Aylık arşivler: Eylül 2017

DELİKTAŞLI RUHSATİ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Deliktaşlı Ruhsati, 1856- 1911 yılları arasında yaşamıştır. 55 yıla sığdırdığı şiirleri ile Anadolu Aşık Edebiyatı türünün en güçlü ozanları arasına girmiştir.

Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Deliktaş köyünde doğmuştur. Asıl adı Mustafa’dır. 11 yaşına geldiğinde anne babasını kaybetmiş, bir köy ağasının yanında çalışarak büyümüştür. Doğal olarak çok sınırlı bir eğitim görmüş, köy odasında dinlediği aşıklardan etkilenerek şiir söylemeye, saz çalmaya başlamıştır. İlk hocaları Aşık Feryadi ve Kusuri’dir. Dört kez evlenmiş, 23 çocuk sahibi olmuştur.

“Eğer nikâhtan sorarsan dördü bitirdim tamam
Eğer evlattan sorarsan yirmi üçtür heman”

Şiirlerinde Karacaoğlan ve Erzurumlu Emrah’ın etkisi belirgindir, öte yandan şiirinin gözü kara ve delişmendir. Hem şiir tarzında hem de siyasi/dini tutumunda sert zikzaklar çizer, Nakşibendi olduğunu söyler, Rufai tekkesini metheder ama bir şiirinde de “Bal gibi Bektaşiyiz” deyiverir. Katı ve sofu şiirler yazdığı gibi “Yarım lira borcum vardır, ver Allah” diyebilecek denli “Bektaşi’dir”.

Şiirlerinde sade ve akıcı bir Türkçe kullanır, dil kullanımında olduğu gibi şiirlerinde aşkı ele alışı da buram buram devrim kokar.

“Gel gidelim uzaklara sevdiğim
Bizi söylesinler ellere karşı
Eğil bir yol bal dudaktan öpeyim
Ağzından dökülen ballara karşı”
……………………………..
Malım mülküm hep yoluna koymuşum
Kaç yıl oldu seni böyle sevmişim
Her ağızdan senin methin duymuşum
Gel de sevişelim ellere karşı”

Bir şiirinde tanrıdan “helalinden” dört öküz ve altın istedikten sonra onunla pazarlığa girişir.

Ne mümkün yarabbim yolundan sapam
Ruhsat’ın terkedip dünyaya tapam
Senin rızan için bir oda yapam
İki minder seremezsem geri al”

Ruhsati’nin Beddua türünde de oldukça başarılı şiirleri vardır. “Bir kaz bulup yoldun engin, şeytanlıkta yoktur dengin” diye tanıttığı tüccar Seyit efendiye yazdığı şiirinden bir dörtlük okuyoruz.

“Ölçtün özeni özeni
Sen ettin bana düzeni
Yerin katran kazanı
Pişesin Seyit efendi”

Deliktaşlı Ruhsati’nin yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik, zulüm gibi toplumsal sorunları işlediği şiirlerinden birini bu hafta için seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil

Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil dert belli değil

Fark eyledik âhir vaktin yettiğin
Merhamet çekilip göğe gittiğin
Gücü yeten soyar gücü yettiğin

Papak belli değil börk belli değil
Adalet kalmadı hep zulüm doldu
Geçti şu baharın gülleri soldu
Dünyanın gidişi acayip oldu                                                                                                     Koyun belli değil kurt belli değil

Başım ayık değil kederden yastan
Ah ettikçe duman çıkıyor festen
Harabe yüz tuttu bezm-i gülistan
Yayla belli değil yurt belli değil

Çarh bozulmuş dünya islâh olmuyor
Ehli fukaranın yüzü gülmüyor
Ruhsati de dediğini bilmiyor
Yazı belli değil hat belli değil.”

Kaynaklar
1- İhsan Başgöz, İzahlı Türk Halk Şiiri Antolojisi, Pan Yayıncılık, 2014.
2- Doğan Kaya, Sivas’ın Gurur Kaynağı: Aşık Ruhsati, Hayat Ağacı, Sivas, Yaz 2007, S. 8, s. 90-93

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.
ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur

Ezberlerimizle yaşıyoruz

Yaşamın günlük koşuşturmacası içinde fark etmesek de her gün çok sayıda karar alıyor, fikir üretiyor, kanaatler geliştiriyoruz.  Hiç tartışmadan kabul ettiğimiz, üzerinde düşünme gereği duymadığımız, doğruluğundan asla şüphe etmediğimiz, aklımızın girilmedik bir köşesi olan ezberlerimiz, karar, kanaat ve fikirlerimizin oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Evrim yasaları da beynimizi buna zorluyor şüphesiz; ATP tasarrufu yapabilmek için ezberlerimizin üzerine inşa ediliyor kararlarımız. Nedir, bir sorunumuz var; temel öğretimi zayıf, aile eğitimi düşük, kendini geliştirmek için kılını kıpırdatmayan, okumayan kişilerde bu “ezberlerin” birçoğu hurafe, söylenti, inanç, dogma kalıplarından ibarettir. Takdir edersiniz ki bu şartlar altında alınan kararların ve üretilen fikirlerin dere yatağına inşa edilmiş evlerden farkı kalmıyor.

Özcesi; ezberlerimiz üfürükten ise üzerine kurduğumuz fikirlerin, kararların, dini inanç ve siyasi taraftarlığımızın kanalizasyon çukuruna benzemesi kaçınılmazdır.

Bildiğim kadarıyla ezberlerimizin tümünü test edebileceğimiz, hangilerinin dandik olduğunu anlayabileceğimiz kolay bir yol yok. Ama belki bu konuda tedbirli olmayı, önlemler almayı, hayat duruşumuzu sorgulamayı başarabiliriz; hiç şüphesiz öncelikle sorunun büyüklüğüyle yüzleşmek zorundayız. Böyle bir yüzleşmeye katkıda bulunmak için bir yazı dizisi hazırladım. Her yazı bir test sorusu ile başlayıp tartışma ve cevap ile bitecek. Hazırsanız başlayalım!

Soru

Kristof Kolomb, Batı yönüne giderek Hindistan’a ulaşılabileceğini iddia ediyordu. Sonuç olarak Batı’ya doğru üç gemiyle yelken açtı ve o zamana kadar bilinmeyen bir kıtayı, Amerika’yı keşfetti. Kolomb döneminin bilim insanları ise onun yanıldığını ve Hindistan’a varmasının mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Fikrinizce, 15. yüzyıl alimleri, Kolomb’a hangi sebeple karşı çıkıyorlardı?

A-    Dünya düzdür, sürekli Batı’ya gidilirse deniz biter ve gemi kozmik boşluğa düşer.

B-    Dünya öküzün boynuzları arasındadır ve batıya giden gemiler öküzün boynuzlarına çarparak batar.

C-    Hristiyan inançlarına göre Dünya yuvarlak değildir ve Kristof Kolomb çağının en aydın düşünceli bilim adamları bile dini dogmalara aykırı bir iddiayı aklından geçiremez. Çünkü, Dünya yuvarlaktır demek kâfirliktir. Kristof Kolomb çağının köhne düşüncelerine meydan okumuş ve dünyanın yuvarlak olduğunu anlamıştı.

D-   15. yüzyıl alimlerinin Kolomb’a karşı çıkışlarının yukarıdaki şıklarla uzaktan yakına bir alakası bulunmuyor.

Baharat

Avrupa baharatın tadını bir kez alınca yediklerinin ne denli tatsız tuzsuz olduğunun farkına varmıştır. Günümüz mutfaklarının sıradan “otlarından” biri olan karabiber, 11. yüzyıl başında taneyle sayılıyor, değeri gümüşle eş tutuluyordu. Karabiberle ev ve arazi sahibi olmak, zenginlik içinde yüzmek olanaklıydı. Ortaçağ’da çok zengin bir kişi “karabiber çuvalı” olarak adlandırılırdı. Baharat ve en az onun kadar değerli ipeğe ulaşmak için Doğu’ya, Hint diyarlarına ulaşmak gerekiyordu. Çok zorlu bir yolculuktu bu, doğanın fiziksel engelleri, iklim koşulları, haydutlar, korsanlar her merhaleyi bir ölüm yarışına çeviriyordu.  Ayrıca yolculuğun geçtiği ülkelerdeki İslam’ın siyasi üstünlüğüne boyun eğmenin dayanılmaz “onursuzluğuna” katlanmak kaçınılmazdı. Haçlı Seferleri’nin romantik ve ruhani sebebinin kutsal Kudüs’ün kâfirlerin elinden alınması gibi gösterilmesine bakmayın, en önemli amaç baharat ve ipeğe giden güvenli ve ucuz bir yol bulmaktı. Avrupa devletlerinin sayısız insanın ölümüne yol açan “Haçlı” macerası hüsranla bitti. Geçiş yolu yeniden “kâfirlerin” elindeydi.  Nedir, Avrupa bir yol bulmalıydı, Hindistan’a denizden ulaşılan bir yol.

Salamanca Üniversitesi

Salamanca Üniversitesi

İspanya’da 1218 tarihinde kurulan Salamanca Üniversitesi Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biridir. Kristof Kolomb Batı yönünde denize açılıp Japonya’ya, oradan da Hindistan’a varacağını iddia ederek Portekiz ve İspanya krallarından destek istemiş; görüşleri sorulan Salamanca Üniversitesi âlimleri ise bu isteğe karşı çıkmışlardı.

İskenderiyeli Batlamyus (Geographus Maximus)

Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlardı, II. yüzyılda yaşamış İskenderiyeli Batlamyus, namı diğer Geographus Maximus, Dünyanın yuvarlak olduğunu gösteren haritaları asırlar önce çizmişti. Salamanca Üniversitesi alimleri teorik olarak Kolomb’un Avrupa’dan Asya’ya Batı yoluyla gidebileceğini de kabul ediyorlardı. Ancak Kolomb’un referans olarak aldığı, Marco Polo’nun Seyahatname’si ışığında Batlamyus haritalarında yapılan düzenlemedeki mesafe hesabının yanlış olduğunu, Dünyanın Kolomb’un sandığından daha büyük olduğunu ve o günün teknolojisine ait gemilerle Hindistan’a ulaşılamayacağını söylüyorlardı. Nitekim haklıydılar. Kristof Kolomb’un ikna yeteneği ve hırsları coğrafya bilgisinden daha iyiydi. Kraliçe İsabella’nın desteği ile üç gemi ve 90 kişilik mürettebat ile yola çıktı. O günün bilgileri ışığında Kristof Kolomb ve adamlarının yaşama şansı yoktu, Asya kıtası 15. yüzyıl gemileriyle ulaşabileceklerinden çok uzaktı; Kolomb cahilliğinin farkında olmayan, inatçı bir maceraperestti sadece. Kristof Kolomb şanslıydı, Asya ve Avrupa arasında hiç kimsenin bilmediği devasa bir kıta, Amerika vardı.

Testin sonucu

Yazının girişindeki test sorusunun cevabının “D” olduğunu artık biliyorsunuz. Ama korkarım şöyle düşünüyorsunuz: “Kristof Kolomb’u, Salamanca Üniversitesi alimlerini bilsem ne olur, bilmesem ne olur, karar alırken ve siyasi düşüncelerimi oluştururken 15. yüzyıl tarih bilgimi kullanmıyorum ki!” Ama bu düşünceniz de başka bir ezberin ürünü. Ezberlerimize dayanarak yeni fikirler ve kanaatler üretirken her seferinde aynı veya benzer ideolojik aygıtların kanallarını kullanıyoruz. Daha da vahimi, aklımızın karanlık deposunda tüm bu ezberlerimiz birbirine sımsıkı dolanmış halde bulunuyor.

Ezberlerimizden tümüyle kurtulmak kolay değil, belki de olanaksız. Hele ki yaşadığı ülkenin sorunlarına duyarsız, televizyon dizileri ve sosyal medya cakcakları ile ömür geçiren, yaşamayı tüketmek ve daha çok tüketebilmek sananlar için hiç umut görünmüyor.


KAYNAKLAR

1-    Peter Watson, Fikirler Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2014.

2-    Stefan Zweig, Macellan, Can Yayınları, İstanbul 2013.

3-    Clifford O. Conner, Halkın Bilim Tarihi, TUBİTAK Popüler Bilim Yayınları, Ankara 2013.

4-    Umberto Eco, Ortaçağ, Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Alfa Yayınları, İstanbul 2014.

“Gözleri karanlık ormanlardan daha kör”

Yazdığı tek bir dizeyi bile okumadığımız ama yakından tanıdığımızı sandığımız şairler vardır, Tagore onlardan biri. İnsanlık tarihinin yetiştirdiği en önemli şair ve yazarlardan biridir o.

Rabindranath Tagore, 1861 yılında doğar; Tagore adı Bengalce’de ‘’Soylu kişi-efendi’’ anlamına gelmekte olan “Thakur” sözcüğünün “İngilizceleştirilmiş” biçimidir. Hindistan kast sisteminin “en yüksek” tabakası olan bir Brahman ailesinden gelmektedir. Babası, ruhani nüfusu oldukça yüksek, varlıklı bir din adamıdır. Çocukluğunda devam ettiği yatılı okullara sığamamıştır Tagore; şiire, sanata, müziğe duyduğu derin ilgiyi çağının klasik eğitiminin karşılayabilmesi mümkün olmamıştır. Ailesinin desteği ile evde özel derslerle devam eder eğitime, Shakespeare’i, Milton’u, Shelley’i ve daha pek çok Hint ve Dünya klasiklerinden eserleri okur. Yetiştiği aile ortamını şu satırlarla anlatıyor Tagore.

“Ailemin tüm bireyleri yetenekli kişilerdi — kimi ressam, kimi şair, kimi müzisyen. Evimizin tüm havası yaratıcılık ruhuyla doluydu. Neredeyse bebekliğimden beri, doğanın güzelliğini ta içimin derinliklerinde duyuyor; ağaçlara, bulutlara karşı yakın bir dostluk besliyor; kendimi mevsimlerin havada titreşen müziğiyle uyum içinde hissediyordum.”

İlk eserini daha 16 yaşında “Kavi kâhini- Bir şairin hikâyesini’’ yazmış ve ardından 17 yaşında Londra’da hukuk eğitimi almaya gönderilmiştir. Ancak hukuk eğitiminden hoşlanmaz, iki yıl sonra hukuk eğitimini bırakarak Hindistan’a dönmüştür.

Daha küçük yaşlardan itibaren hizmetçilerinin ve “aşağı kastlardan” insanların kendisine gösterdikleri aşırı saygıyı reddetmiştir. Hindistan o yıllarda İngiltere’nin bir sömürgesiydi ve bir İngiliz Genel Vali tarafından yönetiliyordu. İngiltere, halkın eğitim düzeyinin düşük kalması için büyük çaba sarf ediyor, Hindistan aydınları bile İngiliz formatında yetiştiriliyordu. Bu şartlar altında Tagore, 23 yaşında evlenir ve Bengal’in yoksul mahallelerinden birinde bir ev alarak, orada yaşamaya başlamıştır. Çocukluğunda reddettiği eğitim sisteminden, gençliğinde tamamlamadığı hukuk eğitiminden sonra İngiliz yaşam biçimini de reddetmiştir.

Tagore 40 yaşına geldiğinde çılgınca bir eyleme girişir. 1901 yılında Kalküta’ya trenle beş saat mesafede Balpur isimli bir köyde küçük bir okul açar. Ona göre geleneksel okul müfredatında eksik olan tabiat ve hayattır. Okulda sadece kitaplar üzerinden, okulun duvarları arasında kalıp eğitim verilmesine karşı çıkıyor, karşı çıkmakla kalmayıp alternatif bir model için mücadele ediyordu. Tagore, öğrencinin kafasına bilgiyi dolma doldurur gibi doldurmanın yanlışlığını “Papağanın Terbiyesi’’ adlı hikâyesinde anlatmıştır. Ama en önemlisi, geleneksel İngiliz eğitim modelinin karşısına sağlam bir model sunmuştur. Kurduğu okulda eğitim ücretsizdi, çocuklar İngilizce, Bengalce, Sanskritçe, Aritmetik, Coğrafya, bilim alanlarında uygulamalı eğitim görüyordu. Doğayı tanımak ve sadelik en önemli eğitim konusuydu.

Dante, Goethe ve Dünya edebiyatının önde gelen kişileri üzerine makaleler yayınladı, ilk roman ve öykülerinde sıradan Hint insanının yaşamından gerçekçi ve romantik kesitler sunuyordu. Şiirlerinde insan, doğa sevgisi ve aşk ön plana çıkıyordu. Doğanın tüm yıkım ve öfkesine karşın ona bağımlıdır:

“Dünya güzeldir, ölmek istemiyorum ben”

Tagore için aşk bedenden ayrı olmadığı gibi, ondan ibaret de değildir. Tagore için kadın, ne bir zevk aracı, ne sinsi bir baştan çıkarıcı, ne de bedensiz bir melektir. Çok yüceltildiği zaman bile, hep bir bedene sahiptir. Aşık olan erkek, kadının bedensel güzelliğine kendi düş gücünü katar.

“Yarı kadın, yarı düş gücüsün sen”

Tagore 1913 yılında Gitanjali isimli kitabıyla Nobel edebiyat ödülünü almıştır. Nedir, Hindistan kargaşa içinde ve ülke İngiliz egemenliğinden kurtulmak için savaşıyordu. Halkın mücadelesi, devletin güvenlik güçlerince şiddetle bastırılıyordu. Hiçbir ozan bu koşullarda bir kenara çekilip düş gücü dünyasında yaşayamazdı, yaşamamalıydı. Kendi yaşamını gözden geçirdiği bir şiirinde, romantik düş gücünü tek telli bir saz olan ektaraya benzetir. Artık, sömürgecilerin baskısına karşı savaşı simgeleyen savaş davulunu eline almak zorunda olduğunu söyler.

 

“Yaşamının savaş alanında o gün

Çarpışma sesleri dalga dalga yayıldı,

yağmur bulutlarından kopan gümbürtüler gibi.

Gün oldu bırakıp elimden ektara’yı

savaş davulunu yüklenmem gerekti.

Koşmam gerekti korkunç öğlen sıcaklarında

zafer ve yenilgi

kasırgaları arasında

Ayağım dikenlerle delik deşik,

yaralı göğsümden kanlar akarak.”

İki siyasal tutuklunun polis kurşunlarıyla ölmesi ve yirmi kişinin yaralanması üstüne yazdığı “Soru” adlı bir şiirde katilleri “Havayı zehirleyenler, ışığı söndürenler” diye tanımlamıştır.

“Tanrım, kaç kez gönderdin peygamberlerini

bu acımasız dünyaya:

“Bağışlayın!” dedi onlar bize. “Sevin!” dediler.

“Kovun kötülüğü yüreklerinizden!”

Saygımız var, unutmuyoruz dediklerini, ama bu karanlık günlerde

Yanlış övgülerle uzaklaştırdık kendimizden onları.

Güçlünün suç işlemesini önlemeye gücü yetmeyen adaletin

tek başına için için ağladığını gördüm,

Genç çocuklar gördüm, koşup kederli başlarını

acı içinde amansız taşlara vuran.

Şimdi sesim kısıldı, kalmadı flütümde ahenk

Aysız gecenin tutsaklığı

Derin, karanlık kâbuslara boğdu dünyamı.

İşte bunun için yaşlı gözlerle soruyorum sana

“Havanı zehirleyenler, ışığını söndürenler,

bağışlıyor musun onları gerçekten?

Gerçekten seviyor musun onları?”

1915 yılında İngiltere kendisine “Sir” ünvanı verir, Tagore İngiltere Genel Valisi Lord Chelmsford’a bir mektup yazarak, Hindistan’ın bağımsızlığı için mücadele eden Gandi’yi desteklediğini, halkının yaşadığı baskıları ve haksızlıkları anlatarak “Sir” unvanını iade ettiğini bildirmiştir.

1935 yılında Mussolini Habeşistan’ı işgal ettiğinde “Afrika” başlıklı şiirinde şunları yazmıştır.

Demir zincirlerle geldiler,

Tırnakları kurt pençelerinden keskin…

Geldiler, insan avcıları,

Gözleri karanlık ormanlardan daha kör.

uygarlığın vahşi açgözlülüğü

gösterdi utanmaz acımasızlığını….”

1941’de seksen yaşındayken, bir yazısında şöyle der:

“Bir zamanlar, uygarlığın kaynağının Avrupa’nın yüreğinden fışkırdığına inanırdım, ama dünyayı terk etmek üzere olduğum şu günlerde bu inancım tümüyle iflas etti.”

Tagore, Hindistan kast sisteminin en tepesindeki Brahman bir aileden gelmesine rağmen, aileden gelen dini kimliğini çok aşmış ve dinler üstü veya din dışı, birleştirici bir dil ve yaşam misyonuna ulaşmıştır.

1941 yılında 80 yaşında hayata veda eden Tagore, insanlık kültürüne ışık tutan en önemli kalemlerden biri olmaya devam ediyor, edecek.


KAYNAKLAR

1-Rahajit Sarkar, Romantizmden Modernizme Rabindranath Tagore, Çeviri Ünal Aytür, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi – DTCF DergisiCilt: 39 Sayı: 1.2 Sayfa: 033-043 Yayın Tarihi: 1999
2-“ HİNT VE SİİRİN SESİ” RABİNDRANATH TAGORE’NİN EĞİTİM GÖRÜSLERİ VE SANTİNİKETAN OKULU’NDAKİ UYGULAMALARI, Bahri Ata, Pegem Akademi Yayınları, 2015.
3- Rabindranath Tagore, Gitanjali, Ahmet Sait Matbaası, 1941, Çeviri Bülent Ecevit

AHMET NECDET -ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ahmet Necdet, 1933-2010 yılları arasında yaşamıştır. 20. yüzyıl Türk şiirinin en güçlü kalemlerinden biridir, nedir, hakkettiğinin yüzde biri kadar bile tanınmamakta, okunmamaktadır. Tam adı Ahmet Necdet Sözer olmakla beraber soyadını şiirlerinde kullanmamıştır.

Bursa’nın İnegöl ilçesinde doğmuş, ilk ve ortaöğrenimini aynı ilçede tamamlamıştır. Liseye Bursa Lisesi’nde başlamış, İstanbul Kabataş Lisesi’nde devam etmiş ve Çapa Erkek Lisesi’nden mezun olmuştur. 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümüne başlamış ve 1954 yılında bitirmiştir. Yüksek öğrenimi sırasında hazırladığı ve çok başarılı bulunan “İznik Gölü’nün Monografik Etüdü” konulu lisans tezinin özeti, daha sonra Review of the Geographical Institute of the University of İstanbul’da Fransızca olarak yayınlanmıştır.

1954 yılında Van Lisesi’nde coğrafya öğretmeni olarak meslek hayatına başlamış, bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde asistan olmuştur. 1963 yılında Coğrafya Doktoru, 1968 yılında “Doçent”, 1974 yılında “Profesör” unvanlarını almış, uzun yıllar Atatürk Üniversitesi bünyesinde çalıştıktan sonra Ege Üniversitesi öğretim kadrosuna katılarak 1979-1980 yıllarında Edebiyat Fakültesi Dekanlığı yapmıştır. 1994 yılında Uludağ Üniversitesi’ne geçtikten sonra 1998 yılında emekli olmuştur.

Ahmet Necdet Sözer coğrafya profesörü olarak pek çok değerli akademik yayına imza atmakla beraber asıl tanınırlığı edebiyat özellikle de şiir alanındadır. 26 yaşındayken yayınladığı Çağdaş Fransız Şiiri ilk eseridir. Bu kitapta yer alan bazı şiirleri bizzat kendisi çevirmiştir. Öğrencilik yıllarından itibaren şiir yazan Ahmet Necdet kendi şiirlerini “Uzuneşek” (1979), “Ne Çok Enkaz” (1988), “Sana Bunca Yangından” (1991), “İnegöl Hey İnegöl”, (1992), “Gün Yüzleri” (1992), Kün (1994), “Ay Kasidesi” (1995) ve “Zümrüt Longa” (1998), “Aşk Ey” (2001), Haiki Kuşu (2003), Tanka’lar Kitabı (2005), “Yokluğunda Çoğalarak” (2006), “Hep İle Hiç Arasında” (2008) adlı kitaplarda ve toplu olarak “Bir Can Yongasıdır Aşk” (1998), “İnce Divan” (2004), ile “Gökliman” da (2009) bir araya getirmiştir.

“Gün Yüzleri” adlı eseri ile 1994 yılında Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü, “Aşk Ey “ adlı yapıtıyla da Yunus Nadi 2002 Şiir Ödülü’nü kazanmıştır.

Ahmet Necdet Sözer yayınlanan pek çok şiir kitabı yanı sıra antoloji, çeviri, inceme kitapları yazmış, Kanşaubiy Miziev ile birlikte Puşkin’den çevirdiği “Yevgeniy Onegin” (2003) adlı şiir-roman, Dünya-Kitap dergisi tarafından “En İyi Çeviri Kitabı” ödülüne layık görülmüştür.

Ahmet Necdet’in şiirlerinde dil kıvrak ve oynaktır, okudukça okuyasınız gelir. “Mecnun’un Tekiyim Ben” şiirini okuyalım birlikte.

“mecnun’un tekiyim ben leyla’ya boşvermişim
seni sevdada bulmuş sevdaya boşvermişim
nice bin âşinayla kâm alıp gülistandan
tenhâda gül kurutmuş goncaya boşvermişim
o altın tüyleriyle savrulan kuşlar gibi
hep zümrüd’le avunmuş anka’ya boşvermişim
dem çekip kadehlere dökülüşüm bundandır
uşşak’ta karar kılmış nevâ’ya boşvermişim
ey şair, dünya kahrı sevdasız çekilir mi
dünyalar kadar sevmiş dünyaya boşvermişim”

Ahmet Necdet şiirlerini okurken onu niye şimdiye kadar keşfetmediğinize, bütün dünyanın onun şiirlerini okuyup ezber etmediklerine kızacaksınız. “Sunu” adlı şiirini okuyalım, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

“aşk kuşu’nun karanlıkta kanayışı niyedir
şiir-kuş’un uçuşuna eşlik etsin diyedir”

Ahmet Necdet şiir hakkındaki görüşlerini şu şekilde özetleyivermiş:

“Şiir bir hesaplaşmadır. Dürüst bir hesaplaşma, çoğu zaman tepkiyle karşılanır ve bu tepki şiirin etki alanına genişlik kazandırır. Şiir için de az- uz bir kazanç değildir bu.”

Ahmet Necdet’in bu hafta için seçtiğim “Biz Meyhane Kuşları” adlı şiirini seveceğinizi umuyorum.

“biz meyhane kuşları hep o yalanda yaşarız
alkolle kesit veren ince zamanda yaşarız
kuşlar ki her kadehte sonsuza kanat çarpar
can kuşu uçsa ne gam köhne cananda yaşarız
ne sevmekten korkarız acı çekmekten ne de
her çileyi akrepte ve yelkovanda yaşarız
mevsimler gelir geçer aşklarsa gelir geçmez
baharda yazda değil “fasl-ı hazan”da yaşarız
ahmet necdet güzel söz söylemektir muradın
bir “beyt-ül gazel” yazar bin gazelhanda yaşarız”

Kaynaklar
1- Ahmet Necdet, Gökliman- Toplu Şiirler (1948-2009), Artshop yayınları, 2009.
2- Ahmet Necdet, İnce Divan, Adam Yayınları, 2004.
3- Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından Ahmet Necdet Sözer için düzenlenen “Anma Günü” etkinlik broşürü, 3 Mayıs 2011.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur

Eşref vakti

Manisa vilâyetinin Kırkağaç ilçesine bağlı Gelenbe kasabasında 1847 yılında doğmuş bir büyük şairimizi tanıtacağım size. Doğduğunda adını Eşref koymuşlar, onurlu, şerefli manasında. İlk öğrenimini memleketindeki “Sıbyan mektebinde” okumuş, sonra Manisa’da, Hatuniye Medresesinden mezun olmuş, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. 1870 yılında Manisa Tahrirat Kalemine girmiş daha sonra Turgutlu tahrirat katipliği, Akçahisar ve Alaşehir’de Mal Müdürlüğü yapmıştır. 1878 yılında girdiği sınavla “Kaymakamlık Ehliyetnamesi” almıştır. 1878- 1900 yılları arasında Fatsa, Çapakçur, Hizan, Ünye, Tirebolu, Akçadağ, Garzan, Garbi Karaağaç, Buldan, Kula, Kırkağaç, Daday, Gördes kaymakamlığı yapmıştır. Abdülhamid döneminde ve Gördes Kaymakamlığı yaptığı sıralarda bir “jurnal” üzerine İzmir’deki evi aranmış ve bulunan “evrakı muzırre” (zararlı yayın) nedeniyle tutuklanarak İstanbul’a götürülmüştür. Hükümet aleyhine “fesat kumkuması” kurmak için yazılmış “evrakı muzırre” nedeniyle bir yıl hapse mahkûm olmuştur.

Besmele duymuş olan şeytane gibi

Kahrolursun höt dese bir ecnebi;

Padişahım öyle alçaksın ki sen

İzzet-i nefsin Arap İzzet gibi.”

Bir yıllık hapis cezasını on gün fazlasıyla yatan Eşref, Türkiye’de barınamayacağını anlayarak Mısır’a kaçmıştır. Paris, İsviçre ve Kıbrıs’ta bir süre ikamet ettikten sonra yeniden Mısır’a dönmüş ve Abdülhamid istibdadını yerden yere vuran Deccâl, İstimdâd, Hasbihâl, Şah ve Padişah, İran da Yangın Var isimli eserleri kaleme almıştır.

1908 yılında Abdülhamid’in tahttan indirilmesi sonrası İstanbul’a dönmüş ve Turgutlu Kaymakamlığı ve Adana Vali Yardımcılığı yapmıştır. Ancak bu kez de vali yardımcılığı kadrosu lağvedilip mazuliyet (azledilme) aylığı bağlanmıştır. Bunun üzerine Kırkağaç ilçesine geri dönmüş ve 1912 yılında yakalandığı verem hastalığından ölmüştür. Mezar taşına kendi yazdığı şu dörtlük yazılmıştır.

Kabrimi kimse ziyâret etmesin Allah için,

Gelmesin reddeylerim billâh öz kardaşımı;

Gözlerim ebnâ-yı âdemden o rütbe yıldı kim,

İstemem ben Fâtiha, tek çalmasınlar taşımı.”

Tek isteği mezar taşının çalınmaması olsa da 16 yıl sonra çalınmıştır mezar taşı.

Şair Eşref edebiyatımızın en önemli hicviye (yergi) şairlerinden biri kabul edilmektedir. Şiirlerinde iktidar sahiplerini, fakirlere zulmedenleri, halkı soyan eşrafı, rüşvet yiyen memurları, iktidar yağdanlıklarını, valileri, paşaları gülünç duruma düşürmüş, alay etmiş, bir “punduna getirip” küfür etmiş; bu nedenledir ki ömrü soruşturmalarla, sürgünlerle, hapislerle geçmiştir. Batı tarzı bir düşünce özgürlüğünü savunmuş ve cehaleti büyük bir tehdit olarak görmüştür. Köylünün cahilliğini fırsat olarak kullanan köy bakkallarını bile hicvetmeden edememiştir:

“Sen çalış bir sene harman kaldır

Hepsini elinden alsın bakkal

Ne reva kim sen uzaktan bak kal

Gel inad etme şu pendimi tut

Dediğim veçhile şu mahdumu okut

Okumazsa o da sonra naçar

Olacak bakkala bir hizmetkâr”

Eşref, medrese eğitimine karşı çıkmış ve batı tarzı bir eğitim modeli önermiştir.

“Şimdi birçok tekkeler tembel yatağıdır bütün,

Medrese sâkinleri asker kaçağıdır bütün”

Şair Eşref’in yergilerinden hekimler de kurtulamamıştır:

“Gitse bir hastaya Doktor Şakir

Kurtulur ani, o saatte alil.

Çıkmadan doktor efendi kapıdan

Bacadan çünkü girer Azrail!”

En ağır yergilerini ise hükümet yöneticilerine, valilere, paşalara yöneltmiştir:

“Her biri kendince zulüm etmekte

İnsan bir memur görünce eşkıya sanıyor…

Ey zavallı, bos yere yakınma, bağırıp çağırma;

Çünkü ezilenlerin ahını işiten hükümet bunu musiki sanıyor!”

Şair Eşref Tanzimat dönemi şairlerinin pek çoğu gibi nazım biçimi, ölçek ve dil bakımından Divan şiirinin geleneklerine bağlı kalmıştır, nedir, şiir konusu olarak divan şiirinden tümüyle ayrılmıştır. Şiirlerini aruz ölçüsü kullanırken bile halk diliyle yazmış; “şaşırdı kaldı”, “sürsünler çıkarsınlar”, “utanmak yok mudur yahu”, “be vicdansız!”, Rabbim akıllar versin”, “ocak söndürmek”, “tüy dikmek”, “küpü doldurmak”, “karnı yemine tok”, “zorla güzellik” türünden halk deyişlerini sıkça kullanmıştır. Divan edebiyatında hiciv türü daha çok sevilmeyen bir kişiyi küçük düşürme amacıyla kullanılırken, Eşref’in yergileri kişisel garaza değil, toplumun yaralarını ortaya çıkarmaya yönelmiştir. Kişilere yönelik hicivleri de bu amaca hizmet eder:

“Hele ol nâzır-ı Bahriyye Haşan Paşanın

Devlet ü millet için varlığı tûfan gibidir.”

Şair Eşref’in dili serttir, galiz küfürleri bile bayağılaşmadan şiire yedirmeyi başarmıştır. Bir softanın kendisine sorduğu “insanın yaratıldığı çamurun içinde saman olup olmadığı” sorusuna şu dörtlükle cevap verir.

“Ey bana tıynet-i ademin çamurunda saman var mı diyen

Gel bir daha etme bu sual-i hamı

Çamurunda saman olsaydı eğer ebül beşerin

Çatlayıp ta yarık olmazdı ananın .mı.”

Şair Eşref’in tam yerine oturan; haksızlığa, adaletsizliğe, zalimliğe, yobazlığa yönelik hicivlerini okudukça insan kendine sormadan edemiyor. Şair Eşref günümüzde yaşasaydı başına neler gelirdi?

KAYNAKLAR

1- Cevdet Kudret, EŞREF Hicviyeler, Bilgi Yayınları 1953

2- Eşref, Deccal, 30 Teşrinsâni 1320. Yazı çevrimi: M.Gürhan BAŞARAN

3- Nevin Koçoğlu, Şair Eşref/Küfürlerin Efendisi, gaziantephaberler.com, 4 Şubat 2012.

4- Alpay Kabacalı, Çeşitli Yönleriyle Şair Eşref, Özgür Yayın Dağıtım, 1988.

5- Taner Yılmaz, Milliyet Blog, 24 Mayıs 2008.

6- Zeki Arıkan, “İzmir’de İlk Kooperatifleşme Çabaları”, Tarih İncelemeleri Dergisi, IV (1989),31-42

7- Hilmi Yücebaş, Şair Eşref Bütün Şiirleri ve 80 Yıllık Hatıraları, Dilek Yayınevi, 1978.

 

İLHAN BERK- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, edebiyatımızın ulu çınarlarından biri olan ve İkinci Yeni şiir akımının öncülerinden İlhan Berk. 1918- 2008 yılları arasında yaşamıştır. Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra iki yıl ilkokul öğretmenliği yapmış ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünü bitirmiştir. Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinde Fransızca öğretmenliği yaptıktan sonra 1956 yılından itibaren 13 yıl Ziraat Bankası yayın bürosunda çevirmen olarak çalışmıştır.

İlhan Berk’in ilk şiirleri 1935 yılında Manisa Halkevi’nin Uyanış Dergisi’nde yayınlanmıştır. İlhan Berk şiir yazdığı yıllar içinde kendini sürekli yenilemiş ve geliştirmiştir. Zengin sözcük kullanımı ve etkili imgelem gücü ile edebiyatımızın köşe taşlarından biri olmuştur. İlhan Berk, çevresini saran doğayı ve nesneleri zengin bir şiir diline çeviren şairlerimizden biridir. Kül adlı kitabıyla 1979 yılında TDK ödülünü, İstanbul adlı kitabıyla ise 1980 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü almıştır.
İlhan Berk’in bu hafta için KASIMLARDA adlı şiirini seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“KASIMLARDA
Sen hiç yerle bir olmuş kentler gördün mü
Gördüm dediğim de ne? Nerede ne zamandı
Bende benim buruk tarihim gibi durur.
Bil bunu.
Zaman ki nedir
Kasımlarda bir yaprak
Bir çocuğun gidip gelen ağzı
Bir gül
İçip yarıda bıraktığın bir bardak su.
Benim Topağacı’nda tam orda bir gülcüm vardır
Kasımlarda kapalı dükkanlar gibidir yüzü
En eski rüzgarlar gibidir.
Ben ki uzak bir istasyonda durmuş bir gar saati gibiyim
Rüzgarlar üşüşmüş içine.
Bil bunu.”

Kaynaklar
1- İlhan Berk, Kül, Ada Yayınları, İkinci baskı, 1979.
2- Vikipedi

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Bükülmez bir kadın şair

 

Bu yazıyı PDF formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz TIKLA VE İNDİR

 

Bir asır öncesinin, sayıları oldukça az kadın şairlerin ortak bir özelliği olduğu söylenebilir. Neredeyse hepsi, devrin elit seçkinlerinin konaklarda yetişmiş, özel eğitim almış “babasının kızları”dır. Bu kalıba, hatta hiçbir kalıba sığmayan, günümüzde unutulmaya terk edilmiş bir kadın şairimiz var oysa: Yaşar Nezihe Hanım.

Kendisinden önce doğan dört bebeğin ölmesi nedeniyle Yaşar adı verilir, yaşasın diye. İstanbul’un Silivrikapı semtinde yoksulluğun diz boyu yaşandığı bir aile ve çevre içinde doğmuştu, yıl 1882. Altı yaşında annesini kaybeder, ilgisiz, kötürüm bir teyze ile sarhoş bir babanın elinde kalır. Günleri sokaklarda geçer, komşuların destek ve bakımı ile hayatta kalır. Annesinin ölümünü ileriki yıllarda şu dizelerle anlatır.

“Ya Rabbî yakışmıyordu ölmek

Ben varken o toprağa gömülmek”

 Ailesi onu okutmayınca mahalle mektebine kendi başına başvurur, “Ben öksüzüm hoca efendi, beni okutunuz!” der, hocası ona “kendi gelen” adını koyar. Ancak babası okula gittiğini öğrenir, tartaklar ve okuldan alır. Yine de okuma arzusu sönmez Yaşar Nezihe’nin. Hatıralarında çocukluğunun bu dönemini şu şekilde anlatıyor.

İçimdeki okuma hırsını yenemiyordum. Beş param yoktu. Dere kenarlarında papatya, ebegümeci tohumları toplayarak aktarlara satardım. Kazancımın kırk parasını kalfaya verirdim. Gördüğüm bütün tahsil budur. Edebiyatı, şiir yazmayı kendi kendime öğrendim”

 Martin Hartmann, “Dichter der nuen Turkei” adlı eserinde, Yaşar Nezihe’nin o döneme ait klasik bir eğitim görmemesini bir şans olarak kabul eder ve bu sayede şairenin milli bir şiir dili geliştirdiğini iddia eder.

İlk genç kızlık aşkı sokaklarda devriye gezen Hilmi Çavuş’tur, kavuşamadığı bu ilk aşk onun pek çok şiirinin ilham kaynağı olmuştur. Nedir, Yaşar Nezihe’nin yüzü, ömrü boyunca aşktan yana gülmemiştir.

 Henüz 14 yaşında şarkı sözü olarak yazdığı iki şiiri Mahmûre ve Mazlûme takma adlarıyla Mâlûmât dergisinde yayınlanır. Bu iki şiirinin olumsuz yorumlar almaması onu kamçılar ve yazmayı sürdürür.

Sûziş-i aşkınla her an âh u efgân eylerim

Derdime sensin sebep dermânı senden isterim”

“Bî-vefâlık dersini ta’lîm edip cânânıma

Ey felek bilmem niçin kast eyliyorsun cânıma”

 Yaşar Nezihe’nin “kara bahtı” ömrü boyunca yakasını bırakmaz, babası Kadri Efendi onu kendisinden 27 yaş büyük Atıf Zahit Efendi ile evlendirir. Daha önceki evliliklerinden de çocuğu olmayan kocası, çocuğu olmuyor diye boşar Yaşar Nezihe’yi. Kendisini terk eden kocasına duyduğu hayal kırıklığını şu dizelerde dile getirir.

“Elinle kırdın, ayağınla çiğnedin encâm

O saf emellerimi, aşkımı, muhabbetimi

Düşüp de pâyine günlerce ettim istirhâm

Mübeddel-i elem ettin bütün meserretimi

Gülmelerinle kan ağlar bu kalb-i pür-âlâm”

 İkinci evliliğini mühendis Fevzi Bey’le yapar. 5,5 yıllık bu evliliği sırasında Sedat, Suat ve Vedat isminde üç oğlu olur. Fevzi Bey hovarda ve sorumsuz bir eştir, başka bir kadının ardına takılıp terk eder Yaşar Nezihe’yi. Bu terk edilmişliğin sebep olduğu yoksulluk içinde çocuklarından Sedat ve Suat beslenme yetersizliğinden, açlıktan ölür. Eşini hiç affetmez Yaşar Nezihe, yıllar sonra o günleri şu cümlelerle anlatıyor.

“Ayrılığımızdan beş yıl sonra, Mühendis Fevzi Bey’den bir haber geldi. Ağır hasta imiş; beni evine çağırıyordu. Hiç titremeden gittim. Karyolasında son dakikalarını yaşıyordu. Benim elimden bir yudum su istedi. Arzusunu hemen yerine getirdim. Suyu içtikten sonra yaşlı gözlerle, ‘Beni affet Nezihe!’ dedi. Beynimde beş yıllık sürünmenin, onun yüzünden fidan gibi iki çocuğumu kaybetmenin tartışmasını yaptım. Çektiğim acılarla nasırlaşmış olan kalbimin son cevabını verdim.

– Affedemem!

Üç saniye sonra gözleri kapandı. Avucumun içindeki eli buz gibi soğudu; ölmüştü”

 Eski eşini affedemeyişini, derin kırıklığını şu dizelerle anlatır.

“Getirmedin iki yıl bir dilim kuru ekmek,

Senin için çalışırdım hiç usanmazdım

Biri bu hâli söylese inanmazdım

Gömüldü makber-i nisyâna altı yıllık emek”

 Yaşar Nezihe ölen iki çocuğu için de çok sayıda şiir yazmıştır.

“Ey gonca iken hâke düşen nazlı çiçekler

Mahvoldu size verdiğim âh bunca emekler

Etmez müteselli beni güller kelebekler

Ağlar sanırım hâlime göklerde melekler

Gelmez melekü’l-mevt orda bilmem ki ne bekler”

 Oğlu Vedat’la hayata tutunur ve giderek daha çok şiir yazmaya ve şiirlerini Terakki ve Malûmât dergilerinde yayınlatmaya başlar. 30 yaşına gelmiştir, iki evlilik ve bir çocuk. İlk evliliğinden önce kısa bir süre nişanlı kaldığı yazar Yusuf Niyazi Erdem’le üçüncü evliliğini yapar:

“Evvelce nişanlı kaldığımız Yusuf Niyazi Bey, aradan 13 yıl geçtikten sonra, bana talip oldu! Yakamı bırakmadı. İlk iki evliliğimden yüreğim yanıktı. Ama üçüncü kez de olsa talihimi bir daha deneyim, dedim! Hay demez olaydım! Güya yuvamıza uğur getirir diye, nikâh günümüzü, ikinci meşrutiyetin dördüncü yıldönümüne rastlayan 10 Temmuz 1912’ye düşürmüştük. Niyazi’nin görev yeri olan Cide’ye gitmek üzere İstanbul’dan vapura bindik. Adam daha vapurda iken çapkınlığa başladı. Cide’ye vardığımızın on ikinci günü de evvelce boşadığı iki kadını eve getirdi. Gayet soğukkanlı bir dille ‘Hep birlikte otururuz!’ dedi. Nikâhlandığım 10 Temmuz günü ben onun onuncu karısıymışım da haberim yokmuş! Ancak elli gün dayanabildim. İstanbul’a dönüp mahkemeye başvurdum. Adam, boşamam boşamam, diye tutturdu. Zar zor boşanabildim. Üç evliliğimde düş kırıklığına uğradım. Hiçbirinden ne birlikte olduğum günlerde ne de ayrıldıktan sonra on paralık yardım ya da nafaka ve tazminat gibi bir şey görmedim”

 Yusuf Ziya Erdem’le boşansa da kırk yıl boyunca mektuplaşırlar. Erdem’in çıkardığı “Nazikter” isimli edebiyat dergisinin uzun yıllar boyunca baş şairliğini yapar. Sonuç olarak oğlu Vedat’la yine yalnız kalmıştır.

Zevk almadım hayâtın baharından yazından

Kara bahtım utansın saçımın beyazından”

 Gençlik yıllarında sık sık intiharı düşünen, yaşamak istemediğini dile getiren Yaşar Nezihe Hanım, annesi ve kız kardeşlerinin veremden, babası ve amcasının koleradan, iki çocuğunun yetersiz beslenmeden ölümüne tanık olmuştur.

“Hükm ėder hâkim efendi, haklı-haksız anlamaz,

Yâ, ilâhî, intihârdan başka çarem kalmadı”

 Yaşar Nezihe Hanım’ın yaşadığı çileli hayatı sık sık dile getirişine bakarak onun “acıların kadını” gibi arabesk bir tanıma sığdırılmaya çalışılması büyük bir haksızlıktır. Yaşar Nezihe Hanım, peçesiz olarak basına çıkabilen ilk kadınlardan biridir. Tamamen kadınlara ait bir dergi olan Kadınlar Dünyası’nın her sayısında şiirleri yayınlanmaktadır ve 124. Sayının kapak resmi “Büyük Şaire Yaşar Nezihe Hanımefendi” başlığı ile şaireye aittir.

 İlk kitabı olan “Bir Deste Menekşe” rağbet görmez, geçimini el işleri yaparak ve askere gidenlerin mektuplarını okuyarak, mektuplara cevap yazarak sağlar. “Rah-ı Maişet” başlıklı şiiri o döneme aittir.

Bu aciz iğne elimde önümde bir gergef

Belâya mihnete, âlâma gönlüm oldu hedef

Kuru bir ekmek için muttasıl seyrederim

Belâ-yı kahr-ı maîşetle kahrolur giderim”

 Savaş yıllarının yoksulluğu ve toplumdaki yaralarını dile getirmeye başladığı “Ekmek Kömür İhtiyâcı” adlı şiiri Nazikter’de yayınlanır.

“Mahalleden iki gündür verilmiyor ekmek

Kolay değil gece gündüz bu açlığı çekmek

Zavallı milletin aç karnı dört buçuk senedir

İâşe meselesi hallolunmuyor bu nedir?…

Satıldı evlerin eşyası hep bir ekmek için

Ne yaptı millet acep bu azâbı çekmek için

Kiminde kalmadı yatmak için yatak yorgan

Acıkınca bulamadı birçokları yazık kuru bir nân

Şaşırdı genç kadınlar yollarını oldu zelil

Eden bu milleti açlıktır hep bu rütbe sefîl”

 1925 yılında ikinci ve son kitabı “Feryâdlarım” yayınlanır. Bu tarihten sonraki şiirleri sadece dergi ve gazetelerde yayınlanacaktır.

 Yaşar Nezihe Hanım’ın içinde yaşadığı toplumun sosyal eşitsizliklerine, yoksulluğa ve savaşın yıkımlarına dair çok sayıda şiiri bulunmaktadır. 1923 yılında gazete çalışanlarının grevini destekler ve “Gazete Sahiplerine” başlıklı bir şiir yazar.

Onlardır eden zevkini, eğlenceni temin

Onlar çalışır etmek için hep seni zengin

Kurşundan hurûfât o hayatı kemirirken

Her gün bir parça solarken ve erirken”

 1925 yılında sol görüşlü Aydınlık gazetesinde yazması, Amele Cemiyeti’ne üye olması, grevleri desteklemesi ve “komünistlik suçlaması” ile gözaltına alınır. Yazdığı 1 Mayıs şiiri sınıfsal bir bilinçliliğe ulaştığını göstermesi açısından önemlidir.

“Ey İşçi! Bugün hür yaşamak hakkı seninken

Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.

Sa‟yınla edersin de “tufeylî”leri zengin

Kalbinde niçin yok ona karşı bir kin?

Rahat yaşıyor; işçi onun emrine münkâd;

Lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.

Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.

Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden”

 Şair Sennur Sezer, Yaşar Nezihi Bükülmez’e yazdığı “mektupta” şu sözcüklerle sesleniyor şair meslektaşına:

“Sayın Yaşar Nezihe Bükülmez,

130. yaşınızı kutlarken, tüm emekçi kadınlar adına, izin verirseniz ellerinizden öpüyorum.

Sizin ilk 1 Mayıs şiirini yazdığınızı anlattığımda salondaki her kadın öylesine heyecanlanıyor ki.

1934 yılında gazetelerde öldüğü haberleri çıkınca bilgi yoksunu araştırmacı gazetecilere ve şair dostlarına bir şiir yazar.

Kimse bu satırları böyle alan kaleme

Bir son vermek istemiş benim gama eleme

Bakmış günde yüz kere ölüp duruyorum

Ölümü bir saadet bir nimet biliyorum;

İnsafsız kalemiyle beni öldürüvermiş,

Aklınca gözyaşıma böyle nihayet vermiş.”

 Yaşar Nezihe Soyadı Devrimi ile kendine “Bükülmez” soyadını almıştır.

“Bakıp da soyadıma sanma bükülmüyorum

Felek cefâlarıyla, gençken büktü belimi”

 İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri’nde Yaşar Nezihe Bükülmez için şu satırları yazıyor.

“Mihnetler içinde kalmayıp bu hayatı refâhet ve saadet içinde geçmiş olsaydı daha güzel yazar mıydı? Bu suali “elbette yazardı” cevabıyla karşılamakta acele etmemelidir. Çünkü her meslekte nice kıymetli âdem vardır ki sefâlet ve ıstırabın dehşetli darbelerine uğrayarak yetişmiştir ve onların eserlerine pek çok defa tefevvuk etmiştir.”

 Yaşar Nezihe Hanım, kadın olmanın ve kadınlık değerlerinin küçümsendiği bir dönemin ve toplumun şairidir. Üstelik, o dönemde kimi kadın edebiyatçıları nispeten koruyan ekonomik yeterlik, aydın bir eşin ve ailenin koruması gibi sosyal destek sistemlerinden tümüyle yoksundur. Bu koşullara rağmen Yaşar Nezihe Hanım’ın çok alışılageldiği üzere erkek dilini kullanmadan bir kadın dili yarattığını söylemek hata olmaz. Yaşar Nezihe’nin yaşadığı dönemde ve sonrasında “ıstırapların şairi” olarak etiketlenmesi, “birkaç sol tandanslı şiir yazmakla sosyalist şair olunmaz” şeklinde değerlendirilmesi, onun aslında çok güçlü bir kadın hakları savunucusu olduğunun ve devrimci yanının gizlenme çabası olarak görülmelidir.

Yaşar Nezihe Hanım edebiyata ilişkin aktif yaşamını 1953 yılına kadar sürdürebilmiş, 1971 yılında hayata gözlerini yummuştur.


KAYNAKLAR

1-İlknur TATAR KIRILMIŞ, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 1/4 2012 s. 70-84,

2- İlknur TATAR KIRILMIŞ,. İlk Sosyalist Kadın Şair Yaşar Nezihe Bükülmez mi? ,Turkish Studies, International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 2009.

3- İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1988

4- Doğan Hızlan, Bir şair dostun ardından, Hürriyet Gazetesi, 8 Ekim 2015.

5- Sennur Sezer, İlk işçi kadın şairimiz, Evrensel Gazetesi, 3 Aralık 1995.

6- Füsun Çoban Döşkaya, Ataerkil İdeoloji ve Yaşar Nezihe Bükülmez, Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını, Temmuz 2010, İzmir.

7- Vikipedi