Aylık arşivler: Mayıs 2018

ÖMER FARUK TOPRAK- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ömer Faruk Toprak, 1920- 20 Ağustos 1979 yılları arasında yaşamıştır. 1940 kuşağı Toplumcu Gerçekçi şiirinin en güçlü kalemlerinden biri olarak kabul edilir.

İstanbul Çarşamba’da doğmuş olup babası İlâhiyat Fakültesi müderrislerinden İsmail Hakkı’dır, Arapça, Farsça bilir, Divan Edebiyatı uzmanıdır. Annesi ise, Gönen’in ünlü Kara Kadı’sının kızıdır. Ömer Faruk Toprak 1973 yılında, çocukluğunu ve gençliğini tüm yalınlığı ile anlatmıştır:

İstanbul’da doğmuşum. Yedi yaşıma kadar Fatih’te geçti çocukluğum. O yılların bende en etkili izlenimi Haliç’ti. Haliç’in kıyısındaki tersaneler, ufak gemi yapım yerleri ve irili ufaklı gemilerdi bütün dünyam. Sultan Selim Camiinin avlusunun kenarındaki alçak duvarlara oturur, oradan Sütlüce’ye ve Galata köprüsüne kadar görünen Haliç’i dakikalarca seyrederdim. Bazen Camcı Yokuşu’ndan Haliç Fenerine iner, saatlerce oradaki yaşamı izlerdim. Haliç’in üzerinde masmavi bir dünya vardı sanki. Şimdi ne zaman Haliç’i bir kayıkla, bir küçük gemi ile geçsem, hep o yıllar öncesine yaklaşırım. Belleğimde kırık dökük çizgilerle, ama hiç kaybolmadan duran Fener, Cibali, Balat, Ayvansaray kıyılarına iner gözlerim. Çocuk belleğimde uyumuş kalmış dizeler geçer kulaklarımdan. 

Yedi yaşıma gelince ailecek Gönen’e gittik. Annem Gönen’liydi çünkü. O sıralar yedi yaşını bitirmiş küçükler alınırdı ilkokula. Ben de okula yazıldım. Eski harfleri iki ya da üç ay okuduk. Tam öğrenmeye vakit kalmadı. Yeni harflerle öğretim başladı. İstanbul’da Haliç kıyısındaki yaşamdan iyice uzaklaşmış, kerpiç evlerin, dar sokakların, şayak elbiseli insanların dünyasına inmiştim. Gaz lambalarının ışığında, ama daha gerçekçi konuşursak bir küçük kasabanın hemen hiç değişmeyen ortamında kaldım tam altı yıl. İlkokul bittikten sonra bir yıl ortaokula gidemedim. Gönen’de yoktu çünkü böyle bir okul. İlkokuldan sonraki o bir yılım okul kitaplarının dışında, edebiyat eserleri okumakla geçti. İlk okuduğum eserler, Maksim Gorki’nin Arkadaşım, Oscar Wilde’nin Mutlu Prens, Beecher Stovve’un Kamçılı Uygarlık öbür ismi ile Tom Amcanın Kulübesi ve Nazım Hikmet in Gece Gelen Telgrafı’dır. Rastlantı olarak, bu kitaplar geçti elime. Çünkü hangi kitabı bulursam onu okuyordum.

İlk edebiyat tutkumun başladığı o yıldan sonra, İstanbul’da Gelenbevi Ortaokulu’na başladım. Okulun birinci sınıfında iken 1934’de ilk yazım Zavallı Çocuk, Mektepli Gazetesi’nde yayınlandı. Fakat Gelenbevi’de bir üçüncü yılımı geçiremedim. Dünyasından bıkmış, Türkçe öğretmenlerinde iki yıl okuduktan sonra, yeni öğretime başlayan Kumkapı Ortaokulu’na geçtim Türkçe öğretmenimiz kırmızı sakallı Baha Beydi. Bana ilk kez edebiyatı açtı bütün derinliğine. Şiir denemelerine de onun anlattıklarını öğrenerek girdim. İlk iki sınıfı İstanbul Lisesinde Orhan Seyfi ve Hakkı Süha’dan okuyarak geçtim. Orhan Seyfi, çok dar bir edebiyat çerçevesi içinde idi. Ne bilgisi ne öğretmenliği vardı. Hakkı Süha edebiyatı biliyordu ama, öğretemiyordu. Lise son sınıfa gelince babamı yitirdim. Bu yüzden, Lise son sınıfı Kütahya Lisesinde okudum. Eflatun Cem Güney’di hocamız. İyi bir edebiyat öğretmeni idi ama, onun verdiği bilgileri aşmıştım ben artık. Yayın alanına adımımı atmıştım. Daha dokuzuncu sınıfta iken Servetifünun-Uyanış dergisinde ilk şiir denemelerim yayınlanmıştı. Lise son sınıfta iken Varlık, Dikmen, Yeni Edebiyat, İnkılâpçı Gençlik dergi ve gazetelerinde şiirlerim, yazılarım yayınlanmıştı. Liseden sonra İstanbul Hukuk Fakültesinde okudum. O sıra yeni kuşağın edebiyat çevresi iyice hareketlenmişti. Her yıl birkaç dergi çıkıyor, üç beş ya da on sayı devam ettikten sonra yitip gidiyordu ortadan. 1942 yılında beş-altı arkadaş Yürüyüş dergisini çıkardık. On sayı sonra yasa dışı emirlerle kapatıldı dergimiz.

1943 yılında ilk şiir kitabım İnsanlar yayınlandı, ilgi gördü. 1945 yılında Ankara’ya gittim. Ekmek derdimiz başlamıştı.”

Petrol Ofisi’nde 26 yıl çalışan Ö.F.Toprak, kendi isteğiyle Petrol Ofisinden 1972 yılında emekliye ayrılmıştır.

Ömer Faruk Toprak ömrü boyunca şairin topluma karşı bir sorumluluğu olduğunu savunmuştur. 1968 yılında “Kim Ozan” başlıklı makalesinde şunları yazıyor.

“OZAN olmak, yirminci yüzyılın ikinci yarısında toplumsal sorunları bilmekle başlıyor ilkin. Çağımızın gerçeklerini, halk yararı açısından incelemez ve bir yargıya, bir bileşime varamazsanız, şiir bir falcılık kulübesine girer, afyon çekmeye başlayan bir kişinin düş ve görüntü evrenine götürür sizi. Salt güzellik peşinde koşmak, salt süslemecilik değil ozanın işi. Halkı getirmeli, halk tutkusunu getirmeli yapıtlarına. Önce ülkesini tanımalı, ülkesinin her köşesindeki insanları öğrenmekle başlamalı görevine. Yaşam denemelerinden geçerse, uyuşukluğu kırar; çağının dramından yeni bileşimler çıkarır. Sert zamanları, yaşamanın tadını, küçük çerçevelerden sıyrıldığını açıkça söylemelidir. Büyük bir çağ, yeni bir çağ bizimki. Kendini yeniden tazeleyebilirbugünkü ozan.
Şiirleri ile yeni bir dünya getirmiyorsa, yeni bir dünyaya bakmasını sağlamıyorsa, insanların yüreklerinde duygusal bir açılım yaratmıyorsa, gerçek bir ozan karşısında değiliz demektir.”

Ö.F.Toprak’ın bu fikriyatı şiirlerine tüm coşkusu ile yansır.

“iyi insanlar

dalların uçları çatlayacak
toprak ayaklanacaktı,
kerpiç evlerin sofalarında
tarlalara bereket getiren,
yağmurun sesi neredeyse duyulacak
ve gözler biraz dumanlanacaktı.
yüzleri kırışmış ihtiyarlarla
bir hasır üstünde bağdaş kurarak otururduk.
onları,
yarısı kağıt kaplı pencerelerden gelen,
ışık altında,
habersiz bir dikkatle dinlerdim,
mutluluk onlara zaman zaman yaklaşırdı,
iyi insanlardı,
ekmeklerini benimle bölüşecek kadar,
kalplerinin ufukları geniş, iyi insanlardı.”

1940’lı yıllara damgasını vuran Garip şiir akımına yönelik sert eleştirileri vardır Ö.F. Toprak’ın. Garip akımının 1938 yılında Nazım Hikmet’in tutuklanması sonrası sindirilen toplumcu şiirin yerini aldığını iddia eder. 1968 yılında kaleme aldığı bir makalesinde şu satırları okuyoruz.

“Nazım Hikmet’in (17 Ocak 1938) tutuklanışından sonra, onun şiiri, Türk Edebiyatından koparılıp atılmak istendi. Uzun süre, basımevlerindeki dizgi makineleri onun şiirini dizemedi. Oysa o şiir, ulusal toplumcu şiir akımının başlangıç noktası olmuştu. Tuhaf bir rastlantıyla gene 1938’de konuşma diline yatkın, söz oyunu tekerlemeden gelen yeni bir akım başlatıldı. Orhan Veli’nin bobstil şiiri çıkmıştı ortaya. Bu şiir, yüzeysel hece şiirini yadsıyarak, ona karşı gelmişti ama, aslında toplumcu ulusal şiirin yolunu tıkamaktı amaç. Eski ve zengin Türk Şiir geleneğinden yararlanmayı istemiyor, ulusal bir şiir kurma çabasını aklının ucundan geçirmiyordu. Gerçeküstü Fransız şiirinin bazı örneklerini kopya ediyordu.”

Ömer Faruk Toprak yazar Füruzan Toprak ile evlidir. Füruzan bir röportajında eşiyle olan evliliğinden bahseder.

“Ömer Faruk Toprak ile evlenmemde rol oynayan etkenlerin başında gelir onun sanatçı kişiliği. Öbür özelliklerine, gerçek sanatçı kişiliğini ekleyince, idealimdeki erkeği buldum onda.”

Ömer Faruk Toprak’ın 1942 yılında çıkardığı Yürüyüş Dergisi ile ilgili olarak ölümünden iki yıl önce yazdığı şu satırlar edebiyat tarihimiz açısından büyük önem taşır.

“Yürüyüş” dergisini 1942-43 yıllarında yayınlamıştık. Ben o zaman 22 yaşında idim. O yıllarda İnönü’nün açık faşizmi vardı. Bugün ülkemizde örtülü parlamenter faşizm var. İki dönemi de yaşamış bir kişi olarak, hemen belirteyim. İnönü dönemindeki faşizm daha acımasız daha sertti. Bugün bir dergi ya da gazete imtiyazı almak gayet kolaydır. 1942’de çok zordu. Hatta olanaksızdı. Biz bu yüzden Fazıl Mahmut Ülküer adında bir öğretmenin çok önce aldığı imtiyaza dayanarak ve her ay kira ödeyerek Yürüyüş’ü on sayı yayınlayabilmiştik.”

Ömer Faruk Toprak’ın “Salıncak” başlıklı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“salıncak

durup dinlenmeden akan bir ırmakla
binsek ağrı dağının salıncağına
kolan vursak en hızlı rüzgârınla
ne güzel bir orman dolusu yeşil yaprakla
geçip gitmek kilometrelerce ıssızlığı
sen yaşamanın türküsünü sümbüle sor
gömütlerin pembe çiçeklerini geride bırak
durup dinlenmeden ateşler yak
alevler sönse bile kalır biraz kor
yunus pir sultan dizeleriyle yaşıyor
okudukça bahar yağmuru çiseler içime”

 

KAYNAKLAR

1- Ömer Faruk Toprak, Tüm Şiirleri, Adam Yayınları, 1983.
2- Füruzan Toprak, Ömer Faruk Toprak’ın Düz Yazıları, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Şiirli Cumalar adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

#şiirlicumalar

 

 

 

 

MAHMUD DERVİŞ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair çağdaş Arap edebiyatının en önemli isimleri arasında sayılan Filistinli Mahmud Derviş, 1941- 2008 yılları arasında yaşamıştır.

Filistin’in savaş ortamında dünyaya gelmiştir Mahmud Derviş. Filistinli şair Tevfik Zeyyâd’ın “Çatışma ortamında, çocuklar adam doğar” deyişine uygun olarak bütün yaşıtı Filistinliler gibi çocukluğu çalınmış olarak doğmuş ve büyümüştür. Doğduğu yıllarda Filistin İngiliz mandası altındadır, Siyonist çetelerin baskısı altında ailesi ile beraber Lübnan’a yerleşirler, mültecilik ile ilk tanışıklığıdır bu. Erişkinlik çağına gelince gençlik yıllarını şu satırlarla anlatıyor Mahmud Derviş:

“Yunanistan’a gitmek istiyorsun. Ülkendeki yetkili makamlara pasaport başvurusu yaptığında, Filistin’deki savaş sırasında baban ya da yakınların ülkeden ayrılırken seni de yanında götürdüklerinden dolayı, vatandaşlığının olmadığını keşfediyorsun. Oysa sen o sırada küçücük bir çocuktun. Ama o dönemde savaştan kaçıp bilahare gizlice ülkeye dönmüş olanların vatandaşlık hakkını yitirdiklerini öğreniyorsun. Pasaporttan vazgeçip, bir ‘Laissez-Passer’ (bir tür seyahat belgesi) talep ediyorsun. Bu kez de ülkende ikametinin olmadığını, dolayısıyla bir ikametgâh belgesi alamayacağını keşfediyorsun. Bunun ancak bir şaka olabileceğini düşünerek, durumu bir avukat dostuna aktarıyorsun. ‘İşte buradayım: Ama ne vatandaşım, ne de ikametim var! Öyleyse ben neredeyim ve de kimim?’ diyorsun. Şaşkın bir edayla, kanunun onlardan yana olduğunu ve de kendi varlığını kanıtlamakla mükellef olduğunu öğreniyorsun. ‘Var mıyım yok muyum’ diye İçişleri Bakanlığı’na başvuruyorsun. Bana bir filozof getirin, kendisine varlığımı kanıtlayacağım. Felsefi açıdan var olduğunu, ama hukuken yok olduğunu idrak ediyorsun”.

mahmud derviş

KAYNAK: Wikipedia

1961’de Yahudi ve Arapların birlikte çalıştıkları İsrail Komünist Partisi’ne (Rakah) üye olur. Partinin yayın organları El-‘lttihâd gazetesinde ve El-Cedîd dergisinde çalışır. Sekiz yıl boyunca pek çok kez gözaltı, tutuklanma ve ev hapsi yaşar. Yüksek öğrenim görmesi de engellenir. 1970’de Moskova’ya gider ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar.

Genç bir Komünist için Moskova, Vatikan konumundaydı. Ama ben, Moskova’nın bir cennet olmadığını keşfettim”

1971’de Kahire’ye yerleşir ve El Ehram gazetesinde çalışmaya başlar, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne üye olur. 1981 yılında Beyrut’ta El-Kermil adlı bir edebiyat dergisi çıkarmaya başlar. 1982 yılında İsrail’in Beyrut kuşatmasını yaşar ve yeniden mülteci durumuna düşer. Suriye, Ürdün, Kıbrıs Rum Kesimi, Mısır, Tunus’tan sonra 10 yıl Fransa’da yaşar. 1988 yılında FKÖ’nün Yürütme Kurulu’na seçilir ve Yaser Arafat’ın danışmanlığını yapar. Ancak 1993 yılında Filistin ile İsrail arasındaki Oslo Antlaşması sonrasında Filistin için adil olmayan koşullar getirildiği düşüncesi ile Yürütme Kurulu üyeliğinden istifa eder. Bu konudaki açıklaması şöyle olmuştur.

“Zaten asla bir siyasetçi olmadım. FKÖ’de sembolik bir rolüm vardı. Taraflar arasındaki gerilimi yumuşatmaya çabalıyordum. Gelecekte, bedbaht bir antlaşmanın sorumlusu konumuna düşmek istemiyordum”

mahmudderviş yaser arafat

Yaser Arafat ve Mahmud Derviş

2000’li yıllarda Hamas ile El Fetih arasındaki iç savaşta Filistinlilerin birbiriyle çatışmasında, her iki tarafı da ağır biçimde eleştirir.

Ağustos 2008’de Texas’taki Houston Memorial Hermann Hastanesi’nde geçirdiği üçüncü açık kalp ameliyatı sonrasında hayatını kaybeden ünlü şairin naaşı, ABD’den Filistin’e getirilerek Ramallah’a defnedilmiştir.

derviş mezarı

Mahmud Derviş’in Ramallah’ta bulunan mezarı.

Mahmud Derviş’in şiire ilgisi ilk gençlik yıllarında başlamıştır. Nazım Hikmet, Louis Aragon ve Pablo Neruda’nın şiirlerinden etkilenmiştir. Her ne kadar Filistinli bir direniş şairi olarak ünlenmişse de kendini bu tanımın içinde sınırlamaz. Kendi şairliğinin gelişimini şu satırlarla anlatıyor.

“Belirli koşullar altında, muayyen bir yerde bulunduğum sırada, kimlik hakkını savunan bir şiir yazmış; Kaydet! Arabım’ demiştim. Bir müddet sonra tenime yapışan bu şiir, siyasi bir kimliğe dönüşme riskini de beraberinde getirdi. Nereye gitsem, benden bu şiiri okumamı istiyorlardı. Bu tür taleplere boyun eğen biri olsaydım, kendimi asla geliştiremezdim. “Celîle’de Ölüyor Kuşlar” adlı kitabım, şiirsel değişimimin ilk göstergelerinden biri olmuştu. Bu, arkadaşlarımın ve yoldaşlarımın bazılarının çalıştığı basının bana adeta kazan kaldırmasına yol açmıştı. Sözcüğün en dar anlamıyla simgeci bir şair olmakla, sözlerimden caymak ve daha önceki şiir anlayışımı bırakmakla, toprak ve yurdumuzla arama mesafe koymakla suçlanıyordum. Yanlış anlaşılmalar baştan beri yakamı bırakmasa da ben, bu ‘çekici hapishane’ye ve bu ‘hırçın aşk’a karşı sürekli direndim. Hatta, okurun artık reddetmeye başlayacağı daha ‘zor’ şiirler yazdım. Okurlar da, daha zorlarını yazabileceğimi unutmaksızın, gitgide beni kabul etmeye başladılar”

Derviş kendi deyimiyle siyasete “angaje” şiirler yazmak zorunda kaldığını itiraf eder. Savaş koşulları, katliamlar, çocuk ve gençlerin ölümü, sürgün ve acılar karşısında bunun kaçınılmaz olduğunu söyler. Sloganik şiirden hoşlanmadığını söyleyerek bu konuda şunları yazmıştır.

“Şiir aracılığıyla davaya sürekli hizmet etmek isteme takıntısının anlamı yok. Zira bunun ne şiire faydası vardır, ne de Filistin davasına”

Derviş, şiirlerinde mitoloji ve “İbrahimi dinlerden” de beslenmiştir. Müslüman bir ailenin çocuğu olmakla beraber İbranice öğrenir ve Tevrat’ı özgün dilinden okur. İşgalci İsraillilere onların dili ve barış sembolleriyle seslenir.

Mahmud Derviş, mağlupların, kaybedenlerin, ezilenlerin, katledilenlerin şairi olarak tanımlanabilir. Kendini şu şekilde anlatıyor Derviş.

“Kaybedenler safında yer aldığım kesin. Yaşadıkları bozguna ait bir iz bırakma hakkından yoksun bırakılmış, bunu haykırma olanağından mahrum kılınmış kaybedenler… Ben bu bozgunu dile getirme yanlışıyım. Ama bunun, teslim bayrağı çekmekle hiçbir ilgisi yok. (…) Bozgunu haykırmak, kaybettiğimizi kabul etmek ve söylemek, şair olarak en doğal hakkım. Ben Truva’dan yanayım. Zira Truva bir kurbandır. Aldığım eğitim, varoluş biçimim ve deneyimlerim açısından ben de bir kurbanım”

Derviş, uluslararası pek çok ödülün de sahibi olmuştur. Asya-Afrika Yazarlar Birliği’nin Lotus Ödülü (1969), SSCB’nin Lenin Barış Ödülü (1983), Lannan Kültürel Özgürlük Ödülü (2002), Prens Claus Ödülü (2004), bunlardan sadece bazılarıdır.

Mahmud Derviş’in bu hafta için seçtiğim “Biz kaybettik Aşk da Kazanmadı” adlı şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

“BİZ KAYBETTİK AŞK DA KAZANMADI

Biz kaybettik, aşk da kazanmadı hiçbir şey

Çünkü sen aşksın ey aşk, nazlı bir çocuksun!

Kırıyorsun göğün biricik kapısını,

söylemediğimiz tüm sözleri! Çekip gidiyorsun

Nice gülleri göremedik bugün. Zincirlenmiş yüreğin

sıkıntılarını

yıkıp geçemedi nice caddeler!

Yaşlan bizi gâfil avlayan nice kızlar

yürüyorlar göremediğimiz bir yöne… Kişnemeye!

Uyurken nice marşlar nazil oldu içimize.

Süzülüp indi nice hilâller

dinlensin diye yastıkta. Nice öpücükler çaldı kapımızı

evimizden uzaktayken bizler

Kayalıklarda ekmeğimizi ararken, çalışırken

kayboldu uykumuzdan nice düşler!

Nice kuşlar kanat çırptı camlarımızda

ertelenmiş bir günde, oynaşırken prangalarımızla

Kaybettik durmadan, aşk da kazanmadı hiçbir şey

çünkü sen nazlı bir çocuksun ey aşk!”

 

 

KAYNAK

1- Mahmud Derviş, Biz Kaybettik Aşk da Kazanmadı, Kitabevi Yayınları, Türkçesi Lütfullah Göktaş, 2008.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

VOX NIHILI- Nekrofilik bir toplum olmaya doğru- 2. Bölüm

Belki hoşunuza gitmeyecek ama birinci bölümü okumadan bu yazıyı okumaya yeltendiyseniz geriye dönün ve ilk bölümü okuyun lütfen. İlk bölümdeki açıklamalar olmadan ikinci bölüm size Çince gibi gelecektir.

 

Yin Yang ve diyalektik

Diyalektik sözcüğünün gereksiz kullanımı, paranız olmadığında hatta karşılığı bile bulunmadığı zamanlarda kredi kartı ile alışverişe benzer. Anlamı bilinmeden bolca kullanılır, sol jargona ağırbaşlı, karizmatik bir hava katar. Tartışmalarda diyalektik sözcüğünü ilk kullanan olmak önemlidir, aksi halde söz sırası karşı tarafa geldiğinde sizi “diyalektik düşünmeye” davet eder ve apışıp kalırsınız[i].

Avrupa merkezli fikir ve felsefe tarihinde diyalektik düşüncenin izini sürerseniz sizi Heraklitos[ii] karşılayacaktır. Heraklitos’a göre her şey bir değişim içindedir[iii]. Bu değişimin merkezinde logos[iv] vardır. Akıl ile kavranan kâinat, karşıtların birliğidir, karşıtlar birbirine dönüşür, her şey birbiriyle etkileşim ve dönüşüm halindedir[v].

Heraclitus,_Johannes_Moreelse

Heraklitos. Johannes Moreelse, 1630. Kaynak: Wikipedia

Batı düşünce tarihinin, bazen kendini küçük düşürme pahasına yaptığı en büyük hataların başında Uzakdoğu kökenli düşün dünyasını görmezden gelmesidir. Aslına bakarsanız çok da haksız sayılmazlar, Çin kaynaklı ve diyalektik düşüncenin temellerini atan Yin Yang öğretisi, Heraklitos’tan 2000 yıl daha eskidir.

Çin’in en eski felsefi metinlerinden biri olarak kabul edilen Değişimler ve Dönüşümler Yazması adlı kitap (Yi Çing) M.Ö 2800 yıllarına tarihlendirilmiştir. Bu kitapta, tüm kâinatın iki karşı kutbun birbiriyle dinamik etkileşimi sonucu oluştuğu ve geliştiği ileri sürülmüş ve bu kuram Yin ve Yang olarak tanımlanmıştır. Genel bir kabul olarak insanlık tarihi boyunca ortaya konan tüm felsefi akımlar, siyasal doktrinler, sosyal kuramlar, dini inançlar, bilim ve din felsefeleri üzerine etkili olmuştur[vı]. Bu kurama göre her şey kendi içinde karşıtını barındırır, bu iki kutbun oluştuğu her yerde doğanın hareketlenişine tanık olunur. Beyin iki hemisferden (yarı küre) oluşur, canlılar dişi ve erildir, her duygu, fikir, arzu kendi karşıtını yaratır. Simgesi ise bir daire içinde yer alan siyah ve beyaz balığa benzer birbirine sarılmış iki figürdür. Yin ve Yang, başta Taoizm olmak üzere Budizm, Hinduizm vb. dinlerin içine nüfuz etmiş, zamanla bu dinlerin ana öğretilerine karışmıştır. Nedir, Yin ve Yang, günümüzden beş bin yıl önce insanların yaşamı, doğayı ve evreni anlamak için geliştirdikleri diyalektik düşüncenin ilk örneğidir.

taijitu-161352

Kaynak: Pixabay

Yin Yang ve nekrofili

“Nekrofilik bir toplum olmaya doğru” başlığı altında bütün bu açıklamaların ne anlama geldiğini merak etmeye başlamış olabilirsiniz, haklısınız! O halde baklayı çıkartıyorum, bazılarınıza tuhaf gelebilecek bir hipotez ileri süreceğim: Biyofili ile nekrofili arasındaki ilişki/çelişki, Ying ve Yang ilişkisinin sonsuz sayıdaki alt çelişkilerinden (kutuplaşmalarından) biridir. “Nekrofilik toplum” gibi önemli bir konuyu beş bin yıllık bir öğreti ile açıklamamı “kuşku verici” bulmuş, Uzakdoğu mistisizminin esrikliği ile yapılmış bir değerlendirme olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Hele ki “diyalektik” eşittir “tarihsel materyalizm” şeklinde bir fikriyatınız varsa bir üst paragrafta bu yazıyı okumayı bırakmış olmalısınız.

İnsanları akıllı/aptal, güzel/çirkin, iyi/kötü şeklinde tasnif etmek ne denli zor ve tehlikeliyse, nekrofilik/biyofilik olarak sınıflamak da o kadar biçimsiz bir çabadır. Her kişinin içinde cesur ve korkak yan bir arada yaşar; biri diğerine dönüşebilir, en kritik kararlarını hangi yanıyla aldığına göre yaşam çizgisi şekillenir. Bireylerin nekrofilik/biyofilik özellikleri, yin ve yang da olduğu gibi bir arada yaşar; birinin diğerine çok baskın hale gelmesi, er veya geç, bireylerin, toplumun, siyasal yapıların, çevrenin ve doğanın yıkımıyla sonuçlanır. Nasıl mı oluyor? Üçüncü bölümde devam edeceğiz…

 

İkinci bölümün sonu

 

Dipnotlar

[i] Eğlenceli ve dikkat çekici bir giriş yapmak amacıyla yazılmıştır. Dikkate almayabilirsiniz.

[ii] Heraklitos (Herakleitos): Efesli Yunan filozofu. (MÖ 535? – 475)

[iii] “Bir ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözünü hatırlayınız.

[iv] Logos: Akıl ile kavrama.

[v] Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, Doğu Batı Yayınları, 2011.

[vı] Bumairimu Abudukelimu, Çin Kaynaklarına Göre Taoizm, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Dinler Tarihi Ana Bilim Dalı, Ankara, 2011.

VOX NIHILI- Nekrofilik bir toplum olmaya doğru

Giriş

Bir yazı dizisine başlıyoruz. Yazının başlığında gördüğünüz Latince “VOX NIHILI” terimini niye kullandığımı yazı serisinin son bölümünde açıklayacağım. “Entellik ve gösteriş budalalığı” damgasını vurmadan önce son bölüme kadar okumanızı rica ediyorum.

Bu seri yazının bölümlerini kısa aralıklarla ve kısa bölümler halinde yayınlayacağım: Yaklaşık olarak iki günde bir yazı…

Siz söylemeden ben yazayım; çok dağınık, hatta “ne alaka” diyebileceğiniz bir üslupla başladım bu yazıya. Bu savruk ve dağınık yazım yöntemini, konunun özelliği nedeniyle seçtim. Son bölümde rastgele savurduğum parçacıkları bir araya getirebileceğimi umuyorum.

Son olarak bir dileğim var; bu yazıdan “kıssadan hisse” çıkartmamanızı ve gerektiği yerlerde “üstünüze alınmanızı” istiyor, bekliyorum.

Hadi başlayalım…

Viva la muerte!

Nekrofili kelimesinin sözlük anlamına bakarsanız “ölü sevici” veya “ölülere cinsel yönelim gösteren bir sapkınlık türü” şeklinde sonuçlara ulaşırsınız. Ünlü Alman düşünür Erich Fromm nekrofiliyi bu dar anlamının dışına çıkararak incelemiş ve bir toplumbilim kavramı olarak yaşam severliğin (biyofili) karşısına yerleştirmiştir. E. Fromm’un 12 Ekim 1936 tarihinde İspanya iç savaşının başlangıcında yaşanan bir olaya ilişkin anekdotu çarpıcıdır[i].

jos-milln-astray-6070c2c0-9beb-453d-945b-1ce0d984351-resize-750

General Millay Astray, Kaynak: Alchetron, The Free Social Encyclopedia

Salamanca Üniversitesi’nde yapılan konferansın konuşmacısı General Millay Astray’dır[ii]. General’in konuşmasının özü iki kelimeden ibarettir: Viva la muerte! (Yaşasın ölüm!) Konuşmanın bitiminde dinleyiciler arasında bulunan Salamanca Üniversitesi Rektörü Miguel de Unamuna[iii] söz alır ve yavaşça ayağa kalkar.

“General Millan Astray’ın toplumun ruhuna egemen olduğunu düşünmek bana acı veriyor. Cervantes’in ruh yüceliğinden yoksun olan bir insanın çevresinde ölüm yaratarak uğursuz bir rahatlık peşinde koşması kaçınılmazdır.”

Unamuno’nun bu sözleri üzerine Millay Astray “Kahrolsun aydın kafalar” diye bağırır. Salonda bulunan Falanjistler generale destek vermek için “yaşasın ölüm” sloganları atarlar. Buna rağmen Unamuna sözlerine devam etmeyi başarır:

“Burası aydın kafaların tapınağıdır. Bu tapınağın kutsal niteliğini lekeleyen sizlersiniz. Kazanacaksınız, çünkü elinizde yeterli kaba kuvvet var. Ama hiçbir zaman insanlarda inanç yaratamayacaksınız. Çünkü inanç yaratabilmek için onları ikna etmeniz gerekir. İkna etmek için de sizde bulunmayan bir şey gereklidir: Akıllı ve haklı bir savaşım verebilmek. Size İspanya’yı düşünün demeyi gereksiz buluyorum. Söyleyeceklerim bu kadar.[iv]

unamuna

Miguel de Unamuno. Görsel kaynağı: Vikipedi.

Son selfie

2016 yılında bir gazetenin internet sayfasında yer alan bir haber başlığı ve haberle birlikte servis edilen fotoğraf, gündemde alaycı bir gülümseme süresi kadar kaldı; oysa cehennemin kapısında olduğumuzun habercisiydi:

“Şehit Eşle Son Selfie!”

ölüm selfisi

Görsel kaynağı: Haber Ekspres Gazetesi, 5 Eylül 2016.

Haberin devamında şu satırlar yer alıyordu:

“Altı ay önce evlenip düğün yapmaya hazırlandığı eşinin, cenazede tabuta sarılıp selfi çekmesi, meydanı dolduranların yüreklerini dağladı.”

Fotoğrafta tabuta sarılıp “selfie” çeken eş ve yanında duran genç kadının kamerayı “süzen” bakışları nekrofilik işaretlerdir.[v]

Nekrofilik

Nekrofili ceset seviciliğinden ibaret değildir. Geçmişe ve geçmişin acılarına saplanma, anısı bulunan nesnelere düşkünlük, güç ve iktidar sahiplerine özenme ve öykünme, hastalıklar ve ölüm üzerine çok konuşma, yaşam konforu ve biçimini değiştirmeye faydası olmayan eşyalara sahip olma duygusu ve hatta narsistik davranışlar nekrofili işaretidir. Tarihin eli kanlı, despot, savaş kazanmış liderlerine tapınma, ülke sınırlarının genişlediği tarihsel dönemlere hayranlık, nekrofilik bir dünya görüşünün temelini oluşturur. Bir toplumda yukarıda tanımladığım özelliğe sahip kişi sayısı ve bu kişilerin yönetsel aygıtlara hâkim olma ve nüfuz etme gücü arttıkça nekrofilik bir topluma olan yatkınlık artar. Bu artış, nekrofilik bireylerin sayısını arttıran bir sürece ve “kuyruğunu ısıran/yiyen yılan” diye tanımlanabilecek bir nefret/şiddet sarmalına dönüşür. Nasıl mı?

Birinci bölümün sonu

 

DİPNOTLAR

[i] Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Payel Yayınları, 1990.

[ii] Jose Millay Astray, 1879- 1954. İspanya iç savaşı sırasında etkin görevler üstlenmiş faşist general. Viva la muerte (Yaşasın ölüm) sloganıyla ünlüdür. Bugün hala hatırlanmasının en önemli sebebi, 12 Ekim 1936’da Salamanca Üniversitesi’nde verdiği söylev sonrası İspanyol düşünür Unamuna’nın kendisine verdiği cevaptır.

[iii] Miguel de Unamuno (d. 29 Eylül 1864, Bilbao- ö. 31 Aralık 1936, Salamanca) Ünlü İspanyol düşünür, Felsefe ve Eski Yunan Dili ve Edebiyatı profesörüdür. Yaşamı boyunca dogmatik düşünce ve baskı rejimlerine karşı mücadele etmiştir. Yazıda anlatılan konferans sonrası Diktatör Franco’ya karşı çıktığı için ev hapsine mahkûm edilmiş ve kısa bir süre sonunda da ölmüştür.

[iv] Unamuna’nın konuşmasını özüne dokunmadan biraz kısalttım. DAD.

[v]  “Şehit eşle son selfie” konusuyla ilgili yazdığım “Ölüm Selfisi” başlıklı yazımı okumak isterseniz: https://doganalpdemir.com/2016/09/09/olum-selfisi/

 

CADILAR, HEMŞİRELER VE DAHASI…

Dört yıllık bir üniversite eğitimi görmüş, bir meslek unvanına sahip ama başka bir meslek grubunun yardımcısı olarak görülen ve çalışan kaç meslek vardır bilmek isterim. Sağlık Bakanlığı uzun yıllar yardımcı sağlık personeli olarak tanımladı onları, sonra hekim dışı sağlık çalışanı oldular, oysa afili bir meslek unvanları var: Hemşire.

12 Mayıs, Uluslararası Hemşireler Günü, bugün sosyal medyayı açmamla kapatmam bir oldu. Kelli felli meslektaşım hekimler “en büyük yardımcımız, sağ kolumuz, biz onlarsız ne yaparız, sağlığın cefakâr ve fedakâr emekçileri” diyerek hemşireler gününe güzelleme yapıyorlar. Meslektaşlarım, “sözcüklere bu kadar takılma” diyorlar, “onlar bizim canımız ciğerimiz” diyorlar; nedir, bir hemşire arkadaşım hekimler için, “onlar bizim canımız ciğerimiz, sağ kolumuz, en büyük yardımcımız” demek “gafletinde” bulunsa kimler nereye sıçrar görmek isterdim.

Hemşirelik tarihinin izi mitolojide hekimlik tanrısı Askleipos’un kızı Hygieia’ya kadar sürülür. Sonra binlerce yıllık bir sıçramayla Florence Nightingale’e gelinir. Asırlar boyunca hemşirelerin/hemşireliğin esamisi okunmamıştır, çok normal; “Ortaçağ’da” ebe ve hemşire mesleklerinin büyük/büyükannesi bilge kadın, “erkek kültürü” tarafından cadı olarak yakılmıştır. Bazıları, “cadı yakmak sadece Hristiyan Avrupa’da var, İslamiyet’te yok” diyeceklerdir; haksız değiller. İslamiyet’te bilge kadını yakmaya gerek duymamışlar, çünkü ya kapatılıp eve tıkılmış ya da soyup esir pazarında satıldığı için bilge olma şansına erişememişlerdir[i].

 

castle-2027871

Kaynak: Pixabay

 

Google’a hemşire yazın, görsellere tıklayın, pişman oldunuz değil mi. Cinsel fantezilere uygun sunulmuş hemşire kıyafetleri içinde kalça, bacak, meme teşhiri yapılan çok sayıda görsel. Üstelik “hassas içerikle” ilgili sınırlandırmalar bile durumu değiştirmiyor. Porno sektöründe en çok rağbet gören cinsel fantezi sunumları arasında yine hemşireler yer alıyor. Size bir ev ödevi: Neden porno sektörü cinsel fantezilerde en çok hemşireleri kullanmaktadır?

Hastaneyi kim yönetir? İlkokulların Hayat Bilgisi dersi sorusu değil, sahiden soruyorum. Evet, bildiniz; başhekim veya eski deyişle baştabip. Sorumu garip buldunuz, hatta hekimseniz belki rahatsız oldunuz. Kafamıza öyle nakşedilmiş, ezberlerimiz beynimizin kıvrımlarına o denli egemen olmuş ki farklı düşünmemize izin vermiyor öğrendiklerimiz. Sakın eğitim sürelerinden bahsetmeyelim. Bir hemşirenin kendi alanında önce yüksek lisans sonra da doktora yaptığını ve “Dr.” unvanı taşıdığını, bununla yetinmeyip üniversitede kamu yönetimi okuyup üzerine sağlık kurumları işletmeciliği üzerine yüksek lisans hatta doktora yaptığını varsayalım. Şimdi hastanenin yöneticisi olabilir mi? Hayır! Başka sorum yok.

34 yıllık hekimim, 6 yıllık da tıp eğitimi, etti mi size 40 yıl. Türlü çeşit görevlerde çalıştım hemşire arkadaşlarımla birlikte. Aynı yaşta bile olsak, hatta bizden yaşça büyük bile olsalar biz hekimler onlara “sen” dedik, hemşireler bize “siz” dediler. Gün geldi çayımızı, kahvemizi getirdiler; onlara da bizlere de normal geldi. Yardımcı eleman olmadığında temizlik işlerini de yapmalarını bekledik, yaptılar da. Nedir, hemen hiçbirimiz bir hemşireye çay servisi yapmadık, hemşirenin masasını silmedik gereğinde[ii]. Bilgimiz, becerimiz, yeteneğimiz, deneyimimiz her ne olursa olsun hemşirelerin amiri oluverdik. Olmaz, bu böyle olmaz.

Hekimlik unvanını sadece bir meslek tanımı olarak kullanan, tıbbi hizmet alanı dışındaki sosyal yaşamında “Dr, Uzman Dr.” unvanlarını herkesin gözüne sokma derdi olmayan, komplekslerinden arınmış meslektaşlarımın bu yazımı okuduklarında “maalesef evet” dediklerini görür gibiyim. Üzgünüm ama bu meslektaşlarımın sayısı hem az hem de nesilleri tükenmek üzere. Bir “meslektaşım” şunu yazıyor bu konuların tartışıldığı bir forumda:

“Ben hemşirenin yaptığı her işi yapabilirim, onlar benim yaptıklarımın yarısını bile yapabilecek bilgi ve donanıma sahip değiller. Bizden çok daha düşük puanla üniversiteye giriyorlar, iki yıl daha az eğitim görüyorlar, daha az zekiler, çoğu kırsal kesimden ve düşük gelir düzeyindeki ailelerden geliyorlar ve bu nedenle kültürel düzey ve bilinçleri çok düşük.”

Yukarıdaki iddiaların kısmen bile olsa “doğru” olması korkutucudur.  Büyük resmi görebilecek sosyal/siyasal bilince sahip olmayan, sınıfsal ve tarihsel süreçler hakkında zır cahil kafalar, bu “doğrular” üzerine kurdukları yaşam görüşleriyle, günümüzün birey/iktidar ilişkilerini yeniden üretmektedirler.

Doğru kurgulanmış ve tanımlanmış hekimlik ve hemşirelik meslek tanımlarının yapılması, insanların eşit ve adil yaşayabilecekleri bir gelecek hayalinin, sınırların ve sınıfların olmadığı bir toplum kurulmasına dair inancın bir parçasıdır. Baskı ve zulümden arınmış, “erkek egemenliği” ile dertlerini çözmüş bir toplumdaki tıp ve hemşirelik meslekleri, birinin diğeri üzerinde üstünlüğüne dayanmayan bir iş ve güç birliğini sağlayacaktır.

İlk “cadının” katledilmesi ve Bruno’nun yakılışı[iii] birer semboldür; insanlık tarihinin binlerce yıl içinde biriktirdiği ve aktardığı bilgi ve bilgelik, itaatsiz bir toplum yaratmaya hazırlanmış, iktidarı elinde tutanlar için büyük bir tehdit oluşturmuştur. İktidarı elinde tutan güçler bilimin karşısına cehennemi, bilgeliğe karşı ateşi kullanmışlardır.

images

Bruno

“Evet evet, çok haklısınız ama ne yapılabilir ki?” diye sormayacağınızı umuyorum, çünkü ne yapılması gerektiğini yukarıda apaçık yazdım.

Hemşireler Günü müydü bugün?

Hemşire arkadaşlarım, dostlarım; hemşireler gününüzü kutluyorum. Biliyorum, bazılarınız bu yazıyı beğenmekten ve paylaşmaktan çekinecekler, anlıyorum.

Ardımda bıraktığım 40 yıldan cesaret alarak tek cümlelik bir tavsiyede bulunacağım:

Cesur olun, bilgili olun, dik durun, boyun eğmeyin.

 

 KAYNAKLAR

1- Clifford D. Conner, Halkın Bilim Tarihi, Tubitak Yayınları, 2012.

2- Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul-1978.

3- Dr. Şeyda Ökdem, Uzm. Aysel Abbasoğlu, Uzm. Nevin Doğan, Hemşirelik Tarihi, Eğitimi ve Gelişimi, Ankara Üniversitesi Dikimevi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Yıllığı, Cilt 1 Sayı 1, 2000.

4- Doğan Alpaslan Demir, İtaatsiz, 22 Ekim 2017. https://doganalpdemir.com/2017/10/22/itaatsiz/

 

Dipnotlar

[i] Bu paragrafta dile getirdiğim “bilge kadının katli” konusu çok yüzeysel ve genel anlamda anlatılmıştır. Kaldı ki bu “katliamın” sadece Ortaçağ’a mal edilmesi de tartışmalıdır. Tarihte bilge kadının katli konusu, toplumsal cinsiyet rollerinin de tarihini içerir ve ebe/hemşire meslek grubuyla sınırlı değildir. 

[ii] Sayıları az ama istisnaları var.

[iii] Bruno hakkında daha çok bilgi için: https://doganalpdemir.com/2017/10/22/itaatsiz/

NAMDAR RAHMİ KARATAY- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Namdar Rahmi Karatay, 1896- 1953 yılları arasında yaşamıştır.

Konya’nın eski ailelerinden birine mensup olup, Kütahya doğumludur. Hukuk eğitimi görürken Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Fransa’ya Sorbonne Üniversitesi’ne gönderilmiştir. Paris’te felsefe eğitimi gördükten sonra ülkeye dönmüş ve öğretmenlik yapmıştır. Genç sayılabilecek bir yaşta, 57 yaşında hayata veda etmiştir.

Behçet Kemal Çağlar ölümünden kısa bir süre sonra Yirminci Yüzyıl gazetesindeki köşesinde şu satırlarla anlatmıştır onu.

“Granit, koy gibi kelimeler olmasa; Seyrani gibi, Ruhsati gibi bir usta ve hâkim halk şairinin yazdığı destan sanacağız. O kadar candan, o kadar bizden… Ah ne fayda “Namdar Rahmi Karatay’a yüzyılların mahsulü bir tekerleme verin de size kocaman bir manzume yaratsın” diyemeyeceğiz artık. Halep burada amma arşın yerin altında… Onun kolay kolay ölçülmez derin bilgisine ve mükemmel hicvine artık sadece hasretiz!”

Öğrencileri ise onu şu satırlarla anlatıyor.

“Hoca Namdar Rahmi dinlemesini severdi, ama dinletmesini, hem pek güzel dinletmesini de bilirdi; nükteli, özlü vs. doyurucu bir konuşması vardı. O, tıpkı ‘Sokrat gibi, talebelerini konuşturur, onlara gerçeği bulmanın yolunu gösterirdi. .Biz onun kadar talebesini hayran, hayran dinleyen bir hoca görmedik; bizlere değer vererek ruhumuzda bir gurur estirirdi. Bugün bile hatırlıyoruz: belli bir bölümü hazırlamamızı, daha birkaç gün önce söylerdi. Ders günü tartışmaya karışmak için hepimiz şevkle hazırlanıp gelirdik. Birimiz anlatır, ötekiler dinler, not alırdık. Sıra dersin tenkidine gelirdi. Namdar Bey her arkadaşı can kulağıyla dinlerdi; sanki bizden yeni şeyler öğreniyormuş gibi bir hâli vardı.”

Namdar Rahmi Karatay edebiyatımızın çok önemli hiciv şairlerinden biridir. Atasözlerini ve halk deyişlerini eşsiz bir ustalıkla kullanmış, toplumsal sorunları büyülü bir dille eleştirmiştir.

“AL KAŞAĞI GİR AHIRA
Ey hakikat, sen ki bana el âlemden yakınsın,
Hiç kimseyle sözüm yok, haksız olan sakınsın,
Ben yazayım doğru bir söz, her mecliste okunsun,
Niçin seni yolsunlar da eller sorguç takınsın?
Zülf-ü yâra dokunurmuş, dokunursa dokunsun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Demokratız gerçi bugün, fakat bundan ne fayda,
Kimi yaşar kulübede, kimi yaşar sarayda,
Kimi ekmek nafakası kestiriyor urayda,
Kimi alır oturduğu yerde beş yüz bin ayda,
Hem de vardır içlerinde aygır, eşek, at tosun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Hep paradır her tarafta yaptığımız hak diye,
Bu kuvvetle gösterirler karayı da ak diye,
Emretseler yakacağız Beytullah’ı yak diye,
Uzatırız boynumuzu, kelepçeyi tak diye,
Hakkı dahi vuracağız, yeter densin, vurulsun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Jurnalcilik, riyakârlık geçer akça mal gibi,
Namusu da yemişlerdir çoklarımız bal gibi,
Kahbeliği bürünmüşler üstlerine şal gibi,
Bilâperva eğilirler her kuvvete dal gibi,
Sen milletin derdine yan, onlar kına yakınsın,
Al kaşağı, gir âhıra, yarası olan gocunsun.

Boklarında mücevher mi bulunmuş bu itlerin?
Bu milletin ensesinde çullanan ifritlerin,
Bir keyf için boğdurulan, ezilen yiğitlerin,
Vatan, millet bayrağında can veren şehitlerin,
Herkes memnun durumundan bize kimler acısın?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Her çağında böyle midir bu dünyanın düzeni
Eloğlu bak yutturuyor lüfer diye sazanı,
Millet bir gün zora gelip kaldıracak kazanı,
Seyreyleyin siz o zaman devrileni, sızanı,
Ey dünya sen ne maskara, ne dönek bir acunsun?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.”

Namdar Rahmi Karatay neredeyse tümden unuttuğumuz, son birkaç kuşağın ise hiç öğrenmemiş olduğu bir büyük şairimizdir. Şiir sevmezliğimizle, okumaz yazmazlığımızla, kendimizden başka hiçbir şeyi sevmezliğimizle edebiyat tarihimize gömdüğümüz usta bir şairdir Namdar Rahmi Karatay.

N. R. Karatay’ın “Geçti Borun Pazarı” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“BAŞTA kavak yelleri estiği günler hani
Umduğumuz neşeler şerefler ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?
Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin?
Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin,
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.
Ne çıkar öğrenmişsin mesahası piy diye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Bilmem ki, ne olmakdı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
Ne dansettin eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,
Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Gönül ne çalgı ister ne eğlence, ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,
İhtiyarlık gölgesi perde çekti dideye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Fırsatı iyi kolla sakın olma dangalak.
Genç iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler, bardak bardak,
Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Hasanın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp, şişmeli.
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,
Sonra seni almazlar hiç bir yere çiy diye.
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!”

KAYNAKLAR
1-Hilmi Yücebaş, Hiciv Edebiyatı Antolojisi, Aka Kitabevi, 1961.
2- İsmail Hakkı Altuntaş, Namdar Rahmi Karataş, 24 Kasım 2015,https://ismailhakkialtuntas.com/…/namdar-rahmi-karatay-gec…/

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

NEREDEYİM? BU SİTEDE NE BULABİLİRİM?

Bu siteye çeşitli yollarla gelmiş olabilirsiniz. Bilinçli olarak site yazarını Google’da aradıysanız muhtemelen ne istediğinizi de biliyorsunuzdur. Ama site içeriğinde etiketlenen bir sözcüğü “gogıllarken” web dünyasının dalgaları sizi bu sitenin kıyılarına atmış da olabilir. Daha büyük bir olasılıkla da sosyal medya platformlarından birinde karşılaştığınız linki tıklamış olabilirsiniz. Her halükârda hoş geldiniz.

Bu sitede iki ayrı kategoride yazılar bulacaksınız. Kategorilere sağ tarafta gördüğünüz “İÇERİK TÜRLERİ” başlığı altında yer alan “Kategori seçin” butonundan ulaşabilirsiniz. Birinci kategori: Genel. Genel kategorisi altında son beş yıldır yazdığım yazılarımın bir kısmı bulunuyor. Müstear (takma) isimle yazdıklarım ve kâğıt dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarım maalesef burada bulunmuyor.  Nedir, köşe yazısı, deneme, makale türünde; ağırlıklı olarak tarih, masal, edebiyat, siyaset, sosyal medya dili ve sağlık üzerine yazdığım çok sayıda yazıma ulaşabileceksiniz. Ender de olsa şiirlerim var.

İkinci kategori ŞİİRLİ CUMALAR, dört yıldır sürdürdüğüm bir DURUŞ projesi. En özet tanımı şu:

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

IMG_2175

Şiirli Cumalar üzerine daha fazla bilgi edinmek isterseniz kategorilerden ŞİİRLİ CUMALAR’ı seçmelisiniz. Ama dilerseniz bu konuda yıllar önce yazdığım bir köşe yazısına göz atabilirsiniz.

https://doganalpdemir.com/2014/06/05/siirli-cumalar/

Bu siteyi, yazdıklarımı izlemek/okumak isterseniz bir öneride bulunacağım. Site ana sayfasının sağ üst bölümünde “takip et” yazan bir buton bulunuyor. Orayı tıklayıp e posta adresinizi yazar ve gelen maili onaylarsanız bu siteye abone olursunuz. Bu yolu izlerseniz her yeni yazımda e-posta yoluyla bildirim alırsınız.

Güzel okuyun, şiirle olun.