COVID19- BİYOLOJİK SAVAŞ VE KOMPLO TEORİLERİ

Koronavirüs (COVID-19) yazı dizisi: 5. Bölüm

Tarihte bilinçli olarak yönetilmiş ilk biyolojik savaş saldırısının, 1345 yılında Kırım’da Ceneviz kolonisini kuşatan Moğol ordusunun vebadan ölen askerleri mancınıklarla şehre fırlatmasıyla gerçekleştiği sanılıyor. Ceneviz kolonisinden Kefe’ye gelen vebanın, 12 Ceneviz ticaret gemisiyle Sicilya’nın Messina limanına, oradan da tüm Avrupa’ya yayılmış olabileceği iddia edilmiştir. Kaldı ki insan veya hayvan cesetlerinin temiz su kaynaklarına atılarak bir tür biyolojik savaş yürütülmesinin tarihi çok eskidir.  Amerika kıtasına ilk ulaşan Avrupalı istilacılar, kendilerinin bağışık olduğu suçiçeği, çiçek, kabakulak, kızamık vb. hastalıkları yerli halklara, Maya, İnka ve Aztek yerlilerine bulaştırarak kıta nüfusunun %95’nin ölümüne sebep olmuşlardır. Tarihçi Elizabeth Fenn’in belgelerle ortaya koyduğu, planlı biyolojik savaş örneklerinin en iyi bilineni, 1763 yılında Kuzey Amerika’da yaşanmıştır. İngiliz General Jeffrey Armhersf tarafından hazırlanan plana uygun olarak çiçek hastaları tarafından kullanılan battaniyeler Delaware ve Shawnee Kızılderililerine dağıtılmıştır. Sonuçta bu iki Kızılderili kabilesinde tam anlamıyla bir katliam yaşanmıştır.

Dört yıl süren I. Dünya Savaşı, cephe taarruzu/savunması konusunda geleneksel savaş stratejilerinde köklü bir anlayış değişikliğine sebep olmuştur. Teknolojik gelişmeler, cesarete, bireysel becerilere dayalı savaş enstrümanlarını büyük oranda işlevsiz bırakmıştır. Pahalı ve yüksek teknolojili silahlar savaşların seyrini belirler hale gelmiştir. Biyolojik ajanların silah olarak kullanılmasına yönelik hazırlıklar, özellikle I. Dünya Savaşı sonrası birçok ülkenin gizli ajandasına girmiştir. 1931’de Japonlar Mançurya’ya saldırmışlar ve buradan ele geçirdikleri savaş esirlerini, kendi deyişleriyle, biyolojik ajanlar için “sonsuz insan deney materyalleri” olarak kullanmışlardır. Japonya’nın 731. birim adını verdiği ve yüzlerce biyolog ve hekimin çalıştığı laboratuvarlarda binlerce kişinin biyolojik ajanlarla testlere tabi tutulduğu anlaşılmıştır[i].

1950’deki Kuzey Kore Savaşı’nda, Amerika’nın şarbon bakterisi kullandığı ve böcekler, sinekler ve kemiricilerle veba ve Sarı Humma yaydığı iddia edilmiştir. ABD’nin gerçekleştirdiği iddia edilen bir başka olay ise, Virginia’da, 1951’de Afrika kökenli Amerikalılara, ırklarına spesifik fungal silahlar kullandığıdır. 1972’de Küba, Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatını (CIA) 500.000 kadar domuzun ölümüne neden olan “domuz ateşi virüsü̈”nü yaymakla suçlamıştır. 1979’da ise, Washington Post ABD’nin Küba’ya karşı olan biyolojik savaş programını açıklamıştır. 1980- 1981 yıllarında Miami’de ve Porto Riko’da pek çok Haitili erkek göçmende jinekomasti[ii] görülmüştür, bu göçmenler ülke girişlerinde kendilerine çeşitli enjeksiyonlar yapıldığını söylemişlerdir. 1981’de 300.000’den fazla Kübalıda Dang ateşi görülmüştür. Bir araştırmaya göre, bunu CIA tarafından gönderilen sinekler yaymıştır. 1985’te, Nikaragua’da “Dang ateşi” salgını patlak vermiş ve bunun ABD’nin keşif uçuşlarından sonra olduğu öne sürülmüştür. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Irak’a gelen bilim adamlarının çalışmaları ışığında, kendi fermantasyon ünitelerinde, binlerce litre şarbon, botilinum toksini ve aflatoksin ürettiği iddia edilmiştir. Irak’ın, açık hava testleri de yaptığı ve dünya nüfusunun tümünü̈ öldürebilecek kadar biyolojik silaha sahip olduğu da iddia edilmiş olsa da bu iddia kanıtlanamamıştır.

Konvansiyonel silahlardan farklı olarak, teknoloji casusluğu ve hırsızlığının da yardımıyla, birçok biyolojik ajan kolayca ulaşılabilme, üretilebilme özelliğine kavuşmuştur. Bu nedenle daha az gelişmiş ülkelerin ve hatta terör örgütlerinin de bazı biyolojik ajanlara sahip olduğu sanılmaktadır.

Biyolojik savaş ve biyolojik ajanların özellikle sivillere karşı kullanımı uluslararası anlaşmalara konu olmuştur. Daha 1925 yılında biyolojik silahların kullanımı, geliştirilmesi, üretilmesi ve stoklanmasının uluslar arası düzeyde yasaklanması ve biyolojik silahlanmaya yönelik caydırıcı tedbirler ve ulusal politikaların geliştirilmesi için Cenova protokolü imzalanmıştır. 1969 yılında Başkan Nixon’un talimatıyla ABD’de biyolojik silahlar “kaldırılmış” ve 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu imzalanmış, bu konvansiyona 140 ülke imza koymuştur. Nedir, yaptırım ve denetim olmayışı nedeniyle bu anlaşmalar kâğıt üzerinde kalmanın ötesine gitmemiştir. Kaldı ki bu anlaşmalar imzalayan ülkeler için geçerli olup biyoterörizme karşı tümüyle etkisizdir.

Biyolojik silah olarak kullanılan ajanların adlarını ve özelliklerini ayrıntılı olarak vermeyi bu yazı için gerekli bulmadım. Ama çok kabaca yazmam gerekirse bu amaçla bakterilerin, virüslerin, parazitlerin, mantarların kullanıldığı söylenebilir. Biyolojik silahlar hakkında öncelikle bilinmesi gereken şu hususu hatırlatmakta yarar görüyorum. Biyolojik ajanların kullanıldığı savaşların insanoğluna, doğaya ve uygarlığa vereceği zarar sadece nükleer silahlarla karşılaştırılabilir. Ne konvansiyonel ne de kimyasal silahların yıkıcı gücü biyolojik ajanlarla yapılacak savaşlarla kıyaslanamaz. Bunun en önemli sebebi, günümüz teknolojisiyle geliştirilmiş ve genetik yapısıyla oynanmış virüsleri kontrol altında tutmanın, belli bir hedef kitleye yönlendirmenin neredeyse imkansız oluşudur. Bunun tek istisnası virüslere belli bir ırka, ülke insanına zarar verecek karakter kazandırmaktır. Ama bunun mümkün olabileceğine inanmak istemediğim gibi böyle bir silah sadece kıyamet silahı olarak kullanılabilir.

Biyolojik silah olarak virüslerin kullanılmasındaki sorunlardan biri de saldırgan hale getirilen bir virüsün mutasyonlarla ne yöne evirileceğinin kestirilmesinin mümkün olmayışıdır. Bu haliyle, biyolojik silah olarak virüslerin (biyoterörizm dışında) ülkeler tarafından kullanılması olasılığı çok düşüktür. Tıpkı nükleer silahlar gibi. Yine nükleer silahlarda olduğu gibi caydırıcılık özelliği ön plana çıkmaktadır.

Terör saldırıları günümüzde gelişmiş ülkelerin en çok korktuğu “savaş” biçimlerinden biri haline gelmiştir. 11 Eylül’de ikiz kulelere yönelen saldırı, terör örgütlerinin çok organize, planlı, eğitimli, acımasız olabileceklerini göstermiştir. Terör örgütlerinin saldırılarında misilleme korkusu yoktur veya çok azdır. Etkeni Bacillus anthracis olan bir bakteri terör saldırılarında zaman zaman kullanılmıştır. Şarbon hastalığına sebep olan basiller toz halinde mektup zarflarıyla veya kargo paketleri ile gönderilebilmektedir. Sadece insanlara değil küçük ve büyükbaş hayvanlara karşı kullanılarak ekonomik yıkımlara sebep olabilir. Üstelik şarbon basillerine ait sporların elde edilmesi, muhafaza edilmesi nispeten kolaydır. Ama virüslerin biyoterör saldırısında kullanımı konusunda durum farklıdır. Çünkü ne terör örgütlerinin ne de zayıf ekonomiye sahip ülkelerin virüsler üzerine çalışabilecek teknolojik düzeyi sağlama olasılıkları çok düşüktür.

Koronavirüslerin biyolojik savaş silahı olarak üretildiğine ilişkin çok sayıda komplo teorileri geliştirilmiştir. Bu teorilerin tümünü incelemeyi gereksiz bulduğumdan sadece en yaygın teorilerden söz edeceğim[iii].

1.ABD, kendisine kafa tutmaya başlayan, dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olmaya aday olan Çin’e esaslı bir ders verme amacıyla bu virüsü geliştirip yaymıştır. İran’a da bir ders vermek istediğinden hastalık İran’da yayılmıştır. Bu yolla hem Çin’in nüfusu azaltılacak hem de ekonomisi çok ağır zarar görecektir.

2.Bu virüs Çin tarafından biyolojik silah olarak üretilmiş ama bir hata sonucu virüs laboratuvar dışına yayılmış, fatura Wuhan şehrindeki hayvan pazarına çıkarılmıştır.

3.Virüs küresel sermaye tarafından yönetilen karanlık güçler tarafından üretilmiş, sosyal güvenlik sistemleri için yük haline gelen yaşlıların, işsizlerin, yoksulların ortadan kaldırılması planlanmıştır.

4.Bu hastalık büyük ilaç şirketleri tarafından yayılmıştır. Hastalığın yeteri kadar yayılması beklenecek ve zaten hazırda tutulan aşılar satışa çıkarılacak ve çok büyük kâr elde edilebilecektir. Bu komplo teorisi diğerleri ile kombine olarak uygulanmış olabilir.

Tüm komplo teorileri genel kabul görmüş bilimsel teorilere bir veya daha fazla hayali senaryo katılmasıyla üretilir. Ön plana herkesin kolayca ikna olacağı bilimsel gerçekler koyulur, toplumun inanmaya hazır olduğu yaygın fikirlerle desteklenir, son olarak tümüyle hayali bir senaryo ile komplo teorisi tamamlanır. Komplo teorilerinin, tanınmış, güvenilir kişilerin, bilim insanlarının farklı konularda söyledikleri sözlerle beslenerek yayılması sağlanır. Komplo teorilerinin yayılma hızı olağanüstüdür. Her türlü siyasi fikrin arkasına saklanabilir. Emperyalizm, kapitalizm ve küresel sömürü gibi kavramlar, “solcu” komplo teorilerinin olmazsa olmazlarıdır. Komplo teorileri gerektiğinde ırkçılığı ve dini bağnazlığı da kolayca kullanabilir. İnsanların dini inançlarının zayıflaması yüzünden salgının oluştuğu görüşü yaygındır. Yerel bazı dini cemaatler tarafından, dünyanın sonunun geldiği şeklinde özgün komplo teorileri de geliştirilmiştir. Sodom ve Gomore efsaneleri, armageddon metaforları veya salgın hastalıkları konu alan filmler de arka planda kullanılabilmektedir.    

COVID-19 hastalığının yayılmaya başladığı ilk günden beri hastalık etkeni olan SARSCoV-2 virüsü, dünyanın en saygın laboratuvar ve bilim insanları tarafından insanüstü bir çaba ortaya konarak incelenmektedir. Kolay olmasa da günümüzdeki bilimsel seviye, bir virüsün yapay olarak üretilip üretilmediğinin anlaşılmasına yeterlidir. Kaldı ki biyolojik silah olarak kullanılacak bir virüsün daha fazla bulaştırıcılık ve fatalite hızlarına sahip olması gerekirdi. Bu virüsün biyolojik ajan olarak üretildiğine dair bilim insanları tarafından tek bir hipotez ortaya atılmamıştır. Virüsün belli bir ırka özgü reseptörleri olmadığı kesinlik kazanmıştır. Yani Çinlileri, Türkleri, Amerikalıları öldürme veya hasta etme oranları aynıdır. Çin’de elde edilen ilk bulgular hastalığın erkeklerde daha fazla görüldüğüne işaret etmiş, bunun sebebi olarak Çin erkeklerinin sigara içme oranlarının kadınlardan çok fazla olduğu sonucuna varılmıştır. Şu ana kadar elimizde bulunan bilimsel veriler biyolojik savaş komplo teorilerinin doğru olamayacağını göstermektedir.

Gelelim ilaç şirketlerinin daha çok aşı satmak için hastalığın daha çok yayılmasını bekledikleri iddialarına. Belki çok şaşıracaksınız ama ilaç firmaları, aşı üretmek veya yeni aşı geliştirmek için ARGE departmanlarına büyük bütçeler ayırmaya hiç hevesli değillerdir. Düzenli olarak kullanılması gereken kronik hastalıklara ait ilaçların kâr marjının yanında aşı üretiminin, satışının kârı yok denecek kadar azdır. İnfluenza gibi her yıl kendini yenileyen virüslere karşı yeni aşı üretmek için laboratuvar çalışmaları yapmak; ömür boyu bir tane veya yılda bir yapılacak aşılarla çalışmak ve pazarlamak büyük ilaç firmaları için züldür. Bazı aşılar için ABD’nin aşı üreten şirketlerin olası zararlarını sübvanse ettiği bilinmektedir. Kapitalizmin koruyucu sağlık hizmetleri konusunda farklı bir anlayışı olması da beklenemez. Dünyada aşı konusunda en gelişmiş bilimsel çalışmalar yapan ülkenin Küba olması tesadüf değildir.

Sormanızı bekliyor veya umuyorum. Madem ortaya atılan bu komplo teorileri zırvalıktan ibaret, neden bu kadar çok sayıda üretiliyor, bu denli çok insan tarafından doğru bilgiymiş gibi paylaşılıyor, bu teorilere kuşkuyla bakanlar neden anında infaz ediliyor? Bu soruların cevapları tek başına bir yazı konusu olmakla beraber çok kısaca bu konudaki görüşlerimi de yazacağım[iv]:

Komplo teorileri üretmek, anlatmak, inanmak kolaydır. Çok az bilgiyle her türlü çetrefil soruna açıklık getirebilirsiniz. İddialarınız pek çok kişi tarafından kabul görür, alkışlanır ve pohpohlanırsınız. Konuyla ilgili bilimsel makaleleri okumanız, hipotezleri değerlendirmeniz, konuyla ilgili referans kitapları okumanız gerekli değildir. Komplo teorileri, hemen daima insanları uyarma, yardım etme hatta onları kurtarma gibi “kutsal” amaçlara hizmet ediyor görüntüsü taşırlar. İnsanlara okumak, incelemek, araştırmak, tartışmak ve gerektiğinde örgütlenmek gibi zahmetli yöntemler önermez. Komplo teorilerine göre dünyayı değiştirmek olanaklı değildir ve “Her şey büyük, karanlık güçler tarafından dizayn edilmiştir. Bilim insanları bütün bu küresel güçler tarafından satın alınmıştır“. Kendi ürettiğiniz veya inandığınız komplo teorilerinin rehaveti ile hipnotize olur, kendiniz de inanır hale gelirsiniz. Dahası da var ama bu yazı için yeterlidir sanıyorum.

Wilhelm Reich, “Dinle Küçük Adam” adlı kitabında açıkça yazmış, daha ne desin!

“Sevgi, bilgi ve çalışma yaşamımızı yöneten kaynaklar olmalıdır.[v]

Beşinci bölümün sonu…

Görsel kaynağı: Resim Łukasz Dyłka tarafından Pixabay‘a yüklendi.

DİPNOTLAR


[i] İkinci Dünya Savaşı’nın sonra ermesinin ardından, 731. birim çalışanları savaş suçlarıyla yargılanmak yerine, insanlar üzerinde yaptıkları acımasızca deneylerde elde ettikleri verilerin paylaşılması karşılığında ABD tarafından korundular ve ceza almadılar.  Amerikalı yetkililer, Birim 731’de yapılan insanlık dışı deneylerde biyolojik silahlar konusunda elde edilen bilgi ve tecrübenin, ABD’nin biyolojik silah programı kapsamında da kullanılabileceğini düşünüyorlardı. Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı General Douglas MacArthur, 6 Mayıs 1947’de Washington’a gönderdiği bir yazıda, Birim 731’de görev alanlardan elde edilecek bilgilerin istihbarat kanallarında saklanacağını ve dışarıya sızdırılmayacağını, ayrıca elde edilen bilgilerin savaş suçu delili olarak değerlendirilmeyeceğini ifade etmiştir.

[ii] Jinekomasti: Erkek meme dokusunun patolojik olarak büyümesi.

[iii] Bütün bulaşıcı hastalıkların Çin’den yayıldığı, çünkü Çinlilerin pis oldukları, çiğ veya az pişmiş fare, yılan, yarasa yedikleri konusundaki iddiaları komplo teorileri arasına almadım. Bu konudaki iddiaları bu yazı serisinin 2. ve 3. bölümlerinde ayrıntılı olarak anlattım.

[iv] Bu konuya paralel bir konu olarak değerlendirdiğim “İnanç objelerinin yerini almaya hazırlanan bir yeni dünya düzeni bilgisi gelişiyor, geliştiriliyor” başlıklı yazımı okumanızı öneririm. https://doganalpdemir.com/2017/11/28/inanc-objelerinin-yerini-almaya-hazirlanan-bir-yeni-dunya-duzeni-bilgisi-gelisiyor-gelistiriliyor/

[v] Bu yazıyı yazarken Dinle Küçük Adam kitabı elimin altında değildi. O yüzden Wilhelm Reich’ın cümlesini aklımda kaldığınca mealen yazdım, o böyle bir cümle söylemediyse daha iyi, ben yazmış olurum.

Yazar: Doğan Alpaslan Demir

1961 doğumlu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu tıp doktoru. Uzun yıllar kamuda ve sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yaptı. 1991 yılından itibaren müstear isimlerle tarih, toplumbilim, bilimkurgu, mitoloji, mobil teknolojiler, halk sağlığı, şiddet ve nefret dili üzerine gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Son beş yıldır yazılarını kendi adıyla yayımlamaktadır. Halen gazete ve dergilerde köşe yazısı, makale, deneme türünde yazılar yazıyor. E-kitap olarak yayınlanmış beş kitabı bulunuyor.

13 thoughts

    1. Emperyalizmi hafife aldığınızı düşünüyorum. Anlatım iyi ama ben komplo teorisi dediğiniz iddaların bir çoğunun doğru olduğuna inanıyorum.

      Beğen

  1. Yazı dizisinin tüm bölümlerini okudum. Gerçekten çok başarılı bir çalışma. Hala bilimden yana kalemler okumaktan mutluyum. Devam bölümlerini merakla bekliyorum.

    Liked by 1 kişi

  2. Komplo teorileri hakkında söyledikleriniz çok doğru. Tek itirazım 11 Eylül için. El Kaide o kadar örgütlü olabilseydi dünya şu an çok farklı olurdu. 11 Eylül ABD’nin kendi işi.

    Liked by 1 kişi

  3. Biyolojik silah olduğunu hiç düşünmedim.İlaç şirketleri ile ilgili kuşkularım vardı.Karlılık yoksa sermaye yer almaz.Bu nedenle bu açıklama da ikna edici.Teşekkürler.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s