Aylık arşivler: Eylül 2018

François Villon – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair François Villon, 1431- 1463 yılları arasında yaşamıştır.

Avrupa modern ve lirik şiirinin öncüsü, Fransa’nın en önemli ozanlarından biri olarak kabul edilir François Villon. Şiirleri ülkemizde kitap olarak basılmamıştır. Ülkemizde tanınmayışının, az bilinişinin sebebi şairin yetersizliğinden değil bizim şiirsiz bir toplum oluşumuzdandır.

François Villon’un çocuk yaşta babasını kaybettiği, bir papaz tarafından yetiştirildiği biliniyor. Sanat üzerine Paris’te üniversite eğitimi aldığı bilinse de yaşamıyla ilgili olan kayıtların tamamına yakını mahkeme kayıtlarından oluşuyor. 24 yaşında bir “kadın meselesi” yüzünden bir kavgaya karışır. Bir kişiyi bıçaklayarak öldürür. Önce mahkûm olur, kral tarafından affedilir ama adı bu kez büyük bir hırsızlık olayına karışır. Paris’i terk eder, yasa dışı bir çeteyi yönetmekle suçlanır. Cezaevinde geçirdiği sürelerde en önemli yapıtlarını yazar. Başyapıtı olarak değerlendirilebilecek şiiri, 2000 dizelik Vasiyetname’dir. Villon’dan 1463 yılından sonra bilgi alınamaz. Ucuz bir lokantada, nemli bir hücrede veya bir sokak kavgasında ölmüş olduğu söylenebilir.

François Villon, yaşadığı şiddet iklimini şiirlerine aktarmış, gizlenmiş nükteler, sırlar, sokak jargonu şiirlerine, yazdığı balatlara serpilmiştir. Ortaçağ’ın aşk ve şövalye kahramanlığı temalı balat türündeki geleneksel lirik metinlerine suçluları, fahişeleri, avukatları ve sokaktaki insanları katmış, çağdaş şiirin yolunu açmıştır.

Francois_Villon_1489

Bu haftanın şiiri olarak seçtiğim Asılmışlar Baladı’nı idam edilmeyi beklediği sırada yazar. Villon bu şiirinde “Kanun namına” öldürülenlerin sesini yaşayanlara çok etkili bir biçimde duyurmuştur. Hiç şüphesiz, Avrupa’nın Ortaçağ’dan Aydınlanma Çağı’na sıçrayışında, ölüm cezası ve işkencenin kaldırılmasında Villon ve ardıllarının etkili bir rolü vardır. Villon şiirinin Rönesans’ın Fransa’daki habercisi olduğunu iddia etmek de hatalı olmaz.  François Villon’dan beş asır sonra, ülkemizde işkenceyi ve ölüm cezasını savunan şiirsizlere ithaf olunur.

Villon35

“ASILMIŞLARIN BALADI

Olmayın bu kadar katı yürekli,
Ey dünyada kalan insan kardeşler;
Allah da sizden razı olur belki
Sizler acırsanız bizlere eğer;
Şurada asılmışız üçer beşer;
Kuş tüyüyle beslenen şu bedene
Bir bakın, dağılmada günden güne;
Bakın kül olan kemiklerimize;
Gülmeyin, dostlar, bu hale düşene;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Kanun namına öldürüldük diye
Hor görmeyin bizleri, kardeş bilin;
Dünyada herkes akıllı olmaz ya,
Biz de böyle olmuşuz n’eyleyelim,
Madem alnımıza yazılmış ölüm,
İsa Peygambere dua edin de
Yanmak cehennem ateşlerinde
Esirgesin bizi, acısın bize.
Etmeyin, işte ölmüşüz bir kere;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Görmedik bir gün olsun rahat yüzü;
Yağmur sularında yıkandık yunduk;
Kurda, kuşa yedirdik kaşı gözü;
Gün ışıklarında karardık, yandık;
Kuş gagalarıyla kalbura döndük;
Durmadan kâh şu yana, kâh bu yana
Esen rüzgârla sallana sallana…
Kargalar geldi kondu üstümüze.
Sakın siz katılmayın bu kervana.
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Büyük İsa, cümlenin efendisi!
Cehennem ateşinden koru bizi;
Koru bizi, acı da halimize.
Dostlar, görüyorsunuz halimizi;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.”

 

Çeviri: Orhan Veli Kanık 

 

 

KAYNAKLAR

1-Halil Gökhan (editör), Dünyanın En Güzel Yüz Şiiri, Kafekültür Yayıncılık, 2015. Vikipedi

2-Mustafa Kol, Ortaçağda Lirik ve Modern Bir Şair: François Villon, Cyprus International University Folklor ve Edebiyat Dergisi, cilt:20, sayı:77, 2014/1

3- Wikipedia

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

Yazıda kullanılan tüm görseller Wikipedia’da François Villon maddesinden (Fransızca) alınmıştır.

 

KASIRGA GELİRSE…

Günlerdir Ege ve Marmara bölgelerini vurması beklenen bir kasırga haberi dolaşıyor medyada. Orada burada yazılıp çizilenlere bakarsak yaklaşık olarak şu bilgilere sahip olduğumuzu görüyoruz: Kasırganın ülkemizi vurup vurmayacağı kesin değilmiş, Orta Akdeniz orijinli fırtınanın 29 Eylül Cumartesi akşamı başlayarak pazartesi sabahına kadar sürebileceği öne sürülüyor. Bu süre içinde rüzgârın saatte 80-120 km hıza ulaşabileceği, fırtınayla beraber gelen şiddetli yağmurun sel baskınlarına sebep olabileceği belirtiliyor.

Uzun yıllar boyunca yaptığım kamudaki yöneticilik deneyimlerine dayanarak söyleyebilirim ki Ege ve Marmara bölgesi illerinin valiliklerinde kriz masaları oluşturulmuştur. Muhtemelen çoğu “kopyala yapıştırla” hazırlanan “alınacak tedbirler” başlıklı resmi yazılar “çok acele” kaydıyla tüm resmî kurumlara yazılmış, gönderilmiştir. Kopacak elektrik telleri, devrilecek ağaçlar, yıkılacak minareler, uçacak çatılar, su baskınları için tedbir alınması ve ilgili kurumlara ait ekiplerin 7/24 göreve hazır olmaları istenmiştir. Bütün bu yazıların tüm personele imza karşılığı tebliğ edilmesi de unutulmamıştır. Kamuda kuraldır, ne kadar az iş yapacaksanız, kalın dosyaların, evrakların o kadar çok olması gerekir. “İlgili kurumların” bu durumlarda ne yaptıkları ve yapamadıkları malumumuz, ayrıntılara girmek gereksiz. Hepimiz “afet yönetimi” gibi bir konunun çok profesyonel ekiplerle yürütülmesi gerektiğini çok iyi biliyoruz. Profesyonel ekip, yüksek nitelikli, iyi donanımlı, çalıştığı alanda ciddi eğitimden geçmiş kişilerin istihdam edilmesi ile mümkün olabilir. Ekipteki tek bir zayıf halka bile telafisi olanaksız sonuçlara yol açabilir. Nedir, afetlerde en önemli görevleri üstlenen, üstlenmesi gereken yerel yönetimlerin, böyle bir profesyonelliği sağlayacak bir personel istihdam politikası olmadığını sağır sultanlar bile biliyor. Partililerin, meclis üyelerinin, ağır abilerin/ablaların, yönetici zevatın niteliksiz, eğitimsiz, yeteneksiz, baltaya sap olmayı bırakın tornavida sapı bile olamayacak yakınlarının, akrabalarının, çocuklarının yerel yönetimlere tepeleme doldurulduğu bilinen bir gerçektir. Cümleye “ama” diye başlayacaksanız başlamayın, istisnalar elbette var, sadece istisna… Bu koşullarda, oluşagelecek bir kasırgaya karşı alarma geçmiş, 7/24 hazır hale getirilmiş afet ekiplerinin ne ölçüde başarılı olabileceğinin yorumunu size bırakıyorum.

Meteoroloji yetkililerinin ve bazı akademisyenlerin öngördüğü kasırganın ülkemizi vurması durumunda tahmin edilebileceğin çok ötesinde sorunlarla karşılaşılacaktır, çünkü böyle bir afeti tanımıyoruz ve kesinlikle hazır değiliz. Saatte 120 km esen bir rüzgârın sürüklediği cisimler de rüzgarla aynı hıza ulaşacaktır. Bunun anlamı balkon masasına masumca bırakılmış bir çamaşır mandalı, kasırganın hızıyla 120 km hızına ulaşacak ve mandalı neredeyse bir plastik mermiye çevirecektir.

Özcesi şu:

Kişisel tedbirler şart. En başta ev balkonlarında, çatılarda bulunan serbest tüm cisimler hatta iyi bağlanmamış uydu antenler vb. kontrol edilmeli, gerekirse kapalı alanlara taşınmalıdır. Ama çok daha önemlisi, işyerlerinin tanıtım ve reklam tabelaları, trafik ve yön levhaları, ortalıkta serbestçe bırakılmış her türden serbest cisim (inşaat malzemeleri, işyerlerinin yanına atılmış ardiye malzemeleri vb.) tehlikeli bir silaha dönüşecektir.  Yerel yönetimler kalan zamanı iyi kullanmalı ve yerinden kopması mümkün tüm tabelaların, levhaların ve serbest durumdaki cisimlerin toplanması, sökülmesi, sabitlenmesi için hızlı çalışan denetim, uyarı ekipleri oluşturmalıdırlar. Yerinden kopan ve saatteki hızı 120 km. olan bir kasırganın önünde sürüklenen reklam tabelasının sebep olabileceği hasar için lisedeki fizik bilgilerinizi hatırlamanızı öneririm. (Bakınız momentum ve çarpışma şiddeti konuları.)

Sonuç olarak:

Kasırga ya gelir ya da gelmez; gelmezse oh, gelirse vah deriz. Her seferinde olduğu gibi işimiz kasırga duasına kaldığı gibi, halimiz Nasreddin Hoca fıkrasına benziyor. Bunca felaket tellallığı yaptıktan sonra Hoca Nasreddin’in bir fıkrasıyla gülelim, gülümseyelim.

Nasreddin Hoca sıcak bir yaz günü yabancısı olduğu bir köye gelir. Bakar, bütün köylüler toplanmış yağmur duası ediyorlar. Meğerse aylardır tek damla yağmur yağmamış köye, çaresiz köylüler çıkmışlar yağmur duasına. Hoca Nasreddin varmış köylülerin yanına, demiş ki “Olmaz böyle, bu ettiğiniz duayla damla yağmaz, bana bırakın, ben yağdırırım yağmuru.”Garip köylüler sevinmişler, “kim bilir”demişler, “belki bu ak sakallı hoca kuraklığa çare, derdimize derman olur.”Nasreddin Hoca köylülerden bir kova su ile bir kalıp sabun istemiş, köylüler şaşırmış bu isteğe, biraz da kızmışlar; bu susuzlukta bir kova su bile çok kıymetliymiş. Yine de getirmişler suyla sabunu. Hoca Nasreddin üstündeki gömleği çıkarmış, suyla ve sabunla iyice yıkamış. Bitince işi, oracıktaki bir ağacın dalına asmış gömleği, kurusun diye. İşte tam gömleği dala astığı sırada gökyüzü kararmış, bir yağmur indirmiş ki afat, afat ki ne afat. Köylüler deliye dönmüşler sevinçten, çekine çekine sormuşlar, “Hocam bu nasıl iştir, biz onca zamandır duaya durduk yağmadı, sen gömleğini yıkadın, kurusun diye dala astın, rahmet indi gökten.” Hoca Nasreddin gülümsemiş, eliyle gökyüzünü gösterip cevap vermiş:

“Bu aralar yukarıdakiyle aramız bozuk, gömleğim kurumasın diye yağdı yağmur, hepsi budur.”[i]

 

 

 

 

 

 

[i]Nasreddin Hoca’nın bu fıkrası anonimdir ancak fıkranın anlatım dili bana aittir. Kopyala yapıştır yaparsanız kaynak belirtmenizi diliyorum.

 

Kapak görseli Pixabay internet sitesinden alınmıştır.

Fethi Giray- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Fethi Giray, 1918-1970 yılları arasında yaşamıştır.

1938 yılında Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra 1951 yılına kadar çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, daha sonra gazetecilik yapmıştır. İlk şiiri 1939 yılında Ankara’da Dikmen Dergisi’nde yayınlanmıştır. 1941 yılında Sulha Selam, 1943 yılında Suat Taşer ile birlikte 1943 isimli şiir kitapları yayınlanmıştır. Şiirleri 1972 yılında (ölümünden iki yıl sonra) “Tüm Şiirleri” adıyla basılmış, günümüze kadar başka baskı yapılmamıştır. Okumazlığımız, Türk dilinin Edgar Allen Poe’su olarak nitelenebilecek bir şairi unutulmaya terk etmiştir.

Fethi Giray, şiirlerinde sıradan insanları nefes kesici bir dille anlatır. Gece Yarısı isimli şiirini okuyoruz:

“Gel sen beni affet!
Anam, kardeşim, karım
Şimdi gece yarısı,
Bu saatte ben kaldırımlarda olmalıyım.
Bu saatte,
Alnından öpmeliyim:
Evine ekmek parası götüren yetim çocuğu;
O ufacık, o çıplak ayakların sesinde,
Utanarak
Duymalıyım yokluğu.
Bu saatte,
Derdini bilmeliyim
Şu köşe başında sızmış olan adamın,
Bu saatte ben,
Gözlerinde yaş olmalıyım,
Her ağlayanın.”

Şiirlerinde müzikal bir tını yükselir, duygulu ve buruk. Pek çok şair tarafından şiirlere konu edilen İstanbul’un anlatımındaki lirizm baş döndürücüdür.

“İSTANBUL

Canım İstanbul;
Sokaklarında, caddelerinde kucak kucak,
Çiçek satılan şehir.
Haliç, tersane ameleleri…
Bir tütün yaprağı gibi: rejili işçi kızlar…
İnsanlarla dolu, canım insanlarla,
Vapurlar, tramvaylar…
Yerimde duramıyorum,
Ayaklarım koşuyor, kahrolası ayaklarım!
Ekmek peşinden;
Kapayın ellerinizle yüzünüzü büyük patronlar
Mahmut Yesari Bey geçiyor Babıâli Caddesinden.
“Vazgeç ulan taksimden
Dertliyim yine bu akşam.
Söyle kızım Aksaraylı Leman,
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam.”
Biz ehli kalemdeniz.
Dertliyiz…
Balık pazarında birkaç kadeh
Bulanık rakı içelim dedik bu akşam,
Balık pazarında iyot kokuyor bu akşam
Yanımızdaki masada “Cevriyem” türküsünü söylüyor.
Büyük elli, büyük ayaklı üç adam!
Yarın yine havada lodos var,
Yarın yine,
“Gözlerinden anladım Cevriyem sende karasevda var.”
İstanbul güzel şehir,
Affeyle bizi.
Gerçi övemedik ufkunu, mehtabını, denizini…
Sen doldur oğlum kadehlerimizi
Dertliyiz yine bu akşam.
“Söyle kızım Aksaraylı Leman;
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam…”

Bu hafta için Fethi Giray’ın “Rizeli Ali’nin Hikâyesi” adlı şiiri seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Galata’da dostu varmış,
Mahpushanede postu varmış,
Rizeli Ali’nin.
Çok kahrını çekmiş denizin,
Anlattı bana:
Bu yıl balık vurmamış dalyana
Yuh olsun be!…, diyor:
Şu koca, koskocaman denize
Metelik bile vermedi bize.
Canına yandığımın dünyasında
Parasız yaşanmazmış,
Tütünü yokmuş tabakasında;
Dost varmış,
Düşman varmış.
Şu canına yandığımın dünyasında.
Kaldırdı yırtık ceketinin yakasını,
Emdi yudum yudum son izmarit sigarasını.
Kimseye minnet etmezmiş
Satarmış takasını.”

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

KAYNAK
1- İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi, Bilgi Yayınevi, 2009 (11. Basım)

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

 

 

 

 

Adonis- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, şiirlerini Adonis takma adıyla imzalayan Ali Ahmet Sait Eşber, Suriye doğumlu olup Arap Edebiyatı’nın yaşayan en büyük şairi kabul edilmektedir. 1930 yılında yolu, okulu, elektriği olmayan yoksul bir köyde doğmuş ve halen Fransa’da yaşamaktadır.

Çocukluk döneminin tek eğitimi, Arap şiiri sevdalısı babasının öğrettiği şiirler ve Kuran bilgisiydi. Tarlada çalıştığı saatlerin dışında, büyük bir ağacın etrafında toplanan çocuklara katılır, onlarla birlikte Arapça yazmayı öğrenirdi. Kendisiyle yapılan bir röportajda çocukluğunun o dönemini ve şiir sayesinde hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor:

“Babam Arap şiirini ve Kuranı iyi biliyordu. Benim okulum, babamın Kuran ve şiir bilgisiydi. Cahiliye döneminden itibaren eski Arap şiirleri ile yetiştim. İlk şiirimi, Cumhurbaşkanı Şükrü el Kuvvetli için yazdım. Kuvvetli, 1943’te, bağımsız Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Kuvvetli, köyümden geçecekti. Ben cumhurbaşkanına bir şiir yazacağım ve bu şiiri onun önünde okuyacağım, şiirimi sevecek, “Sevgili çocuğum senin için ne yapabilirim diyecek” diye düş kurmuştum. Bölgemize cumhurbaşkanı geldiği zaman, onu görmeye gittim. Kuvvetli meydandaydı. Ben de meydanın ortasındaydım. Şiirimi okudum, biter bitmez insanlar öyle bir saldırdı ki orada cumhurbaşkanı var mı yok mu unuttular. Üstümü parçalayacaklardı. O kadar beğendiler. Kuvvetli de bundan öyle etkilendi ki, o şiirden bir dize seçti, konuşmasında kullandı. “O çocuğun dediği gibi” diyerek konuşmasını değiştirdi. Mesela cumhurbaşkanı konuşmasında kılıcı anlatıyor, böyle bir fotoğraf çiziyor, “Siz de benim etrafımı öyle saracaksınız ki, çocuğun dediği gibi kılıcın kılıfı olacaksınız” diyor. Konuşmasının sonunda, her şey aynen düşlediğim gibi oldu. “Sevgili oğlum senin için ne yapabilirim” dedi. Ben de ona okula gitmek istediğimi söyledim, “Tamam” dedi. Dolayısıyla 13 yaşında okula başladım. Köyümü terk ettim, hayatım tamamen değişti. Düşündüm ki şiirin içine doğmuşum. Şiir benim hem annem hem babam. Bir şiir hayatımı değiştirdiğine göre, dünyayı da değiştirebilir. Bu şiir olmadan ben sizinle oturamazdım.”

 Adonis Şam’da felsefe eğitimi alır. Üniversitede ülkesindeki dikta rejimine karşı öğrenci hareketlerinin liderlerinden biridir. Ülkesindeki siyasal baskılardan kaçarak Lübnan’a giderek Beyrut’ta Arap Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Beyrut’ta, Şiir (1957) ve Mevakıf (1968) dergilerini kurdu. Bu dergiler Arap şiirini geleneksel kalıplardan kurtarmayı amaçlıyordu.

Adonis, Lübnan’da iç savaş başlayınca Paris’e yerleşti.

Adonis şiir ve yaşam hakkındaki düşüncelerini neredeyse şu iki cümleye sıkıştırmıştır:

“Benim için önemli olan yasak ve gizli olandır. “Geleceğin şiiri bir ret ülkesidir” dediğim zaman, insanı ve onun “gerçek yaşamı”nı daha iyi algılamak için mevcut kurumları reddetmek gerektiğinin altını çiziyorum…”

Adonis Paris’e yerleştikten sonra şiir yazmayı sürdürmüş ve birbiri ardına pek çok şiir ödülüne hak kazanmıştır. 1995 yılında Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü’nü almıştır; bu ödülü alan ilk kişidir.

Adonis şiirlerinde, parçalanan Arap kuşağını, dağılan halkını sergilemiş ve bunu bütün insanlık için genelleştirerek, insanlığın dramını toplumsal belleğin yüzeyine çıkarmıştır.

adonis2

 

Adonis Ortadoğu üzerine görüşlerini de pek çok şekillerde paylaşmıştır. Guardian’da yayımlanan mülakatında Adonis, “Bu baharı yaratan Arap gençliği, ilk defa Araplar batıyı taklit etmiyor – bu sıradışı bir şey. Ancak buna rağmen, bu devrimci anın meyvesini yiyenler İslamcılar, tüccarlar ve Amerikalılar oldu”demiştir. Yaşamı boyunca laikliğin bir savunucusu olmuş olan şair, sürecin siyasal İslamcıları iktidara getiren bir noktaya gelmesinden rahatsızlığını dile getirmiştir. Bu nedenle de derginin muhabiriyle tartışmışlardır. Adonis, Arap ülkelerinde halkın örgütsüzlüğüne işaret ederek, bir tek köktendincilerin ciddi bir örgütlenmeye sahip olduklarını söyleyince, muhabirin kafasındaki çerçeve bozuluyor:

“-Lütfen ama! Bugün Humus ve Hama’da sokaklara çıkan ve katliamdan geçirilenler İslamcı değil ya.”
Adonis: Bunu nereden biliyorsunuz?
-Bütün muhabirler bunu söylüyor. El Cezire de.
Adonis: Ve bunlara inanıyor musunuz? Muhaliflerin büyük çoğunluğu köktendincilerden oluşuyor. Ben radikal bir şekilde rejime karşıyım ama muhalefeti de desteklemiyorum. Çünkü ben, askeri diktatörlükten dini diktatörlüğe geçişe katkı sunmak istemiyorum.”

 Adonis’in “ılımlı İslam” konusundaki fikirleri de çok nettir:

“Ilımlı İslam diye bir şey yok. Ilımlı Müslümanlar var, evet. Ama ılımlı İslam yok. Eğer Batı’nın bir ılımlı İslam’a ihtiyacı varsa, Suudi Arabistan’da başlasın ya. Amerika’nın ve Batı’nın Arap dünyasına ilişkin politikasına karşıyım. Onların mantığını paylaşamam, paylaşmam. Müslüman Kardeşler faşistler, bildiğimiz faşist.”

Bu hafta için Adonis’in “Hiçin Ayartma Neşidesi” adlı şiirinden bir küçük bölümü seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Rahimlerini düş toprağında eken kadınlar vardı,
Biçme işini Allah’a bırakırlardı
Aralarından kimileri akşam ölür seherde doğardı,
Kimileri bilge sabrıyla âşıkın iç çekişini yazardı
Kimileri boyunları üzerindeki boyunduruğu kürk sayarak yürürdü.”

adonis3

 

KAYNAKLAR


1- Berrin Tuncel Birer, Araplar’ın yaşayan en büyük şairi ADONİS, Sabah Gazetesi, 31 mart 2013
2- Sol Haber, Suriyeli şair Adonis: ‘Bu yaşananlar bir bahar değil, tarihsel bir gerileme’, başlıklı haber, 14 Şubat 2012
3- Orhan Tüleylioğlu, Rüzgârları yapraklara verdim ben, Milliyet Sanat, 8 Mayıs 2013
4- Adonis, Kudüs Konçertosu, Yapı kredi Yayınları, 2014. Çeviri: İbrahim Demirci.

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

 

Aşık İbreti- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık İbreti mahlasını kullanan Hıdır Gürel, 1920- 1976 yılları arasında yaşamıştır. Babası köy köy dolaşarak meyve ve öteberi satarak evini geçindirmiş ve Âşık İbreti çok yoksul bir ortamda yetişmiştir. Gençlik yıllarında köşkerlik (ayakkabı tamirciliği) ve terzilik yapmış, gaz lambasında sabahlara kadar okuyarak kendini yetiştirmiştir. Çeşitli mesleklerle uğraşmıştır; saz yapıp satma, dişçekme, maden arama, fotoğrafçılık…

11878913_894158127345889_6587631995849892679_o

1960’lıyıllardan itibaren “sazın tellerinde nağmeleşen şiirler” ile tanınmaya başladıysa da yaşamı boyunca yoksulluk çekmiştir. 1967 yılında Elbistan’da “fanatik” bir grubun saldırısına uğramış, dükkanı tahrip edilmiş, canını zor kurtarmıştır.

İbreti’nin şiirlerinde insan sevgisi, sosyal adalet ve eşitlik özlemi çok belirgin olup Alevi/Bektaşi şiir geleneğinin önemli temsilcileri arasında sayılmaktadır. Şiirlerinde geleneksel dini inançları, hurafeleri, gerici ve yobaz fikirleri ince bir dille yermiştir.

İbreti’nin bu hafta için seçtiğim GELDİM isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

GELDİM
İlme hizmet ettim uykudan kalktım 
Sar
ık, seccadeyi elden bıraktım 
Vaizin her g
ünkü vaazından bıktım 
Ramazan
ı sele verdim de geldim
Karn
ım aç kalınca kederim arttı 
Hele hac kayg
ısı hayli bir dertti 
Paral
ılar hemen Hacoldu gitti 
Şeytanı taşlarken gördüm de geldim
D
ört kitabı torbaya koyup da astım 
Cennet hurisinden ilgimi kestim
 
Muskac
ı hocaya sanmayın sustum 
A
ğzının payını verdim de geldim
Akl
ım ermez ahret eğlencesine 
Sayg
ım var insanın düşüncesine 
Hayal cennetinin bo
ş bahçesine 
Softa s
ürüsünü sürdüm de geldim
İbreti emelim insana hizmet 
E
şim bana huri, evimde cennet 
Ac
ıya Hocaya kalmadı minnet 
İbriği, tesbihi kırdım da geldim

 

İbreti’nin kendi sesinden ve sazından “Geldim” şiirini dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=MQ7BSa70lJE

 

Kaynak
1- Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, İsmail Özmen, Kültür BakanlığıYayınları, 1998, Cilt 5.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİCUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşıbir DURUŞdur.