORE’NİN EĞİTİM GÖRÜSLERİ VE SANTİNİKETAN OKULU’NDAKİ UYGULAMALARI, Bahri Ata, Pegem Akademi Yayınları, 2015.
3- Rabindranath Tagore, Gitanjali, Ahmet Sait Matbaası, 1941, Çeviri Bülent Ecevit.

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞ projesidir.