Aylık arşivler: Temmuz 2017

Didem Madak Günü

Ölümü bir sözcüğe sığmayan ölümlülerden biri o, bugün tam altı yıl oldu toprağa vereli. Sabahattin Ali’nin “Bir sitem yolla Allah’a” dizesinden kopup gelen lanetli bir hastalık aramızdan çekip aldı Didem Madak’ı.

“Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya

Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım”

1970- 24 Temmuz 2011

Kırk bir yıllık yaşamına üç şiir kitabı sığdırır Didem Madak. Grapon Kâğıtları adlı kitabıyla İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü kazanır.

Şiirlerinde küstahtır; alaycı, iç sızlatan ve dipdiri bir anlatımla “bayım” diye hitap ettiği erkek dünyayı tiye alır.

“Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum”

Şiirlerinde, aşkı erkek dünyasından ödünç almış şairlerden değildir Didem Madak; kadının aşkını şiirin diline çevirmiştir.

“Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım.

Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Acının ortasında acısız olmayı,

Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.”

2010 yılında katılacağı Uluslararası Şiir Festivali için özgeçmişini gönderir organizasyon komitesine. Kendisini tanıtmak için yazdığı “şu sıralar cadılık, büyü çeşitleri gibi konularla ilgileniyor ve bir efsun kitabı düşlüyor” cümlesi festival broşüründen çıkarılınca festivalden çekilmiştir. Özgeçmişine uygulanan sansür üzerine yazdığı mektupta sansürcülerin defterini şu satırlarla dürer Didem Madak:

“Ben cadıları sevmeyenleri sevmiyorum. Cadılardan korkanlardan da korkmuyorum. Özgeçmişime uygulanan bu sansürü şiirime uygulanmış kabul ediyorum. Cadı avcıları her çağda olmuştur, bugün de vardır ve maalesef artmaktadır. Bir şiir festivali kitapçığında dahi cadılığa tahammülü olmayanlara bildirmek isterim, yazmaya çalıştığım kitap bir “efsun kitabı” olacak, cadı avcılarına yönelik büyü girişimlerim sürecek. Benden bir hanımefendi olmamı bekleyenler ve hanım hanımcık bir özgeçmiş yazmamı dileyenler özgeçmişimi (hangi sebeple olursa olsun) kesip biçenler biliyorum ki bazı haddini bilmez beyefendilerdir. Onlar muhtemelen şiiri ılık bahar yağmurları ile karşılaştırıp, bir tür oyun hamuru gibi istedikleri gibi yoğurabileceklerini zannedenlerdir. Bu beyefendilerin bilmesini istediğim bir husus vardır. Şiir onların zannettiğinden çok daha sert ve çetin bir şeydir. Şiir onların caiz bulmadığı pek çok şeyi barındırır. Şiirin tahammül edemediği onların tahammülsüzlüğü ve sansürüdür.”

Didem Madak, şiirin ters kelepçe edilmesine duyduğu öfkeyi anlattığı mektubunu şu cümlelerle bitirir:

“Bu “ağır ve saygın” festivali ve özgeçmişimi makaslayan beyefendileri ayıplıyorum. Sizin festivaliniz varsa bizim de büyülerimiz ve kedilerimiz var. En muzır neşriyat duygularımla.”

Didem Madak şiiri, bahçede özgürce oynayan çocukları koruyup kollamanın şiiridir; çocukları şiddetten, nefret dilinden, zulümden ve zalimlikten sakınmak için şiiriyle direnir. Nasıl mı?

“Fakat korkuyorum. Birazdan da

Kırk üç numara ayakkabılarınızla

Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız

Bu iyi olmaz bayım!”

Yazıda kullanılan şiirler Didem Madak’ın Grapon Kâğıtları adlı kitabından alınmıştır.

Suriyeli hamile kadını kaçıran, tecavüz eden, öldüren katilleri kim azmettirdi?

Suriyeli hamile bir kadın evi basılarak kaçırılıyor. Yanında 10 aylık da bir bebek var. Kadına tecavüz ediliyor; 10 aylık bebek boğularak, hamile kadın başı taşla ezilerek öldürülüyor.

Hemen söyleyeyim, katiller Suriyeli değil. Eğer tersi olsaydı, yani katiller Suriyeli olsaydı ne olurdu sizce. Söylemeye dilim varmıyor ama sosyal medya “idam istiyoruz, Suriyelileri istemiyoruz” cayırtılarıyla inler, ülkenin dört yanında “Suriyeli karşıtı” gösteriler yapılır, savunmasız yakalanan Suriyeli mülteciler çok ciddi saldırılara uğrardı.

Türkiye, Suriye İç Savaşı nedeniyle meydana gelen mülteci krizini doğru yönetememiş, mültecileri siyasi rant ve uluslararası politika malzemesi olarak görmüştür. Dünyanın hiçbir yerinde bir ülke nüfusunun % 5′ i büyüklüğünde bir kitle, o ülkeye monte ettirilmeye, içinde eritilmeye çalışılamaz. Böyle bir politikanın tehlikeleri “insan hakları, hümanizm, din kardeşlerimiz, geleneksel misafirperverlik” mavallarıyla örtülemez, nitekim örtülememiştir. Farklı sağlık, eğitim, kültür, sosyal gereksinim, kültür, dil, gelenekten gelen insan topluluklarının doğal yollardan ve kendiliğinden birbirine uyum sağlayacaklarını sanmak veya savunmak saf dillilikten öte bir aymazlık hatta art niyet taşır.

Üç milyonluk bir nüfusu göçe zorlayan bir savaşın yükü, sınır komşuluğundan öte hukuku olmayan bir ülkenin, Türkiye’nin sırtına yüklenmiştir. Oysa sorun küreseldir ve çözüm küresel çapta aranmış olmalıydı. Özcesi şudur; sorunun sebepleri, boyutları, emperyalizmin Ali-Cengiz oyunları ne olursa olsun, ülkemize can havliyle sığınan mültecileri günah keçisi ilan etmek en hafif deyimiyle ırkçılıktır.

Bilmek için müneccim olmaya gerek yok, bugün trafik ışıklarında dilenen 6- 12 yaş çocuklar, on yıl sonra boğazlarına kadar uyuşturucu ticaretine, fuhuşa, hırsızlık ve cinayet şebekelerine batmış olacaklar. Nedir, Alman Neonazilerinin “Turken Raus” veya “Auslander Raus” sloganlarının analoğu olan “Suriyelileri istemiyoruz” zırıltısı, önümüzdeki yıllarda başımıza gelecek olan şiddet dalgasını önlemediği gibi daha da arttıracaktır. Toplumbilimin kuralları şaşmaz bir ibre gibi aynı noktayı işaret eder: Nefret dili ve şiddet aynı kaynaktan beslenir ve biri diğerinin varoluş nedenidir.

Önce sosyal medyada başladı; “Suriyeli gençler üniversitelere sınavsız giriyor, hastanelerde özel hasta olarak bakılıyor, ilaç katkı payı vermiyorlar, ülkelerinde savaştan kaçtılar bizim ülkemizin deniz kenarlarında keyif sürüyorlar, Türk vatandaşı kimliği aldılar ve oy kullanıyorlar, hepsine bilmem kaç bin lira para veriliyor, kadınları taciz ediyor/hırsızlık yapıyorlar.”  Arkasını ırkçılığa dayayan nefret dili, doyma merkezi tahrip olmuş bir etobura benzer. Yiyecek bitinceye veya yemekten patlayıncaya kadar yemeyi sürdürür. Suriyeli kadınlar “Allah’ın emriyle” ve imam nikâhıyla satılmaya, Suriyeli çocuklar, erkekler ise ekmek parasına en pis işlerde çalıştırılmaya başlandı. Suriyeli pisti, tembeldi, kokuyordu, her türlü fitne fücur onlardaydı. Alman Neonazilerinin Türkler için uygun gördüğü tüm sıfatlar Suriyeli mülteciler için kullanıldı. Ardından Suriyelilerin oturduğu yerlere fiziksel saldırılar başladı; mahallenin namusunu, terbiyesini, güzelliğini, tertip ve düzenini, kendi halindeliğini “savunan” bıçkın delikanlılar taşlar, sopalar ve ateşle donanmış olarak sahneye çıktılar. Sanatçı, yazar, akademisyen bozuntusu kimilerinin “ülkemde Suriyeli istemiyorum” deyişleriyle ateş büyüdü, sosyal medyada Suriye düşmanı etiketler zirveye yükseldi.

Suriyeli hamile kadını ve yanındaki 10 aylık bebeği kim öldürdü? Ah, yakalandılar demek, suçlarını da itiraf etmişler, ağırlaştırılmış müebbet hapis onları bekliyor değil mi? Sahiden olayların böyle geliştiğine inanıyor musunuz? O zaman bir soru daha soracağım. Katilleri kim azmettirdi? Biliyorsunuzdur, bizim ceza yasamızda azmettiren de suçu işleyenle aynı cezaya çarptırılır. Üzgünüm, azmettirenler hiç yakalanamayacak, aramızda gezmeye devam edecekler. Kim mi onlar, biliyorsunuz, tanıyorsunuz onları. Yakalanan katilleri linç ederek, idamını isteyerek delilleri ortadan kaldırmak isteyenler, “Suriyeli mültecileri istemiyoruz, ülkelerine geri dönsünler, bir elleri balda bir elleri yağda bizim sırtımızdan geçiniyorlar, pisler, kokuyorlar, tembeller, korkaklar, aşağılıklar” diyerek Suriyeli mültecilere cephe alan herkes, hamile kadının ve on aylık bebeğin ölümünden sorumludur, azmettiricisidir. Haddizatında faşizm de, bu azmettirici zihniyetin iktidara gelmiş halidir.