AŞIK SEYRANİ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Seyrani, 1800- 1866 yılları arasında yaşamıştır. Doğum tarihinin 1806 veya 1807 olduğuna dair kayıtlar da vardır. Kayseri’nin Develi (eski adı Everek) kazasında doğmuştur. Aşık Seyrani’nin yaşamı hakkındaki bilgilerimiz çok sınırlıdır. Babası yoksul bir mahalle imamı olan Cafer Efendi’dir. Çocukluk ve gençlik yıllarında bir süre medrese eğitimi görmüştür. Halasiye Medrese’sinde başladığı eğitimini tam olarak tamamlamadan ayrılmıştır. 1822-1828 yılları arasında askerlik yapmıştır. Askerlik sonrası döndüğü Develi kazasında sazı ve sözüyle giderek tanınmaya başlar, onun ününü duyan aşıklar onunla atışmak, tanışmak için ziyaretine gelirler. Sonunda Develi dar gelir Seyrani’ye, sazını sırtladığı gibi İstanbul’un yolunu tutar.

Seyrani’nin Abdülmecid’in tahta çıktığı yıl İstanbul’a geldiği sanılıyor. Eksik kalan medrese eğitimine Köprülü Medresesi’nde devam etmiş ve hat sanatı ile nakkaşlık öğrenmiştir. İstanbul’da yaşadığı dönemi şu dörtlükle anlatmıştır.

“Yedi yıl eğlendi, kaldı Seyrani
Bütün tahsil etti ilmi irfanı
Sendeyken her türlü mürüvvet kanı
Bulmadın derdime çare İstanbul”

Seyrani’nin İstanbul’un semai kahvelerinde, söz meclislerinde kendisine itibar kazandıracak bir yer edindiği bilinmektedir. Nedir, 19. yüzyılda devletin ekonomik sıkıntıları gibi halkın sıkıntıları da had safhaya varmıştı. Halk vergiler altında ezilmiş, dahası üretimi kendine yetmezken ağır vergiler yüzünden geçimini sağlayamaz haldeydi. Osmanlı Devleti’nin il ve ilçelere gönderdiği yöneticiler, vergi adıyla topladıkları paralarla kendilerini zengin etmeye çalışıyorlardı. Seyrani gördüğü bu ahvali sert bir dille yermiş, hicvetmiş; şiirlerinin ucu kime dokunur diye düşünmeden kötülüğün kaynağı olduğunu düşündüğü haksızlık, zalimlik ve eşitsizliği sert bir dille şiirine dolamış, sözünü ne padişahtan ne sadrazamdan esirgemiştir. Hakkında açılan soruşturmalar yüzünden İstanbul’u terk etmek zorunda kalır; Halep, Bağdat ve Mısır’ı dolaşan Seyrani, daha sonra Adana yolu ile Develi’ye döner. Develi’de de fazla durmayan şair, memleketin çeşitli yerlerini dolaşmaya başlar, ömrünün son dönemlerinde memleketi Develi’ye tekrar döner, 1866 yılında hayata veda eder.

Seyrani’nin günümüze kadar ulaşmış, zengin bir hece ölçüsüyle yazdığı koşma, semai, destan, nefes türünden pek çok şiiri vardır. Hiciv türünde yazdığı, rüşvetin, iltimasın, yobazlığın haksızlığın karşısında kalemiyle karşı durmaya çalıştığı şiirler, halk edebiyatımızın eşsiz örnekleri arasındadır. Kendisi geleneksel medrese eğitimi görmesine rağmen din sömürücüsü yobaz ve softalar Seyrani’nin hiciv oklarına hedef olurlar.

“Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda seyran beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermek için insan beğenmez”

Abdülmecit döneminin ağır yoksulluk koşullarında Dolmabahçe Sarayı’nın yaptırılmasını eleştirmeden edemez.

“Herkes belâsını azdı da buldu
İnsanda evvelki sadakat noldu
Eski sarayları beğenmez oldu
Yere sığmaz oldu sultan olanlar”

Sadrazamlar için yazdığı aşağıdaki dörtlük yenir yutulur gibi değildir.

Bitmez oldu harmanların eyisi
Hurma tadı verir erik kayısı
Sadırazam etsen eğer seyisi
ölmüş eşek arar nalın sökecek”

Devletin yüksek kademelerinde görev alanlar Seyrani’yi epeyce kızdırmış olmalı, “usulünce” küfrediyor sadarete gelenlere.

“Küçük lokma ile dolmaz avurdu
Ne yaman insanı kasdı kavurdu
Cihanın külünü göğe savurdu
Geçti sadarete hayvan olanlar”

Yoksulluk, adaletsizlik ve cahilliği yerden yere vurduğu aşağıdaki iki dörtlük ezberlerimize nakış gibi işlenmelidir.

“Eyvah fukaranın beli büküldü
Medet ticaretin gücüne kaldık
İyiler âlemden göçtü çekildi
Bizler zamanenin piçine kaldık
Rüşvet ile yazar hâkim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini, şer’i, sünneti
Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık”

Hüccet: İlam, mahkeme kararı.
Sikke: Madeni para
Tunc: Altına bakır karıştırıp ayarı bozulan para.

Seyrani, 19. Yüzyıl Anadolu topraklarında yaşayan toplumun gören gözü, söyleyen dili olmuştur. Günümüz şiiri muhafazakâr bir toplum olmaya, şiddet diline, eşitsizlik ve adaletsizliğe direnebiliyorsa, bunu Seyrani gibi cesur halk ozanlarına borçlu olduğumuz hatırlanmalıdır. Seyrani’nin ZAMANE BOZULDU adlı şiirini bu hafta için seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

Sarhoşlar çoğaldı, kalmadı ayık
Bu asır böylece hallere lâyık
Müzevirin adı muhbir-i sâdık
Şimdi kişi bildiğine gidiyor
Şahinler yurdunu tuttu yarasa
Baklava yerine geçti pırasa
Şimdi rağbet deyyus ile terese
Zamane bunlara rağbet ediyor
Boy kürkünü beğenmiyor köçekler
Babasına akıl öğretir çocuklar
Yumurtadan burnu çıkan cücükler
Horoz oldum diye cık cık ediyor
Küçükler büyüğe çorap geydirir
Tatlıyı insana acı yedirir
SEYRANİ zamane böyle dedirir
Şimdi kişi bildiğine gidiyor”

Muhbir-i sâdık: Gizli haber veren, casus.
Müzevir: Arabozan

Kaynaklar
1- Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976.
2- İlhan Başgöz, İzahlı Türk Halk Şiiri Antolojisi, Pan Yayıncılık, 2014.
3- Suat Umagan, Hikmet ve Hiciv Şairi olarak Seyrani, A.Ü Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 19, Erzurum 2002.
4- Vikipedi.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur

İtaatsiz

“Roma, Campo Dei Fiori;

Zeytin ve limon sepetleri,

Şarapla yıkanmış,

Çiçeklerle bezenmiş kaldırımlar,

Masalara saçıyor satıcılar

Pembe ürünlerini denizin,

Siyah üzüm salkımlarını,

Tüyleri üzerine düşen şeftalilerin.

İşte tam bu meydanda

Yakıldı Giordano Bruno;

Tutuşturdu cellat,

Bakışları altında, meraklı serserilerin

Ve daha sönmemişti alevler,

Doluverdiğinde tavernalar;

Başlarında zeytin ve limon sepetleri,

Ortalıkta dolaşırken satıcılar.”

Czeslaw Milosz’ın ‘Campo dei Fiori’ başlıklı şiirinden.

Giordano Bruno adını ilk defa duymadığınızı umarım, aksi halde Atilla İlhan’ın hışmından kurtulamazsınız. Korkarım bir gece hortlayıp başınıza dikilir; 1978 tarihli yazısında olduğu gibi “Sahi siz de bilmiyor musunuz? Hayret! Oysa en az Gallileo Galilei kadar ünlüdür” diyebilir.

Bruno’yu 1600 yılının soğuk bir 17 Şubat günü Roma’da Campo dei Fiori meydanında diri diri yaktılar. Yakmadan önce dilini kestiler. Bugün aynı meydanda Bruno’nun heybetli bir heykeli bulunuyor, elinde bir kitapla yüzü Vatikan’a dönük bir heykel. Bruno yedi yıl boyunca Engizisyon zindanlarında sorgulandı, kara cüppeli pederler tüm düşündüklerini ve yazdıklarını inkâr etmesini istediler. Nasıl ki Galileo “dünya dönmüyor” diyerek ölümden kurtulup ömrü boyunca ev hapsine mahkûmiyeti kabul ettiyse, o da diri diri yakılmaktan kurtulabilirdi.

“Ne gördüğüm gerçeği gizlerim ne de onu apaçık söylemekten korkarım. Bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım. Cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Bruno din adamı olmak için yetiştirilmişti, 16 yaşından itibaren manastırda yoğun bir din eğitimi aldı, 24 yaşında papaz oldu. Bruno okuyor, düşünüyor ve sorguluyordu. Antikçağ filozoflarını okuduğu gibi Kopernik’i de okumuştu. Bunun anlamı, kilisenin yasaklarına kafa tutmaktı, hatta kafa atmak! Öğrendiği, farkında olduğu her bilginin ona sorumluluk yüklediği kanaatindeydi. Bildiklerini, sorguladıklarını söylemekten çekinmiyordu.

“Tanrı, iradesini egemen kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini egemen kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.”

Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar.”  (Theodor  Adorno)

Bruno giderek kiliseyi hatta dini eleştirmeye başladı. Kilise’nin sıkı sıkıya sarıldığı, Aristo etiketli “Dünya merkezli evren” yerine Kopernik’in ileri sürdüğü, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğü fikrini savundu. Kilise’nin dogmalarını yerle bir etmişti. Şu sözler Einstein’a değil Bruno’ya aittir.

“Bu evrende hiçbir şey yoktan var olmaz ve yok olmaz. Uzayda mutlak konum yoktur, her cismin yeri ötekilere göreli (relative) dir. Her şey hareket halindedir. Gözlemci kendisini merkezde görür.”

Zavallı kilise, nasıl kabul edebilir bunları. Kabul etse, Kutsal Kitabın, dini dogmaların sorgulanmasına izin vermek zorunda kalır. İnandığı dini sorgulayan insanoğlu, biat ve tevekkül ettiği iktidar ve güç ilişkilerine de başkaldırır, dünyanın düzeni bozulur, hatta “Allah korusun”, maazallah devrim filan olur.Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır:

“Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”

“Hristiyanlık tümüyle akıl dışıdır (irrational), bilimsel dayanaktan yoksundur.” (Giordano Bruno)

Bruno 52 yaşında yakılarak öldürüldü. 7 yıl engizisyon zindanlarında sorgulandı. Sorgulanmasına ve yargılanmasına ilişkin belgelerin çoğuna ulaşılamıyor ya imha edildiler ya da Vatikan’ın karanlık arşivlerinde “çok gizli” mührüyle saklanmış bulunuyor. Vatikan kendini aklamak için, Bruno’nun görüşleri nedeniyle değil, Osmanlı Sultanı’nın ajanı olduğu için idam edildiğini iddia etmekten bile çekinmemiştir.

1600 yılı 17 Şubat günü Bruno’nun diri diri yakılışını izleyenler, bilenler, öğrenenler susmadı, susmadığı için Avrupa’yı Aydınlanma Çağı’na taşıdılar. Çünkü sustukça…

KAYNAKLAR

1- Nejat Kutup, Düşünce Özgürlüğünün İlk Havarisi: Giordano Bruno, apelasyon.com, Temmuz 2014.

2-Celal Üster, “Beni ölüme yollarken siz benden daha çok korkuyorsunuz”, insanokur.org, Nisan 2014.

3-İsmail Hakkı Altuntaş, Giordano Bruno, https://ismailhakkialtuntas.com, Şubat 2013.

4- Nilgün Cerrahoğlu, Giordano Bruno’yu Yakan Zihniyet, Cumhuriyet Gazetesi, Şubat 2013.

5- Prof. Dr. Timur Karaçay, BrunolarYanmasın!, Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi, 16 temmuz 2010.

6- Hasan Cemal, Sözcüklerle başkaldırı, T24, 24 Ocak 2016.

7- Doğan Alpaslan Demir, Sustukça, Toplumsol Dergi, 21 Haziran 2016.

NIKIFOROS VRETTAKOS-ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Nikiforos Vrettakos, 1912-1991 yılları arasında yaşamıştır. Çağdaş Yunan şiirinin önemli isimlerinden biridir. Gençlik yıllarında hukuk eğitimine başlamış ancak bitirememiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’nın Yunanistan’ı işgali sırasında Ulusal Direniş Hareketi içinde yer almıştır.

Nikiforos Vrettakos’un şiirlerinde katıksız ve “ama” sız insan sevgisi, eşitlik, barış, özgürlük, kardeşlik, adalet temaları ön plana çıkar. Yannis Ritsos onu “şiirin ve özgürlüğün bekçisi” olarak tanımlamıştır.

Şairin bu hafta için seçtiğim SAVAŞ HAZIRLIĞI isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

“Asker dolu bir tren gider sınıra doğru,
makinalılar, marşlar, armalar, bayraklar.
Bir başka tren varır tam o sıra
suçsuz bir ırmağın iki tepeyi
ayırdığı noktaya.
Savaş gün ağarmadan başlayacak.
İki yanda da askerler tetikte.
Geceleyin iki duvar örsem,
duvarların üzerine bir dam sersem,
sonra askerleri giysilerinden soysam,
dizsem onları sıraya,
sonra bir-ki, bir- ki,
götürsem hepsini evime.”

Çeviri: A. Kadir – Panayot Abacı

Kaynaklar:
1- Nikiforos Vrettakos, Savaş Hazırlığı, Yazko Yayınları, 1983.
2- Wikipedia
3- Suje Dergisi, 27 Mart 2014, Sayfa 37.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞ projesidir.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

İki bakımdan mahpus

Tarihin binlerce yıl boyunca karanlıktan aydınlığa, cehaletten bilgeliğe aktığına dair belli belirsiz bir fikriyatınız varsa bir kenara bırakın onları; belki bu yazıyı okuduktan sonra bir daha işinize yaramayabilir.

Bin yıl öncesine gidiyoruz, Ortadoğu’ya, Ortadoğu’nun Suriyesine, bugünün İdlip kenti yakınlarında bulunan Ma’arretü’n-Nu’man kentine. Takvimler İsa’dan sonra 973 yılını gösteriyor. Şehrin tanınmış ailelerinden birinin evinde yeni doğan bir bebeğin hayata tutunuş çığlıkları duyuluyor. Babası şehrin kadısı, amcası da hatta onların babası da zamanın kadıları arasında. Doğduğu gün hiç kimse, onun gelecekte El- Maarri (Ebu’l –Ala El- Ma’arri) adıyla tanınmış, asi, huysuz, geçimsiz, itaatsiz bir filozof ve şair olacağını bilemezdi, yazdıklarını okudukça bugün bile bize inanılması zor geliyor.

Dört yaşına geldiğinde amansız bir çiçek hastalığına yakalanıyor, her iki gözünü de kaybediyor, yaşamının kalan 80 yılını kör olarak geçirecektir Maarri. Çocukluk yıllarında ilk eğitimini babasından almış, daha sonraki yıllarda aldığı eğitimi ve hocaları hakkında ise elimizde yeterli bilgi bulunmuyor. Nedir, günümüze kalan eserlerinden lügat, edebiyat, gramer, tarih, fıkıh eğitimi aldığını anlıyoruz. 1007 yılında Bağdat’a gitmiş, devrinin önemli âlimleri ile tanışmış, onun düşünce yapısını çok etkileyen felsefi metinlerle tanışmıştır. Annesinin ölüm haberini aldıktan sonra memleketine dönmüş ve yaşamının geri kalanında büyük ölçüde yalnız yaşamış, bir tür inzivaya çekilmiştir. Hem kör hem de münzevi yaşamı nedeniyle kendisine “iki bakımdan mahpus” anlamına gelen rehinü’lmahbiseyn adı verilmiştir.

El Maarri iyi bir eğitim görmesine rağmen yaşamı boyunca resmi bir görev almayı kabul etmemiş, bir vakıftan gelen yıllık 30 dinar tutarındaki parayla mütevazı bir yaşam sürmüştür. Basit elbiseler giymiş, hayvanların öldürülmemesi gerektiğini düşündüğü için et yememiş, beslenmesini ağırlıklı olarak incir, mercimek ve arpa ekmeğinden sağlamıştır.

Bugüne bakarak 11. yüzyıl Ortadoğu’sunda El Maarri gibi bir kişinin 84 yıllık ömrünü öldürülmeden tamamladığına inanmak güçtür. Çünkü aradan geçen bin yıllık süre sonunda, İslam dünyası onu, insanlık tarihinin en büyük zındıklarından biri kabul etmektedir.

El Maarri, yaşadığı toplumdaki din adamlarını, yöneticileri amansızca yermiş, dini dogmaları sert bir biçimde eleştirmiştir. Yöneticileri zalimlik, hırsızlık ve bozgunculukla suçlamış, din adamlarını ise dini görüşlere körü körüne inanmakla eleştirmiştir. 11- 12 yaşından itibaren şiir yazmaya başlamıştır. Akla dayanan bir düşünce sistemini savunmuş, kötümserliği ile tanınmıştır. Hurafelere değil fikirlere olan inancıyla dünyayı materyalist bir gözle gören, değerlendiren ilk düşünürlerden biri olduğu söylenebilir. Hatib et Tebrizi’ye şunları söylüyor bir şiirinde.

“Dirayet istiyorsan bana gel,

Rivayet istersen başkasına.”

El Maarri iflah olmaz bir kötümserdir. Hayatı anlamsız bulmakta, kötülüklerle dolu gördüğü toplumdan uzak durmayı öğütlemektedir. Bir beytinde bu görüşünü şöyle özetler:

İnsanlardan uzak dur,

Yalnız yaşa, 

Topluma zulmetme,

Sen de zulüm görme.”

Hayata karşı olumsuz yaklaşımının ve hayatı anlamsız görmesinin etkisiyle çocuk sahibi olmayı ve neslin devam ettirilmesini gereksiz bulduğu ve bundan dolayı çocuğu olmayan kadınları üstün tuttuğu beyitleri bulunmaktadır.

“Günün birinde bir kadınla evlenmek istersen, en iyisi kısır olanıdır.”

Hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamıştır. Rivayete göre mezar taşına şöyle bir beyit yazılmasını istemiştir.

“Bu (hayat), babamın benim hakkımda işlediği bir cinayettir

Ben bu konuda hiç kimse için cinayet işlemedim”

Çağının geleneklerine aykırı olarak tek eşliliği savunur.

Bir kadını diğerine ortak edersen

eski adette ısrarla,

hata edersin.

Ortaklıkta hayır olsaydı,

Tanrı ortaksız olmazdı.”

Toplumsal cinsiyet rolleri üzerine bazı dizeleri bugün için bile hayli iddialıdır.

“Babanın seni sarıp kokladığı gibi annen de sarıp koklamıştır ama baban zevk duyarak,

annen zahmet çekerek seni vücudundan çıkarmıştır.”

Maarri, yöneticileri, hükümdarları, zalimleri eleştirdiği gibi onlara boyun eğen toplumu da yerer şiirlerinde.

“Çok sürdü bu âlemde konukluk,

Tam zamanı artık mutlak bir kucaklaşmada

Bedenimin çölü bu beldeye egemen olmalı.

Midemi bulandırdı bu dünyada yaşamak.

Öyle bir milletle birlikteyim ki

Kötü yönetmekte hükümdarları.

Bit gibi ezmekteler zavallı kullarını,

Aldatmaktalar saf insancıkları

Saygı duymaksızın hak ve çıkarlarına.

Ama gel gör ki koyun benzeri bu insanlar

Kulluk etmekte zalim hükümdarlara.”

Bu görüş ve bakış açısıyla kendi toplumunda oldukça dışlansa da çok sayıda öğrencisi olduğu ve 70 kadar kitap yazdığı, üzerinde yıllarca çalıştığı ahlak öğretisi için dogmatik dini önermeler dışında dayanaklar aradığı bilinmektedir.

“Kader bizi cammışız gibi kırıyor

Ve parçalarımız bir daha hiç birleşmiyor”

Dini dogmaları, hatta şeriat hükümlerini eleştirdiği çok sayıda dize yazmıştır.

“Uyanın, uyanın ey dalalette olanlar!

Sizin dinleriniz ancak geçmişlerin bir hilesidir.”

Yaşadığı çağın ahlaki düşkünlüklerini “görmediği” için körlüğüne şükreder bir şiirinde.

“Ey Süleyman oğlu Ebu’l- Ala,

Doğrusu körlük senin için büyük bir ihsandır

Şayet senin gözlerin bu insanları görseydi,

O zaman gözlerin hiç insan görmemiş olacaktı.”

Maarri’nin kitaplarından çok azı günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzün radikal İslam taraftarları için eserleri dine küfür sayılmaktadır. 1 Şubat 2013 tarihinde, El Maarri’nin yaşamış olduğu Ma’arretü’n-Nu’man kentinin kültür merkezini basan Nusra taraftarları, şaire ait heykelin başını

koparmışlardır.afp

1057 yılında 84 yaşında eceliyle hayata veda eden Maarri’nin dünyadaki tüm insanları ikiye ayırdığı dizeleri ile bu yazımızı bitiriyoruz

“Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır

Dini olup aklı olmayanlar

Ve dini olmayıp aklı olanlar.”


KAYNAKLAR

 1- Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Telos Yayıncılık, 1998.

2- Tayyar Altıkulaç, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 10, S.287.

3- L.İ Klimoviç, “Kuran’ın Mahluk Olmadığı” Dogması, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2(2003), sayfa 161-171.

4- Dr. Mustafa Kırkız, Şair Ebu’l- Ala El- Ma’arri, Hayatı, Eserleri ve Edebi Anlayışı, Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 16:1 2011, Sayfa 157-175.

5- Doç. Dr. Bedrettin Aytaç, Ebu’l –Ala El- Ma’arri’nin El Luzumiyyat’ında Kadın, Nüsha, Yıl 1, Sayı 3, Güz 2001.

6- Özdemir İnce, Abu’l Ala Al-ma’arri diyor ki, Hürriyet Gazetesi, 19 Temmuz 2011.

PIER PAOLA PASOLINI- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair İtalyan edebiyatının ve sinemasının “aykırı” isimlerinden, şair, yazar ve sinema yönetmeni Pier Paola Pasolini, 1922- 1975 yılları arasında yaşamıştır.

İlk şiirini 7 yaşında yazmış, 17 yaşında liseyi bitirerek üniversiteye başlamış ve faşist rejime karşı örgütlenen sol grupların ve onların yayın organlarının içinde yer almıştır. Yazım dilinde yerel lehçelerin (diyalekt) kullanımının dilin kültürel zenginliği olarak tanımlamasıyla hem kendi yandaşlarının hem de iktidarın tepkisini çekmiştir. İlk gençlik yıllarının 2. Dünya Savaşı’nın şiddet ortamında geçtiğini bir arkadaşına yazdığı şu mektuptan anlıyoruz.

“Birbirimizi tekrar görebilir miyiz bilmiyorum. Her şey ölüm, son ve silah kokuyor. Bu tiplerin dünyanın içine sıçtığını görmek tiksinti veriyor. Tükürmek isterdim toprağa, yapraklar yeşil sürgünler kusarken sarı ve gökyüzü mavisi çiçeklerle, dallardaki mücevherlerle birlikte.”

1943’de askere alınır ve askerden kaçar; savaş sonrasında üniversiteyi bitirerek lise öğretmenliği yapmaya başlamıştır. Şubat 1945’de faşizmle mücadele etmek için sol partizan gruplara katılan kardeşi Guido’nun başka bir sol grup tarafından öldürülmesi Pasoli’nin ruhsal yaşamında ağır bir travma yaratmıştır. 1971’de kardeşinin ölümüyle ilgili olarak şunları yazmıştır.

“19 yaşında direnişçilere katıldı. Ben ondan birkaç yaş daha büyüktüm, antifaşizmi ona ben aşılamıştım, çok küçük yaşlardan beri içine doğduğumuz bu dünyanın komik ve saçma olduğunun da farkındaydım. Ben daha Marks’ı bile okumamıştım, ancak bazı arkadaşlarımız Guido’yu aktif direnişe sürüklediler. Birkaç ay sonra da Guido cephede savaşmak için dağlara çıktı. Onun ölümü bugün bile kalbimi acıtan bir şekilde gerçekleşti. Aslında kendisini kurtarabilirdi. Arkadaşlarına ve komutanına yardım etmek için öldü, bugün hiçbir komünist partizan Guido’nun bu davranışını görmezlikten gelemez. Onunla gurur duyuyorum ve bulunduğum yolda onun hatırası, cömertliği ve tutkusuyla ilerliyorum.”

1947’de Komunist Parti bünyesinde aktif olarak çalışmaya başlamış ama iki yıl sonra eşcinsellik, çocuk istismarı vb. yüz kızartıcı iddialarla suçlanarak Komunist Parti’den ve öğretmenlikten atılmıştır. Roma’nın varoşlarında ağır bir yoksulluk içinde yaşam savaşı verirken yazmayı sürdürür. Senaryo editörlüğü yapması, italyan diyalektleri ile yazdığı şiirlerinin ve ilk romanının yayınlanmasıyla halk arasında tanınmaya ve sevilmeye başlamış ama bu kez de hem “saygın” edebiyat çevreleri hem de devletin yetkili kurumları kitabını “muzır” bularak hakkında dava açılmış, kitabı toplatılmıştır. Nedir, mahkeme kitapta suç unsuru bulamaz. Bu kez de bulvar gazetelerinin üçüncü sayfalarına malzeme olmuş ve hakkında hırsızlık, yardım ve yataklık, silahlı soygun vb. gibi çok çeşitli iddialar ortaya atılmıştır.

1961 yılından itibaren yönettiği, senaryosunu yazdığı filmlerle haklı bir şöhrete ulaşır; toplam 12 filme imzasını atmıştır.

Pasolini, 1975 yılında eşcinsel ilişkisi olduğu iddia edilen 17 yaşında bir genç tarafından feci bir biçimde öldürülmüştür. Öldüğünde 53 yaşındadır. Ölümü ile ilgili tüm gerçeklerin ortaya çıkarılmadığı kuşkusu günümüze kadar gelmiş, yaşamının arka planında karanlık bazı ilişki ve olay örgülerinin içinde olmuş olduğu iddiası aydınlatılamamıştır.

Pasolini’nin eserlerinde her türden otoriteye karşı bir isyan vardır. Onun isyanla bezeli yaşam duruşu, sadece sözcüklerle ve sözcüklerin anlamlarıyla değil, toplumu kavrayan devrimci bir dil ve bakış kullanarak ifade edilmiştir. Otoritenin kendini gösterdiği, içine sızdığı din, faşist yönetim, eğitim, siyaset ve bunların tüm ideolojik aygıtlarını teşhir eden yeni bir dil kullanan Pasolini, sinema ve şiir alanında çığır açan bir tarihsel role sahiptir.

Şairin bu hafta için seçtiğim GRAMSCI’NIN KÜLLERİ adlı uzun şiirinin küçük bir bölümünü paylaşıyorum, beğeneceğinizi umuyorum.

“Kırmızı bir bez, direnişçilerin
boyunlarına sardıkları gibi,
ve çanağın yanında, kül rengi toprakta
bir başka kırmızı iki sardunya.
Burada sürgündesin, katolik olmayan
o katı inceliğinle, bu yabancı ölüler arasına
düşülmüş kaydın : gramsci’nin külleri…Umutla
kuşku arasında varıyorum mezarının başına,
rastlantı sonucu geldiğim bu çorak serada,
yeryüzünün özgür insanlar arasında
kalan ruhunun karşısına.”

Çeviri : REKİN TEKSOY

KAYNAKLAR
1- Gramsci’nin Külleri, Pier Paolo Pasolini, Nisan Yayınları, 1990.
2- Wikipedia

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakar bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.
ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Vakti zamanında Anadolu’nun uzak bir köşesinde kendine göre varlıklı bir adam yaşıyormuş. Çevresindekilerin deyişiyle zeki ve mukallit bir adammış. Gel zaman git zaman yaşı ilerlemiş, hastalanmış. Tek oğlu Hasan’ı yanı başına çağırmış.

“Ey oğul, bana ecel vakti göründü, Azrail kapı önünde bekliyor, beni almadan da gitmez uğursuz. Şimdi beni iyice dinle. Benden sonra bütün malım, mülküm, toprağım senin olacak. İzin vereler iki torba altın almadan öbür yana gitmem, giriş akçası sorarlarsa ne ederiz bilmem, lakin gideceğimiz yer toprak, ondan ötesi kara toprak. İmdi, şurada gördüğün bir kese altındır. İçinden teki bile sana helal değildir. Vasiyetim odur ki, bu keseyi alıp İstanbol’a varacaksın, orada insanları iyiden iyiye inceleyeceksin, içlerindeki en aptalını bulunca bu keseyi ona takdim edip buraya dönecek, benim malıma mülküme sahip olacaksın. Dediğimi harfiyen yerine getirmezsen iyi saatte olsunlara karışırım, rüyalarında hortlar, hayatı sana zindan ederim.”

Sözlerini tamamlayınca usulca ölmüş, ölümünden sonra bile yüzünde hınzır bir gülümseme varmış. Oğlu babasına karşı tüm vazifelerini yerine getirmiş, cenaze toprağa verilmiş. Verilmiş verilmesine ama Hasan’ın kaygısı, tasası yeni başlıyor. Bir yandan kendi kendine dertlenir, öte yandan söylenirmiş.

“Eh buba, gitmeden ettin edeceğini, bura nire, İstanbol nire, yol bilmem iz bilmem, yollarda kurda kuşa meze olacak bedenim. Hem sonra İstanbol’un taşı toprağı altın imiş, kim ne etsin benim bir kese altınımı.” 

Böyle dermiş ama babasının ne denli akıllı ve becerikli olduğunu bildiğinden hortlayıp düşlerine ineceğinden de çok korkarmış. Sonunda keseyi ceketinin astarına diktirip yola koyulmuş. Yol uzun, günler ve haftalarca yol almış, her menzilde bir han, her handa Faruk Nafiz’in bir duvarına rastlamış. Sonunda İstanbul’a varmış. Aklı bir gitmiş bir gelmiş Hasan’ın, hınca hınç insan, bir yanda heybetli binalar, Osmanlı’nın ihtişamlı konakları, öte yandan bir yanına yatık ve üzerindeki yoksulluğun ağırlığından çökecekmiş gibi duran viran evler.

Hasan İstanbul’a varır varmaz ucuzundan bir oda kiralamış, her gün semt semt gezip koca şehrin en aptalını arayıp sormaya başlamış. Kolaysa bul en aptal insanı, tam “işte en aptalı bu” diyecek, bir başka daha aptal buluyor. Köylerine gelen çerçilerin bohçasından daha karışmışmış aklı, her geçen gün umudu daha da kırılmış.

Haftalar sonra yolu büyük bir meydana düşmüş, meydanda bir büyük çeşme ve bir dolu insan varmış. Çeşmeye gözleri takılınca titremiş korkudan bacakları, kelli felli, güzel sakallı bir adamın kesik kafası çeşmede durup duruyor. Bir anda kalabalık dalgalanmış, gürültülü, kılıç şakırtılı bir insan topluluğu ağır ağır meydana doğru ilerliyor. Meydana girenlerin hepsi gösterişliymiş ama başlarındaki zat hepsinden azametli. Şalvarı şaltak, eyeri kaltak bir Osmanlı paşası ağır ve sert bakışlarla etrafı süzüyormuş. Hasan’ın sağındaki solundaki adamlar çekiştirmişler elbisesinin eteğini, “eğil hemşerim, eğil, kelleni taşımaktan yoruldun herhal” demiş biri. Hasan şaşkın, eğilmiş, bir yandan fısıltıyla sormuş yanındakine, “buraların yabancısıyım, de bakalım kimindir o kesik kafa, kimdir bu heybetli paşa.”  Yanındaki adam aynı fısıltılı ama duruma alışkın bir ses tonuyla cevap vermiş.

“Hemşerim kim olsun istersin, kesik kafa eski sadrazamındır, o gördüğün paşa da yeni sadrazam.”

Hasan, garip Hasan, içinden bir sevinç çığlığı kopmuş, sökmüş elbisesinin astarını ve koşup çökmüş sadrazamın atlarının ayaklarına.

“Haşmetli paşam, bu keseyi rahmetli bubam size armağan gönderdi, kabul buyurun.” 

Hasan sadrazamın elbisesinin eteklerini öperken, yüzünde babasının ölürken ki o hınzır, muzip ifadesinin tıpkısı varmış. Hiç oyalanmadan köyünün yoluna düşmüş, dudaklarında ise fıkır fıkır bir Karacaoğlan türküsü…

“Yiğit olan yiğit biner atlanır

Kötüler de her cefaya katlanır

Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Na-mertlerde gölge olmaz ar olmaz”

 

Dipteki bilgi notu:

Bu öykü, Emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’in Osmanlı dönemine ait anlattığı pek çok hikâyeden biridir. Ben yeni bir dil ve tarzla yeniden yazdım.

ŞEYH RIZA TALABANİ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Kürt edebiyatının 19. yy. sonu ve 20. yy. başındaki önemli temsilcilerinden olan Şeyh Rıza Talabani, 1832-1910 yılları arasında yaşamıştır. Şiirlerinde önce Lami sonraları Rıza mahlasını kullanmıştır.

Çocukluk yıllarında önce babasından daha sonra Kerkük’ün tanınmış medrese hocalarından iyi bir eğitim almıştır. Şiirlerini dört dilde yazmış ve söylemiştir; Kürtçe, Türkçe, Farsça ve Arapça olarak yazdığı şiirleri hiciv türündedir. İki kez İstanbul’a gelmiş ve Namık Kemal ile tanışmış, şiir sohbetleri yapmış ve ondan etkilenmiştir. Ancak Rıza Talabani’nin bariz olarak etkilendiği şairlerin başında Nefi gelmektedir. II. Abdülhamid döneminin baskıcı yönetimine tanıklık etmiş ve vilayetlere atanan paşalar, valiler, defterdarlar ve hakimlerden pek azı onun bazen aşırıya kaçan hicivlerinden kaçabilmiştir. Sivri dili ve pervasızlığı özellikle zalim ve rüşvet yiyen yöneticileri, yobaz din adamlarını hedef almıştır. Kendisi için söylediği şu beyitle onu tanıma/anlama fırsatı buluyoruz.

“İstese eyler sitayiş istese eyler heca
Laubalidir Rıza’nın meşreb-i rindanesi”
(İsterse över isterse hicveder, Rıza’nın kalender meşrebi laubalidir)

Kendisine bağlanan maaşı geciktiren Defterdardan Sultana varıncaya kadar herkes kaleminden nasibini almıştır.

“Namus arayan kimse hecâdan hazer eyler
Şairler ile hoş geçinür def’-i şer eyler
Te’hîr-i maaşım sana bir fâide vermez
Ey Ey mâni’-i rızkım bakalım kim zarar eyler”
(Namus arayan kimse, hicivden sakınır.
Şairler ile hoş geçinip kötülüğü def eder.
Maaşımı ertelemek sana bir fayda sağlamaz.
Rızkımı engelleyen, bakalım kim zarar eder.)

Toplum yapısının ve ahlakının bozulduğunu düşünen şairin günümüzde de değişik şekillerde kopya edilmiş, üzerinde değişiklikler yapılmış dizeleri oldukça tanıdıktır.

“İnsanı kamil aramak bu zamanda
Namus aramak gibidir kahpehanede”

Savaşın ve şiddetin sonuçlarını da apaçık bir şekilde önümüze serer.

“Nice cesetler karıncalara ve yılanlara yem oldu
Bu cesetler üzerinde kuşlar ve kurtlar yarışır oldu.”

Şiirlerinde Osmanlı yönetimini keskin bir dille yerer.

“Askerlerin içinden çıkan bir öküz vali oldu
Bab-ı Ali’de oturanlara Allah’ın laneti olsun
Alçak bir kapıdan gelmişlerdir bu zalim valiler.”

Şeyh Rıza Telebani’nin bu hafta için seçtiğim üç küçük şiirini Ataol Behramoğlu dilimize kazandırmış, severek okuyacağınızı sanıyorum.

“GENÇ ADAM ZAHİDE BAŞVURDU
Bütün gönlüyle katılmak için tarikata
Genç adam bir gün Zahid’e başvurdu
Zahid dedi ki: “Delikanlı, iyi hoş ama
Ben inancımı bir pula satalı bir yıl oldu!
MÜFTÜNÜN EVİ
Herkes bilir müftünün evi ne yandadır Kadı’nın evi ne yanda
Yoksulun biriyim ben, ne yanda olduğum kimin umurunda
ŞEYHLER
Şeyhler yatsı namazında uyuklamazlar tabii
Sizin gibi sabahın köründe kalkmıyorlar ki”

KAYNAKLAR
1-Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce; Dünya Şiir Antolojisi, Pozitif Yayınları, 2008, Cilt 2, Sayfa 295.
2-Kerkük’te Kültürel Hareketin Gelişmesi, Prof. Dr. İzzeddin Mustafa Resül, Mart 2011.
3-Şeyh Rıza Talabani’nin Türkçe Şiirlerinde Sosyal ve Siyasi Hiciv, Salih Uçak, 09-10 Ocak 2014 tarihinde Ankara’da yapılan “Tarihte Kürtler ve Kürtler Sempozyumu” nda bildiri olarak sunulmuştur.
4-Divan-ı Şeyh Rıza-yı Talabani, Bağdat, 1935)
5- Kerkük Şairleri, Ata Terzibaşı, Kerkük, 1968.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.
#şiirlicumalar