DERTLİ, 1. BÖLÜM- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Dertli, 1772- 1845 yılları arasında yaşamıştır. 19. Yüzyıl halk edebiyatının en güçlü ozanlarından biri olarak kabul edilmektedir.

Bolu’ya bağlı Şahnalar köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı İbrahim olup, babası Bayraktar Ali Ağa’dır. Babasının Bayraktar unvanını o dönemlerde bitmek bilmeyen Osmanlı-Rus savaşlarında kazandığı sanılmaktadır. Çocukluk yıllarını babasının tarlalarında çalışarak ve davar güderek geçirmiştir. Çocukluk yıllarında okuma yazma eğitimi görmemiştir. Sevilen, sayılan bir babanın oğlu olmasından dolayı rahat bir çocukluk geçirdiği söylenebilir. Nedir, babasının ölümünden sonra talihi döner; Bayraktar Ali Ağa’ya kin güden ama ona bulaşmaya gücü yetmeyen Halil Ağa adındaki bir zat tüm hıncını genç İbrahim’den çıkarır. Sonuç olarak zorbalık, hile ve desise ile tüm malını mülkünü Halil Ağa’ya kaptırır genç İbrahim. Yakın köylerden birine giderek yanaşmalık yapmaya başlar. Ancak oradaki itilip kakılmalara da dayanamaz ve gurbete gitmeye karar verir.

24- 25 yaşlarında İstanbul’a gider. Her türden işte çalışmasına rağmen dikiş tutturamaz İstanbul’da. Padişah III. Selim’in dışarıdan gelen bekar erkeklerin uzun süre İstanbul’da kalmasını yasaklayan fermanının da etkisiyle İstanbul’u terk ederek Konya’ya gider. Hacı Asım Usta adlı kahvehane işleten bir kişinin yanında ocakçı olarak iş bulur. Genç İbrahim için bu mekân yaşamının dönüm noktasıdır. Çünkü Hacı Asım Usta’nın kahvehanesi Konya’nın alim, arif ve şairlerinin toplanma yeridir. Burada ilim, şiir, din, siyaset sohbetleri arasında beş yıl geçirir, muhtemelen okuma yazmayı ve saz çalmayı burada öğrenmiştir. Adı yavaş yavaş saz şairi, âşık olarak geçmeye başlayınca kendine Lütfi mahlasını alır. Burada dikkat çeken nokta, İbrahim’in Konya’da Mevleviliğe değil Bektaşi-Alevi dünya görüşüne yakınlaşmasıdır. Oysa İbrahim’in, Sünni bir çevrede doğup büyüdüğü bilinmektedir.

Konya dar gelmiştir İbrahim’e, kaldı ki yaşamı boyunca hiçbir yere sığamamış, sığınamamıştır. Aklının rüzgarına kapılıp kendini Halep ve Şam’da bulur. Oradan da Mısır’a geçer. On yılını Mısır’da şiir dünyasının içinde geçirir, Lütfi’yi terk ederek Dertli mahlasını alır. 40 yaşına gelmiştir ve doğup büyüdüğü Bolu’nun dağları ve köyü burnunda tütmektedir. Yeniden yola koyulur İbrahim, ayrıldıktan 15 yıl sonra köyüne geri döner. Eşin dostun ikna ve gayretleri ile evlendirirler İbrahim’i, iki oğlu olur; yaşamının geri kalanında sessiz, sakin, mütevazı bir hayat sürmesi için her şeyi vardır. Nedir, mutsuzdur İbrahim, geçirdiği 15 yılın, hareketli hayatının anıları, daha da önemlisi sazı ve şiiriyle ulaştığı yaşam duruşu küçük bir köye sığmamaktadır. Önce kısa sürelerle evinden ayrılmaya başlar, üstelik alkolle de başı derttedir. Karısının sitemlerine de hak verir, kendini hicveder.

“DERTLİ seril sefil gurbet illerde;
Beyhude şöhreti gezer dillerde.
Yârim gelir deyü gözü yollarda;
Elleri kınalı, gözü yaşlı yâr…”

Yaşı elliyi geçmiş ama gurbette geçirdiği derbeder ve özgür yaşam giderek kendine çekmeye başlamıştır İbrahim’i. 1826 yılında gurbetteki ilk göz ağrısı İstanbul’da bulur kendini. İbrahim İstanbul’a bu ikinci gelişinde kendini oldukça yetiştirmiş, sazı, sözü dinlenen bir halk aşığı olmuştur. İstanbul’da da büyük değişiklikler vardır; geçen yıllar içinde çok sayıda semai kahveleri ve Aşıklar Mahfeli adı verilen, birer kültür/sanat merkezi özelliği taşıyan kahvehaneler açılmıştır. Kendini çabuk kabul ettirir şiir ve saz meclislerine. Üstelik o zamana dek divan şairlerinin tekelinde bulunan aruz veznini halk şiirinde müthiş bir ustalıkla kullanmaya başlamıştır.

İstanbul’a gittikten kısa süre sonra yaşanan bir olay şöhretini birden arttırmıştır. Tavukpazarı’nda önemli Semai kahvehanelerinden birinin gediklileri Dertli’yi sınamak ve belki de bu yeni gelip kendi şöhretlerini gölgeleyen bu adamı madara etmeyi planlamışlardır. Muamma adı verilen çok zor bir soru kahvehanenin duvarına usulünce asılır. Dertli’nin bu muammayı sazı ve sözü ile cevaplaması beklenmektedir. Dertli duvara asılı muammayı kafiye ve veznine uygun, irticalen söylediği şiiriyle çözer. Muammayı çözene verilen ödülün de orada bulunan aşıklar arasında paylaşılmasını ister. 30 yıl önce tutunamayıp başı önde terk ettiği İstanbul’da ulaşılması zor bir şan ve şöhret kazanmıştır.

Dertli’nin çözdüğü muammanın hikayesini ve ödülü aşıklarla paylaşarak gösterdiği alicenaplık devrin önemli kişilerinden, daha sonraları sadrazamlık makamına gelecek olan Hüsrev Paşa’nın kulağına gider. Dertli’yi makamına çağırtır, iltifat eder ve maiyetinde yer verir. Hüsrev Paşa o yıllarda görevli olarak bulunduğu Tunus’ta fesi görmüş ve bazı askerlerine giydirmiştir. Katıldığı bir Cuma namazı sırasında bu askerleri gören Padişah II. Mahmut, fesin Osmanlı Devleti’nin resmi başlığı olması için ferman çıkartır. Fes özellikle tutucu softalar tarafından şiddetle eleştirilir. Hüsrev Paşa’nın maiyetinde bulunan Dertli’nin yazdığı medhiye fesin toplumda tanınıp yayılmasında büyük rol oynamıştır. Dertli’nin fesi övmek için yazdığı medhiye, o dönem şairlerinin toplumu etkilemekteki hatta dizayn etmekteki etki ve önemi göstermesi açısından dikkatle incelenmelidir. Kaldı ki fes methiyesinin son iki dizesi yaşamını sürdürmek için devlet adamlarının yanına “kapılanan” şairlerin yaşadığı açmazı gözler önüne sermektedir.

“Fes değil medhiyye-i festen murâdım Dertliyâ
Bir vesîledir duâ-yı Hüsrev ü Hâkan’a fes.”

Meali şudur: “Ey Dertli! Fesi methetmekten muradım fes değildir. Fes, Hakana (Sultan Mahmud’a) ve hüsreve (Hüsrev Paşa’ya) dua etmek için bir (sadece) vesiledir.”

Fes medhiyesi Dertli’nin ününü daha da arttırmış ve bir olasılık Padişah II. Mahmut’a takdim edilmiştir. Sonuç olarak memleketi Bolu’ya önemli sayılabilecek resmi bir görevle tayin edilir. Bolu’da bir süre rahat bir hayat sürer ama bu sefer de halktan aldığı vergileri zimmetine geçirdiği söylentileri ve iddiaları ile karşı karşıya kalır ve görevden alınır. İddiaların doğru olup olmadığını bilmiyoruz ama o dönemin devlet görevlilerinin ücretlendirme şekli bu tip söylentilerin yayılmasını kolaylaştırmaya çok uygundur. Çünkü o dönemin memurları devletten maaş almaz, halktan ve eşraftan aldıkları ücretlerle geçimlerini temin ederlerdi. Alevi- Bektaşi düşünce tarzını benimsemiş, alkolle ve içki sofralarıyla arası çok iyi olan Dertli’nin, parayla, pulla işi olmamakla beraber, devrin tutucu kesimlerinin oldukça tepkisini çektiği muhakkaktır. Sonuç olarak, Dertli ilerleyen yaşına rağmen yaşama “sıfırdan” başlamak zorunda kalmıştır.

“Biz Şirîn elinden aşk meyin içtik
Hak ile bâtılı fark edip edip geçtik
Varlık dağlarım deldik de geçtik
Ferhâd olsak da bir olmasak da bir”

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Halk ozanı Dertli’nin dizisinin ikinci bölümünü önümüzdeki haftanın ŞİİRLİ CUMALARI’nda yazacağım.

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur

TESLİM ABDAL- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Teslim Abdal, 16. Yüzyıl sonu 17. Yüzyıl başı arasında yaşamıştır.

Teslim Abdal hakkında bilgimiz oldukça az. Anadolu’da birden fazla Teslim Abdal isminde halk ozanı yaşadığı sanılıyor. Teslim Abdal Anadolu Alevi- Bektaşi şiir geleneğinin önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir.

Anadolu’da her türlü kötülüğün, zulmün simgesi olarak kabul edilen Yezit’e yazdığı şiir güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

“Bu dünyadan o dünyaya giderken
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit
Hak evini yıkıp harap edersin
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit
Kara köpek gibi kuyruk vurursun
Gelene geçene havlar ürürsün
El sana güler, sen kime gülürsün
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit
Teslim Abdal eydür, ihlasın kaim
Gözümde okum yok, vurup yıkayım
Yetmiş iki millet canın yakayım
Tu yüzüne, lanet şanına Yezit”

Hak evi: Gönül
Teslim Abdal eydür: Teslim Abdal der ki
İhlası kaim olmak: Özü temiz olmak

Halk edebiyatımızda kargış veya beddua olarak bilinen şiir türü toplumsal kültürümüzün çok önemli bir yanını oluşturur. Yüzyıllar boyunca toplumun zalime, zulme olan tepkisini nefrete bulanmadan dile döktüğü en güzel araç olmuştur kargışlar.
Teslim Abdal’ın üç yüz yıl önce söylediği beddua türündeki “BİZE TAŞ ATIP ÜRENLER” şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“Hırıl hırıl hırlasınlar
Bize taş atıp ürenler
Eşek olsun zırlasınlar
Bize taş atıp ürenler
İçi dışı soğuk olsun
Didilenmiş kavuk olsun
Eğribük’e tavuk olsun
Bize taş atıp ürenler
Bir keleşde uşak olsun
Çingeneye kuşak olsun
Malatya’ya eşek olsun
Bize taş atıp ürenler
Kilisede puta dönsün
Ters nallanmış ata dönsün
Uyuz olmuş ite dönsün
Bize taş atıp ürenler
Teslim Abdal der, onmasın
Dünyada murat almasın
Ahrette iman bulmasın
Bize taş atıp ürenler”

KAYNAKLAR
1- Doğan Kaya, Folklorumuzda Beddua Söyleme Geleneği ve Türk Halk Şiirinde Beddualar, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2001.
2- İsmail Özmen, Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 3, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.
3- Doğan Alpaslan Demir, Nasırlı Ellerde Kir Olasıca, 26 Temmuz 2016, https://doganalpblog.wordpress.com/…/nasirli-ellerde-kir-o…/

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur

HAMDİ AKALIN- ŞİİRLİ CUMA

15 ARALIK 2017 ŞİİRLİ CUMA
Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Hamdi Akalın, 1907 yılında doğduğu ve 1960’lı yıllarda vefat ettiği sanılmaktadır.

Hamdi Akalın’ın öğretmen olduğu, takma adlarla Anadolu folkloru üzerine gazete ve dergilerde yazdığı, şiir kitabı yayınladığı bilinmektedir.

Hamdi Akalın’ın yurtdışından eşek ithali münasebetiyle 1947 yılında yazdığı hiciv türündeki şiirini bu hafta için seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“Eşek ithali de serbest oluvermiş artık
Şimdi dört gözle o mahlukları herkes bekler
(Kodaman) cinsi dururken bu ne zahmet bizde
Haklıdır doğrusu hem küsse bizim Eşşekler.”

KAYNAK
Hilmi Yücebaş, Hiciv Edebiyatı Antolojisi, Dizerkonca Matbaası, 1955.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur

MİHRİ HATUN- ŞİİRLİ CUMALAR

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Mihri Hatun, 1460/61 ?- 1506 ? yılları arasında yaşamıştır. Bilinen en eski Türk kadın şairlerden biridir.

Mihri Hatun’un bu hafta için seçtiğim şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

“Derler ki eksik akıllı olur kadınlar
Uygundur her sözünü boş saymak
Mihri duacınızın zannı budur
Şu sözü der ol kâmil kişiler:
Ehl bir kadın iyidir
Ehl olmayan bin erkekten
Bir kadın ki zihni paktır
İyidir bin anlayışsız erkekten”

Kaynaklar
1- Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, 2003.
2- Vikipedi

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

“İnkilapları doğuran hamlelerdir”

Birinci Dünya Savaşı öncesi Fransa’sına gidip, çağdaş, entelektüel, özgür düşünceli, sol siyasal duruşa sahip bir erkeğe, kadınların seçimlerde oy kullanması üzerine fikirlerini sorabilseydik, alacağımız cevap yaklaşık olarak şu minvalde olurdu:

Ülkemiz kadınlarının ezici bir çoğunluğu kilisenin etkisi altında bulunuyor, kadınlar ruhban sınıfı tarafından kolayca yönlendirilebilir. Eğer kadınlara oy kullanma hakkı tanınırsa, siyasi dengeler sağ muhafazakarların lehine dönecektir. Kadınların oy kullanmaması kilisenin gücünü sınırlayabilmek için elzemdir.”

Centilmenimiz bu “ilerici, demokrat” görüşlerini sıraladıktan sonra ünlü Fransız düşünür Jean- Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi kitabına gönderme yaparak egemenliğin millete ait olduğunu, ancak bu “millet egemenliği” düşüncesinin tek tek bireylerin toplamı anlamına gelmediğini, bireylerin öncelikle yurttaş olmaları gerektiğini söyleyecek; kadınların birey olabildikleri ama yurttaş olabilmeleri için uzun bir “siyasi terbiye ve eğitimden” geçmesi gerektiğini de hararetle savunacaktı.

026B8546-3EC6-41AE-AC7B-067B05ECBF03

Jean- Jacques Rousseau

Kadınların oy kullanmasının kendi güçlerini arttıracağı fikrini muhafazakârlar da onaylıyordu. Ancak kadınlara güvenilemezdi ki, bir kere seçme/seçilme hakkını elde ettikten sonra aniden görüşlerini değiştirebilir, sol- demokrat kampa geçebilirlerdi. Böyle bir siyasi risk çok tehlikeliydi. Daha da önemlisi, kadınların oy kullanması aile içi güç dengelerini değiştirir, kadınların elde ettikleri güç kıyametin kopmasını hızlandırırdı. Muhafazakâr kampın, “kıyametin kopma” sorumluluğunu göze alması söz konusu bile edilemezdi.

Yirminci yüzyıl başı Fransa’sının, o dönemin tüm Avrupa’sını temsil ettiğini düşünüyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz demektir. Latin Avrupa olarak tanımlanabilecek, Katolik Hristiyanlığa yapışmış ve Roma İmparatorluğu antikitesini sırtlayıp taşımaya çalışan birkaç ülke vardı Avrupa’da: Fransa, İspanya ve İtalya. Bu üç ülke dışında kalan Avrupa ülkelerinin çoğunda, 19. yüzyıl ortalarından itibaren, kadınların siyasal haklarını kullanması için kıpırdanmalar başlamıştı.1867 yılında İngiltere Avam Kamarası’nda konuşma yapan John Stuart Mill kadınlara seçme ve seçilme hakkı talep ediyordu.

Zira kadınlar artık daha uzun müddet esirler, eblehler, mecnunlar meyanına tasnif edilemezler.”

12D4DB15-6756-4A9F-BFDE-533C62E0950F.jpeg

John Stuart Mill

Muhafazakâr kesimler karşı çıkıyordu kadınların seçme ve seçilme haklarına. Örneğin İngiltere’de Lordlar Kamarası, bu hakkın verilmesine karşı son ana kadar direndi. Onlara göre kadın ve erkeğin yeryüzünde var olma şekli kutsal kitaplarca belirlenmişti ve toplumsal roller işbölümüne dayanıyordu. Her cins kendi rolünü oynamalı, ötesine bulaşmamalıydı. Muhafazakar kesimlerin tüm itirazlarına karşın, aydınlanma taraftarı kadın ve erkeklerin, sosyalistlerin ve yirminci yüzyıl başında Avrupa’yı saran süfrajet[1] eylemcilerin etkisiyle, kadınların siyasi duruşları giderek görünür hale gelmişti. Nedir ki, kadınların seçme/seçilme hakkını kazanmalarını sağlayan sürecin en önemli faktörü Birinci Dünya Savaşı olmuştur.

Birinci Cihan Harbi

Avrupa 1914 yılında farklı bir savaşla yüz yüze gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en zalim savaş yöntemlerine, cephenin ve sivillerin iç içe geçtiği, yıllar boyu süren bir mezalime sahne olur. Savaşa giden erkekler yıllar boyunca evlerinden uzak kalacak, kimisi hiçbir zaman geri dönemeyecekti. Bu durum Avrupa’nın dört bir yanında, özellikle kentsel alanlarda tüm geleneksel işbölümünü darmadağın etmiştir. Kadınlar dört yıllık savaş boyunca erkeklerin üstlendiği tüm işkollarında başarılı olabileceklerini gösterdiler, göstermek zorunda kaldılar. Kadınların siyasal haklarına karşı çıkan muhafazakârlar, savaş yıllarında hızla değişen “kadınlık rolleri” karşısında, geleneksel söylemlerini sürdürmekte zorlanıyorlardı. Savaş bittiğinde, Latin Avrupa dışında kalan; sosyalistler, süfrajetler ve demokrat aydınların çabalarıyla, siyasal/sosyal şartlarını olgunlaştıran ülkelerin kadınları, birbiri sıra seçimlerde oy kullanma ve seçilme haklarını elde ettiler. Kaldı ki bazı ülkelerin kadınları bu hakkı savaş öncesinde elde etmişlerdi. Finlandiya 1906, Norveç’te 1907, Danimarka 1908 vb… Amerika Birleşik Devletleri’nde 1920 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile başkanlık seçimlerinde yirmi milyon kadın oy kullandı. İngiliz kadınları 1918, Alman kadınlar ise 1919’da oy kullanma hakkını elde ettiler.

Mihri Hatun

Osmanlı İmparatorluğu boyunca kadınlık sorunlarının bizzat kadınlar tarafından dile getirilişinin izini sürdüğümüzde şaşılacak kadar erken bir dönemde, 15. yüzyıl şairi Mihri Hatun ile karşılaşırız.

Derler ki eksik akıllı olur kadınlar

Uygundur her sözünü boş saymak

Mihri duacınızın zannı budur

Şu sözü der ol kâmil kişiler:

Ehl bir kadın iyidir

Ehl olmayan bin erkekten

Bir kadın ki zihni paktır

İyidir bin anlayışsız erkekten”

Fatma Aliye Hanım

Nedir, dört yüz yıl boyunca suskun kalır Osmanlı kadınları. 19. yüzyılda Fatma Aliye Hanım çıkar tarih sahnesine, Muhadarat adlı romanıyla, yıl 1892’dir. Romanın kadın kahramanı, bir kadının ilk aşkını unutamayacağı önyargısını yerle bir eder. Yazdığı beş romanda kadınlar çağdaş, ilerici çizgiler çizer ama 1899 yılında yazdığı Nisvan-ı İslam adlı kadın sorunlarını tanımlamaya çalıştığı kitabında romanlarındaki çizgisini koruyamaz[2] ve kadınlara geleneksel rollerini sunmakla yetinir. Fatma Aliye Hanım örneği çok önemlidir, Batı’nın süfrajet eylemlerinde de örneğini sıkça gördüğümüz gibi, ilk kadın eylemcilerin çoğunun ayağı sürçmüştür[3]. O dönemin diliyle söylemek gerekirse “kadınlık mefkûreleri[4]” eğitimli ve “özgür” kadınlarla sınırlandırılmış, cariyelerin, hizmetçilerin, köylülerin, yoksulların ve fahişelerin kadın hakları kapsamına alınması söz konusu bile edilmemiştir.

143B1612-BCFD-49D8-9A95-56C95CC9EDD1

Fatma Aliye Hanım

Hürriyet, müsavat, adalet, uhuvvet

1900’lü yıllarda Avrupa’da bir yandan kadınların seçme/seçilme hakkı için mücadele eden süfrajetler, öte yandan ise kadın-erkek eşitsizliğini sınıfsal bir temele oturtan sosyalistler çok yol almışlardı. Aynı yılların Osmanlı Türkiye’sinde, İstanbul, Selanik, İzmir gibi birkaç şehir ile sınırlı kalsa da kadınların siyasal hakları üzerine tartışmalar başlamış; özellikle 1908 Devrimi[5] ile beraber, “hürriyet, müsavat[6], adalet, uhuvvet[7],” ilkeleri içinde “müsavat-ı tamme[8]” konusu, II. Meşrutiyetin temel konularından biri haline gelmişti. Meşrutiyet’in olgunlaştırdığı özgürlük ortamı içinde birbiri sıra birçok kadın örgütü kurulmuştur. Kurulan örgütlenmelerin çoğu hayırsever yardım derneğidir ama kadın hukuku konusunda çalışmak üzere kurulmuş örgütlenmelerin varlığı etkileyicidir. Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti, Teali-i Nisvan Cemiyeti, Osmanlı Cemiyet-i Hayriyye-i Nisaiye, Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti içinde örgütlenen Osmanlı feminist kadınları, kısa zamanda şaşırtıcı bir çoğunluğa ulaşmışlardır.

Erkeklerin sakalları kadınların elinde

II. Meşrutiyet döneminin Osmanlı Devleti, savaşla 1912’de Balkan Harbi ile tanışmış, 1914- 1918 yılları arasında süren Birinci Cihan Harbi ve 1922’de biten Kurtuluş Savaşı ile birlikte tam on yıl savaşla yatıp savaşla kalkmıştır. Yeni tomurcuklanan feminist kadın örgütlenmelerinin bu dönemde darmadağın olması kaçınılmazdı. Kadınlar iş, aş ve ailelerinin güvenliği peşine düşmüşlerdi. Savaşın erkeklere el koyduğu, savaşa giden erkeklerin dönmediği o günün şartlarında, tasavvur bile edilmesi mümkün olmayan sayıda kadın iş hayatına atılmış; kadınların seçme/seçilme hakkı gündeme geldiğinde “o zaman kadınlar da askere gitsin” diyen erkekler, orduda kadın işçi taburları kuruluşunu izlemek zorunda kalmışlardı. Erkeklerin kadın berberlere tıraş olmaya başlaması üzerine Sabah gazetesi “erkeklerimiz şimdiden sakallarını kadınların ellerine vermeye başladılar” manşetiyle çıkmıştır. Örgütlenme tecrübesi olan kadınların bazıları sosyal yardım ve kadın istihdamı alanında hızlı bir şekilde organize olmayı başarmışlardır. Osmanlı Türkiye’si kadınları büyük bir değişime gebeydi.
Nezihe Muhiddin

Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı verilişinin yıldönümlerinde, sosyal medyada kopyala/yapıştır usulü yapılan paylaşımlarda adı hemen hiç geçmeyen Nezihe Muhiddin, 1889 yılında İstanbul’da doğmuştur. Varlıklı, iyi eğitimli, özgürlükçü bir ailenin içinde yetişir Nezihe Muhiddin. Döneminin iyi eğitilmiş kadınlarıyla olan farkını genç yaşlarda göstermiş, sadece edebiyatla değil, toplumsal, siyasal, ekonomik sorunlarla da ilgilenmiştir. Önce bir kız lisesinde fen bilgisi öğretmeni olmuş, ardından da yaşatmak ve geliştirmek için büyük bir mücadele vereceği, gericilerin kapatmaya çalıştığı bir kız meslek lisesinin müdürlüğünü üstlenmiştir. 9 Eylül 1922’de Mustafa Kemal liderliğindeki Anadolu ordusu, İzmir’i Yunan işgalcilerinden temizlediğinde, 33 yaşındaki Nezihe Muhiddin ülkenin feminist kadınlarının başına geçmeye, kadınların sözcülüğünü yapmaya hazırdı, harekete geçmek için çok beklemeyecekti.

31042570-1D6A-4A57-B051-95BA910A2D81

Nezihe Muhiddin

Kadınlar Halk Fırkası

Nezihe Muhiddin ve dava arkadaşları 1922 yılı son aylarında harekete geçtiler. “Mücadele-i milli[9]” başarıyla sonuçlanmış, savaş yılları boyunca hem cephede hem de cephe arkasındaki kadınlar “rüştlerini ispatlamışlardı.” Nezihe Muhiddin ve diğer öncü kadınlar, kadın ve erkeğin tam eşitliğine ilişkin Batı’nın süfrajet görüşlerini artık açıkça konuşuyorlardı. 1923 yılının ilk aylarına gelindiğinde, Cumhuriyet Halk Fırkası henüz kurulmamış, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti durumundaydı. 1923 Haziran ayında Darülfünun’da toplanan Kadınlar Şurası’nda, Nezihe Muhiddin başkanlığında bir Kadınlar Halk Fırkası[10] (KHF) kurulma kararı alınmış, 17 Haziran 1923 tarihinde Kadınlar Halk Fırkası’nın kurulduğuna dair beyanname Dâhiliye Vekâlet’ine[11] gönderilmişti. Bir avuç öncü kadın, bir cemiyet kurmak yerine doğrudan siyasi bir parti olarak örgütlenmişlerdi. Hem de genç cumhuriyetin ilk siyasi partisini kurarak!

Nezihe Muhiddin zamanın Vakit gazetesinde yayınlanan makalesinde, “kadınların o mevkilere oturabilmeleri acaba mümkün olabilecek mi?” sorusunun bile kadınlar için bir leke olduğunu açıklıyordu. Nezihe Muhiddin Anadolu’da hiç duyulmamış bir dille konuşuyor; kadın ve erkeğin kanun karşısındaki eşitliğinden, medeni hukuktan, kadınların çalışmasının önündeki engellerin kaldırılmasından, tüm kadınların eğitim hakkından faydalanmasının zorunlu hale getirilmesinden söz ediyordu. Nezihe Muhiddin’e göre kadınlar bu değişime hazırdı, ya erkekler…?

Ya erkekler…!

Erkekler veya daha doğru bir deyişle “erkek dünyası” kadınların siyasi parti kurmalarını “kadınlar ihtilale hazırlanıyor” olarak değerlendirmişti. Kadınlar cemiyet kurmalılar, kadınları eğitmeliler, hayır işleriyle iştigal etmeliydiler. Hüseyin Cahid’in KHF için yazdığı şu satırlar dönemin erkek “kafasının” özeti gibidir.

Kadınlar Halk Fırkası? Kadınların fikri ve içtimai tealisini temin için cemiyet halinde çalışmak isteyen bu hanımlar siyasi bir isim intihap etmeselerdi belki maksatlarını daha iyi ifade etmiş olurlardı.”

5DFC8D22-A268-4132-966D-B0822B14DF55

Hüseyin Cahid

Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş beyannamesinin cevabı sekiz ay sonra gelmiş, başvuruları reddedilmiş, fırkanın kuruluşuna niye izin verilmediği hiçbir zaman tam olarak öğrenilememiştir. Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm kitabının yazarı Zafer Toprak bu konudaki düşüncesini şu satırlarla açıklıyor.

Ankara, tüm ulusu temsil edecek Halk Fırkası hazırlıkları içerisindeydi. Toplumu cinsiyet esasına göre bölen bir fırkanın günün koşullarına uygun düşmediği kanısı yaygındı. Hem “halk fırkası” kuruluş aşamasındaki partinin adıydı. Gazi, bu adı daha önce telaffuz etmişti. Her ne kadar başına “kadın” sözcüğü eklense de bir başka örgütün bu adı kullanmasına cevaz verilemezdi. Parti kuruluş çalışmaları sekteye uğrayan kadınlara cemiyet kurmaları önerilecekti.”

Kadınsız İnkılap

Kadınsız İnkılap kitabının yazarı Yaprak Zihnioğlu’nun KHF’nın açılmasına izin verilmeyişi konusundaki tezi sağlam temellere dayanıyor. Zihnioğlu’nun iddiasına göre, Ankara hükümeti kadın hakları konusunun sınırlarını kendisi çizmek istiyordu. KHF’nın programına ve kurucu kadrolarına bakıldığında, kadınlar bu sınırların çizilmesi hakkını erkeklere ve/veya mevcut iktidar sahiplerine bırakmayacaklardı. En önemlisi, mevcut tek partili Cumhuriyet Hükümeti, “kadınlara haklarını biz verdik” söylemini kullanmak istiyor ve bunun getireceği siyasi kazancı paylaşmak istemiyordu.

Kapatılan (açılmasına izin verilmeyen) KHF kadroları, 7 Şubat 1924 günü parti tüzüğünü elden geçirerek yeniden Nezihe Muhiddin’in öncülüğünde Türk Kadınlar Birliği’ni (TKB) kurarlar. Kadın Yolu adlı bir dergi çıkarmak, yabancı dil öğrenmek isteyen kadınlara kurslar açmak, İstanbul’a okumaya gelen genç kızlara destek olmak, yemek çıkarmak gibi faaliyetleri başarıyla yürüttülerse de kadınların seçme/seçilme hakkı talebinden vazgeçmemişlerdi. 1925 yılında boşalan bir milletvekilliği için TKB, Nezihe Muhiddin ve Halide Edip’i[12] aday göstermeye yeltenmişti. Erkekler gelişmelerden rahatsızdı. Başında Yunus Nadi’nin olduğu Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir karikatürde, mebus olmak için aday olmak isteyen bir kadın, seçmenlere şu şekilde sesleniyordu.

Hanımlar, hemşireler, eğer reyinizi bana verecek olursanız mebus olunca ilk işim tuvalet levazım (eşyası) gümrüklerini ilga etmek (kaldırmak) olacaktır.”

Yunus Nadi TKB kadınlarının reklam peşinde olduklarını söylüyor, “hanımlar hassas olur” diyerek alay ediyor ve 1925 yılının en önemli olayı sayılan Şeyh Said ayaklanmasını kastederek “Türkiye’nin hayatında çok mühim meseleler olduğu bir zamanda hanımlarımızın mebusluk propagandası veya reklamı ile meşgul olmasını” ciddiyetsiz bulduğunu açıklıyordu.

364B11F5-6124-41DD-B63D-FBCE9F8AACE6

Cumhuriyet Gazetesi- 31 Mart 1930

TKB, 1925 Ekim ayında yeni bir hamle yapmış, dönemin Diyanet İşleri’ne başvurarak camilerde eğitim çalışmaları yapmayı talep etmiştir. TKB’nin bu girişimi de reddedilmiş ve Cumhuriyet gazetesinde kadınların camide manto modasını anlatacağı şeklinde karikatür yayınlanmıştı.

İnkılapları doğuran hamlelerdir”

1927 yılında TKB bir tüzük değişikliği yapmaya çalıştığında ortalık yine karışmıştı. “İnkılapları doğuran hamlelerdir” açıklamasını yapan Nezihe Muhiddin ve arkadaşları, birlik tüzüğüne “kadınların siyasal hakları için mücadele” hedefini koymuşlardı. İstanbul Valiliği tüzük değişikliğini onayladı, nedir, TKB için yolun sonuna gelinmişti.

TKB’nin 1927 kongresi sonrasında Nezihe Muhiddin ve birlik üst yönetimi kongre seçimlerinde ve hesaplarda usulsüzlük yapıldığı iddialarına maruz kalmıştır. Yapılan denetimlerde, Muhiddin aklansa da istifaya zorlanır. Nezihe Muhiddin’in yerine seçilen Latife Bekir 1928’de yaptığı açıklamada “Ben öteden beri Nezihe Muhiddin’in icraatlarına karşıyım” dedikten sonra kadınların siyasal haklar peşinde koşmasını hayal olarak nitelemiştir. Türk Kadınlar Birliği kadınlık sorunları için verilen mücadeledeki belirleyici rolünü ve devrimci niteliğini terk ederek örneklerini hala çokça gördüğümüz “kermes derneği” olma yoluna sapmıştır. Bundan sonraki adım, Nezihe Muhiddin adının, öğreti ve kuramlarının[13] tarihten kazınıp atılmasıydı.

Afet İnan

Hamle sırası Ankara’daydı. Cumhuriyet hükümeti, sınırlarını ve kapsamını kendisi çizmek kaydıyla, kadınların iş yaşamına katılmasını, iyi eğitim görmesini, siyasal haklarını kullanmasını destekliyordu. Bu amaçları gerçekleştirmek için kadın örgütü geleneğinden gelmeyen, biat sorunu yaşatmayacak, çok iyi eğitim görmüş, kadınların rol modeli olacak bir genç kadına ihtiyaç vardı. Aranan kişi 1930’lu yılların başında göreve hazır hale getirilmişti. 1908 doğumlu, Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın Dame de Sion’da eğitim görmesi sağlanmış, Cenevre’de doktora[14] yaptırılmıştı. 22 yaşına geldiğinde Afet İnan’ın yazdığı Yurt Bilgisi ve Vatandaşlık kitapları ders kitabı olmuştu. Afet İnan yıllar sonra yazdığı anılarında, bu kitapların büyük oranda Atatürk tarafından yazıldığını söyleyecekti. 1930 yılı Nisan ayında Atatürk, Afet İnan’ın “Türk kadınının intihap[15] hakkına dair mühim bir konferans” vermesini sağlamış, yanına Meclis Başkanı Kazım Özalp’ı, Başbakan İsmet İnönü’yü ve bazı bakan ve mebusları da alarak konferansa katılmıştı. Bu yolla Atatürk, kadınların siyasal yaşamına katılması ile ilgili görüşlerini devlet ricaline Afet İnan yoluyla iletmiştir. Afet İnan’ın konferans verdiği 3 Nisan 1930 tarihinde, 1580 Sayılı Belediye Kanunu TBMM’den geçer, kadınlara yerel seçimlerde seçme seçilme hakkı tanınmıştır. 1931 yılında yapılacak genel seçimler için “geç kalınmış”, 1935 seçimleri için 1934’ün 5 Aralık tarihinde kadınların seçme ve seçilme hakkı Meclis’te kabul edilmiştir.

F4EFA3E8-123A-4C6F-AF15-6CC03B22219D

Afet İnan ve Atatürk

Türk Kadınlar Birliği kapatılıyor

1935 yılının 18-24 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi toplanır; ev sahipliğini Türk Kadınlar Birliği yapmaktadır. TKB için Kongre, kadınlık sorunlarının tartışıldığı, sofistike, etliye sütlüye karışılmayan bir toplantı olacaktır; nedir, toplantılara TKB’nin öngöremediği bir gündem maddesi ağırlığını koymuştur. Nasyonal Sosyalistler yani Hitler faşizmi, kadınların geleneksel rollerine dönmesini isteyen ve savaş naraları atan politikaları nedeniyle kadın örgütleri tarafından mercek altına alınmıştı. Uluslararası kadın örgütlerinin Hitler’e sessiz kalması olanak dışıydı. Sosyalist Türk kadınlarından Suat Derviş, Kongrenin öncelikli gündeminin savaş karşıtlığı olduğu hakkında basına açıklamalar yapmıştı. TKB köşeye sıkışmıştı, yapacakları bir şey yoktu, toplantı başlamıştı. Bütçesinin önemli bir bölümünü savunmaya ayıran, Almanya’yı karşısına almak istemeyen Türkiye Cumhuriyeti’nin, savaş karşıtı bildiriler yayınlayan bir kongreye tahammülü olamazdı, olmadı da! Kongreden iki hafta sonra, 10 Mayıs 1935 tarihinde TKB kapatıldı. Birlik Başkanı Latife Bekir, yaptığı kapanış konuşmasında, Türk kadınlarına her türlü hakkın verildiğini, artık kadın hakları konusunda çalışacak bir teşekküle ihtiyaç bulunmadığını söylüyordu.

305E99B5-5DB0-4F72-8F23-849CB3C3FFF0

Suat Derviş

Türk Kadınlar Birliği’nin kapatılması o dönemin tek örneği değildir; işçi cemiyetleri, bir federasyon niteliğindeki Amele Teali Cemiyeti ve II. Meşrutiyet dönemine ait kültür derneklerinin de faaliyetlerine son verilmiştir. TKB’nin kapatılması, otoriter tek parti yönetimi icraatlarının bir parçası olarak değerlendirilmelidir; aksi halde, o döneme ait büyük resmi görmek mümkün olmayabilir.

10 Şubat 1958 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisinin kurucu Genel Başkanı, Türkiye feminist hareketinin öncü isimlerinden Nezihe Muhiddin İstanbul’da bir akıl hastanesinde öldü. 1949 yılında yeniden kurulan TKB, Nezihe Muhiddin’in cenazesine katılmadı.

Her 5 Aralık günü klişe mesajlarla, Türkiye’nin Avrupa’da oy kullanma hakkını ilk kazanan ülke olduğu palavralarıyla[16], 1934 yılında seçme/seçilme hakkı verilen kadınların örgütlenme haklarının nasıl gasp edildiğini gözden saklayarak, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının kendine biat edecek, muhalefet etmeyecek bir kadın modeli yarattığını bilmeden, anlamadan yapılan paylaşım ve “kutlamaların” kadın haklarına ve kadın kültürünün gelişmesine zerre kadar faydası bulunmamaktadır. Kendini aydın, ilerici, halkçı, özgürlükçü sayan erkek ve kadınların “Ama Cumhuriyet’in ilk yıllarının koşulları böyle davranmayı gerektiriyordu” şeklindeki siyasi duruşları, tarihle yüzleşme, tarihin oyun kurucularını eleştirme hakkından vazgeçerek, yüz yıllık masallara teslim olmanın fotoğrafıdır.

 

 

 

Dipnotlar

[1] Süfrajet: 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Avrupa’da kadınların seçme/seçilme haklarını savunmak için radikal denebilecek girişimlerde bulunan kadın eylemciler.

[2] Fatma Aliye Hanım bu kitapta cariyeliği olağan bir olgu olarak sunmuştur.

[3] İngiltere’de ilk süfrajet kadın lideri Emmeline Pankhurst’un 1918 yılında kadın hakları karşıtı muhafazakar partiye katılması, cinsiyet üzerinden yapılan kimlik siyasetinin bir sonucu olarak okunmalıdır.

[4] Mefkure: İdeal, ülkü, amaç.

[5] 1908 Devrimi : Resmi tarih bu ifadeden hoşlanmasa da II. Meşrutiyet’in ilan sürecinin Devrim olarak tanımlanmasının doğru olduğu kanaatindeyim. Bu konuda Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi adlı kitabı okumanızı öneririm.

[6] Müsavat: Eşitlik

[7] Uhuvvet: Kardeşlik

[8] Müsavat- ı tamme: Tam eşitlik, mutlak eşitlik.

[9] Mücadele-i milli: Milli mücadele, Kurtuluş Savaşı dönemi.

[10] Fırka: Siyasi parti.

[11] Dahiliye Vekaleti: İçişleri Bakanlığı

[12] Halide Edip daha sonra yaptığı bir açıklamayla Mebus (milletvekili) adaylığının söz konusu olmadığını açıklamıştır.

[13] Nezihe Muhiddin Avrupalı feminist düşünürlerden çok önce, “kadın/erkek işbölümü” tezinin karşısına kadın ve erkeğin tamamlayıcılığı kuramını geliştirmiştir.

[14] Afet İnan ve onun Cenevre’de Antropoloji doktorası yapması konusu konuşulduğunda şu anekdotu düşmek zaruridir. On dokuzuncu yüzyıl başında Afrika’dan Amerika kıtasına köle taşıyan “tüccarlar” ve köleleri plantasyonlarda acımasızca çalıştıran büyük toprak sahipleri önemli bir sorunla karşılaşmışlardı. 1789 Fransız İhtilali’nin öncü düşünürleri insan hakları kavramını sorgulamaya başlamıştı. Hakları olan bir insanı köle olarak kullanamazdınız. Kölecilerin “zencilerin insan olmadığını” söyleyecek, sözü kabul edilir kişilere yani “bilim insanlarına” ihtiyacı vardı. Antropoloji bilimi bu ihtiyaçtan doğmuş; kafataslarını inceleyen ilk antropologlar zencilerin insan olmadığına karar vermişlerdir. Antropoloji bilimi kölecilere yüz yıla yakın bir zaman kazandırdı. Yöntem tutmuştu, kadın ve erkeğin beyin ağırlıkları arasında %11’lik fark olması da kadınların siyaset dünyasından önünü kesmek için kullanıldı. Aynı yöntem 20. Yüzyıl başında ulus devlet inşası yürüten liderler ve siyaset adamları tarafından kullanıldı. “Kraniyometrik” yöntemler kullanılarak ırksal özelliklerin tespiti yapılmaya çalışılıyordu. Afet İnan tarafından Anadolu’nun dört bir köşesinde 64.000 kafatasının ölçümü yaptırılmış, böylece Türklerin Orta Asya’nın aşağı ırkı sayılan sarı ırktan gelmediği, Türklerin brakisefal kafatasına sahip olduğu kanıtlanmıştı. Konu ile daha ayrıntılı bilgi için Zafer Toprak’ın Cumhuriyet ve Antropoloji ve Stephen Jay Gould’un İnsanın Yanlış Ölçümü adlı kitapların okunması önerilir.

[15] İntihap: Seçim

[16] 1934 yılına gelindiğinde Fransa, İtalya, İspanya gibi Roma İmparatorluğu mirasını üstlenmiş, Katolik birkaç ülke dışında Avrupa ülkelerinin pek çoğunda; Amerika, Sovyetler Birliği ve Avustralya’da kadınlar seçme/seçilme hakkına kavuşmuştu.

 

KAYNAKLAR

1-Zafer Toprak, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2016.

2-Zafer Toprak, Türkiye’de Yeni Hayat- İnkılap ve Travma 1908- 1928, Doğan Kitap, Kasım 2017.

3-Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, 2012.

4-Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, 2003.

5-Ayşegül Baykan, Belma Ötüş-Baskett, Nezihe Muhiddin ve Türk Kadını (1931), İletişim Yayınları, 2016.

6-Yonca Altındal, Erkeksi Siyasetin “Erk”siz dublörleri, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt 12 Sayı 21 Haziran 2009 ss.351-367

7-Atacan Atakan, Unut(tur)ulmuş bir öncü: Nezihe Muhiddin, Agos Gazetesi, 9 Kasım 2013.

8-Doğan Alpaslan Demir, Yılmaz Özdil’in “İyi” Yazısına İtirazım Var…, 1 Kasım 2017. https://doganalpblog.wordpress.com/2017/11/01/yilmaz-ozdilin-iyi-yazisina-itirazim-var/

9-Stephen Jay Gould, İnsanın Yanlış Ölçümü, Versus Kitap, 2014.

10-Bengül Salman Bolat, 1930- Kadınlara İntihap (Seçme- Seçilme) Hakkı Verilmesine Yönelik Tutumlar, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 10 Sayı 19 (Bahar 2014)

11-Cumhuriyet Gazetesi, 31 Mart 1930.

Bir toplumun ilerleme hızı, en yavaş yürüyenin hızına eşittir.

Bir toplumun ilerleme/gelişme hızını ölçmek, bu hıza etki eden etmenleri açıklamak için pek çok yöntem ileri sürülebilir. Muhtemelen bu yöntemlerin her biri, toplumların ilerleme hızları konusunda bilimsel yöntemlerle desteklenmiş niteliksel ve niceliksel algoritmalara sahiptir. Nedir, benim toplumların ilerleme hızı konusunda tek cümlelik bir sosyal denklemim var:

Bir toplumun ilerleme hızı, en yavaş yürüyenin hızına eşittir.

Bir örnekle açıklayacağım:  On kişilik bir topluluğumuz var. Bu on kişinin, kent içinde, on kilometre uzaklıkta bir hedefe ulaşmaları isteniyor. On kişiden biri maraton şampiyonu, içlerinden altısı ortalama veya ortalama üstü bir hızla yürüyebilir, biri kör, biri iki yaşında çocuğu olan bir kadın, biri ise ağır yürüme engelli. Topluluğun tüm fertleri hedefe ulaşmak zorunda. “Start” verildikten yarım saat sonra maraton şampiyonu hedefe ulaşır. Diğer altısı 1.5-3 saat içerisinde varış noktasına ulaşacaklardır. Çocuğunu kucağına alacak olan kadın uzun saatler sonunda varırken, yolu kaybetmediğini umut edeceğimiz görme engelli belki günler sonra diğerlerinin yanına gelecek. Yürüme engelli olan mı? Meçhul…! Yani bu topluluğun ilerleme hızı yürüme engellinin ve/veya görme engellinin hızına eşittir.

Şimdi sıra topluluğun ilerleme hızını arttırmaya geldi. Biraz akıl, biraz fikir, biraz da “ilerleme” diye bir amacımız olması yeterli.

Ülkemiz görme engellileri “görenlerin dünyasında” yaşamak için elzem olan bağımsız hareket eğitimi görmüyorlar (Körler okulunda okuyanlar dahil). Bu eğitime ait becerileri el yordamıyla yıllar içinde kısmen ediniyorlar. Görme engellilerin beyaz baston kullanarak yollarını kolayca bulabilecekleri kabartma yol çizgileri göstermelik denecek kadar az. Var olan çizgiler de bilinçsizce çizilmiş ve araçların işgali altında. Özcesi, çözüm besbelli.

Yürüme engelliye akülü tekerlekli bir sandalye verir, tekerlekli sandalye eğitim pistleri yapar, kullanıcıların tümünü eğitirsiniz. Yetmez; tüm yolları, binaları, ortak yaşam alan ve güzergahlarını yürüme engellilerin kolayca kullanabileceği hale getirirsiniz. Görün bak, yürüme engelli olan kişi hedefe ilk varan olacaktır.

İki yaşında çocuğu olan kadını mı soruyorsunuz? Maraton şampiyonu olan kişi çocuğu omzuna alır, çocuk maratoncu amcasının omzundan diğerlerine “hadi çabuk yürüyün” diye bağırır ve hepsini güldürür.

Bütün bunları yapmazsak ne mi olur? Bu da soru mu? “Alem” Mars’a giderken biz onlara el sallar, ilerliyormuş gibi yaparız.

 

 

SABRİ ALTINEL- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Sabri Altınel, 1925- 1985 yılları arasında yaşamıştır.

Sabri Altınel ilk ve ortaöğrenimini Balıkesir’de tamamladı. 1949’da İstanbul Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Doktora çalışmasına başladıysa da yarıda bırakarak askere gitti. Kısa bir süre gazeteci olarak çalıştıktan sonra öğretmenliği seçti. Saint-Joseph ve Saint-Benoit liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1959’da gittiği Fransa’da bir yıl kaldı.

Kalemi çok güçlü ama oldukça az tanınan, az okunan bir şairimiz Sabri Altınel. Genç sayılabilecek bir yaşta kaybettiğimiz şairin şiirle tanışıklığı ve yazması genç yaşlarda başlıyor. İlk şiirlerini Balıkesir’de çıkan “Kaynak” dergisinde 1943’te yayımladı. 1947-48 yıllarında ‘Sanat ve Edebiyat”, “Genç Nesil”, “Edebiyat Dünyası”, “Kaynak”, “Yeni Ufuklar” ve “Yücel” dergilerinde şiirleri çıktı. Bu şiirlerini 1955’te yayımlanan İnsanın Değeri adlı kitabında topladı. 1959’da Kıraçlar, 1982’de Zamanın Yüreği adlı kitapları yayınlandı.
Sabri Altınel’i belli bir şiir akımının sınırları içine yerleştirmek zordur. İlk şiirlerinde döneminin Garip ve Romantik şiir akımlarından uzak kalmaya çalıştı. Toplumcu şiire oldukça yakın duran çok sayıda şiiri olmakla beraber destansı yazım tarzı, halk dilini kıvrak kullanışı, güçlü imgeleri gündelik yaşama rahatça uyarlayabilmesi ile kendine özgü bir şair olmuştur Altınel.

Şair olmayı bakın nasıl anlatıyor bir yazısında.

“Doğrusu, şair bir şarkı tutturuveriyor. Öylece yaşarken kendiliğinden tutturuluvermiş, yakılıvermiş bir şarkı. Kişiliğini savunmak, deneyini saptamak için. Şiir bir hayat deneyidir, bir yaşama anlayışıdır elbet. Şair doğru gönlünce, doğru kafasınca yaşamasının şeklini anlatır, deneyini anlatır. İyi ve kötü şeyler, tartışmalar, değer yargısı, bu kadar günlük güneşlik, bu kadar yaşanılası dünyada. Bir şiirin hikâyesi şairinin hikâyesidir.”

Yaşama dair ne varsa Altınel’in şiirinde bulmak mümkündür. Doğa olayları, kentlerin insanı yabancılaştıran karmaşası, kır insanının acıları, barış ve özgürlük vardır şiirlerinde. Çarpıcı imgelerle örer şiirlerini.

“Ve sen kötü karanlık,
sessizlik çağının duruşmasına almıyor musun bizi
ve sen küfre eşit, suçlu karanlık?”

İnsanların eşit ve özgür yaşayacağı bir dünyayı seslendirir şiirleri.

“Yaşamı kazandık biz
İnsan gücün sevincinde kardeşçe tavrında eşitliğin
İnsan eşiğinde özgürlüğün ekmeğin umudun eşiğinde
İnsan kendi kendinin eşiğinde”
Bir ağıt havası vardır şiirlerinde, yaşama sevinciyle donatılmış bir ağıt-destandır şiirleri.
“Şafak söktü sökecek
Bir kıymık kopuyor ufuktan
Bizim olan bir dünyada
Duyan ve susan
Umudun ve sabrın vakti yok artık
Suyun ve ekmeğin vakti yok
Acının içinden geliyor sevinç
Ve gecenin içinden aydınlık”

Sabri Altınel’in bu hafta için seçtiğim şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

GÜNÜN ARDINDAKİ GİZ
Kulak ver kentin mor sesine
Makineler frezeler tornalar
Aşağıda kırılan yorgunluk
Pazara düşen ekmek
İnlemeler kopan kol sevginin
Öksüz sesi dönelim dönelim evlere
Yitirdim oğlumu diyor biri
Bacımı yitirdim bir güz soğuğunda
Beyaz ışıkta iyice öldüğünde ölüler
Başıboş günün aydınlığı şaşkın
Çıkmaz bir sokakta dönelim evlere
Rüzgârlı yalnızlığa kulak ver
Kimsesiz yollarda bitkin gecede
Zamana karşı toprağın üstünde
İnsanlar insanlar insanlar
Günün ardındaki giz ince bir ırmak gibi
Yüzler ne mutlu ne mutsuz
Belli değil düşledikleri
Sonsuz güz küllenmiş kor
Aşağılarda süren yaşam
İstasyonlarda sabah oluyor”

KAYNAK
1- Sabri Altınel, Seçme Şiirler, Derleyen Memet Fuat, Adam Yayınları, Ekim 1997.
Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.