14 ŞUBAT

Bildiğiniz gibi 14 Şubat Sevgililer Günü olarak biliniyor, “kutlanıyor”, bilmediğiniz ise 14 Şubat 1925 günü “Deli” lakaplı, Kurtuluş Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde önemli görevler üstlenmiş, Ardahan mebusu Halit Paşa’nın (Karsıalan[i]), TBMM’de tedavi edildiği odada ölmüş olduğudur. 14 Şubat, Deli Halit Paşa’nın ölümünün yıldönümüdür. Paşa’nın ölümünün eceliyle olmadığı malum, 9 Şubat 1925 tarihinde Meclis’te çıkan “arbede” sırasında, yasak olmasına rağmen silah taşıyan milletvekilleri arasında silahlar ateşlenmiş ve Halit Paşa vurularak ağır şekilde yaralanmıştır. Arkadaşları tarafından muhasebe odasında bir masaya yatırılan Halit Paşa için doktor çağırılmış, Dr. Orhan Abdi ile Operatör Süreyya Bey tarafından ameliyat edilmiştir. Paşa hastaneye kaldırılmamış, Meclis’te kaldırıldığı odada tedavi edilmeye çalışılmış ve 14 Şubat günü 42 yaşında ölmüştür. Ölüm sebebi zatürre olarak açıklanmış, cinayeti Afyon mebusu “Kel” lakaplı Ali Çetinkaya üstlenmiş, olayın nefsi müdafaa olduğu gerekçesiyle soruşturma açılmamıştır.

Halit Paşa asker kökenlidir. Asabi bir mizaca sahip olduğu, çabuk öfkelendiği ve silaha kolay “sarılmak” gibi bir özelliği olduğu dile getirilmiştir. Nedir, “Deli” lakabı onun bu mizaç ve kişilik özellikleri nedeniyle verilmemiştir. Anlatılanlara göre Paşa iki tabanca taşırmış; sağ yanındakine namuslu, sol yanındakine namussuz diye isim taktığı rivayet edilmektedir. Sağ yandaki tabancasını düşmana karşı kullandığı, soldakini ise düşmandan kaçmaya yeltenen kendi askerleri için kullandığı belirtilmiştir.

Halit Paşa ile cinayeti üstlenen Ali Çetinkaya’nın “anlaşmazlıklarının” 1910 yılında Trablusgarp Cephesi’nde başladığı anlatılmaktadır. Aralarındaki husumet oldukça sert olmalı ki Mustafa Kemal ve Enver Paşa’nın direktifi ile ikisinin de görev yerleri değiştirilmiştir. Halit Paşa’ya siyasi bir misyon yüklemeye çalışan kesimlerin iddiasına göre Ali Çetinkaya yerel halka çok kötü davranmış ve bunun sonucu olarak yöre halkı Osmanlı askerlerine karşı cephe almıştır. Ali Çetinkaya’nın halka zulmettiği ve bu nedenle Halit Paşa ile aralarının bozuk olduğuna dair iddialar ise doğrulanamamıştır.

9 Şubat günü Halit Paşa mecliste bir konuşma yapar, emekli ve malul askerlerin maaşlarının arttırılmasını talep eder. Meclis sıralarından “bütçede para yok” bağırışları yükselir. Bunun üzerine Deli Halit Paşa “sadece ben Kars ve Ardahan’ın Ermeni çetelerinden 5 araba altın getirdim[ii], ne yaptınız paraları” diye bağırır[iii]. Bunun üzerine yuhalamalar başlar.  Yuhalamaların özellikle “kabadayılar grubu” diye adlandırılan Ali Çetinkaya ve arkadaşlarından geldiği iddia edilmiştir. Karşılıklı küfürleşmeler meydan okumaya hatta düello davetine kadar gider. Meclis koridoruna taşan sözlü kavga arbedeye dönüşür, iki tabancasını birden çeken Halit Paşa Ali Çetinkaya’ya ateş ederse de vuramaz. Hayatı silahla geçmiş, çok iyi bir atıcı olan bir eski askerin o mesafeden vuramayışı manidardır, Paşa öldürme amacıyla ateş etmemiş olabilir mi, bilmiyoruz. Ali Çetinkaya da silahını çeker ama Deli Halit üzerine atlayıp altına almıştır rakibini. Boğuşma sırasında yeniden ateş edilir, Paşa vurulmuştur, 14 Şubat tarihinde de ölür.

Deli Halit Paşa’nın ölümü halen esrarını korumaktadır, bunun en önemli nedeni cinayetle ilgili resmi ve adli bir soruşturma açılmamış olmasıdır. Olaydan sonra Ali Çetinkaya cinayeti üstlenmiş, nefsi müdafaa nedeniyle soruşturma açılmamış, Halit Paşa hastaneye götürülmemiş, ölüm nedeni ise kayıtlara zatürre olarak geçmiştir. Olayın tanıklarının ifadeleri çelişkilidir, nedir, en çok itibar edilen anlatıma göre Halit Paşa’yı vuran Ali Çetinkaya değildir. İddialara göre Deli Halit Paşa hasmını altına almış, her ikisinin de ellerinde silahlar bulunduğu bir haldeyken, olay yerine gelen ve tabancasını da çeken Rize mebusu Rauf Bey silahını ateşlemiş ve Paşa’yı sırtından vurmuştur. Tanıkların anlatımına göre, Halit Paşa olay sonrası “seni kim vurdu?” sorusunu “Kel Ali’yi altıma almıştım, beni p.şt Rauf arkamdan vurdu” diye cevaplamıştır. Ali Çetinkaya’nın, meşru müdafaa nedeniyle ceza almayacağını bildiğinden, cinayeti üstlenmiş olabileceği akla oldukça yakın görünmektedir. Olayın esrarını arttıran bir diğer husus ise Rauf Bey’in üç ay bile geçmeden “hastalanarak” evinde ölmüş olmasıdır[iv].

Meclis çatısı altında işlenen bir cinayeti, doksan küsur yıl sonra niye bu denli ince eleyip sık dokuyarak incelediğimi merak ediyor olabilirsiniz. Bu nedenle, ayrıntısına girmeden bazı hususları yazmalıyım. 1920-1923 tarihleri arasında görev yapan birinci meclis devrim ve savaş meclisi olarak tanımlanabilir. 1923- 1927 tarihli ikinci dönem ise “galiplerin” birbirlerini tasfiye ettikleri bir meclis olmuştur. Gazeteci Jacques Mallet du Pan’ın, Fransız İhtilali’nin en önemli kişilerinden biri olan Danton’un giyotine gönderilmesi için söylediği söz, Türkiye Cumhuriyeti ikinci dönem meclisini de tanımlamaktadır: “Devrim kendi çocuklarını yiyor”

Kazım Karabekir’in başkanlığında, Ali Fuat Cebesoy, Adnan Adıvar, Rauf Orbay, Refet Bele öncülüğünde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisidir, tarih 17 Kasım 1924. TCF’nın ömrü sadece yedi ay olmuştur. Kendine iktidara yakın bir mevki bulamayan İttihat ve Terakki’nin eski ileri gelenleri, saltanat ve hilafet taraftarları, yabancı sermayenin ülkeye girişinin hızlandırılmasını isteyenler, mandacılık fikrinin eski savunucuları, cumhuriyet ilanında acele edildiğini iddia edenler, dini liderlerin etkisinin azalmasından rahatsızlık duyan “şeriat isterükçüler” TCF etrafında toplanmaya başlamışlardı. Deli Halit Paşa bu ekiple dirsek temasında olsa da içinde değildir. Nedir, ölümünden sonra Deli Halit Paşa’ya “hani neredeyse TCF içinde önemli bir yere gelecekti” yakıştırmaları yapılmış, cebinden TCF tüzüğü çıktığı iddiaları ortaya atılmıştır. Halit Paşa’nın öldürülmesinin “ittihatçı” ve “komitacı” işi olduğu ve Kemalistler tarafından planlandığı ileri sürülmüştür. Atatürk’ün annesinin genelevde çalıştığını iddia eden Rıza Nur, Deli Halit Paşa’nın öldürülme emrinin bizzat Mustafa Kemal tarafından verildiğini yazmıştır. Başında fesi ve tarihçi kisvesi ile ortalarda konuşan, yazan Kadir Mısıroğlu ve onun fikriyatının farklı versiyonları, Rıza Nur’un bu görüşlerini dillendirmeyi sürdürmektedirler.

Hukukçuların sevdiği bir terminoloji ile söylersem, Halit Paşa’nın öldürülmesinin ittihatçı/komitacı ve planlı bir eylem olması, hayatın olağan akışına aykırı görünmektedir. Ama açıkça yazmam gerekirse, Deli Halit Paşa cinayetinin üstünün örtülmeye çalışıldığı, bazı kişilerin korunduğu, olayın üzerindeki şaibelerin ve sırların ortadan kaldırılması doğrultusunda çalışılmadığı anlaşılmaktadır. Kanaatimce bunun en önemli sebeplerini, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının ve daha sonra onların izinden giden siyasi cereyanların, kendi tarihleriyle ve hatalarıyla yüzleşmeye yanaşmamış olmalarında aramak gerekir. Deli Halit Paşa’nın öldürülmesi olayının baş aktörleri arasında yer alan, Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya’nın, cinayetten kısa bir süre sonra, hukukçu olmamasına rağmen İstiklal Mahkemesi Reisliğine getirilmesi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, İzmir Suikastı ve Şeyh Sait isyanları gibi çok önemli davalarda itirazı kabil olmayan kararlara imza atabilen yetkilerle donatılması konularıyla yüzleşmemiz bir zorunluluktur[v]. Kendi tarihiyle yüzleş(e)meyen, zamanında üstü örtülmeye çalışılmış, ağır hatalar yapılmış olay ve kararları hala gizlemeye çalışan siyasi cereyanların devamı konumundaki siyasi partilerin ve diğer örgütlenmelerin iktidar olmaları, topluma güven vermeleri mümkün olamaz. Çünkü toplumu birleştirici, dönüştürücü bir siyasi dilin ön şartı, kararlı bir iç hesaplaşmayla beraber, yalandan dolandan arındırılmış bir tarih bilincinin gelişmesine önayak olmaktır.

 

 

 

KAYNAKLAR

1-      Sezin Öney, Her ‘devrim’ kendi çocuklarını yer önce, Artı gerçek internet sitesi, 23 Nisan 2017.

2-      Mehmet Fatih Oruç, Meclisteki Komitacılar ve Mebus Deli Halid Paşa Cinayeti, Kelambaz internet sitesi, 26 Ocak 2017.

3-      Erdoğan CHP’yi Atıf Hoca’yla vurdu, CNN Türk internet sitesi, 18 Mayıs 2011.

4-      Şimdi de ‘Kel Ali’ tartışması, Vatan Gazetesi internet sitesi, 23 Mayıs 2011.

5-      Gökhan Taşkıran, Mecliste Bir Cinayet: Şüpheli Bir Rize Milletvekili, Rize Olay internet sitesi, 13 Ekim 2013.

6-      Mustafa Kaplan, Atatürk’ün silah arkadaşı Deli Halit Paşayı Kemalistler TBMM’de, neden öldürdü..?, Konyanin Celsesi internet sitesi, 30 Haziran 2015

7-      Hasan Kundakçı, Ali Çetinkaya’yı Anarken, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu internet sitesi.

8-      Ergun Hiçyılmaz, Dokuz kurşunlu Paşa nasıl öldü? Sabah Online internet sitesi, 11 Şubat 2001.

9-      Fuat Uğur, Deli Halid’ler Varken Övünülecek Bir Tarihiniz Yok, Haber Yedi internet sitesi, 9 Şubat 2016.

10-Mefewud Nartan, Deli Halit Paşa Olayı, Jineps internet sitesi, 24 Şubat 2014.

11-Ekrem Buğra Ekinci, Mecliste Silahlar Konuşuyor, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci internet sayfası, 19 Ekim 2011.

12-Emre Gül, Bir dönüm noktası: Deli Halid Paşa cinayeti, Dünya Bülteni internet sitesi, 14 Şubat 2016.

13-Kadir Mısıroğlu, Deli Halit Paşa’nın Mecliste Vurularak Öldürülmesi, Youtube internet sitesi, 17 Aralık 2014.

14-İsmet Erarpat, Halit Paşa’nın Meclis’te öldürülme hadisesi, Seç Haber internet sitesi, 13 Şubat 2015.

15- İsmail AKBAL, KAFKASYA KAHRAMANI DELİ HALİT PAŞA CİNAYETİ “ACABA KOMİTACILIĞIN TEZAHÜRÜ MÜ? YOKSA KAZA MI?, Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi(The Journal of Social Economic Research) / 17 / 34/ 273-290, 31 Ekim 2017.

 

DİPNOTLAR

[i] Halit Paşa 1934 tarihli Soyadı Kanunu’ndan çok önce ölmesine rağmen ailesi Birinci Dünya Savaşı’nda Paşa’nın Kars ilini Ruslardan almasına dayanarak “Karsıalan” soyadını almış, Halit Paşa’nın mezarına da bu soyadı yazılmıştır.

[ii] Bazı kaynaklarda, Halit Paşa’nın 70 araba mücevherden bahsettiği yazılmıştır.

[iii] Deli Halit Paşa’nın bu altın/mücevher iddiaları doğruysa, bu iddiaların Ermeni tehciri ile olan ilişkisi araştırılmalıdır.

[iv] 3 Mayıs 1925

[v] 2011 yılında dönemin Başbakanı Çorum’da yaptığı konuşmasında Ali Çetinkaya konusunu dile getirmiştir. İskilipli Atıf Hoca’yı savcının üç yıl hapis istemesine rağmen şahitleri dinlemeden astırdığını, şahitleri idamdan sonra dinlediğini, bunlara rağmen CHP’li Yenimahalle Belediyesi’nin 3 Mayıs 2011’de bir parka onun adını verdiğini söylemiştir. Bu iddialara cevap veren ana muhalefet lideri ise, Ali Çetinkaya’nın Ayvalık’ta Yunan askerine ilk direnen subay ve değerli bir devlet adamı olduğunu söyleyerek cevap vermiştir.

BEN DE YAZDIM: Venezuela 2

Derler ki İran hükümdarı Nadir Şah bir mecliste kendisinin yazdığı bir şiir okudu. Huzurunda bulunanlardan şair Mirza Mehdi’ye sordu:

-Nasıl buldun şiirimi.

-Zayıf bir şiir!

Hiddetlendi Nadir Şah:

-Atın şunu ahıra, gübre çeksin.

Aradan bir süre zaman geçti. Nadir Şah bir şiir daha yazmış ve yanındakilere okumuştu. Yeniden şair Mirza Mehdi’ye soracaktı ki şairin sessizce kapıya yöneldiğini gördü. Sordu Nadir Şah:

-Nereye gidiyorsun?

-Ahıra, gübre çekmeye.

 Giriş

 Hayır, unutmuş değilim; konumuz Venezuela. Nedir, yeni medyanın[i] bize taşıdığı bilgi akışlarını izleyerek büyük emperyal oyunları doğru anlamanın ve yorumlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle Venezuela başkenti Caracas’tan 11.758 kilometre uzaktaki Tahran’a ve 60- 70 yıl önceye bir yolculuk yapacak ve dönemin İran Başbakanı Muhammed Musaddık’la tanışacağız. Sakın ola ki Maduro ile Musaddık’ı karşılaştırma amacım olduğu sanılmasın; tarih bilimsel bir disiplindir ve iki kere iki tarihçiler için de beş etmez. Amacım emperyalizmin ideolojik aygıtlarını elimden geldiğince tanıtmak olacaktır. Haydi başlayalım.

tahran venezuela

İran

Tarihçi Ervand Abrahamian İran’ın 20. yüzyılını şu cümleyle tanımlamıştır[ii].

“İran 20. yüzyıla öküz ve karasabanla girdi. Yüzyıldan çıkarken pek çoklarını dehşete düşüren bir nükleer programı vardı.”

Yirminci yüzyılın başında her bin doğumda 500 olan bebek ölüm hızı, yüzde beşi geçmeyen okuryazarlık, devlet kurumlarının Tahran dışında hemen hiç olmayışı, sanayileşmeye yönelik işaretlerin esamisinin okunmadığı İran, yirminci yüzyıl boyunca siyasal, sosyal, ekonomik istikrarsızlığa bağlı olarak bir uçtan diğer uçlara savrulan ülkelerden biri olmuştur. Bu savruluşun sebeplerinin başında petrol geliyordu. İran’da ilk petrol kuyusu 1908 yılında açıldığında başında İngilizler vardı. Nedir; topraklarının altında petrol bulunan ülkelerin “kaderi” 1912 yılında çizilmişti; Büyük Britanya İmparatorluğu’nun dev donanması bu tarihte yakıt olarak kömürden petrole geçmişti.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında açlık, hastalık ve çatışmalar nedeniyle kırsal alanda yaşayanların dörtte biri, iki milyon insan öldü. Savaşın galiplerinden İngiltere, 1919 yılında dayattığı anlaşma ile İran ve Hindistan’ı bir Genel Vali yönetiminde birleştirmeye çalışıyordu. Ancak İran’ın jeopolitik durumunun bir özelliği vardı, kuzeyde Rusya 1907 yılında İran’a bağlı Azerbaycan’ı işgal etmiş ve 1917 Bolşevik devriminden sonra da bu toprakları elinde tutmuştu. Kuzeyde Sovyetler Birliği, güneyde ise aşiret liderlerini, idari mekanizmaları kontrolu altına almış İngiltere arasında sıkışmıştı İran. 1921 yılında yapılan askeri darbe sonrası Kaçar hanedanlığı yıkıldı ve 1926 yılında Şah Rıza Pehlevi taç giydi.

854px-Reza_Shah_Pahlavi_Official_Portrait_-_Colorized_2
Şah Rıza Pehlevi

1927 yılında kapitülasyonlar kaldırıldı; İran’da oldukça güçlü bir milliyetçilik akımı gelişmeye başlamıştı. Öte yandan Rıza Şah tam bir doğu despotu gibi davranıyor, kendi silahlı kuvvetlerini geliştiriyordu. Petrol çıkarma imtiyazını ise 1993 yılına kadar olmak üzere İngilizlerin Anglo-İranian Oil Company şirketine bıraktı. Şah, laiklik için çıkardığı yasalar için şiddet kullanmaktan çekinmiyor ve din adamlarının, mollaların tepkisini üzerine çekiyordu. Şah’ın İran’ın üç kelimeden oluşan ve onun faşist diktatörlüğünü onaylayan bir mottosu vardı:

“Hüda (tanrı), Şah, Mihan (Anayurt).”

Bu üçlünün birbirine kaynaştığına inanan Şah, tüm farklı düşünceleri vatana ihanet olarak görüyor ve yargılıyordu. İranlı tarihçi Ahmed Kesrevi[iii], Şah Rıza’nın merkezi devlet yaratma, aşiretleri dize getirme, yobaz din adamlarını “disiplin altına alma”, kadınların statüsünü yükseltme[iv]gibi “başarılarının”, anayasayı çiğnemek, askeri bir diktatörlük kurmak, muhalif liderleri ve aydınları öldürtmek, İngiliz şirketlerini koruyup kollayarak kendi küpünü doldurmak şeklindeki uygulamaların gölgesi altında kaldığını belirtmiştir.

Rıza Şah 1941 yılına geldiğinde emrindeki Kazak muhafız birliği dışındaki tüm desteğini yitirmişti. İngiltere’nin İran konsolosu Sir Reader Bullard yazdığı raporunda “İranlılar, ülkelerini istila etmemizin tazminatı olarak onları hiç olmazsa şah istibdadından kurtarmamızı beklemekteler” diyordu. Sonunda 1941 yılında İngiltere ve Sovyetler Birliği İran’ı işgal etti ve Şah Rıza tahtını oğlu Muhammed Rıza’ya bırakarak sürgüne gitti. İran’ın kuzeyi Sovyetler Birliği’ne, petrol çıkan güney toprakları ise İngiltere’ye kaldı. Müttefik kuvvetler İran Şahı’nı yerinde bırakmayı petrolle ilgili çıkarları için uygun görmüştü. Ancak 1941 yılında başlayan yeni dönem, şahın sivil bürokrasi üzerindeki yetkilerini kırpmıştı. Bir yanda Sovyetler Birliği’nin desteklediği sosyalistlerin (TUDEH[v]), öte yanda ise milliyetçilerin ve mollaların çekiştirdiği bir kaos dönemi başlamıştı. 1945-1946 döneminde sosyalistler büyük bir atak yaparak en önemli siyasal güç haline geldiler. Kabinede Eğitim, Sağlık ve Ticaret bakanlıkları TUDEH’in elindeydi. Sosyalistlerin 8 saatlik mesai süresini, fazla mesai ücretlerinin ödenmesini kabul ettirmesi etkileyici olmuştu. 1946 yılı 1 Mayıs törenlerinde TUDEH yöneticisi bir kadının yaptığı konuşmada, İngiltere’nin İran’ın petrol zenginliğini sömürdüğünü ve devletleştirilmesi çağrısını, Britanya konsolosu üstlerine panik içinde bildirmişti. Ancak SSCB’nin bölgesel özerklik talep eden Azeri ve Kürt gruplara destek vermesi TUDEH içinde tepkilere neden olmuş, sosyalistler SBKP[vi]ile ve kendi içlerinde ağır örgütsel çatlaklar/ayrışmalar yaşamaya başlamışlardı[vii].  İran’ın Şah yanlısı merkezi hükümeti ve İngiltere bu fırsatı kaçırmayacaktı; aşiretler TUDEH’e karşı ayaklandırıldılar, TUDEH yasadışı ilan edildi, tüm ülkede sosyalist avı başlatıldı. TUDEH eski gücünü kaybetmişti ama İran siyasetine eşitlik, sosyal haklar ve en önemlisi petrol işletmelerinin devletleştirilmesi kavramları topluma nakış gibi işlenmişti. 1949 yılından itibaren İran’da en büyük güç odağı milliyetçiler olmuş ve tarih sahnesine Muhammed Musaddık güçlü bir oyun kurucu olarak giriyordu.

 

Muhammed Musaddık

MohammadMossadeqAdibBoroumand
Muhammed Musaddık

1881 yılında doğan ve köklü bir ayan ailesinden gelen Musaddık, öğrenimini Avrupa’da yaptı. Aldığı eğitim ve ailesinin gücüyle memuriyetteki basamakları hızla tırmandı, genç yaşlarında valilik ve bakanlık yaptı. Ta ki Şah tarafından istifaya zorlanana kadar! Kenara, köşesine çekilip oturacak bir adam değildi Musaddık, 1941 yılında siyasete atıldı. Halk arasında “rüşvet almaz” unvanıyla tanınıyordu; 1941 sonrası kaos ortamında milliyetçi ve ulusal cephenin liderliğini üstlendi, sosyal demokratların desteğini sağladı. TUDEH’in dağılmasından sonra SSCB politikaları ile yollarını ayıran sosyalistlerin de bir kısmı kerhen de olsa Musaddık’a destek verdiler. Musaddık İngiltere düşmanı olarak tanınıyordu; nedir, İngiliz parlamenter sistemine hayranlığını saklamıyordu.

754px-Mohammad_mossadegh_Signature.svg
Musaddık’ın imzası

Muhammed Musaddık, 1951 yılında örgütlediği sokak gösterileri, dilekçe yazma eylemleri ile sağladığı kitlesel hareketle, yirminci yüzyılın ortasında, 70 yaşında kendisini İran Başbakanı olarak buldu. Musaddık bir taraftan İngilizler tarafından işletilen petrol tesislerini devletleştirmeye çalışıyor öte yandan da Şah’ın yetkilerini budamak için yasal düzenlemelere gidiyordu. Uygulamaya koyduğu politikaların bağımsız, demokratik bir İran Cumhuriyeti kurmaya yöneldiğini gören toplumun tüm gerici kesimleri, şah yanlıları, radikal İslamcılar, aşiretler, İngilizler, petrolden nemalananlar Musaddık’a karşı birleşmeye başlamıştı. Olası bir demokratik cumhuriyet bütün bu kesimlerin çıkarlarına kökten aykırıydı. Şah yanlısı bir bakan mecliste Musaddık’ı “ayak takımını kışkırtan bir çete lideri” olarak tanımlamıştı. Musaddık’ın ilk icraatı National Iran Oil Company’yi kurmak oldu. Britanya ateş püskürüyordu, İran’dan yapılan petrol alımını durdurdu ve İran’ın alacaklarını dondurdu. İran ekonomik abluka altındaydı ve ağır yoksulluk toplumun tüm kesimlerini etkilemeye başlamıştı. Britanya İmparatorluğu kuyruğu kıstırılmış kedi gibiydi, Musaddık’ı Birleşmiş Milletler’e şikayet etti. Musaddık BM Güvenlik Konseyi’nin karşısına çıkarak İngiltere’yi yıkıcılıkla suçladı ve diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. 1952 yılında Musaddık, aşiret liderlerinin etkisini ve şahın yetkilerini sınırlandıracak yasal düzenlemeler yapmaya hazırlanıyordu. Savaş Bakanı’nı atama yetkisinin kendisine ait olduğunu açıklayınca Şah ile ciddi biçimde karşı karşıya geldi. Şah karşı çıkınca Musaddık bir radyo konuşması yaparak bazı “şer odaklarının” petrolün devletleştirilmesini engellemek için ordunun denetimini ele geçirmek istediğini açıkladı. Halk bir anda sokağa döküldü, üç günlük genel grev sonrası Şah geri adım attı. Musaddık Savaş Bakanlığı’nı ele geçirmiş ve Şah yanlısı 136 üst düzey subayı ordudan uzaklaştırmıştı. 1953 yılına gelindiğinde monarşinin kaldırılması ve demokratik bir cumhuriyet kurulması tartışılmaya başlamış, Şah panik içinde ülkeyi terketmişti.

1953 yılına, İngiliz istihbaratı ile işbirliği içindeki CIA, İran’da darbe hazırlıkları yaparak girdi. Britanya dünya kamuoyuna Musaddık’ı şu sıfatlarla tanıtıyordu.

“Fanatik, deli, acayip, kaypak, dengesiz, demagog, çocuksu, bezdirici ve dar kafalı, dönek, çılgın, Şark kurnazı, diktatör, Robespierre bozuntusu, Frankenstein kılıklı…”

Dönemin ünlü ABD’li gazetecisi Drew Pearson “özgür dünyanın” geleceğinin Musaddık gibi adamların eline bırakılamayacağını yazıyordu. ABD’nin Britanya Basın Ataşesi, Musaddık’ın afyon ticaretine girdiğini ve dünyayı tehdit ettiğini bildiriyordu. ABD ve Britanya hükümetleri Musaddık’ın TUDEH’le işbirliği yaptığını ve Sovyetler Birliği ile gizli görüşmeler yaptığını açıkladılar[viii]. ABD ve İngiltere dünya kamuoyunu “Musaddık avına” hazırlarken bir yandan da Musaddık’ı “kağıt üzerinde devlete bağlı ama uygulamada yetkilerin Batılı şirketlere ait bir konsorsiyuma devredildiği” bir petrol politikasına ikna etmeye çalışıyorlardı. Musaddık direndi! CIA darbe için bütün hazırlıklarını tamamlamıştı.

19 Ağustos 1953 günü Şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah Kaşani adlı vaizlerin kışkırttığı 2000 kişilik bir kalabalığın bağırışları arasında 32 Sherman tankı[ix]Musaddık’ın evini ve radyo binasını kuşattı.

640px-M50-Supersherman-latrun-1
Sherman tankı

Üç saat sonra General Fazlullah Zahidi’nin Şah tarafından Başbakan olarak atandığı duyuruldu. Şah Muhammed Rıza Pehlevi yaptığı açıklamada, 19 Ağustos gününü “Özgür İran halkının biricik hükümdarlarını korumak için kahramanca savaştığı” devrim günü olarak ilan etti. ABD’nin 34. Başkanı Dwight D. Eisenhower yaptığı açıklamada, İran halkının komünizme ders verdiğini ve şah monarşisine derin bir sevgi beslediklerini söyledi.

Muhammed Musaddık üç yıl hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra öldüğü 1967 yılına kadar dünyadan izole edilmiş bir şekilde ev hapsinde tutuldu.

1953 darbesiyle milliyetçi, ulusal cephe taraftarı, sosyal demokrat ve sosyalist muhalefet sert bir şekilde ezildi. Muhalefetin önde gelenleri Sovyet ajanlığı, komünizm propagandası yapmak, Şah rejimini yıkmak, vatana ihanet suçlarından tutuklandı. 1954 yılında İran petrollerinin yönetimi uluslararası bir konsorsiyuma devredildi. Darbeden radikal dinciler zarar görmeden ve çok güçlenerek çıktılar. İran bunun bedelini 25 yıl sonra “İslam Devrimi” adı altında çok ağır bir biçimde ödeyecekti.

Venezuela üzerine başladığım yazı dizisinin İran durağını geride bıraktık. Üçüncü bölümde yeniden Venezuela’ya döneceğiz.

 

İkinci bölümün sonu. Devam edecek…

 

DİPNOTLAR

[i]Geleneksel medya aygıtlarının sosyal medya platformlarına eklemlenmesi sonucu ortaya çıkan “Voltran” türü medya yapılanmasını “yeni medya” olarak tanımladım.

[ii]Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014 İstanbul.

[iii]Ahmet Kesrevi, 1946 yılında Şiiliği eleştiren kitaplar yazdığı gerekçesiyle radikal İslam fedailerince bıçaklanarak öldürüldü.

[iv]Kadınlar başı açık dışarı çıkmaya özendirilmiş, hatta kamu alanlarında peçe yasaklanmıştı.

[v]TUDEH: İran Komünist Partisi. Açılımı İran Kitlelerinin Partisi’dir.

[vi]SBKP: Sovyetler Birliği Komünist Partisi.

[vii]SSCB ile TUDEH arasındaki çatlaklardan en önemli olanının Sovyetler Birliği’nin İran petrolleri üzerinde hak iddia etmesi olduğu iddia edilmiştir.

[viii]Oysa 1953 yılı itibarı ile TUDEH tehlikesinin ciddiye alınmadığına dair ABD’nin üst düzeydeki yetkililerinin raporları bulunmaktadır.

[ix]M4 Sherman tankı: ABD tarafından üretilen, II. Dünya Savaşı sırasında etkin kullanılan panzer özellikleri taşıyan bir tank türü.

Ben de yazdım: VENEZUELA

Trump’ın Maduro’ya “posta koymasından” sonra ortalık Venezuela uzmanından geçilmez oldu. Maduro eksenli Venezuela inceleme ve analiz yazılarının bini bir para etmiyor. Bilgi kaynakları küresel emperyal medyadan ibaret olan “Venezuela uzmanı” malumatfuruşları Bülent Ortaçgil’in “Aşk var” şarkısına emanet ediyorum.

“Herkes en doğruyu bilir 
Herkes uzman herkes rekortmen
Öyle eminiz ki yolumuzdan
İster haydut ister centilmen…”

Sonunda “benim neyim eksik?[i]” diyerek “Ben de yazdım: Venezuela” başlığıyla bir makale yazmaya karar verdim. Emperyalizmin “yeni efendisi” Trump’ın Venezuela konusundaki çıkışından sonra, siyasal/kültürel “biçimlendirme” enstrümanı küresel yeni medyanın[ii]üstüne düşen görevi en iyi biçimde yaptığını düşünüyorum. Bu yazımın amacı, yeni medya tarafından şekillendirilen Venezuela ezberlerimizi sorgulamak, zihnimizde nasıl bir anlam kayması yaratıldığını göstermek olacak. İlginizi çekmeyi başardıysam buyurun başlıyoruz.

venezuela-162459
Kaynak: Pixabay

Venezuela’da ne olup bittiği konusunda az veya çok fikriniz olduğunu varsayıyorum. Yine de çok kısa bir özet geçelim:

Venezuela çoktandır barut fıçısıydı ama bizim olup bitenlere vakıf olmamız Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido’nun kendini geçici Devlet Başkanı olarak ilan etmesiyle başladı. Biliyorsunuz, akıl hastanelerinde bir hastanın kendini peygamber ilan etmesi trajikomik ve sıradandır ama hastane başhekimi de o hastanın peygamberliğini onaylar, hatta onu peygamber olarak kendisinin görevlendirdiğini açıklarsa olayın seyri değişir. Evet, Venezuela’da olan buydu, ABD Başkanı Trump, Juan Guaido’nun başkanlığını tanıdığını ve desteklediğini bildirdi:

 “Maduro hükümeti gücünü ve saygısını kaybetmiştir. Hükümet meşrutiyetini ve otoritesini kaybetmiştir. Bu süreç ile birlikte Guiado’yu Venezuela ülkesinin fiili başkanı olarak tanıyoruz” 

screenshot

Ardından “demokrasi şampiyonu” Avrupa ülkeleri de Trump gibi Juan Guaido’yu Başkan olarak tanıdıklarını ilan ettiler.

Venezuela ülkemiz gündemine düşer düşmez yeni medyanın bilgi akışı bize şu bilgileri taşıdı:

  • Venezuela’nın mevcut Başkanı Maduro, şaibeli ve hileli bir seçimle iktidara gelmişti.
  • Maduro’nın yandaşları ve akrabaları akçalı makamlara getirilmişler, ülkenin zenginliklerini lüplüyorlardı.
  • Maduro ülkede demokrasiyi askıya almıştı. Ülkeyi tek adam ve diktatör gibi yönetiyordu.
  • Venezuela’nın yeraltı petrol rezervleri Suudi Arabistan’dan kat be kat daha fazlaydı.
  • Maduro’nun kötü yönetimi ve petrol kaynaklarını kendisi ve yandaşları için kullanması nedeniyle enflasyon çılgınca büyümekteydi. Evinden tavuk almaya çıkan vatandaşların cebindeki para markete varana kadar değer kaybediyor ve bir yumurta almaya bile yetmiyordu.

Bu yazının giriş ve gelişmesine bakarak sıranın sıkı bir Maduro analizine geldiğini sanıyorsunuz değil mi? Bilemediniz!

Venezuela konusunu bir yana bırakıp tanıdığınızı pek de sanmadığım tarihi bir kişiliği tanıtacağım:Muhammed Musaddık.  Yazımın ikinci bölümünde Musaddık ile devam edeceğiz. Güzel okumaya devam edin lütfen.

Birinci bölümün sonu…

 

 

DİPNOTLAR

[i]Niye eksik olsun, 30 yıllık sıkı bir Mister No çizgi roman okuru olarak kendimi “Latin Amerika uzmanı” olarak görüyor olamaz mıyım?

[ii]Geleneksel medya aygıtlarının sosyal medya platformlarına eklemlenmesi sonucu ortaya çıkan “Voltran” türü medya yapılanmasını “yeni medya” olarak tanımladım.

İzmir’de Seçim Vakti…

İzmir’de yerel seçim sonuçlarını öğrenmek için 31 Mart gününü beklememize gerek olmayacağını sanıyorum. 27 Ocak Pazar günü CHP, İzmir’in belediye başkan adaylarını açıklayacak/açıkladı[i]. Seçimlerin, iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanacak olan AKP ile “ana muhalefet partisi” CHP arasında geçeceği biliniyor. İzmir halkı, AKP’li yerel yönetimlerin kendi seküler yaşam biçimlerine müdahale edeceğine dair olan yaygın kaygı nedeniyle tercihini yine CHP’den yana kullanacaktır. Bu nedenle Büyükşehir Belediyesi’ni ve Konak, Karşıyaka, Bornova, Bayraklı, Karabağlar ilçelerini[ii]CHP’nin kolaylıkla alacağını sanıyorum.  27 Ocak’ta açıklanacak/açıklanan CHP başkan adaylarının şimdiden atanmış olacaklarını söylemek yanlış olmaz.

Başkan adayları üzerinde yazmadan önce CHP’nin siyasi duruşu hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak isterim. CHP üzerine yüzlerce/binlerce siyasi analiz okuduğunuza eminim; ben bu konudaki fikirlerimi mizahi bir hikayecik ile anlatacağım. Kanımca CHP’nin siyasi pürmelali tam olarak bu öykücüğe benziyor:

“Birkaç on yıl önce genç bir Türk iş adamı Güney Afrika’da iş gezisine gitmiş. Her şey umduğundan daha başarılı ve çabuk gelişmiş. Sözleşme bile imzalanmış. Dönüşüne tam bir gün var. Büyük sinemalardan birinin önünden geçerken dikkatini “Ghandi” filmi çekmiş, şu bol Oscar’lı uzun film. Hemen taksiden inerek doğruca gişenin önündeki kuyruğa girmiş. İnsanlar tuhaf tuhaf bakıyorlarmış genç iş adamına:

-Beyefendi siz yabancısınız galiba?

-Evet, nereden anladınız?

-Burada beyazlar kuyruğa girmezler, onlar doğrudan gişeye gider, biletlerini oradan alırlar.

Adam biraz mahcup, tüm kuyruğu geçip gidiyor gişeye:

-İyi günler efendim, bir koltuk rica ediyorum, arkadan ve ortadan lütfen.

Gişedeki kız şaşkın:

-Beyefendi siz yabancısınız galiba?

-Evet, nereden anladınız?

-Burada beyazlar koltukta değil balkonda otururlar.

-Peki bir balkon lütfen.

Adamcağız balkonda filmi seyretmeye başlar ama Güney Afrika’da uzun aralar yok ki. Sıkışır, etraf karanlık, herkes film izliyor. Dayanamaz ve ayağa kalkmaya karar verir. Tam kalkacak yanındaki adam sorar:

-Nereye beyefendi?

-Hiç, tuvalete.

-Beyefendi, siz yabancısınız galiba?

-Evet ama nereden anladınız?

-Burada beyazlar tuvalete gitmez ki, balkondan aşağı işeyiverirler.

Adam iyiden iyiye şaşkın, tek güvendiği etraftaki karanlık. Balkonun korkuluklarına dayanır ve tam çişini ederken aşağıdan bir zenci seslenir:

-Hey yabancı!

Adam iyiden iyiye şaşkın, karanlıkta ve sadece çişinden tanındığı için ürkmüş. Aşağıdaki devam eder.

-İnsan sadece birinin kafasına etmez ki, şöyle bir serpiştirir. Bu memlekette sosyal adalet var, sosyal adalet. 

 CHP’nin sosyal adalet, sosyal eşitlik ve sosyal demokrasi diye tanımladığı siyasi duruş ve muhalefetin, aşağıdaki koltuktan yukardaki beyazlara “çıkışan” adamdan farkı olmadığını düşünüyorum.

Yerel seçimlerden önce belediyelerde memur, işçi, sözleşmeli veya taşeron olarak çalışanları bir heyecan sarar. Siyasi parti değişmese bile kendilerine daha yakın bir ekibin yönetime gelmesi umudu taşır kimisi. Bulunduğu pozisyonu korumak veya daha iyi, daha akçalı, daha fiyakalı bir konuma gelmeyi, bir yakınlarını işe aldırmayı bekleyenler kaygı, gerilim, umut karışımlı ağdalı duygular yaşarlar. Belediyelerin gedikli çalışanları ise varsa bıyık burarak veya göz süzerek, gülümseyerek izlerler bu tabloyu. Sorarsanız “Gelen gideni aratır” diyerek kenardan izlemeyi tercih ederler. Onların duyguları Apollinaire’nin Mirebau Köprüsü şiirinden iki dize gibidir:

“Hayatı gibi ağır biz insanların
Ve taştan daha sert umudu gibi”[iii]

 CHP’nin siyasi yelpaze içindeki yerinin İsmet İnönü’nün deyimiyle “ortanın solunda” bile olmadığı malumunuzdur. CHP, içinde az sayıda sosyal demokrat veya sol görüşlü kişi barındıran merkez sağ bir partidir. CHP seçmenlerinin ezici bir çoğunluğu, seçilemeyecek kişi ve partilere oy vererek oyunun dolaylı da olsa AKP’nin hanesine yazılacağından korkarak kerhen oy vermeyi sürdürmektedir. CHP kurmaylarının, parti yönetiminin bu durumun farkında olmadıkları düşünülemez. Bu haliyle ortadaki tablonun bilinçli bir siyasi tercih olduğuna şüphe edilmemelidir.

İzmir’in CHP belediyeleri; Cumhuriyet Halk Partisi’nin nefret ve şiddet diline, emperyalizme, Ortadoğu bataklığına, sosyal eşitlik ve adalet üzerine söyleyecek sözü olmayan sağ ve muhafazakâr politikalarının vücut bulmuş halidir. İzmir CHP belediyelerinin en üstten en alta kadar tüm yönetsel enstrümanlarının sağ siyasal ideolojik tarzda biçimlenmiş olduğunu iddia ediyorum. Bu iddiam, sadece basit ve dışarıdan bir gözleme ait değildir; bir CHP belediyesinde 12 yılı sağlık, çevre, işyeri ruhsatı, veterinerlik, sosyal hizmetler alanlarında yöneticilik olmak üzere toplam 22 yıl çalışmış, tıp doktoru ve yazar sıfatına haiz bir aydın olarak iddia ediyorum.

Bazı arkadaşlarım, Büyükşehir adayı olarak Tunç Soyer’in açıklanmasını umuyor, bekliyor ve istiyorlar. Bu istek ve beklentiyi saygıyla karşılamakla beraber; olumlu bir kişilik yapısı, birikim ve donanımı yüksek, sol bir dile sahip Tunç Soyer veya başka bir kişinin Büyükşehir Belediyesi’nin devasa kirlenmişliğine karşı dişe dokunur bir değişiklik yaratamayacağı kanaati taşıyorum. Gerçekten bir değişiklik, sıçrama yapma, yaptırabilme potansiyeli varsa, aday gösterilmeyeceği, gösterilse de seçtirilmeyeceği, seçilse de görevden alınması için çarkların dönmeye başlayacağı fikrindeyim.

Aşık Püryani’nin[iv]bir dörtlüğü ile bitiriyorum. Güzel okuyun…

 

“Püryani hisseden kıssadır fendim

Fikirsizlik benim eski efendim

Sakın her adama inanmam kendim

Şimdi doğru adam pek az bulunur”

 

 

Dipnotlar:

[i]Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde adayların görüşüldüğü PM toplantısı devam ediyordu.

[ii]Buca konusunda temkinli konuşmakta yarar görüyorum. Son yıllarda Buca’nın sosyal yapısında, siyasi ikliminde, nüfus yapısında önemli değişimler olduğunu gözlüyorum. Ancak elimde sayısal veriler ve/veya niteliksel araştırma sonuçları olmadığı için hata payımı yüksek tutuyorum.

[iii]Çeviri: Ahmet Necdet.

[iv]Aşık Püryani üzerine yazdığım yazıyı okumak isterseniz tıklayın lütfen:

https://doganalpdemir.com/2018/12/21/asik-puryani-siirli-cuma/

 

 

Yazıda kullanılan kapak görseli İzmir Saat Kulesi’ne ait olup fotoğraf tarafımca çekilmiştir. (DAD)

Sergey Yesenin – ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Rus edebiyatının önemli isimlerinden Sergey Yesenin, 1895-1925 yılları arasında yaşamıştır.

1917 Ekim devrimini desteklemekle beraber daha sonra şiirlerinde eleştirmiştir. Alkolle yaşadığı sorunlar, ağır psikolojik buhranlar sonucu 30 yaşında yaşamına son vermiştir. “Kandırmak istemem kendi kendimi” başlıklı aşağıdaki şiirinde yaşadığı “ruhsal çöküntü” açıkça görülebilir:

“KANDIRMAK İSTEMEM KENDİ KENDİMİ

Kandırmak istemem kendi kendimi,

Ama sisli yüreğimde hep bir kaygı var:

Bilmiyorum niçin bana: O Yesenin rezili…

Bilmiyorum niçin bana: O şarlatan… diyorlar?

 

Ne bir cani ne de bir haydudum ben,

Masumları kurşuna da dizmedim dizdirmedim.

Yoldan geçenlere durmadan gülümseyen

Bir sokak serserisiyim o kadar.

 

Sabahtan akşama değin gezinmekteyim

Moskova yollarında muzip ve mağrur,

İnsan sevmeyen başıboş köpekler

Ayak sesimi işitir işitmez durur.

 

Kardeşçe başını eğip selamlar beni

Karşılaştığım her uyuz beygir.

Gönül yoldaşıyım tüm hayvanların.

Hastadır: Bir şiir yazarım iyileşir.

 

İstemiyorum hoşuna gitmek kadınların,

Ahmakça kaygılarla çarpmamalı bu yürek.

Hüznümü boğmak için bana katırların

Önüne serpilmeye bir avuç arpa gerek.

 

Bambaşka bir aleme gönül vermişim ben

İnsanlara da dostluk duymam asiyim.

Hazırım en güzel kravatımı hemen

Boynuna takmaya şu sersefil köpeğin.

 

Ancak böyle düzelir, bulurum keyfimi,

Dağılır içimde sis, bir güneş doğar.

Ve işte bundan bana: O Yesenin rezili. . .

Ve işte bundan bana: O şarlatan… diyorlar.”

Çeviri: Atilla Tokatlı.

 

 

İntiharından bir gün önce kendi kanıyla Mayakovski’ye bir veda şiiri yazmıştır.
1925 yılında devlet töreni ile defnedilmiş ama şiirleri Stalin ve Kruşçev tarafından yasaklanmıştır.

Ataol Behramoğlu tarafından çevrilen bir şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim.

Güzel okuyun…

“YORULDUM YAŞAMAKTAN YURDUMDA
Yoruldum yaşamaktan yurdumda,
İçimde engin kırlara açılma özlemi,
Bırakıp gideceğim kulübemi,
Çekip gideceğim hırsız ve hayta.

Kendime bir barınak arayarak
Gideceğim günün ak pürçeklerinde.
Ve en iyi dostum beni vurmak için
Bileyecek bıçağını çizmesinde.

Çayırlık boyunca kıvrılan sarı yol
İlkbahara ve güneşe bürünmüşken,
Adını kalbimde taşıdığım
Kovacak beni eşikten.

Yeniden döneceğim baba ocağına,
Yadırgı bir sevinçle avunacağım,
Ve yeşil bir akşam, altında pencerenin
Koluyla mintanımın kendimi asacağım.

Çit kıyısındaki akça söğütler
Başlarını daha bir sevecen eğecekler.
Ve öylece, yıkamadan beni
Köpek uluması altında gömecekler.

Ve ay yüzerek durmamacasına,
Göllere küreklerini indirerek,
Ve sürdürecek yaşamasını Rusya
Avlularda ağlayarak ve hora teperek.”

 

KAYNAK:

Dünya Şiir Antolojisi, Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce, Pozitif Yayınları, 2008.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpdemir.com/2014/06/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

Emir Timur, Nasreddin Hoca ve Fazıl Say

Biat kültürüyle sarmalanmış, güce tapan bir ülkede yaşayan, yetişen biz Türkiye insanlarının iktidar karşısındaki ilk tepkisi aklımızla değil reflekslerimizle belirlenir; siyasi görüşlerimizin bu anlık tepkileri yönetmekteki rolü yok denecek kadar azdır.

DAD

 

Ankara Savaşı’nda[i]Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’ın ordusunu ezip geçen Moğol hükümdarı ve Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Emir Timur’u[ii]biliyor olmalısınız. Timur’un zalim, kan dökücü, geçtiği yerlerde kestirdiği kafalardan kuleler bırakan kıyıcı bir hükümdar olduğu malumunuzdur. Tarihçilerin aynı dönemde yaşadıklarına ihtimal vermedikleri Emir Timur ve Nasreddin Hoca’ya ait pek çok fıkra mevcuttur. Tarihsel gerçeklikleri şüpheli de olsa Anadolu sözlü kültürüne ait bu hikayeciklerin çok değerli oldukları kanısındayım. Bu hikayeciklerden birini, mizahi aslına sadık kalmak kaydıyla yeniden kaleme aldım, başlıyoruz:

Emir Timur Ankara Savaşı sonrası ordugahını Akşehir yakınlarında kurmuştur. Moğol ordusunda bulunan zırhlı savaş filleri[iii]yöredeki köylere bakılması amacıyla dağıtılmıştır. Köylüler karınlarını zor doyuruyor, fil dağ gibi bir hayvan; bakması, beslemesi çok müşkül, yoksul köylülerin beli bükülmüş, elleri böğürlerinde kalmışlar. Fillerden biri de Nasreddin Hoca’mızın köyünde bulunuyormuş. Bir Cuma namazı sonrası köylüler toplanmışlar; her sözü alan baktıkları filden yanıp yakınıyor, Timur’un zalimliğinden, kıyıcılığından ve kendilerine yüklediği bu ağır yükün haksızlığından şikâyet ediyorlarmış. Timur’a atıp tutan köylüler birbirlerini de gaza getirip bir heyet oluşturmaya ve dertlerini anlatıp fili köylerinden geri alması için Moğol hükümdarına ricada bulunmaya karar vermişler. Heyete seçilenler arasında Hoca Nasreddin de bulunuyormuş. Bizim heyet güneş doğarken yola koyulmuş, öğle vakti Timur’un ordugahına varmışlar. Timur’un debdebeli çadırına geldiklerinde kapıdaki görevlilere görüşme isteklerini söylemişler. Biraz sonra çadırdan Timur’un “Gelsinler bakalım, dertleri neymiş dinleyelim” diye gürleyen sesini duymuşlar. Koca Moğol hükümdarı Emir Timur bu; kestirdiği kafaları saymaya insan ömrü yetmez. Heyetteki köylüler korkudan titreyerek, Nasreddin Hoca’yı arkasından usulca itekleyerek çadıra sokmuşlar, sonra da artlarına bile bakmadan kaçmışlar oradan. Hoca bir anda kendini tek başına, ayakları korkudan tutmaz halde Emir Timur’un karşısında bulmuş. Timur yeniden gürlemiş:

-Anlat bakalım, nedir sıkıntınız, yoksa bakmanız için verdiğim filin başına bir iş mi getirdiniz?

Nasreddin Hoca göz ucuyla bir kez daha ardına bakmış, heyetteki atıp tutan köylülerden hiçbiri yok ortalıkta. Ezilip büzülmüş Hoca Nasreddin, tespih böceği gibi dertop olmuş, can korkusuyla titreyen sesiyle cevap vermiş Timur’a:

-Sultanım, biz kulların verdiğiniz filin bakımından memnunuz, gönlünü hoş, karnını tok tutmak için elimizden geleni yapıyoruz. Lakin hayvan yalnızdır, belli ki canı sıkılmaktadır, hani diyoruz ki, bir fil daha verseniz de birbirlerine arkadaş olsalar.

 15. yüzyıl başında fotoğraf makinası olsun çok isterdim; Timur karşısındaki Nasreddin Hoca ile, Cumhurbaşkanı’nın karşısındaki Fazıl Say’ın fotoğraflarını yan yana koyup yorumlayaydık. “Fazıl Say tarihe bu fotoğrafla geçecek” diyenler aynı yorumu Nasreddin Hoca için nasıl yapacaklardı çok merak ediyorum doğrusu.

“Sanatçının duruşu, tarih ve toplum karşısındaki sorumluluğu” sözleri kulağa çok hoş geliyor; nedir, “sanatçı” sıfatını verdiğimiz insanların çok büyük bölümü kendilerini tarihe veya topluma sorumlu hissetmemiş, hatta çoğunluğu insanlardan izole, toplumdan kopuk ve uyumsuz hayatlar sürdürmüşlerdir. Üstelik sürdürdükleri bu hayatlar her zaman “onurlu, edepli, namuslu, devrimci” falan olmamıştır. Kanımca, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden biri olan Arthur Rimbaud şiir yazmayı bıraktıktan sonra silah kaçakçılığı dahil her türden pis işe bulaşmış, ölüm yatağında bile alacaklı olduğu paraları sayıklamıştır. Yaptığı besteleri dinlerken kendimizden geçtiğimiz Bach, mektuplarında biraz daha fazla kişinin ölmesini istediğini ve bu sayede kilisede org çalarak üç beş kuruş para kazanmayı ümit ettiğini yazmıştır. ABD’li şair Ezra Pound dünya şiirine armağan ettiği güzelim kantoların üzerine 2. Dünya Savaşı yıllarında faşist Mussolini’yi ve Nazileri desteklemiştir. İtalyan şair ve sinema yönetmeni Pasoli’nin karıştığı “karanlık işler” hala tam olarak aydınlatılamamıştır. 80 yaşındayken Nazileri destekleyen ünlü Norveçli yazar Knut Hamsun’un Göçebe ve Açlık romanları dünya edebiyatının başyapıtları olmaya devam etmektedir. Ölüm korkusuyla Engizisyon mahkemesinde dünyanın dönmediğini “itiraf eden” Galileo’nun buluşu elinden alınmamış, “ödlekliği” bilim insanı yanının önüne geçmemiştir. Salvador Dali’den de bahsedebiliriz; gençlik yıllarında anarşist, Marksist, Troçkist olan ressam, İspanya İç Savaşı sırasında Faşist Franco’yu desteklemiştir. Örnekler uzayıp gider ama yeterlidir sanıyorum.

Sosyal medyada Fazıl Say’ın Cumhurbaşkanı karşısında duran fotoğrafına yapılan eleştirileri[iv]görünce, “Fazıl Say Sierra Maestra dağlarında kızıl yıldızlı Che Guevara beresi takan bir gerilla lideriydi de benim mi haberim olmadı?” diye sorasım geldi. Bu adam, piyano başına geçtiğinde devleşen, biraz kambur ve sosyal ilişki becerileri düşük bir müzik sanatçısı. Nasıl ki günümüzde Nasreddin Hoca’yı Timur karşısında tespih böceği gibi büzülmüş haliyle hatırlamıyor, onu Anadolu sözlü halk kültürünün mizah virtüözü olarak tanıyorsak, Fazıl Say’ı da gelecekte yaptığı müzikle hatırlayacağız. İlerde bir gün milletvekili, halk önderi, parti veya belediye başkanı olmaya kalkarsa ağzının payını verebilirsiniz ama şimdi hepimize düşen, yaptığı müziği ayakta, ellerimiz kızarana dek alkışlamaktır.

 

 

 

DİPNOTLAR

 

 

[i]20 Temmuz 1402.

[ii]Timur, Cengiz Han soyundan gelmediği için “Han” unvanı yerine askeri yönetici anlamındaki “Emir” unvanını kullanmıştır. 1336- 1405 tarihleri arasında yaşamıştır.

[iii]Timur’un ordusunda 32 zırhlı savaş fili olduğu kaydedilmiştir.

[iv]Fazıl Say’ı acımasızca eleştiren, onun topluma ve tarihe karşı sorumsuzca davrandığını, bu nedenle onun konserlerine artık gitmeyeceğini, tarihe ise bir iktidar yalakası olarak geçeceğini söyleyen “arkadaşlarıma” bir çift lafım olacak: Bir kamu kurumunda, fabrikada, özel bir şirkette veya kendinize ait bir işte çalışıyor olmalısınız. İşiniz gereği olarak karşınıza genel müdür, patron, vali veya vergi müfettişi vb. çıktığında, haksız yere fırça yediğinizde, mobbingle karşılaştığınızda ne yapıyorsunuz, nasıl davranıyorsunuz bilmek ve görmek isterim. Biat kültürüyle sarmalanmış, güce tapan bir ülkede yaşayan, yetişen biz Türkiye insanlarının iktidar karşısındaki tepkilerimiz aklımızla değil reflekslerimizle belirlenir; siyasi görüşlerimizin bu tepkileri yönetmekteki rolü yok denecek kadar azdır.

Aşık Kul Hasan – ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Kul Hasan, 1933- 2010 tarihleri arasında yaşamıştır. Asıl adı Hasan Gören olup Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine bağlı Emir İlyas köyünde doğmuştur. XX. Yüzyıl Anadolu Alevi Bektaşi şiir akımının en güçlü kalemlerinden biridir.

Tüm yaşamı yokluk ve yoksulluk içinde geçen Kul Hasan bir süre Ankara Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünde gece bekçiliği yapmış, Yenigün gazetesinde ve Halk Ozanlarının Sesi dergisinde şiirleri yayınlanmıştır. Yazdığı “Barış Desen Barışamam” adlı şiiri nedeniyle yargılanmış ve aklanmıştır. 1982 Hacı Bektaş Veli anma törenlerindeki şiir yarışmasında birinci olmuştur.

Aşık İhsani’nin deyimiyle “bitmeyen dertlerini az da olsa hafifletmek için eline üç telli bir cura saz geçirmiş, sazını mızrapsız çalmıştır. Kul Hasan ile Aşık İhsani’nin ilk karşılaşmalarında Kul Hasan, İbreti’nin şu dörtlüğü ile karşılar âşıktaşını:

 “Evvelden biliriz biz doğru yolu

İster akıllı say, isterse deli,

İnsanlık aşkıyla kalbimiz dolu,

Muska yazıp halkı soyan değiliz.”

Kul Hasan şiirlerinde laikliğe, özgürlüğe sık sık vurgu yapmış, zorbalığı, yobazlığı eleştirmiş ve hicvetmiştir. Aşağıda okuyacağınız şiirinde sol/sosyalist düşünceye ait evrensel ilkeler zengin bir hiciv/kargış diliyle kaleme alınmış; alçakgönüllü ama lirizmden ödün vermeyen bir dille aktarılmıştır:

“Aziz dünya halkları hey günaydın

Ağlayanı güldürelim gülelim

Dünya diktatörü yamyamdan azgın

Fitneleri öldürelim gülelim

 

Sulh içinde doğu batı bir olsun

Silahsızlanalım dünya hür olsun

Derya gibi kan dökenler kör olsun

Akan kanı dindirelim duralım

 

Hukuk dışı diktatörlük süreni

Vicdansızca insanları kıranı

Halk sırtına binip hak sömüreni

Sırtımızdan indirip gülelim

 

Laiklik, özgürlük, hukuk var olsun

Hukuk yasa tanımayan kör olsun

Her fert varsın sevdiğine yar olsun

Kadehleri dolduralım gülelim

 

Kul Hasan der çalış sulh yap davayı

Özlemim hata mı ey emmi dayı

Doğu Kuzey Batı Güney dünyayı

Yaz bahara döndürelim gülelim.

 

Aşık Kul Hasan’ın “Allahım” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Çok beğeneceğinizi umuyorum.

“Sana Haksızlara kızan diyorlar

Haklı garibanı ezme Allahım

Hem de kader kısmet yazan diyorlar

Haklıyı haksıza yazma Allahım.

 

Haklıyı haksıza yazan sen isen

Bu düzeni kuran bozan sen isen

Haklı garibanı ezen sen isen

Suçun affolunmaz kızma Allahım.

 

Haklıyı haksızı göremiyorsan

Gerçekçi bir düzen kuramıyorsan

Haksızın cezasını veremiyorsan

Ben kadirim diye gezme Allahım.

 

Kul Hasan’ım der ki ey gani mübin

Ümmet için çok ağlamış habibin

Eşit dağıt kullarının nasibin

Doğru çek, kantarı bozma Allahım.”

 

KAYNAKLAR

1-İsmail Özmen, Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi Cilt 5, T.C Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998, Ankara.

2-Aşık İhsani, Ozan Dolu Anadolu- Antoloji, Berfin Yayınları, 2002, İstanbul.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.