Aylık arşivler: Kasım 2017

İnanç objelerinin yerini almaya hazırlanan bir “yeni dünya düzeni bilgisi” gelişiyor, geliştiriliyor.

Haberi okuduysanız koltuklarınız kabarmıştır; cesur, bilgili, kendini toplumun sorunlarına karşı sorumlu hisseden akademisyenlerimiz, kamu çalışanlarımız var diye gurur duymuşsunuzdur. Bir yandan da “bize neler neler yediriyorlar, bilinçli olmalı ve tepkimizi göstermeliyiz” diye düşünmüş ve okuduğunuz iletiyi tüm arkadaşlarınıza, sosyal medya çevrenize yaymakta tereddüt etmemişsinizdir.

Solitin

Solitin adlı bir maddeden bahsediyorum; “Ankara Hıfsızsıhha[1] Gıda Denetim Bölüm Başkan Yardımcısı ve iki asistanı” bu kimyasal maddenin süt ürünlerine karıştırıldığını “tespit ettikleri ve bu durumu yayınladıkları” için ölüm tehditleri aldıklarını açıklamışlar. Haberin kaynağı ise Hacettepe Üniversitesi’nden bir akademisyen. İddialar tüyler ürpertici; bir “tricalsik” bileşiği olan ve doğada bolca bulunan SOLİTİN, süt ürünlerine katıldığında kıvamını arttırıyor, üretim maliyetlerini çok azaltıyormuş. “Hacettepeli akademisyenin” iddiasına göre bu kimyasal madde insanlarda böbrek yetmezliğine ve mental bozukluklara yol açıyormuş. Olayın vahametini gözler önüne seren uluslararası kaynaklardan da bahsedilmiş. Almanya Solingen Üniversitesi Psikiyatri bölümü tarafından 2009 yılında bir bildiri hazırlanmış ve paranoid şizofreni vakalarında, solitin kullanımına bağlı olarak “tricalciophospate” maddesinin kanda normalden 16 kat fazla olduğu gösterilmiş. Nedir, karanlık güçler tarafından bu bildirinin kongrelere kabul edilmesi, yayınlanması engellenmiş. Hiç şüphesiz ki ortada insan sağlığını hiçe sayan ve uluslararası bağlantıları da olan bir şebeke var/mış.

Solitin adlı kimyasal bir maddenin süt ürünlerine katıldığına dair bu haber 2011 yılından beri geleneksel medya, web siteleri ve bloglar, mail grupları, sosyal medya, whatsapp grupları yoluyla yayılıyor. Altı yıldan beri belirli periyotlarla ortaya çıkıyor, yayılıyor ve sonra kayboluyor. Muhtemelen yıllar içinde milyonlarca kişiye ulaşmış olmalı. Oysa bu haber baştan aşağı PALAVRA, ne adı geçen araştırmacı ve akademisyen var ortada ne de böyle bir kimyasal madde. Solingen Üniversitesine yapılan atıflar da tümüyle zırvalıktan ibaret.

IMG_2058

Leatril

Kısa süre önce sosyal bilimler alanında çalışan akademisyen bir “sosyal medya arkadaşımın” paylaştığı linkin başlığı çekti beni. Çekmez mi? Kendi alanında yaptığı paylaşımlar, yazdığı makaleler nedeniyle oldukça ciddiye aldığım bir öğretim üyesinin, içeriğini incelemeden bir haberi paylaşması söz konusu olamaz, olmamalıydı. Haberin başlığı “Kanser Yok, B17 Vitamini eksikliği Var” şeklindeydi. “Bu bir zaytung olmalı” desem de okudum. Yazıda, kanser diye bir hastalığın olmadığı, kanser denilen illetin B17 vitamininin eksikliğinden kaynaklandığı iddia ediliyordu. Özcesi, kanser hastalarına B17 vitamini içeren gıdalar verildiğinde iyileşiyorlardı. İddiaya göre B17 vitamini yani leatril denen kimyasal madde, kayısı ve acı badem çekirdeklerinde bol miktarda bulunuyor ve kanseri engelliyor, tedavi ediyordu. E peki, milyonlarca insan kanserin pençesinde can verirken niye bu bilgiyle ölümler engellenmiyordu?  Yazıda bu sorunun cevabı da verilmişti. Daha yıllar önce bilim insanları leatrilin kanseri tedavi ettiğini kanıtlamışlardı ama milyarlarca dolarlık kanser ilacı endüstrisinin “karanlık güçleri” bu bilginin yayınlanmasını engellemişler hatta Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) B17 vitamininin kanserde kullanımını yasaklamıştı. Tümüyle PALAVRA, her şeyden önce kanser tek bir hastalığın adı değil, benzer mekanizmaları bulunan yüzlerce hastalığa verilen ortak ad. Leatrilin kayısı ve acı badem çekirdeğinde olduğu doğru, nedir, leatril insan vücudunda cyanide dönüşüyor, yani siyanüre. Fazla miktarda tüketilmesi ölümcül zehirlenmelere yol açıyor. Bugünkü tıbbi araştırmalar leatrilin kanser tedavisinde etkili olmadığını hatta uygun olmayan kullanımının tehlikeli olabileceğine dikkat çekiyor.

IMG_2068

Hayvanat bahçesi bekçisi timsaha…

Ortak noktası “palavra” olan daha onlarca, yüzlerce örnek saymak mümkün. Kaçırıldıktan sonra bir küvetin içinde, böbrekleri çalınmış olarak uyananlar, sinema salonunda oturduğu koltukta baldırına enjektör batıp “AIDS’liler arasına hoş geldin” mesajı bulanlar, içinde E01, E02, E03 gibi gıda katkısı bulunan ürünlerin kansere sebep olduğuna dair “akademik” inceleme sonuçlarına ait iletiler gırla gidiyor. “Hayvanat bahçesi bekçisi timsaha tecavüz etti[2] gibi açıkça saçma olanlar veya “falanca e -postayı açarsanız bilgisayarınızı virüsler ele geçirir” türünden internet bilgisizlerini kolayca ikna edebilecek iletiler ile Başbakanlık Genelgesi ile “resmileştiğini[3]” iddia ederek Facebook’a kendi sayfasından ihtar çekenlerin çokluğu ise ürkütücü boyutlara ulaşmış bulunuyor.

HOAX

İnternet terminolojisinde bu tip gerçek dışı mesajlara İngilizce’de şaka, muziplik, sazanlama, vb. anlamlara gelen HOAX adı veriliyor. HOAX “saldırılarına” karşı kişisel tedbirler yararsız denemez ama sorunun bütüncüllüğüne bir etkisi olduğu da söylenemez. Nasıl ki “herkes kendi evinin önünü süpürürse kentler temiz olur” şeklindeki çevre koruma politikaları gülünç olmaktan öteye gidemiyorsa, bireysel sağlık tedbirleri veya HOAX iletilerine karşı uyanık ve bilinçli olmak da sorunun toplumsal algoritmalarına karşı etkisizdir[4]. Oysa kanserden bireysel korunma için ot çöpe umut bağlamak yerine en temel ve basit tedbirler çoğu zaman yeterli olabilecektir[5]. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum; aldığınız bireysel tedbirlerin hiçbiri sizi yaşadığınız bölgedeki çimento fabrikasının kanserojen atıklarından veya Trump’un Paris İklim Anlaşması’ndan geri çekilmesinin yarattığı kanserden bin beter çevresel sorunlardan korumayacaktır[6].

IMG_2071

Topyekûn hipnoz

Sayısal bir oran vermek mümkün olmasa da HOAX mesajlarının bir kısmının ticari amaçlarla oluşturulduğu biliniyor. A markasını kötüleyerek kendine ait B markasını öne çıkarmak, ihtiyaç dışı bir ürün veya hizmeti pazarlamak ilk akla gelenler. Kapitalizmin insan yaşamını, sağlığını veya en mahrem duygularını bile paraya tedavül etmekten imtina etmediğini elbette biliyoruz. Nedir, “ticari kurnazlık” HOAX iletilerinin çoğunu açıklamakta yetersiz kalıyor. Sosyal bilimciler, bilişimciler, sosyal medya ve iletişim uzmanları, yıllardır yalnızca ülkemizi değil dünyanın dört köşe bucağını saran HOAX mesajları üzerine pek çok hipotez geliştirdiler, geliştirmeye devam ediyorlar. Bu konuda benim iddialarım da diğerleri gibi hipotetik olmaktan ileri gitmeyecek. Kanaatimce HOAX türü iletiler insan toplumları üzerinde bir tür hipnoz etkisi oluşturuyor. Oluşan hipnoz etkisinin şiddeti, o toplumun eğitim düzeyi, siyasal rejimi ve hurafe toplumu olup olmadığı ile yakından ilişkili görülüyor. Baskıcı rejimlerde, biat kültürü üzerine inşa edilmiş toplum yapılanmalarında[7] ve dini dogmaların günlük yaşam üzerinde çok etkili olduğu ülkelerde HOAX iletilerinin yayılmasının hızlı, tahribatının çok ağır olması kaçınılmaz görünüyor. En önemlisi, HOAX iletilerine verilen bireysel/toplumsal reflekslerin ölçülebilir olduğu ve bir dizi sosyal deneyde kullanıldığı kanaati taşıyorum. Böylelikle iktidar aygıtlarına yönelik tehdit veya kalkışmaların nasıl yönetilebileceği, oluşagelen hipnoz hali kullanılarak insan toplumlarının nasıl ve nereye yöneltilebileceği, ahlaki değer, inanç ve kültür değerlerinin nasıl “kıvama getirilebileceği” ayrıntılarıyla ortaya konabilir. Bu alanda geliştirilen “sentetik[8] bilginin, sosyal medya sunucularında toplanan “organik[9] bilgiyle birleşeceğine hiç şüphe duymuyorum. Sonuç olarak, karşımızda en az nükleer silahlar kadar yıkıcı olabilecek, inanç objelerinin yerini almaya hazırlanan bir “yeni dünya düzeni bilgisi” gelişiyor, geliştiriliyor.

Ne mi yapmalı? Bu yazımın devamında yazacağım. Yakında…!

Dipnotlar

1 Doğrusu “Hıfzıssıhha” olacak.

2 “Hayvanat bahçesi bekçisi timsaha tecavüz etti” haberinin kaynağı bir gülmece web sitesiydi. Haberi ciddi zanneden sosyal medya kullanıcıları, bekçinin kazığa oturtulması, cinsel organının kesilip timsaha yedirilmesi şeklinde “yaratıcı ve caydırıcı” önerilerde bulunmuşlardı.

3 “RESMİLEŞTİ DİKKAT” başlığı ile paylaşılan, çok sayıda Facebook kullanıcısının duvarına yapıştırdığı ileti sosyal medya garabetinin zirvelerinden biri olarak tarihe geçecektir:

“Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünün 16.02.2016 tarih ve 69471265-010-06/1955 sayılı Milli Güvenliği tehdit eden örgüt ve yapılarla irtibatlı kamu çalışanları hakkındaki Genelge (2016/4) Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Ayrıca MİT Müsteşarlığı Sosyal Ağ Bildirgesi doğrultusunda Facebook’un güvenlik açığından ötürü hesabım üzerinde bulunan tüm verilerimin (IP, fotoğraflarım, paylaşımlarım vs.) çarpıtma yolu ve yasa dışı bir şekilde sahte kişilerce kullanılmasından ve doğabilecek tüm zararlardan ilgili Türk Ceza Kanunu maddeleri gereğince Facebook sorumludur. Bu hesabımdan başka bir hesabım olmadığını bildirir ve gereğinin buna göre yapılmasını tarafınıza arz ederim. NOT: PAYLASMAYIN DUVARINIZA YAPISTIRIN.”

[4] Bir iletinin HOAX olup olmadığını anlamak çoğu kez sanılandan daha basittir. İletinin can alıcı bir cümleciğinin kopyalanıp Google’da aratılması halinde konuyla ilgili farklı kaynaklara ait bilgilere ulaşmak mümkün olabilecek, haber palavra ise buna ilişkin açıklamalar kolayca bulunabilecektir.

[5] Günümüzde kanserin oluşumunda ve yayılmasındaki en önemli değiştirilebilir etkenler açık seçik olarak ortaya konmuştur. Aktif veya pasif olarak sigara içiciliği, alkol kullanımı, şişmanlık, yiyeceklerle alınan lif miktarının azlığı (fast-food), işlenmiş kırmızı et tüketiminin fazla olması, düşük sebze ve meyve alımı, şeker tüketiminin fazlalığı, fiziksel aktivite eksikliği, güvensiz cinsel ilişki kanser vakalarının birçoğunda en önemli etkenlerdir.

[6] Kanserin oluşumuna, ilerlemesine ve/veya yayılmasına etki eden önemli faktörlerin başında çevresel etkenler gelmektedir. Endüstriyel atıklar, hava kirliliği, elektromanyetik kirlilik ve tarım ilaçlarının en önemli faktörler olduğu düşünülmektedir.

[7] “Bu iletiyi profesör falanca paylaştığına göre mutlaka doğrudur” fikriyatı, biat toplumlarının karakteristik özelliklerinden biri sayılmalıdır.

[8] İnternet kullanıcılarının paylaşımlarının ve sosyal olaylara verdikleri tepkilerin analiz edilerek elde edilen bilgiyi “sentetik” olarak tanımladım.

[9] İnternet kullanıcılarının kendilerine ait paylaştıkları özel yaşam ve kişisel düşüncelerine ait bilgiyi “organik” olarak tanımladım.

ZAREH YALDIZCIYAN (ZAHRAD)-ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair ZAHRAD ismiyle tanınan Zareh Yaldızcıyan, 1924- 2007 yılları arasında İstanbul’da yaşamıştır. Zahrad Ermeni asıllı Türkiye vatandaşıdır. Gençlik yıllarında İstanbul Tıp Fakültesinde okumuş ancak yarıda bırakmıştır.

Faķültede neşter attık kadavraya
İnceden inceye
Sinir sıyırdık
Damar ayıkladık
Ve lime lime
Kas ve kemik ayrıştırdık
Fakat ben
İnsanı tam tanıyamadım ki
Çaktın dediler sınav sonrası”

Tıp fakültesini bıraktıktan sonra ilaç deposunda, noterde, tıbbi malzeme kuruluşlarında çalışmış; kravat ticaretiyle, kemer imalatıyla, musluk ve zincir ticaretiyle uğraşmıştır.
Zahrad şiirlerini Ermenice yazmıştır. İlk şiirleri 1943’de yayınlanmış, ilk şiir kitabı Büyük Şehir 1960 yılında basılmıştır. Şiirlerini Ermenice yazsa da Garip ve İkinci Yeni şiir akımlarından etkilenmiş, şiirlerinde İstanbul temasını sıklıkla kullanmıştır. Filipin Hükümeti, Leonardo da Vinci Akademisi, Kaliforniya Yuvarlak Masa Şövalyeleri tarafından ödüllendirilmiş; 1991 ve 1999 yıllarında Ermenistan’da çeşitli nişanlar almıştır. Hem dilini kullandığı Ermenistan’da hem de 83 yıl yaşadığı ve vatandaşı olduğu ülkemizde oldukça az tanınan Zareh Yaldızcıyan’ın şiirleri 22 dile çevrilmiştir. Bu haliyle Zahrad, sınırların anlamsızlığı ve şiir dilinin evrenselliğinin bir sembolü olarak görülmelidir.

Yağ Damlası, Yapracığı Gören Balık, Işığını Söndürme Sakın ve Ferah Tut Yüreğini isimli kitapları Ohannes Şaşkal tarafından dilimize çevrilmiştir.

Şairin bu hafta için seçtiğim VELET isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

VELET
Mahallenin velediyim
– zillerinizi çalarım
ve siz açıncaya dek kapıyı
pırr.. ben kirişi kırarım –
bakarsınız – kimse yok
Mahallenin velediyim – bilirim
öyle tak eder ki canınıza
öyle fitili almış – basarsınız ki kalayı
bir pirelenmeyegörün benden
hiç dinlemez – bozarsınız façamı
Mahallenin velediyim – yine de
çaldığımda kapınızı
görürüm ki – iyiye yorarsınız hep –
umutlarla coşkularla hummalı
kim bu diye
bir hoş
koşarsınız kapıya
o umut
ve o düş anı
olası mutluluk anı o kısacık
ki bir an olsun renge boğar
ışıtır
tekdüze yaşantınızı
– mahallenin velediyim – bana borçlusunuz
siz o hazzı”
Çeviri: Ohannes ŞAŞKAL

Kaynaklar:
1- Zahrad: Tarih Dışı Kılınanın Tarihi -Yücel Kayıran
(02/03/2007 tarihli Radikal Kitap Eki)
2- www. insanokur.org
3- Wikipedia
4- www. siir.com.tr

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Ezberlerimizle Yaşıyoruz- 2. Bölüm

Ezberlerimizle yaşıyoruz” başlıklı yazı dizisinin 2. bölümüyle devam ediyoruz. Birinci bölümü okuyup unutmadıysanız “GİRİŞ” bölümünü atlayabilirsiniz.

 GİRİŞ

Böyle bir yazı dizisine başlama nedenimi açıklamalıyım: Yaşamın günlük koşuşturmacası içinde fark etmesek de her gün çok sayıda karar alıyoruz, basit!  Karmaşık! Aldığımız kararları nasıl aldığımızı hiç düşündünüz mü? Hiç tartışmadığımız, üzerinde düşünme gereği duymadığımız, doğruluğundan asla şüphe etmediğimiz, aklımızın girilmedik bir köşesi olan ezberlerimizin üzerine kuruyoruz kararlarımızı. Ezberlerimiz üfürükten tayyare ise üzerine kurduğumuz tüm fikirler, kararlar, dini inançlar ve siyasi taraftarlığımız kâğıttan kaplandır. Eminim, zekâsıyla ilgili problemi olmayan ve tahsil düzeyi de iyi olan bazı kişilerin akıl almaz derecede saçma fikirler ürettiğine tanık olmuşsunuzdur. Muhtemeldir ki saplandığı ezberlerin üstüne kuruludur fikir dünyası.

Bu yazı dizisinin her bölümüne bir test sorusuyla başlayacağız, moda tabiriyle “format gereği” bir sınav sorusu. Strese gerek yok, cevabınızı sizden başka kimse bilmeyecek. Hazırsanız başlıyoruz.

Birinci bölümü okumak için burayı tıklayınız.

Yazı dizimizin bu bölümünde konumuz Osmanlı Padişahı II. Mehmet, İstanbul’u fethettiği için “Fatih” unvanıyla tanınıyor. Aşağıya Fatih Sultan Mehmet hakkında bir cümle yazacağım, siz bu cümlenin doğru veya yanlış olduğuna karar vereceksiniz, kelime oyunu yok, çok basit.

Fatih-Sultan-Mehmed-Hanın-İstanbulun-fethi-sırasında-gemileri-karadan-yürütmesi-22-Nisan-1453

“Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u kuşatmış, dâhice bir strateji ile tarihte ilk kez olarak gemileri karadan yürütmüştür.”

a-    Elbette doğru, askeri bir deha olan Fatih gemileri karadan ilk yürüten komutandır

b-   Saçma, elbette yanlış.

İlkokul yıllarımızın Hayat Bilgisi, Sosyal Bilgiler dersleri ile başlayıp Tarih dersleri ile devam eden, okuduğumuz türlü çeşit kitaplarla pekişen, izlediğimiz filmler ve belgesellerle ezberlerimize katılan; doğruluğundan kuşku duymadığımız bilgilerimiz bize (a) şıkkını işaret ediyor.

Üzgünüm, belki hayallerinizi yıkacağım ama gerçek bu değil.

1439 yılındayız, İstanbul’un fethinden 14 yıl önce, İtalya’nın kuzeyinde Brescia şehri Milano Vikontu’nun kuşatması altındaydı. Kuşatılan şehrin yardım çığlığına Venedik’ten olumlu cevap gelmişti. Yardıma giden Gattamelata kumandasındaki Venedik donanmasına ait devasa kadırgalar Veneto bölgesindeki Adige nehrinden girmiş, karlı dağları aşarak Garda gölüne inmiştir. Verona Tarihi adlı bir eser yazan Giralamo dalla Corte  bu olayı şu satırlarla anlatıyor.

“Donanmanın gittiği bu yerleri, şoseden çıkıp o tepelerden nasıl hızla indiğini gören birisi bunun insan dehasının ve gücünün çok ötesinde olduğuna karar verirdi.”

Gemileri karadan yürüten ilk “askeri dehanın” Fatih değil Gattamelata olduğunu da sanmayınız. Fatih dönemi tarih yazıcılarından (vakanüvis) Enveri’ye kulak verelim. Enveri tarafından yazılan manzum Düstür-name’de destansı bir dille Aydınoğulları Beyi Umur Bey anlatılmıştır. Umur Bey kurduğu donanma ve kazandığı deniz savaşları ile tanınmıştır. İzmir’de bugün Gaziemir ile Şirinyer arasında kalan Kızılçullu Deresi’nde ilk tersanesini kurmuş, 1334 yılında Aydınoğulları Beyliği’nin başına geçmiştir. (Gaziemir adı Gazi Umur Bey’den gelmektedir.) Fatih Sultan Mehmet henüz doğmamış olup, dedesinin dedesi Orhan Bey Osmanlı Devleti’nin başındadır. Umur Bey 1338’te 350 gemiden oluşan filo ile Mora yarımadasına ilerlemiştir. Korint Kanalı’nın yapılmasına daha 500 yıldan daha fazla bir zaman vardır. Gemilerinin 50’sini Saronik Körfezi’nde bırakan Umur Bey, 300 gemiyi 6.5 kilometre karadan yürüterek Korint kıstağını geçmiş, Korint Körfezine ulaşmıştır. Daha sonra yine aynı yoldan geri dönmüştür.

 

umur bey

Umur Bey heykeli- Birgi

 

Anlaşılan gemileri karadan ilk yürüten Fatih Sultan Mehmet değilmiş. Sanıyorum, yazının bu noktasına gelmiş olan bazı değerli okurlarımın aklında şu fikirler uçuşmaktadır:

“Gemileri karadan ilk yürüten ilk kişi Fatih Sultan Mehmet değilmiş ama Umur Bey imiş. Ne de olsa ikisi de Türk! Eh bu da bir şeydir.”

Sizi yeniden hayal kırıklığına uğratacağım!

Altı kilometre uzunluğundaki Korint Kıstağı üzerinde taşlardan yapılmış, gemilerin karadan gidebilmesi için “Diolkos” diye adlandırılan bir güzergâh mevcuttur. Diolkos Güzergahı M.Ö VI. yüzyılda yapılmış ve yüzyıllar boyunca ticaret ve savaş gemilerinin karadan nakledilmesinde kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet’ten iki bin yıl önce!

gspldl23

Çok fazla enerjiye gereksinim duyan beynimiz, ezberlerimizi tasarruf amacıyla kullanır; çok gelişmiş bir beyinsel aktivitenin ödemek zorunda olduğu bir bedeldir bu. Daha az ATP kullanabilmek için ezberlerimizi bir tür kısa yol olarak kullanır beynimiz; sorgulanmayan “kalıplaşmış bilgilerimiz” üzerinden kararlarımız ve dünya görüşümüz şekillenir. Hiç kuşkusuz kararlarımızın ve dünya görüşümüzün tek dayanağı değildir ezberlerimiz. Nedir, okumayan, sorgulamayan, gündelik yaşamın rutinine ve iktidar aygıtlarının sömürüsüne terk edilmiş bir beyin, ezberler dışındaki kanalları da kullanma şansını yitirir. Hal böyle iken, Fatih’in gemileri karadan yürütmesini tarihin ilkler hanesine yazan bir akıl, Ortaçağ’ın da İstanbul’un fethiyle kapandığına inanacaktır. Yoksa, yoksa sizde mi…?

 

 

CEYHUN ATUF KANSU- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ceyhun Atuf Kansu, 1919- 1978 yılları arasında yaşamıştır.

Annesini hatırlayamayacak kadar küçükken, bir buçuk yaşında kaybeder. İlkokulu babasının yaşadığı Ankara’da tamamlar. Çocukluk arkadaşı ve akrabası olan Dr. Engin Tonguç o yılları şu satırlarla anlatıyor.

“O, Ankara Etlik Bağlarında yaşadığım çocukluğumun oyun kurucusu ve örnek almaya çalıştığım abisi idi. Neydi o oyunlar? Bağın bir köşesine dizdiğimiz bir sıra taşlardan bir belde yaratmıştık. Bu beldenin oradakilere hizmetle yükümlü memurları idik. Ceyhun abi, kardeşi ve ben zaman zaman kaymakam, tapucu, mal müdürü, hükümet doktoru, tarım müdürü, güvenlikçi, vb. gibi görevliler oluyorduk. Herhalde yöneticilik yapan babalarımızın konuşmalarından esinlenerek Ceyhun Abi böyle bir oyun kurmuştu. O dönemin ilkokulu da bize kalkındırılacak bu ülkeye hizmetle yükümlü olduğumuzu aşılamıyor muydu? O “Küçük Hisar” beldesine hizmet oyununu yıllarca sürdürdük. Oyunun tüm yaşamımızı yönlendirecek bir etkinlik olduğunu o zamanlar elbette bilmiyorduk.”

Ortaokul ve Liseyi İstanbul’da yatılı okur Ceyhun Atuf. Lise yıllarında arkadaşları ile beraber çıkardıkları Filiz adlı dergide yayınlanan “Bahar Rüzgârı” adlı şiir ilk etkin şairlik denemelerindendir.

Ceyhun Atuf Kansu tıp eğitimini tamamlar ve çocuk hastalıkları ihtisası yapar. Asistanlığı döneminde sol görüşlü Gençlik Derneğine üye olur ve Ankara’nın yeni oluşmaya başlayan gecekondularında, dernek şubesi olarak kurulan poliklinikte tek hekim olarak gönüllü hasta bakmaya başlar.

Uzmanlığını bitirdikten sonra akademik kariyer yapması beklenirken, üniversitelerin halktan kopuk ve toplumun sağlık sorunları konusunda duyarsız olduğu düşüncesiyle Anadolu’ya gitmeye karar verir. Üniversiteden ayrılarak Turhal Şeker Fabrikası’nda hekimlik yapmaya başlamıştır.

Ceyhun Atuf Kansu hekimlerin tıp dışı alanlarda da çok iyi bir donanıma sahip olması gerektiğine inanmış, aksi halde hekimin bir teknisyenden öteye gidemeyeceğini savunmuştur. Engin Tonguç onun hekimliğe ait düşüncelerini şu satırlarla anlatıyor.
“Klasik hekimlik hasta-hekim-hastalık arasında gerçekleşen bir meslek uygulamasıydı. Ve ona göre artık bu anlayış yetersizdi. O hasta nereden, hangi koşullardan geliyordu, o koşullardan sağlığı nasıl etkileniyordu? Bu konularla ilgilenmeden, yalnızca o anki hastalığı sağaltmaya çalışmak yeterli değildi. Ortam ve çevreden gelen olumsuz etkenlerle ilgilenilmedikçe, bunlar incelenmedikçe, bunların giderilmesi için gerekli düzenlemeler, örgütlenmeler yapılmadıkça, bu üçlü arasında uygulanan tıp yeterli olamazdı, bir kısır döngü olmaktan ileri gidemezdi. O üçlüye bir dördüncü boyut, toplumsal koşullar eklenmeliydi. Hekim, mesleğini yaparken bu dördüncü boyutu da dikkate almalı, o koşullarla ilgilenmeli, oralardaki olumsuzlukların giderilmesi için savaşım vermeliydi.”

Kansu, kendini adarcasına yürüttüğü hekimlik mesleğinin yanı sıra çok sayıda şiir ve deneme kitabı yazmıştır. Şiirlerinde Anadolu insanının dilini başarıyla kullanmış, halk ozanlarının yapıtlarından yararlanmıştır. Onun şair yanı geleneksel edebiyatçılığın ötesine uzanan bir halk ozanlığıdır.

Şu akan ince suyu bundan sevdim
İçebilirken içmedim.
Durdum şırıltısını dinledim,
Kalbimin bozkırında sazlar arasından
Aksın akabildiğine dedim.
Bu ince suyu susuz günlerime sakladım.”

Şiirlerinin birçoğunda, Kurtuluş Savaşı’nın önemi ve genç Cumhuriyet ana tema olarak karşımıza çıkar. O, Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’i Anadolu insanının bilinçlenmesi ve eğitimi için bir zaruret olarak görür.

“Halkın savaşı ne iledir?
Toprak ile, geçim ile, su iledir
Her bir savaşın silahı var
Adam olmanın silahı okul iledir.”

Kansu’nun, Anadolu’yu pençesine alan din bezirganlarına, tarikatlara, yobazlığa karşı duruşu sert ve alabildiğine aydınlıktan yanadır.

“Hey oğul, bu tarikatlar hep yoksulluktan çıkmıştır. Şeyh yoksuldan yemek için, yoksul da belki bir gün ben de yerim diye tarikat kapısını beklemiştir.”

Onun için Cumhuriyet, o dönemde, eşitsizliğe, gericiliğe, sömürüye, din bezirganlarına karşı durabilmenin tek yoluydu.

“Bilmeliydi halk
Nasıl bilsindi?
Yorgundu, fakirdi, ezilmişti
Sömürmüştü banker batı
Sömürmüştü Bolu çarşısı
Uyanmalıydı halk
Nasıl, uyansındı?
Kara örtüsünde ortaçağın
Bunalmıştı, uyuyakalmıştı
Ağaların kapısında.”

Ceyhun Atuf Kansu, Atatürk’ü tam olması gereken yere, bir şairin inceliği ile koyar.
“Her güzel iş, her güzel düş ilkönce bir başta çiçek açar. Cumhuriyet düşüncesi de en güzel çiçeğini, Mustafa Kemal Atatürk’ün halk bahçesi yaratıcı başında açmıştır.”
Kansu’nun “Cumhuriyet” kavramına bakışında devlet ve iktidar sorgulaması vardır.

“Ankara’da toplar söyledi, köylü yüzü gülecek, halkın sözü başa gelecekmiş. Bu yeni yolun adı cumhuriyetmiş . . .”

Adını koymasa da içini doldurduğu Cumhuriyet kavramı, neredeyse bir sosyalist cumhuriyettir. Cumhuriyet tohumunu dile getirdiği şiiri birlikte okuyoruz.

“Tohum zorladı mı yaşamayı
Deler de çıkar kayayı
Ne sultan dağını dinler ne yaban bağını
Çiçek istemesin bir kez kurtulmayı.
Bir kez saklamasın tohumunu
Çıkmaya bulur yolunu
Halktır, dokuz ay on gün doldu mu
Doğurur yeni, güzel bir günü.”

Ceyhun Atuf Kansu, halk ozanlığından toplumcu gerçekçiliğe uzanan, ozanlığını hekimliği ile kaynaştıran şiirinin zirvesinde Kızamuk Ağıdı adlı şiir yatar. Çocukları bulaşıcı hastalıklardan korumak için dağ, tepe, bayır demeden aşılamaya çalışan Kansu’nun, çocukların kızamıktan ölümlerine yazdığı şiiri dikkatle okumanızı diliyorum. Sağdan soldan, sosyal medyadan duyduğu uyduruk haberlerle “aşıların içinde civalı adyuvan varmış, Türklerin kökünü kurutmak için yapıyorlarmış, biz aşı yaptırmıyoruz/yaptırmayacağız çocuklara” diyen, sonra da Anıtkabir önünde çektirdiği fotoğrafı paylaşmayı devrimci olmak sanan “çakma” aydınların daha da dikkatli okumalarını diliyorum.

“KIZAMUK AĞIDI
Ben, gamlı, donuk kış güneşi,
Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum.
Köyleri, yolları, dağı taşı
Isıtıyor, avutuyordum.
Bir köy gördüm tâ uzaktan,
Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,
Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz,
Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,
Çocukları kızamuk döküyor,
Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,
Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.
Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,
Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,
Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,
Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.
Ali’lerin kızı Emine’yi gördüm,
Öldü… Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,
İkindiye doğru, evlerine vardım,
Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.
Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,
Ah, güllü Gülizar öldü,
Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,
Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.
Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,
Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,
Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,
Nasıl dönecektim aynı köye?
İniyor ve karaltında örtüyordum,
Bu çocukları, bu habersiz çocukları,
Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.
Bir şey demek için açılmıştı dudakları.
Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden
Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.
O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
Ben perişan, utanmış…bu köyün üstünde,
Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?
Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,
Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,
Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,
Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.
Ah, ben gamlı kış güneşi, aydınlığın
Bütün suçlarını kalbimde taşırım,
Görerek ah, görerek, bilerek bir yığın
Karanlık gündüzün üstünde yaşarım.
Her mevsim dolanıp geldiğinde bu köye
Gücük ayda, kar örtülü bu ovada,
Utancımdan, hıncımdan yaş dökerek böyle,
Gamlı ve perişan asılı duracağım havada.
İkindiye doğru bırakıp kendimi
Bu küçük mezarların üstüne.
Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz halimi,
Gül diyeceğim, gül dereceğim gül üstüne.
Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,
Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne.”

KAYNAKLAR
1- Mustafa Aydemir, Ceyhun Atuf Kansu’nun Şiir sanatı ve Şiirinde Çocuk, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 51, 211-228, 2014.
2- Metin Turan, Türkçenin Kristal Şairi Ceyhun Atuf Kansu, Berfin Bahar Aylık Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, 133. Sayı, Mart 2009.
3- Ceyhun Atuf Kansu, Cumhuriyet Ağacı, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1973, Ankara.
4- Ceyhun Atuf Kansu, Bağımsızlık Gülü, Toplum Yayınları, 1965.
5- Engin Tonguç, Hekim Ceyhun Atuf Kansu, portreler.fisek.org.tr/hekim-ceyhun-atuf-kansu/

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur

Bir Mukavemet Dergi yazarının gözünden Mukavemet…

Mukavemet Dergi’nin Kasım ayı sayısı (9. Sayı) küçük bir gecikme ile çok yakında çıkıyor. Bildiğiniz gibi Mukavemet Dergi’nin çıkacağı günlerde gazete bayileri önünde geceden başlayan uzun kuyruklar oluşuyor. Portatif sandalye, çay termosu, battaniyesini alıp kuyrukta bekleyen Mukavemet okurları ile ayfon kuyruğunda bekleyenler arasında hararetli tartışmalar da yaşanıyor. En mukavim telefonu Apple firmasının ürettiğini iddia eden ayfoncular, Mukavemet okurları tarafından düzenlenen “Emperyalizmin kalbi Houstan’da atıyor” konulu gece seminerlerine büyük ilgi gösteriyor. Mukavemet Dergi’nin Kasım ayı sayısı için Twitter hesabından yapılan #mukavemetçıkıyor etiketli açıklama, iki saat içinde dünya sıralamasında ilk sıraya yerleşti. Derginin sadece iki milyon basılabildiğini açıklayan Mukavemet Dergi yetkilileri, izdihama mahal olmadığını ve üç gün içinde üç milyon derginin daha piyasaya sürüleceğini açıkladılar.

Hayallerimiz, umutlarımız olmasa nasıl dayanılır bunca kedere, ölüme, mapusluklara…

Yazımın girişi eğlenceli ama külliyen hayal¹. Gerçeği şu, Mukavemet Dergi’nin Kasım ayı sayısı küçük bir gecikme ile çok yakında çıkıyor.

Dokuzuncu sayının çıkışı vesilesiyle Mukavemet Dergiye ait bazı bilgiler vermek, dergiyle ilgili fikir ve duygularımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

  • Mukavemet Dergi, finansal yokluklar içinde ve bir avuç kadın ve erkeğin büyük gayretleri ile çıkıyor. Derginin çıkmasındaki tüm süreç gönüllüler vasıtası ile sürüyor.
  • Dergiyi çıkaran ekipten hiç kimse verdiği emeğin karşılığını para/pul olarak almıyor. Gündüzleri hayatlarını kazanmak için kendi işlerinde çalışan dergi ekibi, mesaileri dışında kalan zamanlarını derginin hazırlanması için kullanıyor.
  • Dergi, hiçbir yayın kuruluşu, medya şirketi vb. sistem aygıtlarına aidiyet taşımıyor. Bu nedenle “şunu yazarsak, bunu yayınlarsak bizi işten mi atarlar” kaygısı yaşanmıyor.
  • Derginin çıkan tüm sayılarında ikişer sayfalık yazım bulunuyor. Dergiye olan tek katkım da bu. Dokuz yazımın hiçbirine yayın kurulundaki arkadaşlarım müdahale etmedi, “bunu böyle yazarsanız şunlar darılır, orası fazla keskin burası fazla yumuşak” diyen de ima eden de olmadı. Bunun bir yazar için ne denli önemli olduğunu bir bilseniz!
  • Dergideki her bir yazım için -abartmıyorum- ortalama 1200- 2000 sayfa kitap, dergi, makale okuyorum. Her bir yazım yaklaşık olarak 90- 100 saatlik bir mesai sonrası ortaya çıkıyor. Mukavemet Dergi’nin fiyatı ise 8 (yazıyla sekiz) lira. İki kahve fiyatından ucuz. (Sigara, içki örneğini vermedim, bazı arkadaşlarım çok kızıyor).
  • Dergi finansal anlamda zorlanıyor. Bunun anlamı şu, dergi şu anda olduğundan daha fazla satmazsa birinci yılını ya görür ya da görmez.
  • Dergi batarsa işsiz kalmam çünkü hayatımı yazarak kazanmıyorum. Ama yazdıklarımı iletebileceğim kişi sayısı çok azalır. Bunun önemli olup olmadığına ise siz karar vereceksiniz!
  • Anladınız sanırım, derginin daha çok satması için desteğinize ihtiyaç var. İki dergi alın, birini hediye edin, hediye ettiğiniz arkadaşınıza gelecek ay iki dergi almasını söyleyin.
  • Bazı arkadaşlarım dergiyi alınca bir kahve, sevdiği bir biblo, çiçek, gözlük, kalemle süsleyip fotoğrafını gönderiyor veya sosyal medyada paylaşıyorlar. Bazıları da üç kelime mesaj yazıyorlar, “yazınızı çok beğendim”. Emeğime karşılık olarak daha fazlasına gereksinimim yok.

Mukavemet Dergi’nin yayın serüvenini her ay yazacağım. Nedir, bu yazıyı okumakla olmaz, dergiyi okumaya da beklerim.

 

¹ Bildiğiniz gibi “yazar kısmısı” yalan söylemez, hayallerini anlatır.

AHMED-İ HANİ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ahmed-i Hani (Kürtçe Ehmedê Xanî), 1650/1651-1706/1707 yılları arasında yaşamıştır. Ahmed-i Hâni 17. yüzyılda yaşamış bir Kürt edebiyatçısı, astronom, şair ve tarihçidir.
Gençlik yıllarında Doğubayazıt, Ahlat, Bitlis, Bağdat, Şam, Halep, İran medreselerinde eğitim görmüş; şairliği, ilmi bilgisi, otoritesi, mertliği ile büyük bir saygınlık kazanmıştır. 1695 yılında tamamladığı sanılan Mem-ü Zin adlı kitabı Dünya edebiyatının çok önemli eserleri arasında kabul edilmektedir. Yazarın Nubara Biçukan adlı manzum bir dille yazılmış Arapça- Kürtçe bir sözlüğü ve Eqida İmane (İnanç yolu) adlı küçük ve manzum bir eseri vardır.

Ahmed-i Hâni 17. yüzyıl Kürt aydınlanmasının en önemli öncülerinden biridir. Başyapıtı olan Mem-ü Zin adlı eserinden de anlaşılacağı üzere haksızlığa, zulme, gericiliğe, feodal düzenin baskı ve eşitsizliklerine karşı mücadele etmiştir. Çağının yönetici ve zalimlerine dalkavukluk etmemiş, muktedirin sofrasına çökmemiştir. Örneğin Nubara Biçukan’ın önsözünde şu dizeleri yazmış olduğunu okuyoruz.

“Ben bunu revaçtakiler için değil,
Kürt çocukları için yazdım.”

Hani’nin edebi anlamdaki en önemli özelliği eserlerinde kullandığı dildir. Çok iyi düzeyde Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe bilen Hani, yazım dili olarak Kürtçeyi kullanmıştır. Oysa çağının edebiyatçı ve alimleri Türkçe ve Kürtçeyi küçümsemiş, eserlerinde Arapça ve Farsça kullanmışlardır. Hani’nin bu özelliği onu Kürt edebiyatının öncüsü yapmıştır.

Kürtlerin birçok aşirete bölünmüşlüğü onun için en temel sorundur. Denilebilir ki, düşüncelerinde ana tema budur. Bu nedenle Kürtlerin birliği, Kürtlerin diğer halklar gibi özgür yaşaması, Kürt kültürü ve dilinin özgürce gelişmesi için çaba göstermiştir. Tüm bunları sağlamanın yolunun çağdaş bir millet olmaktan geçtiğine inanmıştır. Kürtlerin aslında hiçbir yönü ile komşu halklardan geri olmadığını, yalnızca birlik ve iyi yöneticilerden yoksun olduğunu savunur. Bu nedenle şiirlerinde komşu halkların sanatıyla dilleriyle yarışır ve bununla Kürtlerin sahip olduğu yeri dile getirir. Ancak Hani’de başka halkları karşısına alan bir milliyetçiliğe rastlanmaz. Tam tersine Hani halkların eşitliğini işaret eder. Kimi şiirlerinde her bir mısraını ayrı bir dilde (Kürtçe, Farsça, Türkçe, Arapça) yazdığı dörtlüklerde halkların eşitliğine ve dostluğuna duyduğu özlemi dile getirmiştir.

Ahmed-i Hani’nin ülkemizdeki tanınırlığı, bu toprakların “aydınlarına” “kapak olacak” niteliktedir. Geçtiğimiz ağustos ayında, Doğubayazıt ilçesinde Ahmed-i Hani adına düzenlenen festivalin açılışı, hükümetin iki bakanı, Numan Kurtulmuş ile Fatma Betül Sayan Kaya tarafından yapılmıştır. Gördüğü her kavukluyu irtica zanneden ülkemiz “okumuşlarının” el sürmekten çekindiği her alan, o veya bu şekilde doldurulmaktadır. Ahmed-i Hani’nin yaşadığı çağ ve coğrafyanın kaçınılmaz sonucu olarak medrese eğitimi almıştır. Yazdığı kitapların giriş bölümünde Allaha ve Peygambere “çağrı, yakarış, övgü” yer alması kaçınılmazdır. Nedir, Ahmed-i Hani’nin anlatımı dini dogmaların çok uzağındadır. Mem-ü Zin adlı yapıtının “Allaha Çağrı ve Yakarış” bölümünden okuyoruz.

“Leylâ’yı Mecnûn’a sen belâ ettin;
Ramin’i Veysi’ye sen râm ettin.
Yusuf’u nasıl Züleyha’ya gösterdin?
Vâmık’ı neden Azra’ya kavuşturdun?
Elli hac edâ eden o şeyhi de,
Gâvur kızı için sen delirttin.
Nilüfer’i nazlı büyüten de sensin,
Büyütüp güneşe müşteri eden de sen.”

Mem-ü Zin kitabının yedinci bölümü “Saki, şarabı kadehe doldur” başlığını taşıyor, okuyoruz.

Sakî! Gök rengi kadehe doldur,
O, ebedî ruh gibi olan şarabı.
Ruh dimağını tazeliyelim biz,
Bir an, ruhu besleyen o şarapla.
Sakî! Mine rengi kadehe doldur
Gönülleri aydınlatıp gözlü yapan o suyu
Mahzun gönlü sevinçli kıl onunla,
Deli aklı sersemleştir onunla.”

Ahmed-i Hani’nin şiirlerinde yaşamın kaynağı aşk ve güzelliktir:

“Dünyada ne kadar hükümdar varsa.
Hepsine Allahın verdiği metahlar, servetler,
Kayserin bütün hazineleri,
İskender’in radarına varıncaya dek,
Hâkanın definelerindeki inciler,
Süleyman’ın yüzüğündeki la’I,
Ne kadar fazlasıyla pahalı olsa da,
Hepsi birden güzelliğin bir parçasına bile değmez.”

Hani’nin şiirlerindeki imgeler iki asır sonrasının Sembolist şiirine kök söktürür türdendir.

“Âşıkların ünsiyeti sükûnettir.
Yalnızlığın sermayesi ise deliliktir.”

Ünsiyet: Alışkanlık.

Ahmed-i Hani’nin din istismarı ve cahilliğe karşı duruşu aydınlıktır.

“Fakat sıradan insanların çoğunluğu bilgisizdir,
Kendi nefislerini bilmez, tanımazlar.
Olgun değil, ahmak ve akılsızdırlar,
Ya da zahit, sofu ve din bilginleridirler,
Onlar cahil, kara cahil ve sefildirler,
Mürşitsiz, öncüsüz ve kılavuzsuzdurlar.”

Ahmet Hâni’nin MECLİSİN EMİRİ isimli şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Meclisin emiri gülmüyorsa, mutripler ne yapsın?
Gülümseyen bir gonca yoksa, sevdalı bülbüller ne yapsın?
Öğrencinin öğrenmekte, yetişmekte gözü yoksa
Bilgenin dağarcığındaki bilgiler ne yapsın?
Hâni’nin şiirleri birer incidir, birer uyarıdır ama
Memlekette okuyucu yoksa, şairler ne yapsın?”

Çeviri: Ataol Behramoğlu

Mutrib: Çalgıcı, çalgı çalan, şarkıcı, hanende.

Kaynaklar:
1- Ehmedê Xanî, Mem ü Zin, Çeviri M. Emîn Bozarslan, Gün Yayınları, 1968.
2- Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce; Dünya Şiir Antolojisi, Pozitif Yayınları, 2008, Cilt: 2, sayfa 294.
3- Habertürk Gazetesi, Ünlü Kürt alim Ahmed-i Xani adına düzenlenen festivale iki bakanlı açılış, 4 Ağustos 2017

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.
Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Yılmaz Özdil’in “İyi” Yazısına İtirazım Var…

Yılmaz Özdil’in “İYİ” başlıklı yazısı toplumun önemli bir kesimi tarafından beğenildi, paylaşıldı; yazıda, yeni kurulan “İYİ” partinin genel başkanının kadın olmasının, çağdaş dünyanın trendini yansıttığı vurgulanmış ve bu nedenle de partinin de “İYİ” olduğu iddia edilmiştir. Yılmaz Özdil’in bu yazıdaki iddialarının hemen tümüne itiraz ediyorum, ilginizi çektiyse başlayalım.

Sayın Özdil “İYİ” başlığı taşıyan yazısına Nezihe Muhiddin ile başlamış, iyi seçim! Genç Cumhuriyetin öncü kadınlarından biri Nezihe Muhiddin; Türkiye’de kadınların siyaset sahnesinde yer alması için çalışan insanlardan biri. Nedir, Özdil’in onun hakkında verdiği bilgileri Vikipedi’den kopyala/yapıştır ile aktarmış olması büyük talihsizlik. Özdil’in yazısına bakarsanız Nezihe Muhiddin’in 1923’te başlattığı mücadele, 1934 yılında kadınlara seçme/seçilme hakkı verilmesiyle “mutlu mesut” sona ermiş. Yaprak Zihnioğlu’nun Nezihe Muhiddin’in yaşamını anlattığı “Kadınsız İnkılap” başlıklı kitabını okuyacak olursanız, 1923- 1934 sürecinin hiç de Yılmaz Özdil’in anlattığı gibi gelişmediğini kolayca görebilirsiniz.

1923 yılında, Kadınlar Halk Fırkası Nezihe Muhiddin öncülüğündeki 13 kadın tarafından kurulmuş ama fırkanın kuruluş bildirgesi mevcut hükümet tarafından kabul edilmemiştir. Kabul edilmeyiş sebebi 1909 tarihli Seçim Kanunu’nun kadınların oy kullanma ve seçilme hakkını yasaklamış olmasıdır. Sizin anlayacağınız, yeni kurulan Cumhuriyet Hükümeti, konu kadınlar olunca 1909 tarihli yasaya sığınmıştır. Yine de vazgeçmemiş Nezihe Muhiddin ve ekibi, Türk Kadınlar Birliği’ni (TKB) kurmuşlar dernek statüsünde. 1925 yılı seçimlerinde yeniden denemişler seçimlere girmeyi ve yeniden püskürtülmüşler. Hal böyle olunca mücadele alanını genişletmiş TKB, dili de sertleşmiş. Kadınların Cumhuriyet Halk Fırkasına üye olmaları için başvurmuşlar, eşit işe eşit ücret gibi sınıfsal ve sol talepler geliştirmişler. Bunlarla da kalmamışlar, TKB tüzüğüne“kadınların siyasi hakları için mücadele eder” maddesini ekleyivermişler. Mevcut iktidar, basın, hatta Yunus Nadi gibi toplumun aydın kesimleri bile topa tutmuş Nezihe Muhiddin’i. Tüm bu koşullara rağmen TKB’li kadınlar, önlerine çıkarılan kadınların mebus seçilme engelini “feminist bir erkek” adayla aşmaya çalışmışlar yine sonuç alamamışlardır. 1927 yılı Nezihe Muhiddin’in yaşamında acı bir dönüm noktasıdır. Yürüttüğü mücadelenin “yırtıcı” bir nitelik alması üzerine TKB Derneği basılmış, geçici olarak faaliyetlerine son verilmiş, Nezihe Muhiddin dernek hesaplarında yolsuzlukla suçlanmıştır. Hakkında açılan yolsuzluk davası düşmesine rağmen, Türk Kadınlar Birliği Nezihe Muhiddin’i dernekten ihraç etmiştir. 1934 yılında kadınlara seçme/seçilme hakkı tanındığı zaman, Nezihe Muhiddin, siyaset dünyasının ve kadın hareketinin dışına çoktan çıkarılmıştır. 1935 yılında ise kadınların “her türlü haklarını aldıkları” gerekçesiyle, TKB feshedilmiştir.

Yılmaz Özdil’in “İYİ” yazısında yer almayan en önemli husus Nezihe Muhiddin’in unutturuluş süreci ve ölümüdür. 1930’lu yıllarda Nezihe Muhiddin köşesine çekilmeye zorlanmıştır. 1934 yılında kadınlara seçme, seçilme hakkı verilmesi sonrası kadınların siyasal mücadele için örgütlenmeleri engellenmiş, kadınların münevver erkekler doğuran, hayır işleriyle iştigal eden“uslu” kadınlar olması istenmiştir. Nezihe Muhiddin 1958 yılında yalnız, unutulmuş, terk edilmiş olarak bir akıl hastanesinde ölmüştür. Özcesi; Sayın Özdil’in iddia ettiği gibi Nezihe Muhiddin’in çabaları ile kadınlara seçme/seçilme hakkının tanınması arasında senkronize ve paralel bir ilişki olmadığı gibi, işleyen süreç Nezihe Muhiddin’in arzu ve taleplerinin tümüyle dışındadır.

Nezihe Muhiddin

Yılmaz Özdil “İYİ” yazısına, kadınların yönettiği ülkeler, uluslararası örgütler ve dev holdinglerin listesiyle devam ediyor. Kadınların yönettiği bir dünyanın İYİ olduğundan hareket eden Özdil, Meral Akşener’in kurduğu partinin “İYİ olduğu sonucuna varıyor; Aristo’nun da kemikleri sızlıyor.

Kadın yöneticilerin çatışma çözme yöntemlerinin daha başarılı olduğunu gösteren akademik çalışmalar var; bu başarının sebebi kadınların biyolojik kodları mıdır yoksa toplumsal cinsiyet rollerinin kadına yüklediği aileyi, çocukları ve erkekleri “idare” etme görevinin kazandırdığı bir artı değer midir, yoksa ikisi iç içe mi geçmiştir konusu bu yazıya bir şey kazandırmayacağından geçiyorum. Sonuç olarak, çatışma çözme becerisi yüksek olan kişiler, kurumsal aygıtları daha başarıyla yönetebilirler. Nedir, bu “başarılı” yöneticilerin daha İYİ bir dünya kurabileceklerine, insanoğluna eşit, sömürüsüz, adil bir dünya sunabileceklerine dair iddialar, tarihsel/sosyal dayanaklara sahip değildir. Ne demek mi istiyorum, gelin tarihte biraz gezinelim, kararı siz verin.

Kraliçe I. İsabel

11 Aralık 1474 tarihi, Avrupa hatta Dünya tarihinde bir dönüm noktası olmuş, Kastilya Prensesi İsabella, Kraliçe olarak taç giymiştir. 15. yüzyıl İspanya’sı üç parçaydı: Kastilya ve Aragon krallıkları ile Endülüs Emevileri’nin son kalesi olan Gırnata Emirliği. İspanya toprakları yüzyıllardır Yahudilerin, Müslümanların ve Hristiyanların vatanı olmuştu. İsabella zekiydi, daha 18 yaşındayken (1469) kral babasının muhalefetine rağmen Kastilya’nın geleneksel rakibi Aragon’un veliahtı Fernando ile evlenmişti. Babasının ölümünden sonra tahta çıkması ve tahtı koruyabilmesi kolay olmamış, bir iç savaşın üstesinden gelmesi gerekmiştir. İç savaştan sonra, yaptığı evliliğin bir sonucu olarak Kastilya ve Aragon birleşmiş, sıra Reconquista (İspanya’nın yeniden fethi) hareketinin tamamlanması için Müslümanların ve Yahudilerin “temizlenmesine” gelmişti. Kraliçe İsabel, Gırnata Emirliğine saldırmış, Gırnata 1492’de düşmüştür. Müslümanlar ve Yahudiler için üç seçenek kalmıştı; converso (dönme veya yeni Hristiyan) olarak Hristiyanlığı kabul etmek, ülkeyi terk etmek veya direnerek ölmek. Yüz binlerce insan akıl almaz yoksulluk ve acılar içinde İspanya’yı terk etmiş, direnip savaşanlar acımasızca öldürülmüştür. Geride sadece conversolar kalmıştı, Kraliçe İsabel’e göre conversolar Hristiyan toplumu için bir kanserdi. Oysa conversoların büyük kısmı iyi eğitimli ve ekonomik düzeyi yüksek kişilerdi; eski Hristiyanlar onların samimi bir şekilde din değiştirdiklerine inanmıyor, sahip oldukları zenginlikleri kıskanıyor ve düşmanca davranıyorlardı. Sonunda Papa Sixtus’a başvuran İsabel, Engizisyon kurma izni aldı. Conversoların gerçekten samimi Hristiyanlar mı yoksa gizlice kendi dinlerini sürdürmeye çalışan “sahtekârlar” mı olduğunu ortaya çıkaracaktı Engizisyon mahkemeleri. Böylece insanlık tarihi, en acımasız işkencelerin uygulandığı Engizisyonla, bir kadın hükümdar eliyle tanışmıştır.

Kraliçe I. İsabel

Catherina de’ Medici (“Kara Kraliçe”,“İtalyan mezarından çıkmış kurtçuk”)

1572 yılının 23 Ağustos’unu 24’üne bağlayan gece Paris kiliselerinin çanları çalmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamlardan biri başlayacaktı. Aziz Bartolomeus adıyla tanınan kıyım, Fransız Protestanların (Huguenotlar) liderlerinden Amiral Coligyn’in öldürülmesi ile başlamış, üç bin Protestan Paris’te öldürülmüş, kısa sürede tüm Fransa’ya yayılan olaylarda elli bin kişi katledilmişti. Katliam emri dönemin Fransa Kralı IX. Charles’ın annesi Kraliçe Catherina de’ Medici tarafından verilmiştir.

Catherina de’ Medici

İngiltere Kraliçesi I. Mary (Bloody Mary, Kanlı Mary)

1553 yılında tahta çıkan I. Mary, kariyerine kendisinden önce tahta çıkan ve dokuz gün kraliçelik yapan 16 yaşındaki kuzeni Jane Gray’i idam ettirerek başlamıştır. Eceliyle öldüğü 1558 yılına kadar kendisine “Bloody Mary” unvanını kazandıracak kadar çok Protestan’ı idam ettirmiştir.

İngiltere Kraliçesi I. Mary

“Hepsi topu üç kraliçe mi” dediğinizi sanmıyorum, yine de eğer sayı yeterli gelmediyse Çin işkencesinin mucidi İmparatoriçe Wu Zetian’ın, düşmanlarını işkenceyle öldürtmekten çekinmeyen Forli Kaplanı unvanlı hükümdar naibi Caterina Sforza’nın, Çin İmparatoriçesi Cixi’nin, Bizans İmparatoriçesi Theodora’nın adlarını vermek, gaddarlık ve zalimlikte erkeklerden farkları olmadıklarını hatırlatmak isterim.

Yukarıda tanıttığım kadın “yöneticilerin” hükümdarlık yetkileri kullandıklarını, günümüzün “demokratik ve çağdaş” ülkelerin kadın yöneticilerinden farklı olacağını/olduğunu iddia edenler çıkabilir. ABD Başkanlığını kıl payı kaybeden Hillary Clinton’un Dışişleri Bakanlığı döneminde, bir TV yayınında Libya eski Devlet Başkanı Kaddafi’nin öldürülmesiyle ilgili kahkahalar atarak söyledikleri, emperyalizmin gövde gösterisinin, acımasızlığının ve yaşadığımız nefret dilinin zirvesidir.

“We came, we saw, he died” (Geldik, gördük, öldü)

Hillary Clinton

İngiltere eski başbakanlarından “Demir Leydi” unvanlı Margaret Thatcher’ın siyaset dünyasına ilk adımını attığı 1970 yılında Eğitim Bakanı olduğunu, okul çocuklarına verilen bedava süt dağıtımını kaldırdığı için kendisine ilk verilen unvanın “süt hırsızı” olduğunu bilmenizi isterim. 1981 yılında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyeliği nedeniyle cezaevinde bulunan mahkûmların, ellerinden alınan “siyasi mahkûm” konumunu yeniden kazanmak için açlık grevine gitmesi üzerine Thatcher “suç suçtur” açıklaması yaparak uzlaşmayı reddetmiştir. Mahkumların istekleri, açlık grevi yapanların onunun ölmesi ve kamuoyunun tepkisi sonrası kabul edilmiştir.

Margaret Thatcher

Zalimliğin, zulmün, faşizm ve emperyalizmin cinsiyeti yoktur!

Bir siyasi partinin duruşuna, toplumun sorunlarına ne tür çözümler getirdiğine, bunu hangi yollarla yapmayı taahhüt ettiğine ve hangi iktisadi/sosyal kesimlerin çıkarlarının temsilcisi olduğuna bakılarak karar verilebilir. Sayın Yılmaz Özdil’in ifade ettiği şekliyle, bir siyasi partinin genel başkanının kadın olmasına gönderme yaparak “işte sırf bu nedenle bile “iyi” partidir” iddiasının içi boş, insanlık tarihinin hakikatlerinden alabildiğine uzaktır.

 


Kaynaklar

  • Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, 2003.
  • Merry E. Wiesner- Hanks, Erken Modern Dönemde Avrupa (1450- 1479), Türkiye İş Bankası Yayınları, 2014.
  • Özlem Kumrular, İslam Korkusu, Doğan Kitap, 2012.
  • Yonca Altındal, Erkeksi Siyasetin “Erk”siz dublörleri, BalıkesirÜniversitesi SosyalBilimler EnstitüsüDergisiCilt 12 Sayı 21Haziran 2009ss.351-367
  • Atacan Atakan, Unut(tur)ulmuş bir öncü: Nezihe Muhiddin, Agos Gazetesi, 9 Kasım 2013.
  • Hillary Clinton’un 2011 yılında yaptığı konuşma: https://www.youtube.com/watch?v=Fgcd1ghag5Y
  • Yılmaz Özdil, İyi, Sözcü Gazetesi, 26 Ekim 2017 (http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/iyi-2063770/)
  • Vikipedi