BAHARATIN ZULMÜ

 Ezberlerimizle yaşıyoruz: 1. Bölüm

 

“Ezberlerimizle yaşıyoruz” başlıklı bir yazı dizisiyle karşı karşıyasınız. Devam bölümleri hangi aralıkla size ulaşır henüz bilmiyorum.

 Böyle bir yazı dizisine başlama nedenini açıklamalıyım: Yaşamın günlük koşuşturmacası içinde fark etmesek de her gün çok sayıda karar alıyoruz, basit!  Karmaşık! Aldığımız kararları nasıl aldığımızı hiç düşündünüz mü? Hiç tartışmadığımız, üzerinde düşünme gereği duymadığımız, doğruluğundan asla şüphe etmediğimiz, aklımızın girilmedik bir köşesi olan ezberlerimize dayanarak alıyoruz tüm kararlarımızı. Ezberlerimiz üfürükten tayyare ise üzerine kurduğumuz tüm fikirler, kararlar, dini inançlar ve siyasi taraftarlığımız kâğıttan kaplandır. Eminim, zekâsıyla ilgili problemi olmayan ve tahsil düzeyi de iyi olan bazı kişilerin akıl almaz derecede saçma fikirler ürettiğine tanık olmuşsunuzdur. Muhtemeldir ki saplandığı ezberlerin üstüne kuruludur pek çok fikri.

Bu yazı dizisinin her bölümüne bir test sorusuyla başlayacağız, moda tabiriyle “format gereği” bir sınav sorusu. Strese gerek yok, cevabınızı sizden başka kimse bilmeyecek. Hazırsanız başlıyoruz.

Kristof Kolomb, Batı yönüne giderek Hindistan’a ulaşılabileceği iddiasıyla yola çıktı. Sonuç olarak o zamana kadar bilinmeyen bir kıtayı, Amerika’yı keşfetti. Döneminin bilim adamları ise Kolomb’un yanıldığını ve Hindistan’a varamayacağını düşünüyorlardı. Sizce 15. yüzyıl bilim insanlarının Kolomb’a karşı çıkarken ortaya koydukları tez aşağıdakilerden hangisidir?

A-    Dünya düzdür, sürekli Batı’ya gidilirse deniz biter ve gemi kozmik boşluğa düşer.

B-    Dünya öküzün boynuzları arasındadır ve batıya giden gemiler öküzün boynuzlarına çarpar.

C-    Hristiyan inançlarına göre Dünya yuvarlak değildir ve Kristof Kolomb çağında bilim adamları bile dini dogmalara aykırı bir iddiayı aklından geçiremez. Dünya yuvarlaktır demek kâfirliktir.

D-   Hiçbiri.

Avrupa baharatın tadını bir kez alınca yediklerinin ne denli tatsız tuzsuz olduğunu keşfetmiştir. Günümüzde mutfağımızın sıradan “otlarından” biri olan karabiber 11. yüzyıl başında taneyle sayılıyor, değeri gümüşle eş sayılıyordu. Karabiberle ev ve arazi sahibi olunabiliyor, yurttaşlık hakkı satın alınabiliyordu. Ortaçağ’da çok zengin bir kişi “karabiber çuvalı” olarak adlandırılırdı. Baharat ve en az onun kadar değerli ipeğe ulaşmak için de Doğu’ya, Hint diyarına ulaşmak gerekiyordu. Çok zorlu bir yolculuktu bu, doğanın fiziksel engelleri, iklim koşulları, haydutlar, korsanlar her merhaleyi bir ölüm yarışına çeviriyordu.   Ayrıca yolculuğun geçtiği ülkelerdeki onur kırıcı İslam’ın siyasi üstünlüğüne boyun eğilmesi kaçınılmazdı. Haçlı Seferleri’nin romantik ve ulvi sebebinin kutsal Kudüs’ün kâfirlerin elinden alınması gibi gösterilmesine bakmayın, en önemli amaç baharat ve ipeğe giden güvenli ve ucuz bir yol bulmaktı. Avrupa’nın sayısız insanın ölümüne yol açan “Haçlı” macerası hüsranla bitti. Geçiş yolu yeniden “kâfirlerin” elindeydi.  Bir yol bulunmalıydı,  denizden ulaşılan bir yol.  Gözlerin Doğu’nun zenginliklerine dikilmesiyle 15. yüzyıl, coğrafi keşifler çağının giriş kapısı oldu.

Deniz yoluyla Doğu’ya ulaşmak, tam anlamıyla bilinmeze yolculuk anlamına geliyordu. Tehlike o denli büyüktü ki gözlerini para ve şöhret bürümüş, her türlü riski göze almış maceraperest gemi sahipleri ve kaptanlar tayfa bulamıyorlardı. Ölüm mahkûmlarının cezalarının kaldırılması veya gönüllülerin Papa tarafından tüm günahlarının affedilmesi vaadiyle zorlukla gemi adamı bulmak mümkün oluyor, ancak bu kez de açık denizde isyan eden denizciler yolculuğu olanaksız hale getiriyordu. Nedir, okyanusları aşmaya hazır maceraperest kaptanların en büyük sorunlarının başında Ptolemaios geliyordu; yani namı diğer “Geographus Maximus” dikiliyordu bütün heybetiyle. Ptoleimos 2. yüzyılda yaşamış, Kristof Kolomb’a kadar “coğrafyanın papası” olarak kabul edilen, üzerine söz söylemeye cesaret edilemeyen İskenderiyeli bir bilim adamıydı. Dünyanın küresel yapısını anlamış, gezegenler sistemi konusunda temel hipotezler geliştirmişti. Ptoleimos’un II. Yüzyıldaki tespitlerine rağmen 1459 yılında Venedik’te Mauro tarafından, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı olmayan, Kudüs’ün dünyanın ortasında yer almadığı bir harita ilk kez çizilebilmiştir. Avrupa Rönesans’ı, bilimi dinin dogmalarından çekip almaya hazırlanıyordu. Ptoleimos’un Latince ’ye çevrilmiş haritaları denizci ve coğrafyacıların 15. yüzyılda önünü açacaktır.

Ptoleimos

Hint diyarlarına ulaşmanın iki yoluna da Ptoleimos öğretisi izin vermiyordu. Birinci yol, Afrika’nın Batı kıyıları boyunca Güney’e inerek Hint Okyanusu’na açılan bir geçit bulunması fikrine dayanıyordu. Ptoleimos, Afrika’nın Batı kıyılarının Antarktika’ya kadar uzandığını ve Hint Okyanusuna açılan bir geçit olmadığını yazmıştı. İkinci yol ise Batı’ya doğru giderek Japonya’ya ulaşabilme olasılığıydı. Ancak 13. yüzyılda Marco Polo’nun verdiği bilgilere dayanarak çizilen Asya haritalarında kıtanın eni çok fazla hesaplanmış ve Ptoleimos’un haritalarında yapılan düzeltmeler nedeniyle Kolomb Avrupa’dan Japonya’ya olan mesafeyi 3000 mil olarak hesaplamıştı. Oysa gerçek mesafe çok daha fazlaydı:  10.600 mil.

Ptoleimos’un II. yüzyılda çizdiği Dünya haritası

İspanya’da 1218 tarihinde kurulan Salamanca Üniversitesi Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biridir. Kristof Kolomb Batı yönünde denize açılıp Japonya’ya, oradan da Hindistan’a varacağını iddia ederek Portekiz ve İspanya krallarından destek istemişti. Salamanca Üniversitesi’nin âlimleri bu isteğe karşı çıktılar. Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlardı elbette, teorik olarak Kolomb’un Avrupa’dan Asya’ya Batı yoluyla gidebileceğini de kabul ediyorlardı. Ancak Kolomb’un Ptoleimos’a dayanarak yaptığı mesafe hesabının yanlış olduğunu, dünyanın Kolomb’un sandığından daha büyük olduğunu ve o günün teknolojisine ait gemilerle ulaşılamayacağını söylüyorlardı. Nitekim haklıydılar. Kristof Kolomb’un ikna yeteneği ve hırsları coğrafya bilgisinden daha iyiydi. Kraliçe İsabella’nın desteği ile üç gemi ve 90 kişilik mürettebat ile yola çıktı. O günün bilgileri ışığında Kristof Kolomb ve yanındaki 90 kişinin yaşama şansı yoktu, Asya kıtası 15. yüzyıl gemileriyle ulaşabileceklerinden çok uzaktı. Ne Salamanca Üniversitesi âlimleri ne de Kristof Kolomb Asya ve Avrupa arasında devasa bir kıta olduğunu bilmiyordu, bilemezdi.

Yazının girişindeki test sorusunun cevabının “D- Hiçbiri” olduğunu artık biliyorsunuz. Ama korkarım şöyle düşünüyorsunuz: “Kolomb konusunu bilsem ne olur, bilmesem ne olur, karar alırken ve siyasi düşüncelerimi oluştururken 15. Yüzyıl bilgimi gözden geçirmiyorum ki!” Ama bu düşünceniz de başka bir ezberin ürünü. Ezberlerimizi aklımıza nakşederken her seferinde aynı veya benzer ideolojik aygıtların kanallarını kullanıyoruz. Daha da vahimi, aklımızın karanlık deposunda tüm bu ezberlerimiz birbirine sımsıkı dolanmış halde bulunuyor. Yani meselemiz Kolomb’dan ibaret değil. Yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde bu noktaya geri döneceğiz.

Ezberlerimizden tümüyle kurtulmak kolay değil, belki de olanaksız. Yine de başarabiliriz, bugün elde var bir dedik, darısı ikiye.

Devam edecek…

 

KAYNAKLAR

 

1-    Peter Watson, Fikirler Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2014.

2-    Stefan Zweig, Macellan, Can Yayınları, İstanbul 2013.

3-    Clifford O. Conner, Halkın Bilim Tarihi, TUBİTAK Popüler Bilim Yayınları, Ankara 2013.

4-    Umberto Eco, Ortaçağ, Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Alfa Yayınları, İstanbul 2014.

 

 

HALİL ÖZTOPRAK- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Halil Öztoprak, 1892- 1967 yılları arasında yaşamıştır. Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Aktil köyünde doğmuştur.

Kullandığım özgün kaynaklarla doğrulayamadığım, Vikipedi tarafından verilen bilgilere göre, Halil Öztoprak Mısır’da medrese eğitimi görmüş, kendi çabaları ile Osmanlıca, Arapça, Farsça ve Almanca öğrenmiştir. Alevilik araştırmaları üzerine iki kitap yazmıştır.

Cumhuriyet dönemi Alevi/Bektaşi şiir türünün en önemli temsilcilerinden biri olmasına rağmen şiirleri unutulmaya yüz tutmuştur.

Şiirlerinde Öztoprak mahlasını kullanmıştır. Dini dogmaları, bağnazlığı, hurafeleri kendine özgü bir üslupla eleştirmiştir. Kanımca; “Bir olurdu fakir zengin her zaman” dizesiyle eşitsizlik ve sömürüye, Kâbe için “Oraya bir bostan eker giderdim” dizesiyle tüm dini kurumlaşma ve yozlaşmaya, “Dünyaya bir bayrak diker giderdim” dizesiyle tüm iktidar aygıtlarına kafa tuttuğu söylenebilir.

Halil Öztoprak’ın bu hafta için seçtiğim şiiri, içinde yaşadığımız günlerde, dimağımıza sunulan eşsiz bir armağandır; değerini bilebilirsek.

“Bir Şah olsaydım hükmederdim cihana
Batıl meclisleri yıkar giderdim
Mektepler yaptırıp bütün köylere
Cahaleti kökten söker giderdim

Bir olurdu fakir zengin her zaman
Bütün hastalara olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de Müslüman
Hepsini bir yola çeker giderdim

Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği koymaz idim bu serde
Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim

İnsanlardan başka olmazdı cennet
Yok olurdu İsa, Musa, Muhammed
Kalkardı dünyadan din ve tarikat
Mezhepler bağını söker giderdim

Gerçek insanları bilirdim Allah
Ondan başkasına tapmazdım billah
Ne Kabe kalırdı ne de Beytullah
Oraya bir bostan eker giderdim

Görseydi o günü yüzüm gülerdi
Bütün dünya insan bayram ederdi
Ne bir silah ne bir atom kalırdı
Bir derin kuyuya döker giderdim

Öztoprak der varlığımız hizmetti
Sofu inat edip hacca gitmezdi
Ayrı ayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim”

KAYNAKLAR
1- İsmail Özmen, Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi, 5. Cilt, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.
2- Vikipedi.

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞ projesidir.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Açlık Grevi

Yanlış anlaşılma veya altında “çapanoğlu” aranma riskini göze alarak yazıyorum.

Açlık grevlerinin önümüzdeki günlerde yaygınlaşma olasılığını göz önüne alarak ve tamamen hekim sorumluluğu ile belirtmek, hatırlatmak istiyorum ki:

Kronik hastalığı olan bir kişinin yaptığı/yapacağı açlık grevi, kısa süreli ve destek amaçlı da olsa çok yüksek risk taşır. Özellikle diyabet (şeker hastalığı), hipertansiyon, kalp hastalıkları, kronik solunum yolu hastalıkları (KOAH vb.), malign tümörler, kronik böbrek ve karaciğer hastalıkları nedeniyle tedavi gören kişilerin açlık grevi yapmaları durumunda çok ağır komplikasyonlarla karşılaşması mümkündür. Sağlıklı bir kişinin haftalarca sürdürebileceği bir açlık grevi, kronik hastalık tedavisi gören bir kişinin saatler, günler içinde bile geriye dönülmesi mümkün olmayan bir tabloyla karşılaşmasına, hatta kaybedilmesine sebep olabilir.

Lütfen duyurun ve duyurulmasına destek olun

Nene Hatun Üzerine Yazmanın Zamanı mı?

Evet, Nene Hatun üzerine yazmanın tam zamanı!

80 milyonluk bir açık hava tımarhanesine dönmüş; toplumsal/siyasal kodları dibine kadar oynanmış bir ülkede nereden başlanacağını, neyin ucundan tutulacağını kestirmek hiç kolay değil. Okuyun, hak vereceğinizi umuyorum.
Nene Hatun’u biliyorsunuz, 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Erzurum Aziziye Tabyası’nın geri alınması için yapılan karşı saldırıya katılan öncü kadınlardan biri. Balkanlarda Gazi Osman Paşa’nın Plevne savunması ve Erzurum’da Aziziye Tabyası çarpışmalarında elde edilen sonuçlara bakarak Osmanlı Rus Savaşı’nı “kazandığımız” sanılmasın; Rus ordusu savaşın sonunda İstanbul’un dibinde Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar girip karargâh kurmuş bir de Zafer Anıtı inşa etmiştir. Nedir, Anadolu’yu ve boğazları Rusların yutuvermesi Batılı ülkeler için ciddi bir tehdit oluşturuyordu, araya girdiler; zamanı geldiğinde kendileri paylaşabilmek için Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına engel olundu. Osmanlı tahtında şimdilerde yere göğe sığdırılamayan II. Abdülhamit oturuyordu.

Nene Hatun’a geri dönelim. 22 Mayıs, Nene Hatun’un ölümünün 62. sene-i devriyesi. Sosyal medyada Nene Hatun üzerine yazılar paylaşılıyor, gördüklerimin hepsi Google’dan veya geçen yılların sosyal medya paylaşımlarından “”copy/paste” ile üretilmiş. Tüm yaşamını geçirdiği Erzurum’da, Nene Hatun anısına törende yapılan konuşmalar bile “Google işi” ve basmakalıp, yasak savar cümleler:

“Aziziye Tabyası’nda savaşan cesur, kahraman Türk kadını kalplerimizde yaşıyor.”

Google’a soracak olursanız Nene Hatun tarihimize 1877 yılında giriş yapıyor, tarihte 78 yıllık bir sıçrama yaparak 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği tarafından Yılın Annesi seçiliyor ve üç ay sonra 98 yaşında ölüyor. Peki, aradaki bu 78 yılda ne oldu, Nene Hatun nasıl ve neler yaşadı, haydi gelin, tarihe düşülen dipnotların arasında bir gezinti yaparak ülkemizin “kahraman tüketme” becerilerine bir göz atalım.

Gazeteci, yazar, siyaset adamı İsmail Habib Sevük 2 Mart 1937 Günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde Nene Hatun’la yaptığı görüşmeyi, “Aziziye’nin Hala Yaşayan Şahitleri” başlıklı yazısında anlatıyor. Bu görüşme sırasında Nene Hatun 80 yaşında, felçli kızına ve yüz yaşına gelmiş kocasına bakıyor, akıllara ziyan bir yokluk ve fakirlik içinde yaşıyor. İsmail Habib gördüğü yoksulluk nedeniyle para vermek istiyor, Nene Hatun reddediyor ve tokat değil yumruk gibi bir cevap veriyor:

“Parayı ne’ deyin a efendi, bana bir iş bulun da evdekilere bakayın.”

Bu cevap üzerine şunları yazıyor İsmail Habib:

“Bunlara iş bulmak değil bunlara iş yaptırmak ayıp; bunlar ki en yapılmayacak işi yaptılar. Onların yaptıkları ile övünelim ve onlara yaptığımızla utanarak. Kahramanlığı kanıksadığımız için mi kahraman kıymetini bilmeyiz? Fakat bunlar yalnız kahraman değil, altmış yıl önceki harikuladeliğin hayatta kalmış hatıralarıdır. Bu üç beş hatıraya üç beş lira maaş bağlamak: Bu onlara iyilik olmaktan daha çok, bizi nankör olmaktan kurtaracaktır.”

1877 Osmanlı Rus Savaşı’nın Anadolu Cephesi Baş Kumandanı Ahmet Muhtar Paşa’nın Başkâtipliğini yapan Mehmet Arif Bey, Aziziye Tabyası önündeki kanlı çarpışmayı “Başımıza Gelenler” isimli eserinde anlatmıştır. Bu eserde Nene Hatun’un da, diğer çarpışan kadınların da adı yoktur. Eserde sadece kadınların muharebe eden askere ekmek, zeytin, peynir, testilerle su taşıdığı, onlara cesaret verici sözler söylediği kaydedilmiştir. Anlaşılan Başkâtip Mehmet Arif Bey kadınlara sadece kadınlık rolleri vermekle yetinmiştir. Bir kadının cesareti ve becerisi ile topluma liderlik ettiğini itiraf etmek zor gelmiştir tarihe not düşenlere. Üzülerek söylemek zorundayım ki, aradan geçen 140 yıla rağmen bakış açımızda esaslı bir değişiklik olmamıştır.

2010 Yılında Avni Kütükoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı Nene Hatun filmi, Ahmet Muhtar Paşa’nın heybetinden ibaret, kadın bakış açısından yoksun, hemen sadece oynayan figüranların beğendiği bir film olarak kalmıştır. 1974 yılında Seyyal Taner tarafından seslendirilen Nene Hatun isimli şarkının sözleri hatalı olduğu gibi o dönemde “yavrukurt” diye adlandırılan izcilerin marşlarını andırmaktadır.

Hangi siyasal düşünceden olursa olsun, cahilliğin pervasızlığı totaliter rejimlerin en büyük gıdasıdır. Nene Hatun’un sadece Ruslarla değil aynı zamanda komünizm ile savaştığını ve İslam’ın kurtarıcısı olduğunu; Nene Hatun yaşasaydı Kürtleri de Ruslar gibi “geberteceğini” zannedenlerin ideolojik duruşu faşizmin güvenlik anahtarıdır. Geçtiğimiz yıllarda Nene Hatun üzerine yapılan “milli duyguları kabartan” kopyala/yapıştır paylaşımları eleştiren ve kendini sol/sosyalist cenahta sanan bir sosyal medya sayfasında Nene Hatun, “Osmanlı’nın feodal faşizmini yıkıp, sosyalizmi getirmek isteyen Rus askerlerini katleden yobazlığın simgesi bir kadın” olarak tanımlanmıştı. Totaliter rejimler kendi taraftarları ile muhalefet edenlerin aynı zır cahil dili kullanmasıyla serpilir gelişirler.

Nene Hatun’un ölümünden hemen sonra Türk Yurdu Mecmuası’nda yayınlanan Mithat Cemil’in “Nene Hatun’a” başlıklı şiiri bu “sesleri çıkmaz” kadınları çok güzel anlatıyor, beğeneceksiniz.

“Bazan ne kadar benzemiyor kendine insan
Erkek acaba kimdir? Eğer sen de kadınsan.
Ruhun adı olmaz: Ne kadınsın ne de kızsın;
Bir dane değilsin Nene Hatun, sayısızsın.

Tarihi yapanlar, bağıran fırtınalardır;
Bazan da fakat sesleri çıkmaz analardır.”

 

HO CHI MINH- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ho Chi Minh, 19 Mayıs 1890- 2 Eylül 1969 yılları arasında yaşamıştır. Vietnam bağımsızlık hareketinin lideri ve Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk başkanıdır. Cezaevinde yazdığı “Hapishane Defteri” adlı şiir kitabıyla şair unvanını da taşımaktadır. Bugün (19 Mayıs) doğumunun 127. yıldönümü nedeniyle dünyanın pek çok ülkesinde kutlamalarla anılmaktadır.

Vietnam’ın Fransız egemenliği altındaki Nghe An’da doğmuştur. Asıl adı Nguyan That Thanh’dır. Öğrencilik yıllarında Fransız sömürgeciliğine karşı eylemlere katılmıştır. 20 yaşında bir şilepte aşçı yamağı olarak iş bularak ülkesinden ayrılmıştır. Daha sonra gittiği Fransa’da Sosyalizm düşüncesiyle tanışmıştır. 1920 yılında Fransız Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer almıştır. Fransız gazetelerinde yazdığı yazılarla çevresindeki gençleri örgütlemeye başlayan Ho Chi Minh’in eylemlerinden rahatsız olan Fransız hükümeti tarafından gıyabında ölüm cezasına çarptırılır.

1939 yılında II. Dünya Savaşının başlamasından sonra, Japonya 1940 yılında Fransız sömürgesi olan Vietnam’ı işgal eder. Bunun üzerine 1941 yılında Ho Chi Minh 30 yıllık bir ayrılıktan sonra ülkesine döner ve Japon işgalcilere karşı ülkesinde bir gerilla savaşı örgütlemeye başlar. Bu dönemde Ho Chi Minh takma adıyla tanınmaya başlamıştır. İsmi Vietnam dilinde “Işığa kavuşturan” anlamına gelir. Japon işgaline karşı destek bulmak amacıyla gittiği Çin’de Çan Kay Şek’in emriyle tutuklanmıştır. Bu tutuklanmayı şu dizelerle anlatmıştır Ho Chi Minh.

Kollarımı ve ayaklarımı sıkıca bağladılarsa da
Dağlardaki kuşların şarkılarını duyarım
Ve orman doludur bahar çiçeklerinin kokularıyla
Kim engelleyebilir bunlardan özgürce hoşlanmamı
Onlardır azaltan bu uzun yolculuğun yalnızlığını
Felaket olgunlaştırdı beni
Ve aklımı çeliğe dönüştürdü”

İki yıla yakın tutukluluk süresince 115 şiir yazar, şiirleri yedinci yüzyılda yaratılmış Tang üslubuyla ve klasik Çince ile yazılmıştır.

Sarp dağlara ve yüksek doruklara tırmanmış biri olarak
Düzlüklerde daha büyük tehlikelerle karşılaşacağımı nereden bilebilirdim?
Dağlarda, kaplanlarla karşılaştım ve sıyrıksız kurtuldum
Düzlüklerde, insanlara rastladım ve hapse atıldım”

Vietnamlı araştırmacı Fan Nuan onun cezaevi günlerini şöyle anlatır bir yazısında:

“… şafaktan önce yıldızlar sönmeden, iki eli bağlı, iki gardiyanın taşıdığı domuzun arkasında yola çıkarılırdı. Gece kuşlar yuvaya döndüğünde, bir çöp deposunun yanındaki idareten kullanılan hapishanede kafese konduğunda, geceyi bir bok çukurunda geçirmediği için mutlu olurdu… O zamanlar Çin hapishaneleri, yoksulluk, pislik, çürümüşlük, hastalıkla birlikte kumarbazların, tahtakurularının, afyon tiryakilerinin, pirelerin, frengililerin doluştuğu iğrenç yerlerdi…”

Cezaevinde yaşadığı koşulları anlattığı bir şiir, insanların neden özgürlükleri için mücadele etmesi gerektiğinin görkemli bir anlatımıdır.

“Yürüdüğümüz yolda, domuz taşıyor gardiyanlar
Domuzların yolculuğu gardiyan sırtında, insanlar sürüklenirken
Doğal özgürlüğünden vazgeçmek zorunda kaldı mı bir kez insan
Değeri daha da düşük oluyor domuzdan”
Ho Chi Minh için yazan İsmet Özel’in şiiri insanın içini burkar.
“Ben güya şiirler yazdığım için mahpusmuşum,
Mahpus olduğu için şiirler yazar Ho amca”

Cezaevinden çıktıktan sonra Japon işgaline karşı gerilla savaşını sürdürür Ho Chi Minh, direniş güçleri tek tek önemli kentleri geri almaya başlar. II. Dünya Savaşı’nın bitmesi ve Japonya’nın atom bombaları ile teslim olması üzerine Ho Chi Minh 2 Eylül 1945 tarihinde, beş yüz bin kişilik bir kalabalığın karşısında bağımsız Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan eder. Ancak Japonları silahsızlandırma bahanesiyle, İngiltere Vietnam’ın güneyini işgal eder ve yeniden Fransız egemenliği başlatılmak istenir. 8 yıl boyunca Fransızlara karşı savaşır Ho Chi Minh, 1954 yılında Fransa yenilir ve geri çekilir. Ancak bu kez de ülke Güney ve Kuzey olarak ikiye bölünür ve Güney Vietnam ABD’nin siyasi ve iktisadi egemenliği altına girer. Güney ve Kuzey Vietnam arasında iç savaş başlar, savaş sürerken 1963 yılında ABD Vietnam’a asker çıkarır. 12 yıl süren, milyonlarca sivil ve askerin öldüğü Vietnam Savaşı 1975 yılında ABD’nin kesin bir yenilgisiyle sona erer. Ancak Ho Chi Minh savaşı kazandıklarını göremeden 1969 yılında ölür. Başkent Saygon’un adı Ho Chi Minh şehri olarak değiştirilir. Vietnamlılar Ho Chi Minh’e duydukları sevgi ve saygı nedeniyle onu Ho Amca adıyla kalplerine gömerler.
Bu hafta için Ho Chi Minh’in cezaevinden çıkarken yazdığı şiiri seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Hapishaneden çıkanlar ülkeyi yeniden kurabilir
Talihsizlik insanın sadakatinin sınavıdır
Adaletsizliğe karşı çıkanlardır dürüst insanlar
Hapishane kapıları açılır, gerçek ejderha dışarı çıkar”

KAYNAKLAR
1– Bilal Değirmenci, Vietnam, Gezgin Dergisi, Şubat 2010, 36. Sayı.
2- Hayrettin Filiz, Devlet Yöneten Sanat Adamları, Ege Telgraf Gazetesi, 1 Ekim 2016.
3- Vikipedi

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
http://bornovagazetesi.com/koseyazidetay.aspx?hid=130&yid=32

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞ projesidir.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

23

Buca’dan Marmaris’e giden tur aracı kaza yapıyor, 23 kişi hayatını kaybediyor. Ölü sayısının artmasından korkuluyor.

Bu şanssızlık değil, görünmez kaza hiç değil.

Şu sorulara cevap bulmalıyız:

-Arabanın bakımları yapılmış mı, bakımlarının yapılıp yapılmadığı düzenli denetleniyor ve raporlandırılıyor mu?
-Denetleyenleri de denetleyen mekanizmalar kurulmuş mu?
-Şoförün çalışma saatleri ve koşulları nedir?
-Çalışma saatleri ve koşulları kim tarafından ve nasıl denetleniyor?

O yol tehlikeli kazalara çok elverişli. Bu nedenle:

–Hız limitlerine uyuluyor mu?
-Uyulmuyorsa istisnasız her araca ceza uygulaması yapılıyor mu?
-Otoyol polisleri tarafından o güzergahta makas yapan, tehlikeli şerit değiştiren her araç durdurulup ceza uygulanıyor mu?
-Yol üzerinde tehlike işaret ve tabelaları doğru konumlandırılmış mı?

BU BİR KAZA DEĞİL KATLİAM

Not:
Kazaya ilişkin ölüm ve kan görüntülerini lütfen paylaşmayın. Paylaşanları uyarın.

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair 1898-1973 yılları arasında yaşamış olan Faruk Nafiz Çamlıbel. Kayseri, İstanbul ve Ankara’da edebiyat öğretmenliği ve dört dönem milletvekili olarak görev yapmıştır. Gençlik yıllarında aruz vezni ile yazarken daha sonra hece ölçüsüne geçmiştir. Türk edebiyatında Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon ile birlikte “Beş Hececiler” den biri olarak tanınır. Türk dilinin arılaşmasına gayret etmiş, şiirimizi yabancı kalıplardan temizlemeye çalışmıştır. Aynı zamanda öğrencisi olan Behçet Kemal Çağlar ile beraber Onuncu Yıl Marşı’nın sözlerini yazmıştır. Döneminin en kuvvetli aşk şairi kabul edilir. Nedir, bazı şiirlerinde kadına yönelik şiddete kapıyı açık bıraktığı görülmelidir. Sezen Aksu tarafından seslendirilen “Ali” şiiri en iyi örneklerden biridir.

“Kurşunu kahpeye atacağına
Kendine çevirdin aman be Ali”

1925 yılında yayınlanmış Han Duvarları isimli şiiri en önemli eseri olup bu şiirle “Memleket Edebiyatı” isimli akımın da öncüsü olmuştur. Kanaatimce şiir dili açısından 20. Yüzyıl Türk edebiyatının en önemli şiirlerinden biridir. 140 dizeden oluşmuş, çok zengin uyak ve teşbihlerle örülmüştür. Han Duvarları şiirini bugüne kadar okumamışsanız bu fırsatı kaçırmamanızı öneririm.

“HAN DUVARLARI

-Osmanzade Hamdi Bey’e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, 
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar… 
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya, 
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya. 
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık! 
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık, 
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı… 
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları, 
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, 
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına. 
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, 
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. 
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu. 
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince 
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi. 
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine. 
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali, 
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali, 
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan 
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, 
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor… 
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine 
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan; 
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, 
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, 
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. 
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri 
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya 
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. 
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, 
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı 
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler 
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler… 
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, 
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; 
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, 
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler… 
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, 
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken 
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; 
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa 
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan 
Baba ocağından yar kucağından 
Bir çiçek dermeden sevgi bağından 
Huduttan hududa atılmışım ben”

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi. 
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; 
Araya gitti diye içlenme baharına, 
Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına!

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri 
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, 
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor… 
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, 
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide, 
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden 
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla, 
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu…
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; 
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü… 
Gönlümde can verirken köye varmak emeli 
Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!” 
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana 
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş 
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

“Gönlümü çekse de yârin hayali 
Aşmaya kudretim yetmez cibali 
Yolcuyum bir kuru yaprak misali 
Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde 
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

“Garibim namıma Kerem diyorlar 
Aslı’mı el almış haram diyorlar 
Hastayım derdime verem diyorlar 
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:
“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi: 
“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti… 
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri 
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim, 
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!”

NOT: ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.