Yazar arşivleri: Doğan Alpaslan Demir

Doğan Alpaslan Demir hakkında

1961 doğumlu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu tıp doktoru. Uzun yıllar sağlık teşkilatı ve sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yaptı. Halen hekim ve yazar olarak çalışıyor. E kitap olarak yayınlanmış dört kitabı bulunuyor.

Cesaretinizi nasıl alırsınız?

Alman yazar N. Mahler, Der totale Rausch isimli kitabında Naziler hakkında bir dizi iddiayı gündeme taşımıştır. İddialar yeni değil, nedir, kitap faşizmin biyopolitik yanının daha iyi anlaşılmasını sağlamış görünüyor. Anlıyoruz ki, Naziler Polonya işgalinden, SSCB saldırısına kadar her cephede pervitin adıyla bilinen ve kimyasal içeriği metamfetamin olan bir “ilacı” askerlerde kullanmış; psiko aktif olan pervitinin verilmesi ile askerler terminatör cinsinden, “cesur” savaş robotlarına dönüştürülmüştür. Nazi askerlerine türlü formatlarda ve dozlarda servis edilmiştir pervitin; en bilinen şekli de tank çikolatası[1] adı verilen şekerlemedir. Savaş sonrası ülkelerine dönen yüzbinlerce askerin pervitin bağımlılığı ile yüz yüze kaldığı ileri sürülmüştür. İddialara göre II. Dünya Savaşı sonrası bölünen her bir Almanya, pervitin stoklarını Berlin Duvarı’nın yıkımına kadar ellerinde tutmuşlardır. Pervitinin sadece Naziler tarafından kullanıldığını sanmanızı istemem. ABD’nin Vietnam savaşında ve diğer pek çok operasyonda benzeri “cesaret hapları” kullandığı, kullanmaya da devam ettiğine hiç şüphe yok.

screenshot9

Görsel kaynağı: https: /www.curieuseshistoires.net/ drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

“Buralarda beyaz adam istemiyoruz. Kara Tepeler benimdir. Beyazlar onları almaya çalışırlarsa savaşacağım.”

Tatanka Yotanka (Oturan Boğa) 

screenshot8

Oturan Boğa Kaynak: Pixabay

Çizgi roman okurları Amerikan Kızılderililerini cesaret sembolü olarak kabul eder. Çoğu Kızılderili kabilesi için cesaret yaşamın kaynağıdır.

Kızılderililerin ergenlik törenleri kimi kez işkence niteliğine bürünür. Günümüzde 12-14 yaşındaki oğlan çocuklarının kaburgalarının altından geçirilen kancalarla bir direğe asılması vahşice görülebilir. Nedir, bir çocuğun savaşçı ve cesur bir erkek olmasının yoludur ergenlik ayini. Öte yandan bir Kızılderili için cesaret ile “öte dünya” arasında sıkı bir ilişki vardır. Arapaholara göre ölümden sonra kişi bir tepeye tırmanır. Tepeden ötede bir nehir, ardında da bir Kızılderili köyü vardır. Nehrin öbür yanına ulaşabilirse Manitu’nun yeşil çayırlarında at binebilecektir. Bazı kabilelerin ölümden sonra kendilerine yol gösteren muskaları vardır. Beyaz adam Kızılderili’nin muskasını boynundan koparıp alırsa tüm cesaretini yok eder. Beyaz adam sadece muska koparmakla yetinmez, genç Kızılderili savaşçıların savaş çıkartmalarına sebep olmak için kaçak alkollü içki (ateş suyu) verir onlara. Ateş suyu savaşçıyı güçlü, yenilmez ve cesur “yapar”. Sarhoş ve “cesur” Kızılderililerin taşkınlıkları beyaz adamın yaptığı katliamlara bahane olur.

“Hasan Sabbah, yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir[2].” 

Amin Maalouf

screenshot7

Marko Polo portresi. 1254- 1324. Kaynak: Wikipedia

1273 yılında İran’dan geçen Marco Polo’nun seyahatnamesinde, iki dağ arasındaki vadide kurulan eşi görülmedik bir bahçe tasvir edilmiştir. Envaı türlü meyve ağaçları, görkemli köşkler, süt/bal/şarap akan çeşmeler, genç kızların şarkı söyleyip dans ettiği bir cennet tasavvurudur bahçe. Marco Polo’ya göre, özel olarak seçilmiş gençler uyuşturucu bir iksir içirilerek bu bahçeye alınmakta, uyandıklarında kendilerinin cennette olduğuna inanmaktadırlar.

Kendilerine görev verileceği zaman yeniden uyuşturulup peygamber olduğunu sandıkları şeyhin huzuruna çıkarılmakta, kendilerine verilen hançerle önceden belirlenmiş kişileri öldürmesi istenmektedir. Haşişi tarikatı fedaileri ölümü hiçe sayan bir cesaretle hedef kişiyi öldürmekte, eylemlerini gizlice ve karanlıkta değil kalabalıkta ve uluorta yapmaktadırlar. Fedailer görevlerini tamamladıktan sonra kaçmaya yeltenmemekte, kendisini bekleyen en ağır cezalara razı olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca fedailerin bu cesareti, “kafaları dumanlı” müritlere sunulan cennet bahçelerine bağlanmıştır. Çok geniş bir coğrafyada rağbet görmesine rağmen uyuşturucu hikâyesi hemen tümüyle gerçek dışıdır. Batılıların bir Ortaçağ miti olmaktan öteye gitmeyen uyuşturucu üzerine kurulu cesaret efsanesi, tarihin en büyük palavralarından biridir. Haşişi tarikatı mensuplarının bağlı olduğu İsmaili mezhebi yazarları ve ciddi Sünni yazarlar fedailerin uyuşturucu kullandıklarına dair hiçbir yazılı iddiada bulunmamıştır.

screenshot6

Hasan Sabbah. Kaynak: Wikipedia

Haşişi mezhebinin, saf delikanlıları uyuşturucuya  boğup gerçeklikten kopuk katiller sürüsü yaratan uyanık bir din simsarının hikâyesinden ibaret  olmadığını biliyoruz. 661 yılında Hz. Ali’nin öldürülmesi sonrası gelişen “Ali Şiası” yüzlerce yıl boyunca gelişerek “mesihi” karakterli bir mezhebe dönüşmüştür. Sünni Abbasilerin saltanata dayalı baskıcı yönetimleri, Selçuklu ve Moğol “istilacıların” zalimliklerine duyulan tepki; hoşnutsuz ve öfkeli bir toplum yaratmış, türeyen fanatik hareketler Şia içinde kendine yer edinmiştir. Şia’nın bir kolu olan İsmaili mezhebine bağlı Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşişi tarikatı, saltanatın, yönetici sınıfın ve Sünni İslam’ın ileri gelenlerine yönelik suikastlarla geniş bir toplumsal destek sağlamıştır. İsmaili dailerin[3]yaptıkları dini davetin benimsenmesi, en aşırılıkçı eylemlerin bile toplumsal meşruiyet sınırları içinde kalmasına sebep olmuştur. Haşişi fedailer, yaptıkları eylemlerle din ve halk düşmanı zalimlerin cezalandırıldığına, bunun karşılığında cennetle ödüllendirileceklerine körü körüne inanmışlardır.

1092 yılında bir Haşişi fedaisinin Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ’ün karşısına çıkarak onu hançeriyle öldürmesindeki cesaret, bu tarihsel perspektifle okunmalıdır.

screenshot5

Büyük Selçuklu İmparatorluğu Veziri Nizâmülmülk. Kaynak: Wikipedia

“Ölmekten korkarsan, neye yarar cesaretin?”

Gılgamış Destanı

İnsan toplulukları öfkesini nasıl olup da kargışlara aktarmışlarsa, cesarete duydukları hayranlığı ve toplumun cesur insan üretimine olan gereksinimini de destanlar, efsaneler yoluyla sözlü kültürlerine aktarmışlardır.  Dünyanın dört köşe bucağındaki destanlar şaşılası benzerlikler gösterir. Örneğin, destan kahramanının gücü yaratılıştan gelir. Amerikan efsane kahramanı Pecos Bill iki yaşındayken, tarlada çalışan annesi eve bir kaplanın girdiğini görür. Çocuk evde yalnızdır, anne “zavallı kaplan” diyerek işine devam eder.screenshot3

Kahramanların tanrısal güçleri vardır. İlyada destanında Akhilleus’a kılıç, ok vb. silah işlemez. Tek zayıf noktası topuğudur, nitekim topuğuna isabet eden bir okla ölür. Ama en önemlisi tüm destan kahramanları sınırsız bir cesarete sahiptir. Sahip oldukları cesaretin akla, izana gelir tarafı yoktur. Kırgızların ünlü Manas Destanı’ndan okuyoruz:

“Düşman yeryüzünü duman gibi kaplamıştı, gökteki yıldızlar kadar çoktu. Çinlilerin çokluğundan kara toprak görünmüyordu, gök ve güneş görünmüyordu. Bahadır Manas, Toruçar atıyla saldırıya geçip dağ gibi pehlivanları saf dışı etti, kılıcıyla kesti, dalgalar gibi gelen Çinlileri tarumar etti.”

Nedir, destanlar güç ve iktidar sahipleri tarafından kötüye kullanılmıştır. Destanların akla zarar cesur kahramanları, despotların elinde, topluma cesaret aşısı olarak kullanılmıştır. O da yetmemiş, iktidar aygıtları destanlardan marşlar üretmiştir; daha çok savaşılsın, daha kolayca ölünsün, nasılı/ne içini sorulmasın diye. Ne üzücüdür ki, aynı marşların sözlerini değiştirip cesaret üretmeye kalkan “ayaklanmacılar/isyancılar” da aynı nefret diline esir olmuştur.

Adler’e sorarsanız:

Psikiyatrist Alfred Adler’e göre bireyler hasta değil, cesareti kırılmıştır. Bu nedenle psikiyatrik  hastalıklarda psikoterapi bir yeniden cesaretlendirme sürecidir.

screenshot2

Alfred Adler (1870-1937) Kaynak: Wikipedia

Peki ya Darwin?

Bir canlının temel amacı genetik kodlarını aktarabilmektir. Evrim kuramına göre, orduların üzerine tek başına saldıran “cesur” Manas’ın genetik kodlarını aktarabilme şansı düşüktür. Bir canlının hayatta kalabilme ve kodlarını aktarma olasılığı, tehlike durumunda nasıl, nereye kaçabileceğini planlayabilme ve gereğinde cesurca savaşma kararındaki yanılmazlığına bağlıdır.

screenshot

Charles Darwin, 1809-1892. Kaynak: Pixabay.

Son Söz: Homo Sapiens Neandertal insana karşı.

Cesaret, birey bazında meydan okuyabilme becerisi olarak alkışlanabilir ama abartmadan! Elli bin yıl önce Homo Sapiens, Neandertal insanla karşılaştığında hayatta kalan taraf olmuştur. Muhtemelen bu “başarısının” sebebi, daha kuvvetli ve meydan okuma becerisinin yüksek olmasından kaynaklanmıyordu. Homo Sapiens bu “başarısını” büyük ölçüde grup iletişiminde ve kolektif davranışlarında belirgin hale gelen, kültürel kodlarına aktardığı cesaret becerisine borçludur. Günümüzde gereksinim duyduğumuz cesaret tam olarak budur.

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Mukavemet Dergi’nin Mart 2017 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır.

 

 

DİPNOTLAR

[1]Panzerschokolade

[2]Amin Maalouf, Semerkant.

[3]Dai: Misyoner

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1- Bernard Lewis, Haşhaşiler, Kapı Yayınları, 2014.

2- Alice Marriot/ Carol K. Rachlin, Kızılderili Mitolojisi, İmge Kitabevi, 1994.

3- Dee Brown, Kalbimi Vatanıma Gömün, e yayınları, 1973.

4- Keneş Yusupov, Manas Destanı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2009.

5- Jean Bottero, Gılgamış Destanı, Yapı Kredi Yayınları, 2013.

6- Homeros, İlyada, Sander Yayınları, 1981.

7- G. Martina, Pecos Bill, İyigün Yayınları, 1967.

8- Ali Tufan Koç, İnsanlık Tarihinin En Kötü Kafası, Hürriyet Pazar, 27 Eylül 2015.

9- Ülkü Kara Düzgün, Türk Destanlarında Merkezi Kahraman Tipinin Tipolojisi, Folklor/Edebiyat, Cilt: 18, sayı: 69, 2012/1

10- Bekir Avcı, Korkuya Karşı Umut ya da Cesaret Bulaşıcıdır, Birikim Dergisi, 10 Nisan 2017.

11- Bengü Ergüner- Tekinalp, Adleryan kuramın pozitif psikoloji bağlamında değerlendirilmesi, The  Journal of Happines & Well- Being, 2016, 4(1), 34-49.

12- Amin Maalouf, Semerkant, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

13- Drogues de guerre – 2. Nazisme et dépendance, https: // www. curieuseshistoires. net/drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

Sîmîn Behbehânî- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, 20. yüzyıl İran edebiyatının ve Fars dilinin en önemli kalemlerinden biri olan Sîmîn Behbehânî, 1927- 2014 yılları arasında yaşamıştır.

Tahran’ın Himmetâbâd mahallesinde doğmuştur, babası tanınmış yazar ve İkdâm gazetesi müdürü Abbas-i Halîlî, annesi dönemin seçkin kadınlarından Fahr-i Adil-i Hilatberî’dir. Babası Abbas Halîlî 1893 yılında doğmuş, Arapça ve Farsça dillerinde şiir söylemiş ve Firdevsi’nin Şahnâme’sinden yaklaşık 1100 beyiti Arapçaya tercüme etmiştir. Babası aynı zamanda sayısız roman yazmış ve yayımlamıştır. Sîmîn Behbehânî, babası hakkında şunları yazar:

“Babam tarih ve inceleme konusunda onlarca cilt kitap yazmıştır. Roman tarzını başlatan kişidir. Müdürü olduğu İkdam gazetesinin çok okunduğu zamanlarda yani Muhammed Rıza Pehlevi dönemi öncesi, eserleri Milli kütüphanelerde, meclislerde ve saygın başka kütüphanelerde yayımlanmıştır. Şüphesiz ben cesur, hakkını savunan, özgürlükçü ve korkusuz olmayı babamdan öğrendim. (eğer başarabildiysem) O sadece kadın hakkının kazanılmasında çalışmadı, kadın haklarını arayarak yaşamı boyunca kadınlara rehber oldu.”

 Annesi Fahr-i Uzma Argun ( Fahir Adil Hil‘atberi ) şair, yazar ve gazeteciydi. Sîmîn Behbehânî annesi hakkında şunları söyler:

“ … Annem sanırım kendi dönem kadınlarının ilginç örneklerinden biriydi. O dönemde kadın için okuma ve yazma günah sayılıyordu. Fars edebiyatı, fıkıh, usul, Arap dili, felsefe, mantık, tarih ve coğrafya derslerini iyi bir şekilde zamanın hocalarından öğrenmişti. Fransızcayı kendi evlerinin yakınında oturan İsveçli bir kadından küçük yaşta öğrenmişti. Elbette annem şanslıydı, çünkü anne ve babasının kucağında büyümüş ve küçükken onun eğitimi için hiçbir imkândan kaçınmamışlardı”

 Annesi Fahr-i Argun Hanım sosyal ve aktif bir kadındı. Kendisi gibi düşünen birkaç kadınla birlikte 1922 yılında Vatansever Kadınlar Derneğini kurmuş ve bu derneğin aktif üyesi olmuştur. 1935 yılında da Kadınlar Gazetesini kurmuştur. İran’da kadın hareketinin, İran feminist düşüncesinin öncüsü ve liderlerinden biridir.

Anne babasının özelliklerine baktığımızda, Sîmîn Behbehânî’nin şiirdeki başarısının altında aileden aldığı eğitimin önemi de ortaya çıkar. Çok iyi bir eğitim sürecinden geçen Sîmîn Behbehânî ilk şiirini on dört yaşında yazmıştır.

“Annem ilk gazelimi Meliku‘ş Şuarâ Bahar(1886-1951) ın editörlüğünü yaptığı Nevbahar gazetesine gönderdi ve orada yayımlandı.” 

Yazdığı ilk gazelin daha ilk beytindeki toplumcu gerçekçi mesaj onun tüm şiir yaşamına damgasını vurmuştur.

“Ey açlıktan inleyen millet, ne yapıyorsun?
Ey perişan fakir millet ne yapıyorsun?”

 Sîmîn Behbehânî, 1951 yılında Eğitim Bakanlığında öğretmen olarak çalışmaya başlar. Öğretmenliğe başlayışını şu satırlarla anlatır.

“İşe başladığım ilk gün sınıfa girdim. O kadar gençtim ki öğrencilerle aramda fazla yaş farkı yoktu. Hatırlarım, bir gün öğrenciler etrafımı sarmıştı. Gençtim, az bilgiliydim ve hiç tecrübem yoktu. Tam o esnada bir müfettiş sınıfa girdi. Hayretler içinde pazar yeri kalabalığındaki sınıfta öğrencilerden birine sordu: “Öğretmeniniz nerede?” Öğrenciler beni işaret etti ama müfettiş inanmadı…”

 1978 yılında, İran Yazarlar Derneği (Kanûn-i Nivîsendegân-i İrân) Başkanı olmuştur. Aynı yıl İnsan Hakları Gözetmeni Hellmann-Hammet Grant ödülünü almıştır. 1998 yılında Nobel Edebiyat ödülü adayı olmuştur. 1999 yılında ise Berlin’de İnsan hakları örgütü Carl Von Ossietzky ödülünü almıştır.

Önceleri geleneksel tarzda ve daha çok klasik gazel formunda şiir yazarken daha sonraları dörtlüklerden oluşan formları da kullanmaya başlamış ve nihayet şiirin biçim ve içeriğinde oldukça büyük ve önemli yeni arayış ve değişikliklere gitmiştir. Fakat yine de geleneksel şiirle bağını koparmamış, yeni klasikçiler ya da inkılap şairleri arasında olmuştur. Geleneksel gazel türünden yeni gazel türüne sıçrayışı sadece teknik bir dönüşüm değildir. Sîmîn Behbehânî, aruz vezninin şiirin ve şiirin vermesi gereken mesajın yükünü çekemediğini gören bir edebiyatçıdır. Denebilir ki, Fars dilinde ve gazelde yeni bir müzik ve ritim yakalamayı başarmıştır.

Sîmîn Behbehânî, şiirlerinde gazel türünden vazgeçmemiştir. Nedir, şiire biraz meraklı olan herkesin bildiği gibi gazel, “kadınlarla âşıkane sohbet etmek” anlamına gelir ve ana teması aşk, kadın, şaraptır. Oysa Sîmîn Behbehânî, yazdığı ilk şiirinden itibaren sosyal sorunları, halkın sıkıntılarını, kendi yaşadığı ve ilgisiz kalamadığı sorunları başarıyla işlemiştir. Şiirlerinde halk deyişlerini, masalları, hurafe ve inançları, destanları hatta çocuk oyunlarını ustalıkla kullanmıştır. Sıradan insanların sorunlarını, özellikle toplumunun kadınlarına ait acılarını kolayca anlaşılabilir bir dil ile anlatmayı başarması onu Fars edebiyatının ölümsüzleri arasına katmıştır.

“Zengin adamın bu dul karısı
Kanunun kör gözünde durmuş
Adamın servetinden ve malından nikâh ve nikâh akçesi olarak
Kanun kadının eline birkaç metelik vermiş.”

 Behbehani şiirlerinde zina yapan kadının taşlanması, aç kaldığı için hırsızlık yapan çocukların elinin kesilmesi vb. cezaları eleştiren şiirler yazdı. Pek çok kez İran İslam Cumhuriyeti yönetimiyle karşı karşıya geldi, İran- Irak savaşını eleştiren şiirini yayınlayan dergi kapatıldı. Sınır dışı edildi. Üzerindeki baskılara yönelik olarak şunları söylemekten çekinmemiştir.

“Beni yakmak isteyebilir veya bana taş atmaya karar verebilirsiniz. Ama elinizdeki taş bana zarar verme gücünü kaybedecektir.”

Sîmîn Behbehânî’nin şiirlerinde sosyal adaletsizliğe ait yaralar güçlü imgelerle anlatılmıştır.

“Sabr et, gelecek aya kadar…

Gücünü bitiren bu zor işin ücretini
Bir ayın sonunu elle geçirdim
Arzu dolu ve sıcak bir gönülle
Hemen eve yöneldim

Fakat, Ne yazık ki, azıcık ücretim
Biriktirdiklerimin hepsi alacaklılara gitti!
Gözüm açılınca gördüm, Ah
Neyim varsa gitmiş

Çocuğum geldi, şaşkınlıkla gözlerime baktı
Onun iki siyah elmas gibi gözleri vardı
Arzuyla yanan gönlünün kıvılcımları
Günahsız bakışlarıyla isyan ederek:
“Ah anne! Geçen ay demiştin
Bana elbise alacağını söylemiştin
Süreyi uzattın, şüphesiz
Şimdi ne istersem getirmelisin.
Elbiselerim paramparça oldu, peki ayın sonu nerede?
Yeni ve güzel elbiseler nerede?”
Utanarak ve yavaşça dedim:
“Sabr et çocuğum, gelecek aya kadar.”

 Bir seks işçisi kadını anlattığı “Fahişenin Şarkısı” adlı şiir kendi çağında deli cesareti gerektirir türdendir.

“Allık dolu o kutuyu bana ver
Renksiz olan yüzümü renklendireyim
Yağı ver, tazeleneyim
Sıkıntıdan solmuş yüzümü (tazeleyeyim)

Misk dolu parfümü ver
Üstüme başıma dökeyim
Bana o dar elbiseyi ver ki
Beni sıkıca kucaklasınlar

O kadehi ver de sarhoş olayım
Kendi kara bahtıma güleyim
Mutsuz ve hüzünlü bu yüze
Aldatıcı bir çehre takayım

Çok kimsem var kimsesizim, bu dostlardan
Gönül dostu yok
Lafta çok teselli eden var
Fakat kısa bir andan başka bir şey değil.

Ey dudağım, sahtekâr dudağım
Sırlarla hüznüme perde çek de
Bana birkaç lira da fazla versinler
Gül, öpücük dağıt, naz yap…”

 Ölümünün dördüncü yılında ülkemizde hiç bilinmemiş, bu yüzden unutulmak gibi bir derdi olmayan, yazdığı 20 kitaptan teki bile dilimize çevrilmemiş, hakkındaki tüm bilgiler Fars Edebiyatı akademisyenlerinin tez ve makalelerinden ibaret olan dev bir şaireyi, Sîmîn Behbehânî’yi tanıtmış ve anmış olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum.

Bu hafta için Sîmîn Behbehânî’nin “Yankesici” adlı şiirini seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Bilir misin neden hapisteyim?
Bir gencin cebine el atmıştım,
Bir şey geçmeden elime,
Ansızın feci bir şamar yedim!

Bilmiyorum babam kim benim,
Nerde açtım gözümü dünyaya;
Beni kim doğurup yetiştirdi böyle,
Kimin memesini aldım ağzıma!

Asla bu sararmış yanağım
Bilmedi anne öpüşü tadı;
Bütün ömrümce bir baba
Şefkatle başımı okşamadı!

Kimse benim için sabahlamadı
Hastayken başucumda!
Yalvarmadan ya da karşılıksız
Gelen olmadı yardımıma!

Kâh Ocak soğuğunda titredim,
Kâh inledim Temmuz sıcağında!
Ekmek hasretiyle aç uyudum
Hasır üstünde cami avlusunda!

Bazen biri götürünce elini
Yüzüme, ya da çeneme,
Sandım ki kavuşurum
Bir öğün yemeğe, bir gecelik eve.

Ancak şu sefil kurtarırdı beni,
Kavurucu susuzluktan bir tas su ile;
Yoksa bir yücenin yoktu yardımı,
Beni doyuracak bir ekmek bile.

Bütün bu çulsuzluğumla
İşte öğrendim bu sanatları;
Milletin cebinden usul usul,
Böyle belledim aşırmayı.

İyice öğrendim yollardan
Sigara izmariti nasıl kaparım;
Çektiğim dumanın acısını
Başkasının cebine nasıl koyarım.

Elime geçirdiğim şişle çocukların
Yepyeni giysilerini nasıl yırtarım.
Ya da tezgâhtan gizli gizli
Bir elmayı nasıl aşırırım!

Bütün çevikliğime rağmen
Artık çok geç, kodesteyim,
Kederimden habersiz,
Serserilerle her daim.

Mutluyum yine de, gururluyum,
Yeni dostlar mektebimizde
Eklemekteler binlercesini,
Benim eşsiz hünerlerime.”

 

KAYNAKLAR
1- Seda Güzel, “ ÇAĞDAŞ İRAN ŞAİRLERİNDEN SÎMÎN BİHBEHÂNÎ ’NİN HAYATI, EDEBÎ KİŞİLİĞİ VE ŞİİRİ ”, ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DOĞU DİLLERİ VE EDEBİYATLARI ANABİLİM DALI FARS DİLİ VE EDEBİYATI BİLİM DALI Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013.


2- Kadir TURGUT, MODERN GAZEL ŞAİRİ: Sîmîn-i Behbehânî (1306/1927-.), DOĞU EDEBİYATI (KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ), YIL: 1, SAYI: 1, İLKBAHAR-YAZ 2007. 

3-Trevor Mostyn, Simin Behbahani obituary, The Guardian, 28 Aug 2014.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

Aşık Serdari- ŞİİRLİ CUMA

 

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Serdari, 1834-1918[i]yılları arasında yaşamıştır.

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Hacı’dır. Çocukluk döneminde eşekten düşerek kolu kırılmış, kırığın kaynamaması nedeniyle kangren olmuş ve kesilmiştir. Bu nedenle Çolak Hacı adıyla da tanınmıştır. Gençlik yıllarında Şarkışla kadısının kızını kaçırmış, yakalanmış ve hapse düşmüştür. Birkaç kez evlendiği ve 10 çocuğu olduğu belirtilmektedir. Geçimini çiftçilik ve avcılık ile sağlamıştır. Tek kollu olmasına rağmen halk ozanlığı yanısıra avcılığı ile tanınmıştır.

Aşık Serdari hiç eğitim görmemiş ve okuma yazma bilmemektedir. Şiirlerini dinleyicileri, sevenleri kâğıda aktarmış, birçoğu da kaybolmuştur. Şiirlerinde aşk, ayrılık, gurbet ve yoksulluk temaları öne çıkar. Yaşadığı çağın toplumsal sorunlarını cesurca dile getirmiştir. 1887 yılında yaşanan kuraklığın sebep olduğu sıkıntıları dile getirdiği şiirleriyle tanınmıştır.

Aşık Serdari’nin bu hafta için seçtiğim şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

 

“Nesini söyleyim canım efendim

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhal eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim

 

Sefil ireçberin yüzü soğuktur

Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur

ineği davarı iki tavuktur

Bundan gayrı yoktur malımız bizim

 

Reçberin sanatı bir arpa tahıl

Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl

Tecelli olmazsa neylesin akıl

Dördü bir okkalık dolumuz bizim

 

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

 

Evlat da babanın sözün tutmuyor

Açım diye çift sürmeye gitmiyor

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor

Başımıza bela dölümüz bizim

 

Zenginin sözüne beli’ diyorlar

Fukara söylese deli diyorlar

Zemane şeyhine veli diyorlar

Gittikçe çoğalır delimiz bizim

 

Sekiz ay kışımız dört ay yazımız

Açlığından telef oldu bazımız

Kasım demeden buz tutar özümüz

Mayısta çözülür gölümüz bizim

 

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim

 

Zenginin yediği baklava börek

Kahvaltıya eder keteli çörek

Fukaraya sordum size ne gerek

Düğülcek çorbası balımız bizim

 

Serdari halimiz böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akibet dağılır ilimiz bizim”

 

 

KAYNAKLAR

  • 1-Asım Bezirci- Kemal Özer, Dünden Bugüne Türk Şiiri Cilt 1- Halk Şiiri, Evrensel basım Yayın, 2002.
  • 2-İsmail Özmen, Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 4, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

[i]Doğum tarihinin 1833, ölüm tarihinin 1921 veya 1922 olduğunu belirten kaynaklar da bulunmaktadır.

Seçim hayhuyunda gözümüzden kaçanlar

20 Haziran gününü ardımızda bıraktık, günlük yaşamın hayhuyu ve seçim tartışmalarının çığırışları arasında geldi geçti. 20 Haziran gününün sıradan bir gün gibi göründüğüne bakmayın, fevkaladenin fevkinden bir gündür. Siz belki “öf aman” diyeceksiniz, “seçimlere 3 gün kalmışken geçmiş, gitmiş bir güne geri mi gideceğiz” diye söyleneceksiniz ama ben sizi birkaç gün geriye değil, 72 yıl öncesine götüreceğim. Şunu bilmeliyiz ki 20 Haziran 1946 tarihimizde çok önemli bir gündür. Aklınız alıyor mu, bu tarih Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin Şefik Hüsnü[i]’nün öncülüğünde kuruluşunun 72. yıldönümü. Türk siyasi hayatının en kısa ömürlü partilerinden biridir Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi. Kuruluşundan altı ay sonra, partinin “komünist mefkûreye[ii]” sahip olduğu iddia edildi ve kapatıldı. Kapatılmakla da kalınmayıp içlerinde Şefik Hüsnü’nün de olduğu partinin 43 kurucusu tutuklandı. Bu Şefik Hüsnü, nasıl desem, acayip bir adam, hem meslektaşım hem de ucundan bucağından memleketlim[iii]de olsa yazmadan edemeyeceğim. Düşünün şimdi, 1912 yılında Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiriyor. Paris’e yerleşip paşalar gibi hekimlik yapıp oturaklı, şaşaalı bir hayat süreceğine tutup ülkesine, İstanbul’a geliyor. 1912- 1918 yılları arasında Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın envaı türünden cephesinde askeri hekim olarak görev yapıyor. Savaş yılları bitince aklını başına devşirip işine, mesleğine baksa ya, olur mu, kafasını “idealist” fikirlerle doldurmuş bir kere. Tutuyor 1919 yılında Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın (TİÇSF) kurucuları arasında yer alıyor, o da yetmiyor genel sekreterliğini üstleniyor. TİÇSF, ulusal kurtuluş savaşına destek verme kararı alıyor, TBMM’ne destek amacıyla SSCB ve Lenin nezdinde girişimlerde bulunuyor. Nedir, savaştan sonra, 1925 yılında Şeyh Sait isyanının patlamasıyla beraber ünlü Takrir-i Sükun Kanunu yayınlanıyor, İstiklal Mahkemeleri kuruluyor, isyana destek olduğu gerekçesi ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılıyor. Ne alakası varsa, muhtemelen fırsat bu fırsattır diyerek Şefik Hüsnü’nün başında bulunduğu TİÇSF de kapatılıyor, Şefik Hüsnü de hapishaneyi boyluyor. Lafı uzatmanın gereği yok, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi hayatı parti örgütlemek, dergi çıkarmak, yazı yazmak ve cezaevine girip çıkmakla geçiyor. O derece ki ülkemiz hapishaneleri de yetmiyor Şefik Hüsnü’ye, 1933 yılında gittiği Almanya’da Nazilerle de dalaşıyor ve Alman cezaevlerini de tanımak fırsatı buluyor. Unutmadan, İkinci Dünya Savaşı yıllarında (1941-1943) yeniden askere alınıyor ve iki yıl daha askeri hekimlik yapıyor. Şefik Hüsnü 1959 yılında yaşı nedeniyle cezaevinden salıverildikten iki yıl sonra sürgünde bulunduğu Manisa’da vefat ediyor.

Bitmedi, 20 Haziran’ı ardımızda bırakırken bugünün Dünya Mülteciler Günü olduğunu hatırlamadan, hatta haberimiz bile olmadan hayatımıza devam ettik. 20 Haziran günü dünyanın dört köşe bucağında mülteciliğin, mültecilerin sorunları üzerine etkinlikler, gösteriler, protesto eylemleri gerçekleştirildi, bizim ülkemiz hariç. Çünkü bildiğiniz gibi ülkemizde hiç mülteci bulunmuyor. Sarkastiklik olsun diye yazmıyorum bunu, sahiden de mülteci yok ülkemizde. O yüzden Dünya Mülteciler Günü bizi hiç ilgilendirmiyor. “Dört milyon Suriyeli, bilmem ne kadar Afganistanlı var ülkemizde” diyorsunuz, diyorsunuz ama onlar mülteci değil ki, sığınmacı. Ülkemiz yasalarına göre Suriye’den veya diğer Ortadoğu ve Asya ülkelerinden gelenler mülteci statüsüne sahip değiller. Bir gün Dünya Sığınmacılar Günü diye “bişi” icat ederlerse ne âlâ, yoksa yok.

Bizim ülkemizde “mülteci yok” ama birkaç bin mülteciye ev sahipliği yapan ülkeler bile bu konuda ah vah edip duruyorlar. Haklılar! Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, mültecilere ilişkin sorunlar birkaç on yıl ve/veya birkaç kuşak sonra katlanarak büyümektedir. Çünkü mültecilik bir grup insanın bir bölgeden diğer bölgeye göç etmesinden ibaret değil, ulaştıkları bölgeye kendi ülkelerini de götürüyorlar, üstelik geldikleri ülkenin en bağnaz, tutucu, muhafazakâr yanlarını taşıyorlar yanlarında. Gittikleri yerlerde de toplumun/bölgenin en ırkçı, faşist kesimlerinin keskin tepkisiyle karşılaşıyorlar. Örneğin İtalya “biz Avrupa’nın paspası olmayacağız” diyerek göçmen teknelerini kara sularına bile sokmuyor.

Mülteci (pardon sığınmacı) sayısında Türkiye, Dünya rekorunu elinde tutuyorsa da konunun ülkemizdeki tartışılma düzeyi “Biz çağırmadık, gitsinler” minvalinde devam ediyor. Ülkemizdeki “mülteci” sorununa ait toplumun yaygın argümanlarını ve düzeysizliğini biraz “egzajere ederek” yazacağım size. Bakalım tanıdık gelecek mi?

  • “Bildiğiniz gibi bütün bu sığınmacılar ülkemizin plajlarında “nargile içmek için gelmiş” bulunuyorlar. Nargile ve tömbeki satışları patlamış durumda, plajlardaki sığınmacılara nargile yetiştiremez haldeyiz.
  • Hepiniz biliyorsunuz, biliyorsunuz ama hatırlatayım diyorum. Bu Suriyeliler, Afganistanlılar ülkemizde yan gelip yatıyorlar, ekmek elden su gölden, ceplerinde para, altlarında araba, keyifleri keka. Hastanelerde sıra beklemiyorlar, elektrik suya para ödemiyorlar, üniversitelere sınavsız giriyorlar, lokantalarda yiyip içip “reyiz ödesin” deyip gidiyorlar.
  • Bu kadarla kalsa yine iyi, ülkemizi kerhaneye çevirdiler, habire sevişiyorlar, tavşan gibi ürüyorlar. Arkadaşın eniştesi söylemiş, içtikleri nargilenin tütününe viagra karıştırıyorlarmış, anladınız siz onu.
  • Bu Suriyeliler kızlarını satıyorlar, gencecik kızları yaşlı başlı adamlara pazarlıyorlar. Aklınızın bir kenarında bulunsun, bizim valide geçen ay sizlere ömür, babamız sekseninde ama dinç maşallah, ona helal süt emmiş, gariban, kimi kimsesi olmayan, 20 yaşını geçmemiş bir kız arıyoruz. Aracılık yapan olursa onu da görürüz. Maksat bir gariban kıza yardım etmek, yanlış anlaşılmasın sakın.
  • Eskiden bizim ülkemizde yoktu böyle işler, kızlarımız okuyor, çalışıyor, eşlerini kendi seçiyordu; hep bu sığınmacılardan geldi bize bu rezillikler. Bizim gül gibi ülkemizi ne hale getirdiler, her türden melanet onlarda, kavşaklarda dilenme, fuhuş, hırsızlık, cinayet, çocuk kaçırma, tecavüz, pedofili, uyuşturucu, bonzai; bilmezdik biz bunları, hepsi onlardan geldi bize.
  • Bir de sığınmacı diyorlar bunlara, güya ülkelerinde savaş var diye gelmişler, yalan, külliyen yalan, bayramlarda ülkelerine gidiyorlar, savaştan kaçsalar gidebilirler mi, gidemezler.
  • Bu sığınmacıların hepsi hırsız. Bizim amcaoğlunun sanayide dükkânı var, iki genç Suriyeli aldı yanına, maksat yardım olsun, sabah sekizden akşamın onuna kadar çalışıyorlardı, üç öğün yemek üstüne de helalinden ayda beş yüz lira veriyordu bunlara amcaoğlu. Sen bunlara bunca iyilik et, iş ver, ne yapmışlar dersiniz, kasadaki yedi yüz lirayı alıp kaçmışlar. Nankör bunlar nankör; amcaoğlu çok sinirlendi, bulsa kör bıçakla keser bu hırsızları. Şimdi yine Suriyeli eleman arıyor, biz yufka yürekliyizdir, maksat iyilik olsun.
  • Hem sonra bunların binlercesine gizlice oy verdireceklermiş, “biz reyizden başkasını bilmeyiz” diyorlarmış, gitti 80 yıllık cumhuriyetimiz gitti. Bu mesajı 30 kişiye gönderirseniz 1 gb internet hediyesi geliyor, bana geldi.”
  • Bizim parti iktidara gelince bütün bu Suriyelileri geri göndereceğiz![iv]

Dünya Mülteciler Günü kendini göstermeden, sessizce geçip gitti. 72 yaşında sürgünde ölen Dr. Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin 72. yıldönümünü de hatırlamadan, anmadan geçirdik.  Darısı gelecek senenin 20 Haziran’ına.

 

 

Dipnotlar

 

[i]Tam adı Şefik Hüsnü Deymer

[ii]Mefkûre: Ülkü, ideal.

[iii]Selanik

[iv]Suriyeli sığınmacılar üzerine daha önce yazıp yayınladığım şu yazımı da okumanızı öneririm: https://doganalpdemir.com/2017/07/09/suriyeli-hamile-kadini-kaciran-tecavuz-eden-olduren-katilleri-kim-azmettirdi/

Çinli hastanın tercihi ve 24 Haziran seçimleri

Birkaç gün sonra oy vermeye giderken, seçilmesini istediğimiz adayı ve partiyi belirlemiş, kafamızda şekillendirmiş olacağız. Seçimde kullanacağımız oy, içinde yaşadığımız ülkenin geleceğine yönelik taleplerimizin bir tercihe dönüşmesi anlamına geliyor. Toplumu oluşturan bireylerin oy vermesiyle teşkil edilen siyasi yönetim biçimine demokrasi diyoruz ve en iyi yönetim biçimi olduğuna inanıyoruz. Açıkça söylemem gerekirse aynı fikirde değilim; demokrasi adını verdiğimiz, sandığa dayalı siyasal yönetim şeklinin büyük handikapları olduğu, sanıldığı gibi en ideal yönetim şekli olmadığı kanaatindeyim. Nedir, içinde bulunduğumuz koşullarda biraz “sofistike” kalacak bu konuyu tartışmak değil amacım. Bugünkü yazımda yaşamımızdaki her türden tercihin dayanakları konusunda gülümseten, düşündüren bir hikayecik anlatacağım. Hazırsanız başlıyoruz.

Zamanın birinde Çin ülkesinin küçük bir köyünde yaşayan bir adam varmış. Günün birinde hastalanmış, yaşadığı yörenin çevresindeki sağaltıcılar, otacılar, üfürükçüler çare bulamamışlar hastalığına. Sonunda o zamana kadar hiç gitmediği bir büyük kente gitmeye karar vermiş. Hasta haliyle onca yola gitmek kolay değilmiş ama sonunda varmış kente. Hemen sorup soruşturmaya başlamış, en iyi hekim kim, hastalığını en iyi hangi tabip iyi edebilir öğrenmeye çalışmış. Çalışmış ama her sorduğu başka bir hekimin adını veriyor, diğerlerini kötülüyormuş. Karar vermek, hekimlerden birini seçmek hiç de kolay değilmiş. Günler süren bu araştırmalar sonunda henüz karar veremese de iki önemli bilgiye ulaşmış. Birincisi şehirdeki hekimlerin tümünün evleri, muayenehaneleri aynı sokakta bulunuyormuş. İkinci öğrendiği bilgiye ise hem şaşırmış hem de karar vermesinde çok işe yarayacağını düşünerek sevinmiş. O kentte yaşayan hekimlerin oldukça katı, olmazsa olmaz bir adetleri varmış. Her hekim, yanlış tedavi sonucu ölümüne sebep olduğu her hastası için kapısının önüne bir fener asmak zorundaymış. Yabancı adam bir akşam vakti hekimlerin sokağına varmış, başlamış sokağı incelemeye. Nedir, gördüğü manzara karşısında küçük dilini yutacakmış neredeyse. Her gördüğü evin önü fener alayı gibiymiş, kapıların önüne asılı fenerlerin çokluğundan dehşete kapılmış. Kendi kendine “ağrım sızım var ama sonuçta yaşıyorum, en iyisi köyüme dönüp hastalığı sineye çekeyim” diye söylenirken kapısında sadece beş adet fener olan bir hekimin evini görmüş. Sevinmiş, çalmış kapısını. Hekim dinlemiş hastasını, muayene etmiş, kendine göre bir ilaç hazırlayıp içirmiş hastasına. Sabaha kadar dinlenmesini, sabah gelip yeniden muayene edeceğini söylemiş hastasına. İlacı içen hasta adama bir rehavet çökmüş, kendinden geçecek neredeyse, yine de hekime şunları söylemiş:

“Sokağınızdaki bütün hekimlerin kapılarının önünde sayısız fener var, sizin kapınızdaysa sadece beş fener saydım; bu başarınız için sizi kutlarım”

Hekim gülümseyerek cevap vermiş:

“Hekimlik mesleğine ileri yaşlarda başladım, sadece bir hafta oldu çalışmaya başlayalı. Siz benim altıncı hastamsınız[i]

 Çinli hekimin ertesi sabah kapısına altıncı feneri asıp asmadığını bilmiyoruz ama bu hikayeciği dinleyenlerin hekim seçimi yaparken kullandıkları kriterleri değiştirdiğini umuyorum.

Seçim yapmak, bu seçimi doğru bir karara dönüştürmek bir bilgi düzeyi ve bilinçlilik gerektirir. Oy kullanırken ülkenin içinde bulunduğu vaziyeti bütün açıklığı ile değerlendirmek, ülkenin dünyadaki yerini saptamak, bu verili düzenin devamı halinde bizleri/toplumumuzu nelerin beklediğini öngörmek bir zorunluluktur. Adayların ve partilerin verdikleri sözleri bir yana koyup, bu sözlerin nasıl ve hangi kaynaklarla gerçekleştirileceği iyi okunmalı; iktidara aday partilerin kendi örgütsel yapıları, varsa yerel yönetimlerdeki faaliyetleri dikkatle analiz edilmelidir.

Okuduğunuz bu yazının 24 Haziran seçimlerindeki kararınızı değiştirmeyeceğini biliyorum, nedir, karar verme süreçlerimiz hakkında azıcık da olsa düşünüleceğini ummak istiyorum. Ne de olsa İranlı şair Ahmet Şamlu’nun dizelerindeki umuda tutunmuş gibiyiz:

“Umudu öğretmiyor uzaklar.

Bu sonsuzluk öyle büyük bir zindan ki

Ruhum, yetersizliğin utancından

gözyaşlarına saklandı.[ii]

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yazdığım bu hikayecik yıllar önce duyduğum veya dinlediğim bir fıkradan esinlenerek tarafımca yeniden yazılmıştır.

[ii]Ahmet Şamlu, Ey Aşk Ey Aşk!  Mavi Yüzün Görünmüyor, Yapı Kredi Yayınları, 2004, sayfa: 34, Başlangıç adlı şiirden.

 

EKRANLAR ARASINDAN ÇOCUK KİTAPLARINA

Okullar kapandı, çocuklar/gençler mutlu ve mesutlar! Eğitim sistemimizin “ulaştığı merhale” göz önüne alınırsa çocukların sevinçlerine hak vermemek olası değil. Nedir, çocuklarımızın çok büyük bir kısmı tatili cep telefonu- tablet bilgisayar- dizüstü ve masaüstü bilgisayar- oyun konsolu- televizyon ekranları arasında geçiriyor, geçirecek. “Ekranlar arasına sıkışan çocuklar” adıyla yazdığım makaleler, verdiğim konferanslarla çığlıklar atıyor, yırtınıyorum yıllardır. Çocuklarımız hayal bile edemeyeceğimiz büyük bir tehdit ile karşı karşıya. Çok ivedi kararlar ve tedbirler almak zorundayız, “şu seçim geçsin hele, hepsi düzelecek” diye düşünüyorsanız, kendinizi gayya kuyusuna atın lütfen, çünkü çocuklara zerre kadar faydanız yok. Şu aşamada en büyük sorumluluk ebeveynlere ve (gerekli hazırlıkları yaptılarsa) yerel yönetimlere/örgütlenmelere düşüyor. Son yıllarda “Ekranlar arasından çıkış” konusunda farklı başlıklar altında pek çok yazı yazdım, konferanslar verdim; talep olursa yine yazar, yine anlatırım. Bugünkü yazımda ekranlar arasına sıkışan çocuklar konusunun önemli alt başlıklarından biri olan çocuk kitaplarından söz edeceğim, ilginizi çekiyorsa buyurun, başlıyoruz.

laptop-315048

Ekranlar arasından çıkış enstrümanlarından birinin çocukların/gençlerin kitap okumasının sağlanması olduğunu çoğumuz biliyoruz, biliyoruz ama biz okumadığımız için çocuk ve gençleri ikna edemiyoruz. Hep söylediğim gibi, “Çocuklar işaret parmağına değil ayak izlerine bakar”. Televizyonun kapanmadığı, tüm aile fertlerinin cep telefonuna ve bilgisayarlara gömüldüğü bir evin çocukları kitap okumaz!

Çocukların kitap okumaya ikna edilebildiği, teşvik edildiği ailelerde kitap seçiminde yapılan hata, eksik veya yanlış bilgilendirmelerden kaynaklanan sorunların bir kısmını bu yazımda anlatmayı deneyeceğim. Yazımın, çocuklara/gençlere kitap hediye etmeyi aklından geçirenlere ve bütün ebeveynlere basit bir kılavuz olacağını umuyorum.

Çocuklara kitap alırken, önerirken yaptığımız hataların en büyüğü, klasik kitapların çocuklar için uyarlanmış, kısaltılmış, basitleştirilmiş versiyonlarını “çocuk kitabı” sanmamızdır.  Şu sayacağım kitapları gözünüzün önünden geçirin lütfen, hangilerinin tam metinlerini okudunuz?

Don Kişot ile başlayalım, İspanyol edebiyatının dev eseri, benim elimdeki iki ciltlik baskısı 1230 sayfa. İlkokul üstü eğitimi olup da yel değirmenlerine saldıran “kaçık ve yaşlı şövalyenin” macerasını bilmeyenimiz yok ya da bildiğimizi sanıyoruz. Çoğumuz bu bilgiyi basitleştirilmiş Don Kişot çocuk kitaplarından öğrendik, aklımıza nakşettik. Çok uzatmayayım, orijinalini okumadıysanız, sahip olduğunuz bilgi, neredeyse tümden palavradır. Çocuklar için eğlendirici olması ise avuntudan ibarettir.

cervantes-3458816

Kaynak: Pixabay

Robinson Crusoe’yu okudunuz değil mi? Hangisini acaba? Issız bir adaya düşen Robinson “iyi kalpli” olduğu için Cuma’yı kurtarır, kitabın kahramanları ıssız adadan kurtulur ve mutlu mesut olarak kitap biter. Kitabın orijinali 600 küsur sayfa; okursanız, Robinson ve Cuma hakkında bildiklerinizin nasıl yavan ve içi boş saçmalıklardan ibaret olduğunu görebilirsiniz.

Hele ki Jonathan Swift’in Gülliver’in Gezileri adlı kitabının “çocuk klasiği” olarak hala yayınlanıyor olması saç baş yoldurur. Swift’in eseri 18. Yüzyıl İngiltere’sinin siyasal, kültürel, dini, hukuki kurumlarının ağır bir yergisidir. 344 sayfa olarak dilimize kazandırılan eserin çocuklar için basitleştirilmiş versiyonu bu özellikleri koruyamamıştır.

gulliver-383837

Kaynak: Pixabay

Dünya klasiklerinin çocuk kitabına dönüştürme ucubeliğine çok sayıda örnek verilebilir. Ama sanıyorum yukarıda verdiğim üç örnek yeterince açıklayıcı olmuştur. Yine de şunu belirtmek zorundayım: Bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır, bazı eğitim uzmanları ustaca yapılan uyarlamaların çocuklara kitabı sevdirmekte yararlı olabileceklerini iddia etmektedirler. Kişisel kanaatimce ender de olsa çocuklar için kısaltılmış, uyarlanmış bazı kitapların işe yarayabileceği doğrultusundadır. Jules Verne, Mark Twain, Charles Dickens ve Arthur Conan Doyle’un bazı çocuk kitabı uyarlamalarının başarılı olduğunu itiraf etmek zorundayım. Ama sonuç olarak, Herman Melville’in dev yapıtı Mobydick’in, 96 sayfaya sığdırılmış, çocuklara uyarlanmış halini ne gönlüm ne de aklım kabul edememektedir.

Son yıllarda yayıldığını gördüğüm, klasiklerin çizgi roman haline çevrilmiş şekilleri için de benzer kaygılar taşıyorum; çizgi romana karşı olduğum için değil, klasiklerin korunması gerektiğine olan inancım nedeniyle…

Bazı ebeveynlerin “çok satanlar” listelerini zorlayan, Fantastik Kurgu türündeki kitaplardan çocukları uzak tutmaya çalıştıklarını gözlüyorum. Bu tür kitapların birçoğu, edebi değer anlamında 60-70’li yılların “Teksas- Tommiks” türü çizgi romanlarına benziyor. Kişisel kanaatime göre bu tür kitapların okunması için özel bir teşvik yapılmasa da karşı çıkılmaması yararlı olacaktır. Genellikle ciltler boyu devam eden, her biri tuğla gibi olan bu kitaplar, çocukların/gençlerin uzun soluklu kitap okuma alışkanlığı geliştirmelerine katkıda bulunabilir. Nedir, bu tür kitaplara düşkünlüğü sezilen çocukların, Fantastik Kurgu’nun dev ismi Tolkien ile tanıştırılmaları çok yararlı sonuçlar verebilir.

9757083336754

Çocuklara masal kitabı alınması muazzam bir özen ve hatta bilinçlilik gerektirir. Folklorik özelliklere sahip orijinal masalların birçoğunun çocuklar için uygun olmaması bir yana, +18 özellikler taşır. Siz Rüştü Asyalı’nın oynadığı Keloğlan filmlerine aldanmayın, Keloğlan pek çok masalda seri katillere rahmet okutur. Türk Halk Bilimi araştırmacısı Pertev Naili Boratav’ın derlediği Nasreddin Hoca kitabındaki fıkraların birçoğunu en yakın arkadaşınıza bile anlatmakta güçlük çekersiniz. Alim Şerif Onaran tarafından dilimize kazandırılan Binbir Gece Masalları da yer yer “porno” niteliktedir. Öte yandan klasik masalların filtrelenerek didaktik bir formda çocuklara sunulması durumunda masaldan değil, çocuk öykülerinden bahsedilebilir ve çoğu kez çocukları okumaktan soğutacak denli yavandır.

Bazı çocuk kitapları üzerinde hangi yaş grubuna uygun olduğuna dair ibareler bulunuyor olabilir. Çocuklara kitap seçerken yol gösterici olmakla beraber çocuğun kişisel seviyesi daha önemlidir. Aile desteği ile küçük yaşlardan itibaren kitap okuma alışkanlığı geliştiren, ekranlarla olan ilişkisi doğru yönlendirilmiş çocuklar 12 yaşında Gogol, Turgenyev, Tolstoy, Yaşar Kemal okuyabilecek seviyeye ulaşmışken, 7/24 televizyon açık bir evde büyüyen aynı yaş çocukların heceleyerek okuyor olması şaşırtıcı değildir.

Kitap okuma alışkanlığı geliştirilmiş çocukların kitap seçiminde de becerileri artacaktır. Kitap seçiminde, çocukların bazen küçük hatalar yapmasına göz yumulmalıdır. Ama her durumda ebeveynlerin bilinçli yönlendirmeler yapması kaçınılmazdır. Yayınevi, çeviri, yazıların puntosu dikkate alınmalıdır. Özellikle İş Bankası, Yapı Kredi, Can Yayınları, TUBİTAK eski basım çocuk kitapları başarılı örneklere sahiptir[i].

Çocuklar kütüphane kullanmaya teşvik edilmelidir. Ebeveynler Kültür Bakanlığı’na ve/veya yerel yönetimlere/örgütlenmelere ait kütüphanelerin yerlerini öğrenmeli, çocuklarıyla birlikte ziyaret etmelidirler. Ancak ülkemiz kütüphanelerinde çocuklara uygun kitap seçiminin hiç kolay olmadığı, yeni kitapların çok az, kütüphane görevlilerinin çoğunun bilinç düzeylerinin çok düşük olduğu göz önünde tutulmalıdır.

IMG_2383

Stocholm halk kütüphanesi. Kaynak: Wikipedia

Ekranların arasında doğan, ekranlarla birlikte yaşayan ve ekranların arasında sıkışmış bulunan bir kuşak yetişiyor. Ekranlara yapışık yaşayan çocukların bilişsel becerilerinin gelişmediğini, davranış bozukluklarının, psikolojik hasarların çok arttığını kesin olarak biliyoruz. Günümüz koşullarında iyi ebeveyn olmak bilgiyle, sevgiyle ve çok çalışmakla[ii]mümkün olabilir hale geldi. Ortalığa salınmış çocukların gelecekte çok acı çekeceklerini, daha kötüsü yaşadıkları topluma çok acı çektireceklerini bilmiyor olamayız. Eşitsizliğin ve sömürünün arttığı, şiddetin yaygınlaştığı, gelir düzeyinin düştüğü, baskıcı yönetimlerin işbaşına geldiği, hurafelerin bilime baskın olduğu ülke çocuklarının, ekranların arasındaki sıkışmışlığının çok daha fazla olduğunu da biliyoruz. Dahası, bilmek zorundayız ki seçimlerin kazanılması, iktidarın değişmesi bu tabloyu değiştirmeyecektir; harekete geçmeliyiz, hemen, hatta şimdi…

 

 

 

 

 

Önemli bir not:

“Çocuklar işaret parmağına değil ayak izlerine bakar” sözü bana ait değil. Bir konferansta duymuş veya bir kitapta okumuş olabilirim. Kaynak konusunda bilgisi olan okurlarım bana yazarsa kaynağı belirtmekten mutlu olurum.

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yayınevi isimlerini tereddüt ederek yazdım. Yazdığım yayınevi isimlerini sadece örnek olarak verdim. Eminim çok nitelikli çocuk kitapları yayınlayan yayınevleri mevcuttur.

[ii]“Sevgi, bilgi ve çalışma” sözü ünlü yazar Wilhelm Reich’a aittir.

İlhan Demiraslan – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu haftanın şairi İlhan Demiraslan, 1928- 1980 yılları arasında yaşamıştır.

Bu haftanın şairinin tanıtımına geçmeden önce bir bilgi notu eklemeyi gerekli görüyorum. Dört yılı aşkın bir süredir devam ettiğim ŞİİRLİ CUMALAR etkinliğinde tanıttığım tüm şairler daha önce az veya çok tanıdığım şairlerdi. Bu hafta tanıttığım şair İlhan Demiraslan’ın adını ise ilk kez duydum, ilk kez olarak şiirlerini okudum. İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü vesilesi ile Varlık Yayınları tarafından 1953 yılında basılan “İstanbul Şiirleri Antolojisi” adlı kitapta yer alan şiirleriyle tanıdım kendisini.

screenshot

Çok tanındık, ünlü bir şairin mahlasla yazılmış şiirleridir diye düşündüm önce. Şiirlerdeki anlam ve müzik, yerin yedi kat altından çıkmaya çalışan masal kahramanının, Zümrüdüanka kuşuyla bütünleşmesini andırıyordu. Nasıl olurdu da tanımazdım bu kanatlı dizelerin yazarı, 52 yaşında, yaşamın baharında ölüvermiş bu büyük şairi. İnternette yaptığım küçük bir araştırma sonunda, İlhan Demirarslan’ı, uzun yıllar önce edebiyatımızın, değer bilmezliğimizin unutulmuşluk mezarlığına gömdüğümüzü anlamış oldum. Google’ın gayya kuyularını iğne ile kazsam da, birinci el kaynaklara dayanan güvenilir bilgilere ulaşabilmeyi başaramadım. ŞİİRLİ CUMALAR’ın bu haftasında elimdeki kısıtlı bilgilerle İlhan Demiraslan’ı sizlere tanıtmaya çalışacağım. Ama sizlere söz, unutulmuşluğa terk ettiğimiz bu şairimiz üzerinde çalışacak ve önümüzdeki aylarda onu hakkettiği şekilde, kapsamlı ve birinci el kaynaklara dayanarak tanıtacağım.

24 Ağustos 1928 tarihinde Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde dünyaya gelmiş İlhan Demiraslan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve iç hastalıkları uzmanlığını tamamlamış. Tunceli, Artvin, Tire’de görev yapmış, son görev yaptığı Trabzon’da ağırlaşan sağlık sorunları nedeniyle 1980 Kasım ayında ölmüştür.

İlhan Demiraslan’ın biri ölümünden sonra olmak üzere üç şiir kitabı basılmış: İncir Ağacı, Eller Ekmeğe Doğru ve Acının Uçları. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi kitapları piyasada bulunmuyor.

İstanbul Şiirleri Antolojisi adlı kitapta bulunan “Tophane Şiiri” adlı şiiri bu hafta için seçtim. Beğeneceğiniz umuyor; İlhan Demiraslan’ı, bu değerli meslektaşımı sizlere daha ayrıntılı olarak tanıtacağım yazımda buluşmayı diliyorum.

“Tophane dediğim bir uzun yol

İki yanı iki sıra meyhane

Yüz insan gördüm, yüzü̈ de başka

Benzetemedim birbirine.

 

Biri terlemiş ter kokuyor

Alacalı mendil sarmış başına

Biri kadın demiş bir akşam

Türlü̈ işler açmış başına.

 

Biri çingenedir keman çalar kahvede

Biri oyuncudur zilli maşa takınır

Biri Trabzon’dan gelmiştir

Durur bakınır.

 

Biri kaptandır poyraz yemiş yüzüne

Marangozdur, çıraktır, demircidir.

Biri keyfimin kahyasıdır

Biri bilmem necidir.

 

Biri şarkıcıdır Aile bahçesinde

İyi kızdır, namusludur.

Bir türkü söyler sarhoşluk üstüne

Gönlümüz olur.

 

Biri der ben vuruldum ölmedim

Hekim gelsin sarsın benim yaramı

Gidi kafirin sevdası

Can üzredir meramı.

 

Biri benim komşumdur

Geceleri erkek alır koynuna

Biri orospudur vaz geçmez

Günahı boynuna.

 

Yoldan geçenler daha başka

Bilmiyorum nereye gittiklerini.

Ama kör çalgıcıyı tanıyorum

Yahut terzi kızları, hizmetçileri.”

İncir Ağacı adlı kitabından.

 

 

KAYNAKLAR

 

  • 1- İstanbul Şiirleri Antolojisi, Derleyen Ferhan Oğuzkan, Varlık Yayınları, 1953, İstanbul.
  • 2- Ali Mustafa, Kıyı Dergisi, Sayı 8, 1986. (Not: Bu kaynağa dolaylı olarak internet üzerinden ulaştığımı belirtmek isterim.)

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.