Aylık arşivler: Nisan 2018

Mobbing

Fizik tedavi uzmanı, tıp doktoru genç bir kadının intiharı üzerine, ülkemizde bir ideolojik aygıt ve yönetim enstrümanı haline gelmiş olan mobbing üzerine bir köşe yazısı yazdım. Mobbing üzerine çalışan, araştıran, merak edenler için bu yazıyı  PDF dökümanı haline getirerek sizlerle paylaşıyorum.
Yazının orijinal hali Gazetelink internet gazetesi, Toplumsol Dergi haber portalı ve bu sitede yayınlanmıştır. Kaynak göstermek kaydıyla kısmen veya tamamen kullanılabilir, paylaşılabilir.
Güzel okuyun

BİR İNTİHAR: İDEOLOJİK BİR AYGITIN ANALİZİ

38 yaşında genç bir kadın, falan feşmekân hastanesinde fizik tedavi uzmanı olarak çalışan bir tıp doktoru; evinde intihar ediyor. İsmini ve özel hayatına ilişkin medyadan öğrendiğim bilgi kırıntılarını yazmayacağım, hem etik bulmuyorum hem de bu yazının amaçları açısından gereksiz. Nedir, bir hekim forumundan öğrendiğim bazı ayrıntıları bu yazıyı yazmak için yeterli buldum. Haberi okuduğum hekim grubunda yapılan yorumlar ise fazlasıyla sıradan, neredeyse hepsi “Allah rahmet eylesin” mesajından ibaret; oysa intihar haberinin içindeki iki cümlelik bir ayrıntı, toplumsal ve analitik modelleme üzerinden tartışılmak zorunda, bu yazının kaleme alınma sebebi de budur…

4959B8B0-6A50-4E95-AF3A-97B7640221B0
Genç kadının intiharı üzerine bildiklerim az ama kaygı verecek denli önemli bir ayrıntı içeriyor: Bir ay önce depresyon tanısıyla 30 günlük bir istirahat raporu almış, göreve başlayacağından bir gün önce ise intihar etmiş. Bu kişinin özel yaşamında ciddi sorunları, yeterince tedavi edilmemiş kaygı bozukluğu, anksiyete ve depresyon problemleri olabilir ve intiharı açıklamak için pek çok kişiye (hekimler dâhil) yeterli gelebilir. Tümüyle tesadüf olabilir, iddialarım hepten hatalı da olabilir, nedir, genç kadının işe başlamasından bir gün önce, depresyon raporunun bitiminin son gününde intihar etmiş olması bize bir tek noktayı işaret ediyor: Doktor hanım, ertesi gün işe başlayacağı fikrini kaldıramamış olmalıdır, bunun adı da mobbingdir.
Mobbingin anlamı üzerine kavramsal tartışmalara girmeyeceğim, farklı görüşler, değerlendirmeler, etimolojik yaklaşımlar var bu terim üzerinde. Olası en geniş anlamıyla yorumlayacağım mobbingi, yani, çalışma yaşamında insan yaşamını cehenneme çeviren “yıldırı” olarak tanımlamayı şu an için yeterli görüyorum. Mobbing üzerine net sayılar yok çünkü çok azı su yüzüne çıkabiliyor. Ama şunu açıklamamda beis yok, kanaatimce mobbing kamu kurumları arasında en çok üniversiteler, sağlık ve eğitim kurumları arasında görülüyor; özel sektördeki durumla ilgili ise hiç fikrimin olmadığını itiraf ediyorum. Mağdurların ise hemen hepsi yüksek eğitimli kişilerden oluşuyor.
Yeni bir “şey” değil söyleyeceğim, hepimiz biliyoruz; bir ülkenin siyasi iklimi ile o ülke kurumlarının işleyişi arasında birebir ilişki vardır. Üstelik bu ilişkinin, kurum yöneticilerinin bireysel ve bilinçli tercihleri üzerinden gelişmesi gerekmez; siyasal durum, her düzeydeki yöneticinin kişiliğindeki “karanlık veya aydınlık” yanının dominant hale gelmesini sağlar. Bu yüzden “o yapmaz, olur mu öyle şey, yakından tanısanız nasıl seversiniz, üstelik halkçıdır, devrimcidir…” sözlerini duyduğunuz kişilerin “Allah’ına kadar” mobbing yapıyor olması şaşırtıcı değildir.

A141720D-9932-4780-AE27-10D84031BA59

Bir kurumda kişilerin mobbinge maruz kalış süreçleri “ama” sözcüğü ile birlikte gelişir ve kurum işleyişinin parçası haline gelir. Dışarıdan yaptığınız her itiraz, “ama siz bilmiyorsunuz onun nasıl biri olduğunu, bir bilseniz…” benzeri kalıplarla engellenir. Mobbinge uğrayan kişinin değersizleştirilmesi süreci “dedikoducu, pinti, burnu büyük, iş beğenmez, soğuk, karşı cinsle fazla ilgili, mesaiye uyumsuz, ne iş yapıyor ki, çokbilmiş, rüküş, döküntü giyimli, siyasi görüşü şöyle böyle, geçen gün kimle görmüşler, hep hasta” iddiaları ile birleştirilir; dahası mobbingi yapan yöneticilerin haklılıkları ve iyi yöneticilikleri alkışlanır. Amaç, mobbinge uğrayan kişinin her türlü kötü muameleyi hak ettiğini “dosta düşmana” ilan etmektir. Mobbinge uğrayan kişinin çığlıkları ise duyulmaz. Maruz kaldığı muamelelere refleks olarak geliştirdiği bazı fevri veya “hatalı” davranışları kendisine karşı kullanılır ve çevrildiği çember daraltılır.
Size garip gelebilir ama mobbinge maruz kalanların birçoğu bunun farkında olmayabilir. Bu durum onların zekâ, akıl veya eğitim eksikliklerinin bir sonucu değildir. Sürecin çok yavaş geliştiği, duygusal manipülasyonların öne çıktığı durumlarda, kişiler mobbinge maruz kaldığının farkında değildir. Yıllar içinde değersiz, işe yaramaz, beceriksiz, zekası düşük, hep hata yapan, bilgisiz, anlayışı kıt biri olduğuna “ikna edilir”. Kendi değersizliğine inandırılan kişiler, kaygı bozukluğu, depresyon vb. girdaplar içinde yaşamdan kopartılırlar.*
Mobbingle mücadele etmek, kanıtlamak, hukuk davalarından sonuç almak, haklılığını duyurmak çok zor hatta bazı durumlarda olanaksızdır. Bu zorluğun en önemli sebebi, ülkenin siyasi tablosuna eklemlenmiş kurumsal aygıtların, mobbingi bir yönetim enstrümanı olarak kullanmalarıdır. Kaldı ki mobbing süreci, kişilerin yalnızlaştırılması ile birlikte çalışır ve mağdurların enerjileri neredeyse tükenmiş haldedir, kendilerine ve kabuklarına çekilirler. Eee, ne yapalım o zaman, susup oturalım mı?

BF00B28B-4A4C-4EFA-8874-7893849454F7

NE YAPMALI?
Bu yazıyı buraya kadar okuduysanız, “tek yol devrim” demiş olduğunuzu sanıyorum. Eh, haksız sayılmazsınız ama sloganlardan hoşlanamadım bir türlü. İzninizle farklı bir şekilde dile getireceğim.
Mobbing, çalışanların bilgi kaynaklarını kirleten kurumsal bir işleyişe sahiptir, ülke gündemine ait bilgi kaynaklarının kirlenişiyle benzerliği şaşırtıcıdır. Bu nedenle kişilerin kendilerini koruyabilmesi pek mümkün olmadığı gibi kendini hayatın akışına bırakanların bu kirliliğin bir parçası olmaları kaçınılmazdır. Kendini akışa bırakmamak, kulaktan kulağa yayılan şayialara kapılmamak, tüm bilgi kaynaklarını sorgulamak ve sorgulama tekniklerini öğrenmek, kişisel birikimin/donanımın geliştirilmesi olmazsa olmazlarımızdır. Ve en önemlisi “mobbing mağduruyum” diyen her kişi, kurum içi örgütsel yapılar, meslek örgütleri, arkadaşlar vb. tarafından “ama” sözcüğüne bakılmaksızın öncelikle ciddiye alınmalı ve müdahale edilmelidir. Asla gözden kaçırılmaması gereken nokta, mobbingin kişisel bir yıldırı yönteminden ibaret olmadığı, ideolojik bir aygıt olduğu gerçeğidir.
Neredeyse kanarya severler derneğine bile razı olacak hale geldik ama o kadar da değil. İçinde yaşadığımız, çalıştığımız mikro dünya ile ülkenin büyük resmini birlikte görebileceğimiz, ayakta kalabileceğimiz tek yol dayanışmayı önceleyen örgütsel bir duruştur; kanarya severler değil ama…

Not: Bu yazıda kullanılan tüm görseller Pixabay internet sitesinden alınmıştır.

*1944’te Ingrid Bergman ve Charles Boyer’in rol aldığı Gaslight filmini izlemenizi ve bir psikolojik şiddet ve istismar yöntemi olan Gaslighting kavramını incelemenizi öneririm.

 

BEDDUAMDIR BU DİYARA

Anadolu insanının tarih boyunca karşılaştığı zalimliğe ve zulme karşı duygularını aktardığı sözlü kültür alanları içinde en önemlilerinden biridir kargışlar (beddua).

İlk kez bir kargış denemesi yaptım; akıllarını makamla, unvanla, oturduğu koltukla bozanları kargışladım.

Kaynak belirtmek kaydıyla paylaşabilirsiniz.

BEDDUAMDIR BU DİYARA

Bir adı olmalı insanın, san ne ola?
Edindiği sanı adı sananlar,
Maharetlerini yek sayanlar,
Tuvalet ibriğine kulp ola!

Bir yeri olmalı insanın acunda, koltuk ne ola?
Kendi cirmini Kaf dağında köşk bilenler,
Bokunu zamk sayıp koltuğuna yapışanlar,
Eşeğin şeyine konan kelebek ola!

Doğan Alpaslan Demir

2518DB9A-0DCE-4ACD-B186-6B6AF41EBAC2

Mini sözlük:
San: Bir kimsenin işi, mesleği veya toplum içindeki durumu ile ilgili olarak kullanılan ad, unvan, titr.
Cirim: Hacim
Yek: Bir, tek
Acun: Dünya

NAL BİR MIH İKİ

PDF indir

KİTAP TANITIMI

Kitap adı: 

NAL BİR MIH İKİ

Masal, şiir, tarih harmanı yazılar

Kitabın sunuluş şekli:

E- Kitap/  PDF

Sayfa sayısı:

180

ISBN: 978-605-68108-4-8

Fiyatı: Ücretsiz

Bu kitap, öncelikle, size keyifli bir okuma deneyimi vadediyor; kendinizi, Arthur Rimbaud’un tayfalarını kaybetmiş, denizlerde oradan oraya sürüklenen sarhoş gemisinde bulmanızı dileyerek yazdım bu kitabı. Tarihin “sıkıcı” gerçekleri ile masallar kaynaşsın, şiir aralarında oynaşsın istedim, destanların ve mitolojinin dizeleri birbirine dolansın diledim.

Güzel okuyun…

 

PARALI DOKTOR

Hekimlik mesleğinde 34 yılı doldurmama birkaç ay kaldı. Bu sürenin çok küçük bir bölümünde serbest/özel hekimlik yapmak zorunda kaldım. Tüm muayenehane deneyimlerim sürgün ve/veya işsiz kaldığım dönemlere tekabül ediyor. Her keresinde hekimliği kıvırmakta sorun yaşamasam da akçalı işleri beceremediğimden yürütemedim muayenehane işini.

Bir anımı anlatacağım kısaca: 1995 veya 1996 yılı olmalı. Bir gün yaşlı ve yoksulluğu her halinden belli bir bey amca geldi muayenehaneme. Muayene bitti, reçete yazacağım ama beni bir telaş, sıkıntı aldı. Bu amca nasıl alacak bu ilaçları. Muayene ücretini ise zaten almayacağım. Uzatmayalım, ilaç firmalarının yarım porsiyon ilaçlarını birleştirip reçeteyi tamamladım, amcanın hayır duaları ile yolcu ettim hastamı. Aradan bir ay mı geçti, iki ay mı hatırlamıyorum, muayenehanemin yakınlarında burun buruna geldik bu bey amcayla. Sordum, “nasıl oldun amcacım, daha iyi misin, maşallah çok iyi görünüyorsun, ilaçlar iyi gelmiş sana…” Aldığım cevap fenaydı:

“Doktor bey oğlum, ben senin verdiğin ilaçları hiç kullanmadım. Senden sonra kızım beni paralı bir doktora götürdü, onun ilaçlarını kullandım.”

Akıllı bir adam bu deneyimden ders çıkarır, akçalı işlerle ilişkisini düzeltirdi. Ama nerdeee… Aradan 20 kusur yıl geçmiş, akıl aynı akıl. Hani bir laf vardır, “akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını almış.”

Yarın itibarıyla NAL BİR MIH İKİ adlı kitabım yayınlanıyor. 180 sayfa, 14 aylık emek, kitapta gösterdiğim kaynak sayısı 124. Bu dördüncü kitabım olacak. Diğer kitaplarım gibi yine e- kitap ve yine ücretsiz… Neden bir türlü “akıllanmadığımı” ve niye ücretsiz e- kitapta ısrar ettiğimi çok yakında bir yazıyla açıklayacağım.

Kitabın elinize geçmesine az kaldı. Güzel okuyun.

Edit: 13 Nisan 2018

Kitap yayınlandı. Kitabı aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.

https://www.publitory.com/e…/1203-nal-bir-mih-iki-masal-siir

Nomoi

“Bir kişinin toplumu adaletsizlik yapmadan tek başına yönetmesi olanak dışıdır. Bu nedenle de yasalara (Nomoi) gereksinim vardır.” Platon söylüyor, 2500 yıl önce.

B358966C-5B6B-4D80-BAED-0CD9A441BEFE

Kaynak: Pixabay

Platon bu iddiasını ortada bırakmaz, bu yasaları kimin saptayacağını da sorgular. Platon’un kuramına göre yasa koyucu akıl aracılığı ile toplumun ihtiyaçlarına uygun bir kurallar bütünü ortaya koyabilir, koymalıdır; yasalar belli bir sınıfın değil tüm toplumun mutluluğu ile ilgilenecekse, filozoflar yoksul bir yaşam sürmeye zorlanarak devleti yönetmelidir. Kısacası Platon’un kurduğu hayal, Sinoplu Diyojen gibi fıçıda yaşayan bilge filozofların dünyayı yönetmesidir.

Akıllı adamdır Platon, içinde yaşadığı toplumun nasıl örgütlenmiş olduğunu, adaletin ne mene bir kurmaca olduğunu görür. Yasalar adlı 12 kitaptan oluşan eserinde Kleinas ile Atinalı tartışır:

ATINALI: Yani, “adalet güçlünün işine gelendir.”

KLEINIAS: Daha açık konuş.

ATİNALI: Aslında şöyle: yasaları devlette her zaman güçlü olan koyar diyorlar. Doğru mu?

KLEINIAS: Doğru.

ATINALI: Ve dendiği gibi, yönetimi ele geçiren bir halkın ya da başka bir yönetim biçiminin, hatta bir tiranın her şeyden önce yönetimini sürdürmek için kendisine yararlı olandan başka bir yasa çıkarmak isteyeceğini mi sanıyorsun?

KLEINIAS: Elbette ki hayır.

ATINALI: O halde, yasaları çıkaran, bunları çiğneyeni suç işledi diye cezalandıracak ve bunun adalet olduğunu söyleyecektir, değil mi?

KLEINIAS: Öyle görünüyor.

Platon, iktidar aygıtıyla adalet arasındaki ilişkinin şifrelerini çok net olarak gözümüze sokmaktadır.

On sekizinci yüzyılda cinayet

Bursa’da 18. yüzyılda işlenen bir cinayet vakasını dönemin belgelerine dayanarak inceleyen Osmanlı Tarihçisi Suraiya Faroqhi, Osmanlı Devleti’nin, yol kesicilik söz konusu olmadığı sürece cinayet vakaları ile oldukça az ilgilendiğini iddia ediyor.

80FAF575-52AE-4D77-A8F7-9D813ACA08B9

Suraiya Faroqhi Kaynak: Wikipedia

“İslam hukukuna göre sadece yollarda meydana gelen soygun ve adam öldürmeler doğrudan doğruya hükümdarın ilgi alanına girerken “sıradan” cinayetler akrabalar tarafından takip ediliyordu. Akrabalar kısas veya diyet talep edebilirlerdi.”

Faroqhi’nin anlatımına göre Bursa’nın şöhreti pek de parlak olmayan Şehreküstü mahallesi sakinlerinden Tuti adlı bir kadın evinde öldürülmüş olarak bulunmuştur. Ancak akrabalarının iddiasına göre ceset, Şehreküstü mahallesinin diğer birkaç mahalleyle sınır olduğu bir bölgede bulunmuş ve oradan evine getirilmişti.  Tuti “kötü” tanınan bir kadındı ve “erazil ve eşkıya”yı evine kabul ediyor, içkili toplantılarda ağırlıyordu. Katilin kim olduğunun bilinmeyişi bir tarafa cesedin bulunduğu iddia edilen yer hukuki anlamda önem taşıyordu.  Çünkü dönemin hukuk kurallarına göre “ölü bir beden bir Osmanlı sokağında bulunur ve katil ortaya çıkarılamazsa, cesedin yattığı yerdeki mahalle sakinleri hayatta kalana diyet ödemeye mecburdular.” Hatta ödenen kan parasına (diyet) Osmanlı Devleti öşr-i diyet olarak tabir edilen bir vergi koymuştu.

Faroqhi’nin incelemelerine göre cinayeti işleyenleri bulmak için pek fazla girişimde bulunulmamıştır. Oysa aynı dönem belgeleri öldürülenin “hatırlı” bir kişi olması durumunda katillerin bulunması konusunda daha ciddi çabalar gösterildiğine işaret ediyor. Bu vakada kurbanın varislerini ilgilendiren konu paradır; cesedin bulunduğu yerin çevresindeki mahallelileri baskı altına alarak İslam hukukuna uygun olarak diyet almaya çalışmışlar, mahalle sakinleri de diyet ödememek için hukuki girişimlerde bulunmuşlardır. Bu olayda katilin bulunması ile adalet arasında ilişki kurulmamış, kurmaya gerek de duyulmamış olduğu anlaşılıyor. Adalet; devlet için diyet vergisi, mahalle sakinleri ve Tuti’nin yakınları için ise diyet parasıydı. Davanın nasıl sonuçlandığına dair elimizde belge bulunmuyor ama olasıdır ki kendilerine diyet ödenmesini isteyen Şehreküstü mahallesinin şehre küskün sakinlerinin adalet arayışları sonuç vermemiştir.

Sümer kralı Ur-Nammu

0AEA9E6A-F13E-4248-8A1B-F2D7102D619E

Kaynak: Pixabay

Bildiğimiz en eski yazılı yasalar MÖ 2100 dolaylarına tarihlenen Sümer Kralı Ur-Nammu’ya aittir. Ur-Nammu yasalarının yedincisi zina yapan kadının öldürülmesine hükmeder. Hakkındaki zina suçlamasına ait kanıt bulunmadığı hallerde kadın nehre atılır, ölürse suçlu, kurtulursa masumdur. Günümüzden 4000 yıl önce yaşayan bir Sümerli kadın için adalet arayışının anlamı, atıldığı nehirden sağ olarak çıkabilmektir. Nehrin kıyısında infazı izleyenler için kadının ölümü de yaşaması da adaletin tecellisi anlamına gelir.

Aisopos Masalları ve adalet

2F3B548B-C573-40E4-8A50-C8B99ABC9624

Velázquez – Esopo (Museo del Prado, 1639-41) Kaynak: Wikipedia

Masal bu ya, dişi bir kartalla dişi bir tilki arkadaş olmuşlar. Birbirlerine yakın olmak için beraber oturmaya karar vermişler. Bir ulu ağacın tepesine kartal, ağacın dibindeki çalılıklara da tilki yerleşmiş. İkisi de yavrulamış. Bir gün tilki ava çıktığında kartal tilkinin eniklerini yakalayıp yuvasına taşımış. Yavrularıyla beraber yemişler yavru tilkileri. Tilki dönünce anlamış durumu, anlamış ama ne yapabilir, ulu bir ağacın tepesinde oturur durur kartal. Gözü yaşlı anne tilki adalet isteğiyle yanıyormuş. Sonunda da isteği yerine gelmiş. Tanrılara adanıp ateşte pişirilen bir et parçasını çalmış kartal; nedir, etten sıçrayan bir kor parçası parlamış bir anda. Alevler sarmış kartalın yuvasını. Henüz uçamayan kartal yavruları doğru tilkinin önüne düşmüş. Anne tilki, kartalın yavrularını yiyerek adaletin yerine gelmiş olduğunu düşünüyormuş. Adaletin intikam almaktan ibaret olduğunu düşünen ve zalime gücü yetmeyen toplumların kaderidir, aynı tilki gibi ilahi adaletin tecellisini beklerler.

Ölüm pornocuları adalet peşinde

7A2BF032-1A77-49E8-A59E-7B0A3FF4A388

Görsel kaynağı: Pixabay

İnsan toplulukları bir arada yaşayabilmenin kurallarını hukuk sistemi adını verdikleri toplum sözleşmeleri ile ortaya koyarlar. 21. Yüzyılda insan uygarlıklarının geldiği nokta göz önüne alınırsa bu toplum sözleşmelerinin asgari bazı şartları sağlaması beklenir. Yani seçme ve seçilme hakkı, yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, yargı karşısında eşitlik, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, bireylerin bedensel ve psikolojik bütünlüğünün sağlanması, gelir düzeyleri farklı bile olsa bireylerin kendini var etme ve geliştirme hakkı, örgütlenme ve kurumlaşmayı da içeren azınlık hakları net olarak tanımlanmış olmalıdır. Bu koşulların sağlanmadığı totaliter toplumlarda adalet arayışı, var olan hukuki sistemin onaylanması anlamı taşıyacaktır. Biraz açık sözlü olmak gerekirse, totaliter rejimlerde adalet talebinin ardında, Bursa’da 18. yüzyılda öldürülen Tuti’nin yakınlarının “diyet hesaplarına” benzer bir arka planın çalıştığı göz önünde bulundurulmalıdır. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi insanları eşit sayar ama Kızılderili ve zencileri insan olarak saymaz. Bu şartlar altında “Kızılderililer ve zenciler için adalet istiyoruz” diyenlerin samimiyetlerinden kuşku duyulmalıdır. Daha önemlisi, zenci ve Kızılderilileri kullanarak nasıl bir çıkarın peşinde koştukları sorgulanmalıdır.

013EE4CC-64C5-4830-BA86-C1791B48DF2C

Kaynak: Pixabay

Günümüzde ülkemiz toplumunun önemli bir kesiminin adaletin tecellisi için beklentisi, 4000 yıl önce nehre atılan kadının akıbetini izleyen ölüm pornocuları ile aynıdır. Sümer Kralı Ur Nammu’nun kendi iktidarını sağlamlaştıran yasalarını sorgulamak ve değiştirmek yerine, adaleti kadının nehirle olan mücadelesinde gören siyasal duruşun 4000 yıldır insanlığa zerre kadar yararı olmamıştır. Değiştirelim, değişelim o zaman.

Kaynaklar

1-     Hannah Arendt, Sivil İtaatsizlik, Ayrıntı Yayınları, 1997, İstanbul.

2-      Noemi Levy- Alexandre Toumarkine, Osmanlı’da Asayiş, Suç ve Ceza, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007.

3-     Doğan Alpaslan Demir, Mülkün İktidarında Vuslat, Mukavemet Dergi, Sayı: 6, Ağustos 2017.

4-     Aisopos Masalları, Çeviren Nurullah Ataç, Yapı Kredi Yayınları, 2010.

5-     Platon, Yasalar, Kabalcı Yayınevi, 2007.