Kategori arşivi: Genel

KLAVYE SIRASI SİZDE!

Boşanma davalarının çetin çatışmalarından birinin yoksulluk nafakası üzerinden yürüdüğünü biliyorsunuzdur. Yaklaşık bir yıldır, sosyal medyada konu üzerinde giderek sertleşen tartışmalar yaşanıyor. Mevcut yoksulluk nafakası düzenlemesinin korunması gerektiğini savunanlarla, değişiklik yapılması gerektiğini öne sürenlerin tartışmaları Meclis gündemine gelme yolunda. Yakın bir zaman önce Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı koordinasyonunda bir çalıştay gerçekleştirildi.

Kanaatimce yoksulluk nafakası tartışmalarının Meclis gündemine gelmesi sadece nafaka alan/veren kişileri ilgilendiren bir konu değil. Yoksulluk nafakası üzerinden yürüyen süreç, yaşadığımız ülkenin aile ve evlilik kavramı, yoksulluk, kadın istihdamı/ işsizliği/eğitimi, devletin temel yükümlülükleri gibi çok temel konularının masaya yatırılmasını da gerektiriyor. Bu nedenlerle, konuya ilişkin tarafların nafaka yükümlüleri, kadın örgütleri ve hukukçulardan ibaret olduğu şeklindeki görüntüden rahatsızlık duyuyorum.

Yoksulluk nafakası üzerinden yürüyen tartışmalar hakkında yazma düşüncesindeyim. Bu yazıyı yazarken siz değerli okurlarımın görüşlerine, fikirlerine, önerilerine gereksinim duyuyorum. Benim fikrimden ne olacak ki diye düşünmeden, görüşlerinizin uçuk olmasından çekinmeden, kısa/uzun demeden yorum yapmanızı diliyorum.

Klavye sırası sizde, bekliyorum…

Solcu olmak neydi?

Dün yayımladığım “İKİYÜZLÜ HEM DE AHLAKSIZ” yazısını[i]  pek çok sosyal medya platformunda ve üye olduğum Facebook gruplarının bazılarında paylaştım. Yazılarımın tümünü “herkese açık” olarak yayımlasam da genellikle “nezih” ve mürekkep yalamış kişilerin daha fazla olduğu gruplarda paylaşılıyor. Yazılarım çoğu zaman ortalama köşe yazılarından daha uzun ve dili daha “çetrefilli” olduğundan eğitim düzeyi çok düşük, okuma alışkanlığı olmayan kişiler zaten okumuyorlar beni. Bu nedenle yazılarıma çok densiz, saldırgan, faşist yorumlar ya gelmiyor ya da ender oluyor.

Bu sefer böyle olmadı; kimisi doğrudan yazdığım bloga, kimisi de sosyal medya ortamlarında ya da özel mesajla olmak üzere çok sayıda nefret diliyle bezenmiş yorumla karşılaştım. Üstelik bu yorumların hemen hepsi kendisini siyasi yelpazenin solunda tanımlayan, görüşleri iktidarla aynı çizgide olmayan ve öğretim düzeyleri yüksek denebilecek kişilerden geliyordu. Kendisini saklama gereği duymadan, mülteciler için “hepsi gebersin” diyenlerin ve bu tür yorumlara muhteşem işareti koyanların sayısı ürkütücü boyuttaydı. “Irkçı değilim ama, insan yaşamı elbette önemli ama, iyi ama, insanlar eşit olmalı ama, haklısınız ama” şeklindeki yorumlar ve bu yorumlara gelen beğeniler taşıdıkları nefreti saklamayı başaramıyorlardı. “Sizinle aynı görüşte olmayan herkesi ahlaksız ilan etmişsiniz” şeklindeki yorum sahibinin eğitimci oluşunu idrak etmekte zorlandığımı söylemek zorundayım.

Sabahtan beri Selvi Boylu Al Yazmalım filmindeki Asya’nın “sevgi neydi?” demesi gibi “solcu, sosyal demokrat, sosyalist olmak neydi?” diyerek düşünüyorum. “Ülkelerinden kaçıp bize sığınacaklarına vatanları uğruna ölsünler” şeklinde dile getirilen fikriyat siyasi yelpazenin en sağına aittir. Siyasetin sol yanında yer alanlar, yaşanan mülteci sorununu sınırlar, ülkeler, vatan, ırk, milliyet üzerinden okumaz. Solcular, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını ezilen, sömürülen, zulme uğrayan tüm insanlar ve hatta tüm canlılar açısından eleştirir, yorumlar. Bu bakış açısına getirilen her “ama” sizi solcu, sosyal demokrat ve sosyalist olmaktan çıkarır ve…

Mülteci sorunu yaşadığımız coğrafyada “solculuk” dersinin final sınavına dönüştü. Sınavda çakanlar çok oldu, umarım “kurtarma sınavı” yapılır da geçer not almayı başarırlar.

 

 

[i]  https://doganalpdemir.com/2018/10/16/ikiyuzlu-hem-de-ahlaksiz/

İkiyüzlü hem de ahlaksız!

İsrail’in 22 Filistinliyi göz altına aldığı haberi Twitter’da TT olmuş durumda, İzmir’de mültecileri taşıyan, insan kaçakçılığı yapan kamyonun sulama kanalına uçması sonucu ölen 22 kişi ancak üçüncü sayfa haberi olabildi, sosyal medyada neredeyse esamisi okunmadı. İkiyüzlüyüz, yaşadığımız toplumsal hezeyan ve nefret dili ile ahlaksızlığın dibine vurmuş bir ülkede yaşıyoruz.

göçmen

Katliamdan farksız “kaza” 14 Ekim Pazar sabahı meydana geliyor, öğle saatlerine doğru bazı internet haber sitelerinde kısa bir haber yer alıyor. Öğleden sonra saatlerinde olay yerinde 19 kişinin, hastanede ise 3 kişinin daha öldüğünü öğreniyoruz[i]. 13 kişi yaralı… Kurtulan şoför ile ilgili olarak kesinlik kazanmamış bilgi kırıntıları var. İddiaya göre şoför yaralı olarak otostop yaparak hastaneye gidiyor, kendisinin tek başına kaza yaptığını beyan ediyor. Ağır vasıta ehliyeti yok, pek çok suçtan sabıkası var. 15 Ekim günü olay unutulmuş bile; ne gazetelerde ne de sosyal medyada tek satır yok. 13 yaralının akıbeti belirsiz, ölenlerin kimliği, hangi ülkeden, ne zaman geldikleri meçhul. Ters dönerek sulama kanalına uçan kamyonun ve parçalanmış cesetlerin arasındaki cankurtaran yelekleri, olayın insan kaçakçılığı olduğunu, mültecilerin canları pahasına Yunan adalarına gitmek üzere kaçakçılarla anlaştıklarını anlatıyor.

Kropotkin[ii]Anarşist Ahlak adlı kitabında dini veya metafizik öğretilerin dayattığı birey ahlakı ile inceden alay eder. Ona göre köklerini dinden almış ahlak öğretisi ikiyüzlüdür; başka bir kişinin elindeki ekmeği çalan hırsızla, sırtındaki ceketi üşüyen bir kişiye veren özgeci arasında diyalektik bir bağ vardır. Her ikisinin de temel dürtüsü hazdır: Ekmeği çalan karnını doyurduğu için, ceketini veren ise bir başkasının acısını dindirmenin üstünlük duygusu ile benzer haz ve zevk duygusunu yaşar. Ahlaki duruş, birey değil toplumsal yarar üzerinden okunmalıdır. Öte yandan toplumsal yarar için bireyin feda edilmesini, hele bu fedanın din, “toplumsal görev” gibi “yüksek” değerler için yapılmasını reddeder; özgecilik ve bencillik aynı sistemin iki kirletilmiş ucundan ibarettir. Kanımca Kropotkin’in toplumcu bakış açısı da günümüzde cılız kalmıştır; iyi/kötü, ahlaklı/ahlaksız kavramları bireyin varlığını sürdüğü tüm ekosistemle olan ilişkisi üzerinden tanımlanmalıdır. Özcesi, insanlar davranışlarıyla yaşadığı ekosisteme ne ölçüde “yararlı[iii]” olduğu üzerinden geliştirilen bir ahlak kavramı geliştirmek zorundadır.

19. yüzyıl başında yeni gelişen antropoloji biliminin öncüsü bilim adamları “zencilerin” kafataslarını inceleyerek insan olmadıklarına karar vermişti, ABD’li kovboylar için en iyi Kızılderili ölü bir Kızılderili’ydi. Naziler Yahudilerin saf insan ırkını kirleten bir tür böcek oldukları kanaatindeydi. Denizli’de tostçu bir esnaf dükkanına “İran, Suriye ve Afgan müşteri bu işyerine giremez, alışveriş yapamaz. Girerse bu mekânda dayak yer!” yazılı tabela astı[iv]. Sesimiz soluğumuz çıkmıyor, çünkü ikiyüzlü ve ahlaksızız.

denizli-ırkçı-afiş

Evet, ikiyüzlü ve ahlaksız bir toplum olduk; “bizden” olanın kılına zarar geldiğinde inleyen, ağlayan, çırpınan ama onlarca mültecinin ölümüne kayıtsız, kalpsiz, tepkisiz, duygusuz insanlar haline geldik. Çok rica ediyorum, “haklısınız ama…” diye başlayan cümlelerle yanıtlamayın bu yazımı. “Ama” sözcüğü kendisinden önce gelen fikriyatı kirletir, yok sayar ve hatta düpedüz ırzına geçer.

Son sözü Maşuk İzafi’ye bırakıyorum, güzel okuyun.

 

Kulpsuz taşıdık su testisini, delileri severdik

Suyun soğuğundan, gelinin güzelinden şikâyet etmezdik

Kedi fareyi, fare hamamdaki böceği yerdi

İltimas geçmezdik böceğe, fareye, kediye, germezdi bizi derdi

 

Gözlerimiz çok yamuk gördü, boklarıyla sıvadılar yüzlerini

Tekmil tamam oldu düzen, saklayamaz oldular niyetlerini

Maşuk İzafi der, diliniz de aklınız da çataldır

Ahlaksızlığınız da kenefe düşmüş bir yaşamdır[v]

 

 

Bu yazı 15-16 Ekim 2018 tarihlerinde yazılmıştır.

 

DİPNOTLAR VE KAYNAKLAR

[i]Birgün Gazetesi, İzmir’de mültecileri taşıyan kamyon devrildi: 22 ölü, 14 Ekim 2018.

[ii]Pyotr Kropotkin, Anarşist Ahlak, Kaos Yayınları, Kasım 2013, İstanbul.

[iii]Burada “yararlı” sözcüğünü, aklınızla kavrayabileceğiniz en geniş anlamında okumanızı diliyorum.

[iv]Gazete Karınca, Denizli’de esnaftan mültecilere karşı ırkçı afiş, 16 Ekim 2018.

[v]Maşuk İzafi, Yayımlanmamış şiir, 16 Ekim 2018.

Domates, Biber, Patlıcan & CHP

GİRİŞ 1

Köşeye sıkıştığında “zevkler ve renkler tartışılmaz” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmayanımız var mıdır? Hiç sanmıyorum! Oysa renkler de zevkler de bal gibi tartışılır çünkü her ikisi de bireylerin eğitim ve donanımına, toplumların kültürel, sosyal, ekonomik gelişmişliğine dayanır ve bu dayanış birey ve toplum bazında ölçülebilir, somut olarak gösterilebilir. Kültürel antropoloji, estetik, toplumbilim, sanat tarihi başta olmak üzere pek çok bilim dalının çalışma alanı bize “tartışılmaz” diye belletilen zevkler ve renklerin didik didik edilerek incelenmesinden oluşur.

KARSU

Karsu Dönmez, 1990 doğumlu, siyasi mülteci olarak Hollanda’ya sığınmış sosyolog bir Türk babanın piyanist ve şarkıcı kızı. Müzik “zevkinizi” bilemem ama Karsu neredeyse on yıldır dünyayı “sallıyor”. Barış Manço’nun “Domates, Biber, Patlıcan[i]”  parçasını Karsu yorumuyla dinlemelisiniz. Frank Sinatra, Charles Aznavour ve daha nice müzik devinin sahne aldığı Carnegie Hall’da üç kez müziğini icra etmiş olması bile onun müzik dünyasında edindiği yer konusunda bir fikir verebilir. Karsu konusunda dikkati çekmek istediğim asıl konu ise şudur: Karsu nasıl yetişti ve nasıl “Karsu” oldu? Geldik “fasulyenin nimetlerine”; Karsu 5-6 yaşında iken piyanoya ilgi duyar, ailesi ona kiralık bir piyano bulur, Karsu 7 yaşına geldiğinde babası araba almak için biriktirdiği parayla bir piyano alır.

Biliyorsunuz değil mi; bireylerin ve toplumların geleceğini tercihler belirler.

maxresdefault

GİRİŞ 2

 Geleceği bilmenin, gelecekten haber vermenin olanaksız olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Binlerce yıldır uğraşıyor homo sapiens; falcılar, müneccimler, büyücüler, şamanlar, astrologlar, üzerinde tanrının, tanrıların izi olduğu düşünülen çocuklar, zihinsel özürlüler, kimi hacı ve hocalar, biliciler eliyle geleceği okumak için çılgınca bir mücadele verilmiş, verilmeye de devam ediyor. Nelerden medet umulmamış ki, kuma atılan kemik parçaları, yıldızların hareketleri, bulutların şekli, kahve fincanındaki şekiller, avuç içindeki çizgiler ve daha niceleri ile umut tacirliği yapılmaya devam ediyor. Toplumların bilimden uzaklaştığı, akıldan umudu kestiği yerde karşımıza hurafelerin çıktığını tarih boyunca gördük, göreceğiz.[ii]

 Muhtemelen, içinde kader, alın yazısı, yazgı, fıtrat sözcükleri geçen cümleler kurmuyor, bu sözcükler yaşamın bir kaçınılmazlığı olarak kullanıldığında da gerim gerim geriliyorsunuzdur. Çok haklısınız. Nedir, yine muhtemeldir ki, fala inanma falsız da kalma diyerek fal bakıp, baktırıyorsunuzdur; hele dostlarla kahve falı nasıl güzel sohbetlere vesile olur. Çoğumuzun fal baktırmaktan hoşlandığı, iyi fal bakan bir “arkadaş” bulduğumuzda kahve fincanını çeviriverdiğimiz sır olmasa gerek. Acaba aklımızın bir yanıyla geleceğin öngörülebildiğini düşünüyor olabilir miyiz? Evet, olabiliriz, çünkü gelecek bilinebilir, daha da doğru olarak ifade etmem gerekirse gelecek öngörülebilir…[iii]

 Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok, tüm bilimsel disiplinler az veya çok geleceğe ait bir öngörü geliştirmek zorundadır. Hatta bazı bilim dallarında gelecek öngörüsü ana faaliyet alanı da olabilir. Meteoroloji bilimi, var olan hava koşullarının bilgisine dayanarak geleceğe ilişkin tahminler yürütür, bilimsel gelişmeler doğrultusunda bu tahminlerdeki hata payı azalmaktadır[iv].

 Kişilerin ve toplumların tercihlerini analiz ederek de geleceğe ilişkin doğruya çok yakın öngörülerde bulunmak olasıdır. Dürtü denetim bozukluğu olan ve belinde silah taşıyan bir kişinin cinayet işleyeceğini veya şiddet olaylarına karışacağını öngörmek falcılık değildir. O silaha kolayca ulaşılmasını engelleyemeyen, engellemeyen toplumlarda silahla işlenen suçların artması kaçınılmazdır. Toplumun egemen dili ayrıştırıcı ve nefret diliyle bezeliyse şiddet istatistiklerinin yükseleceğini bilirsiniz. Özcesi, gelecek bugünün içinde saklıdır, şimdinin şartları ve tercihleri geleceği belirler; şartları ve tercihleri iyi yorumlayarak geleceği apaçık görebilirsiniz.

 CHP

Karsu 5-7 yaşında iken babasının araba almak için biriktirdiği parayla kızına piyano alması yaşamsal bir tercihtir. Karsu’nun müzik alanında geldiği zirvenin en önemli sebebi ailesinin bu tercihidir. Karsu’nun alınacak daha çok yolu var, çok çalışmak, çok okumak, eğitimini sürdürmek ve belki en önemlisi şöhret ve parayla olan ilişkisini yönetmek zorunda.  Aksi halde benzer kulvarlarda müzik yapan Aziza Mustafa Zadeh çizgi ve kalitesine bile ulaşması mümkün olmayacaktır[v]. Bundan sonra yapacağı her tercih ona başka bir yaşam yolu ve müzik çizgisi getirecek, izleyip göreceğiz.

Karsu için yapılan/yapılacak tercihler ne denli önemliyse siyasi partiler için de o ölçüde geçerlidir. Siyasi partiler tüzüklerinden, genel başkanlarından, teşkilat şemalarından ibaret değildir. İktidarda oldukları her yönetsel birimdeki kararları ve parti içi örgütsel işleyişlerindeki tercihler, ülke yönetimi için ne yapacaklarının en açık göstergesidir. Bir siyasi partinin, yerel yönetimlerdeki uygulamalarından daha sarih bir ayıraç olması olası değildir.

Ülkemiz hızla 2019 Mart ayında yapılacak seçimlerin sath-ı mailine girdi/giriyor. Sonuna yaklaştığım bu yazıda siyasi partilerin seçim stratejileri vb. üzerine yazmayacağım. Nedir, kısa bir zaman önce sosyal medyada bir anlığına parlayan, az sayıdaki medya organında yer alan bir haberin “geleceği belirleyen tercihler” açısından büyük öneme sahip olduğu kanaatindeyim. Habere ait görsel size yeterince bilgi verecektir[vi]

sıbyan mektebi

Sol Haber, 6 Ekim 2018.

Eminim pek çoğunuz “daha bu ne ki, CHP’nin daha ne arızaları var” diyecektir[vii], haklısınız. Ama bu haber çok önemli. “Muhafazakâr kesimin oyunu alamazsak seçim kazanamayız” zihniyetinin bir ürünü olan bu fotoğraf, CHP’nin siyasal tercihlerinin bir sonucudur ve ülke yönetiminde iktidarın alternatifi olamayacağının delilidir. 4-6 yaş çocuklarına “sıbyan mektebi” açan zihniyetin bu ülkeye sunabileceği aydınlık bir gelecek olamaz. Kendini bu fotoğraf karesine taşıyan “sol ve/veya sosyal demokrat” bir muhalefet partisinin tüm yönetimi istifa edebilmeli, CHP’ye bir kez bile oy vermiş milyonlar ayağa kalkmış olmalıydı.

Çoğunuz gibi ben de şaşırmadım ama üzgünüm.

 

 

 DİPNOTLAR

[i]https://www.youtube.com/watch?v=Ibx_ie9Cqe4

[ii]1258 yılında Moğol Hakanı Hülagü Abbasilerin başkenti Bağdat’ı kuşatır ve istila eder. Değişik kaynakların 200.000 ile 2.000.000 arasında değişen sayıda insanın katledildiğini, kitap sayısı yüzbinlerle ifade edilen ünlü Bağdat kütüphanesinin de yakılıp yıkıldığını duymuş olmalısınız. Yıkılanlar arasındaki önemli binalardan biri de göz hastanesidir. Bağdat’ın istilasından 2 asır sonra göz hastanesinin yıkıntıları üzerinde yetişen bir ağaç, yöre halkı arasında göz hastalıklarına iyi gelen bir şifa kaynağı sayılmış, göz hastaları iyileşmek için ağacın dallarına çaput bağlar olmuştur.

[iii]Akıllı, zeki ve gözlem yeteneği yüksek, yaşam tecrübesi zengin bir fal bakıcısı karşısındaki kişiyi hiç tanımıyor bile olsa giyimi, yürüyüşü, oturuşu, vücut ve saç şekli, ses tonu ve şivesi, fiziksel engelliği, yüzük veya başka aksesuar takıp takmadığına bakarak o  kişi hakkında pek çok bilgi edinebilir. Fal bakan bir de falına bakacağı kişiyle bir girizgâh konuşması yapabildiyse “işlem tamamlandı” demektir.

[iv]Bilim kurgu edebiyatının en büyük dâhilerinden biri olan Isaac Asimov, yazdığı ünlü Vakıf serisi romanlarında Hari Seldon adında bir matematikçiye yer verir. Hari Seldon matematik formülleri kullanarak geleceğin bilinebileceğini ortaya koyar ve geliştirdiği bu bilim dalına Psiko tarih adını verir.  

[v]Şimdi “Aziza Mustafa Zadeh de kim ola?” diye soracaksınız, ben de şuracıkta düşüp bayılacağım. https://www.youtube.com/watch?v=-kZ-83uFW3M

[vi] http://haber.sol.org.tr/toplum/chpli-belediye-baskani-sibyan-mektebi-acti-4-6-yas-kuran-kursu-actik-248727

[vii]CHP’nin bazı siyasi tercihlerindeki arıza bu olaydan çok daha önemli olabilir ama “sıbyan mektebi” konusu ülkemizin içindeki koşullar göz önüne alındığında özel bir yere oturmaktadır.

EKOLOJİK EMPERYALİZM VE ÇALDAĞI

Nereden bilebilirdim kasabamı kuzeyinden kucaklayan Çaldağının oyulacağını; nereden sezinleyebilirdim koynunda saklanan tarihin talan edileceğini; nereden anlayabilirdim binbir çeşit canlıya yuva olan toprağının altındaki nikel madeni işletilmesinin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından bir İngiliz firmasının emelleri için tahsis edileceğini, sonra da bir Türk ya da uluslararası şirket(ler)e satılacağını, dış(ve iç) sermayenin kâr makinasıolarak yeri göğü zehirleyeceği yönünde bilginlerin uyarılarını!

 Salih Özbaran- ÇALDAĞI- Kasabamdaki Darbe 

 

 Bu yazımda bir kitap tanıtacağım, son zamanlarda okuduğum en önemli çalışmalardan birisi, altını/üstünü çizmekten, sağına soluna notlar çiziktirmekten kitabın elle tutar tarafı kalmadı. Nedir, kitabın tanıtımına geçmeden önce kısa bir giriş yapmayı uygun görüyorum.

 

GİRİŞ

Eğer “bizim mahallede” yaşıyorsanız ve 2018 yılı Türkiye’sini 3-5 maddede/cümlede anlatmaya, sorunları çok kısaca özetlemeye çalışsanız nasıl bir tablo çizeceğinizi tahmin edebileceğim kanısındayım. Ekonomik kriz, giderek artan yoksulluk, nefret ve şiddet dilinin topluma egemen oluşu, artan insan hakları ihlalleri, fikir ve düşüncelerin açıklanmasına getirilen yasak ve baskılar, kadınlara/ çocuklara/ engellilere/ hayvanlara yönelik şiddetin giderek tırmanması, “Kürt sorunu”, Ortadoğu bataklığına gömülüş, siyasal İslam’ın egemen kültür haline gelişi, küresel sömürü düzeni, cehaletin aydınlığa baskın hale gelmesi, kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı bir siyasi rejim… Sorunları sıralama şeklimiz veya farklı sözcüklerle ifade etmemiz olasıdır ama yaklaşık olarak bu çerçeveyi kullanacağımızı düşünüyorum. Ülkemizin son yıllarda yaşadığı sorunlar öylesine can alıcı, insan ve yaşam haklarına yönelik saldırılar o denli incitici ki çoğumuzun yaptığı sıralamalarda, orta ve uzun erimde tüm insanlığın “kaderinin” yazılı olduğu çevre sorunları yer almıyor veya belki son sıralarda kendine güç bela yer bulabiliyor. İçimizden bazılarının “…ama hocam bütün bunlar vahşi kapitalizmin sonucu, devrim olunca (biz iktidar olunca?!) hepsi düzelecek” dediğini, bu iddianın apaçık doğruluğundan duydukları zihinsel rehavetin (ve umutsuzluğun) içinde cep telefonu, iş, AVM, ATM, hipermarket, sosyal medya, ev, tatil planı, aylık taksitler yaşam rutininden çıkamayacaklarını sanıyorum, onlara acil şifalar diliyorum.

ÇALDAĞI

 Çaldağı Manisa’ya bağlı, eski adı Kasaba olan Turgutlu ilçesinin 12-14 kilometre kuzeyinde bulunan bir dağın ve üzerinde yer alan ormanlık alanın adıdır. Yıllardır inatla sürdürülen nikel madenciliği ile heder edilen, altında Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinin tanığı eski eserlerin, üstünde Dünya’nın en güzel ormanlarının yer aldığı Çaldağı… Bu yazı, tarumar edilen Çaldağı’nın yaşadığı zulmü tüm çıplaklığı ile anlatan bir kitabı ve dünyamızı tehdit eden ekolojik yıkımın sonuçlarını tanıtmayı, anlatmayı hedefliyor, haydi başlayalım.

103142

Fotoğraf: Evrensel Gazetesi, 20 Şubat 2018.

KASABA’MDAKİ DARBE

Kitabın yazarı Salih Özbaran, 1940 Turgutlu doğumlu, ilk ve orta öğrenimini Turgutlu’da yapmış, Manisa’da Lise, İstanbul’da üniversite, Londra’da doktora derken 1982 yılında tarih profesörü olmuş. Osmanlı tarihi, tarih öğretimi ve yöntemi üzerine yazdığı kitap ve makaleler tarihçilere ve tarihe gönül vermiş kişilere projektör gibi ışık vermeye, aydınlatmaya devam ediyor; üstelik sadece ülkemizde değil, dünyanın dört köşe bucağında. Özbaran, son yıllarda çalışmalarını doğup büyüdüğü Turgutlu’ya da yöneltmiş ve son beş yıl içinde üç Turgutlu kitabı yazmış: Küllerinden Doğan Kasaba: Turgutlu (2013), Fotoğraflarla Konuşan Kasaba: Turgutlu (2015) ve son olarak Çaldağı- Kasaba’mdaki Darbe kitabı 2018 yılında yayınlanmış. Akıl alır gibi değil, kendi alanında dünya çapında eserler vermiş bir tarih profesörü, doğup büyüdüğü küçücük bir ilçenin yanı başındaki Çaldağı’na, nikel madenciliği ile indirilen “darbe” üzerine çalışıyor ve bu çalışmasını kitaplaştırıyor. Nasıl mı?

“OKYANUSLARDAN YAYILAN SÖMÜRÜ DÜZENİ”

 Özbaran, Çaldağı adını taşıyan kitabın birinci bölüm başlığını “Okyanuslardan yayılan sömürü düzeni” olarak belirlemiş. Bu başlık altında imparatorlukların genişleme süreci ile sömürgeciliğin tarihi arasındaki ilişkiyi çarpıcı örneklerle anlatıyor. Özbaran’ın dilinin keyfini sürmek ve verdiği örneklerle tanışmak, kullandığı kaynaklara göz atmak için kitabı edinmek, sindire sindire okumak gerekiyor.

 EKOLOJİK EMPERYALİZM[i]

 Emperyalizm, kapitalizme neredeyse sonsuz sayıda sömürü enstrümanı sunar. Bu enstrümanlar içindeki en etkili aygıtlardan birinin ekolojik emperyalizm olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ekolojik emperyalizmi derinlemesine kavrayabilmek için ekosistem olarak tanımladığımız bir kavramla tanışmamızın çok yararlı hatta zorunlu olduğu kanısındayım.

 EKOSİSTEM

Ekosistem tanımı için Vikipedi’ye göz atabilir veya ekoloji/ekosistem üzerine yazılan uçsuz bucaksız külliyatın içine dalabilirsiniz şüphesiz; nedir, en basit şekliyle tanımlamak isterseniz şu cümlecik yeterli gelebilir: Ekosistem, bir biyolojik topluluğu saran ve onunla ilişki içindeki tüm canlı ve cansız çevreyi tanımlamak için kullandığımız bir kavramdır. Küçük bir gölcük hatta su birikintisi içindeki yaşamsal tüm faaliyet için kullanabileceğimiz gibi küresel anlamda da kullanılabilir. Bu nedenle neredeyse sonsuz sayıda, birbirinin içine geçmiş ekosistemden söz edebiliriz. Ekosistemler arasında muazzam farklılıklar olsa da temel kurallar hepsinde aynıdır: Ekosistemler ne denli karmaşık bir ilişki içinde olurlarsa olsunlar, ekosistem içinde yaşayan tüm canlılar bir besin zincirinin parçasıdırlar ve tümünün yaşam kaynağı fotosentezdir. Fotosentez ise bitkilerin güneş ışığını kullanarak yaşamsal kimyasalların üretilmesi sürecidir. Her bir ekosistemde ağaçlar, çayırlar, çalılar vb. bitki örtüsü gibi fotosentez üreticiler, diğer tüm canlıların temel enerji kaynağını temin ederler. Ekosistem içindeki canlılar birbirlerini yiyerek/tüketerek dengeli bir besin zinciri piramidi oluşturur. Her bir canlı türünün sayısı ile besin zincirindeki yeri uyumlu olmak zorundadır. Özcesi, ot oburların sayısı bitkilerden; etoburların sayısı ise ot oburlardan çok daha az olmak zorundadır. Besin zincirindeki konumu yükselen canlıların fotosentez üretimine katkısı azalır, aynı ölçüde sayıları da azalmak zorundadır. Tüm ekosistemler halkalar halinde birbirine bağlanarak dünya ekosistemini oluşturur. Ekosistemlerden birinin yıkımı diğerlerini de yıkmaya başlar. Bu ne zamana kadar devam eder diye sorarsanız size hipotetik bir argüman sunabilirim: Kanımca, dünya ekosistemi, dengesizliğe sebep olan canlı türünü[ii]ortadan kaldırmak zorundadır; bedeli ağır olabilir ama bir noktadan sonra bunun önemi kalmayacaktır.

NİKEL

 “Sayın Çevre ve Orman Bakanı! Verdiğiniz ağaç kesim izni sızlatmıyor mu yüreğinizi?”  Prof. Dr. Salih Özbaran- Çaldağı kitabı üçüncü bölümünün girişinden.

Bu yazının şimdi okuduğunuz satırlarına ulaştığınıza göre Çaldağı kitabını alacağınızdan ve benim yaptığım gibi altını çizerek, notlar alarak okuyacağınızdan şüphem yok. Hatta kitabı okurken veya bitirdikten sonra bu yazıya yeniden göz atacağınızı sanıyorum.

Özbaran’ın kitabı çok özetle söylemem gerekirse, nikel madeni işleten uluslararası bir şirketin Çaldağı ormanlarını, ovalarını, bağlarını, bahçelerini “üç otuz para” için nasıl talan edildiğinin ve bu talanın tarih boyunca kullanılan sömürü enstrümanlarıyla nasıl benzeştiğinin etkili bir hikayesidir. Çaldağı ekosistemi nikel madeni için yok edilmektedir. Peki nemize gerek bu nikel madeni, okuyalım öğrenelim!

Nikel, kaynama noktası 2913 derece olan çok sert bir metaldir. Diğer metallerle oluşturduğu alaşımlar başta silah sanayi olmak üzere çok geniş bir kullanım alanına sahiptir. Kullanım alanları arasında tıbbi teknoloji olsa bile buradaki anahtar sözcük silahtır..! Daha yüksek teknoloji, bu teknolojiyi beslemek için kullanılan bilimsel çalışmalar, silahlanma yarışı, yaşamımızın içine çöreklenen ve tükettikçe daha çok tükettiğimiz cep telefonu vb. cihazlar için gereken ve gitgide artan metal gereksinimi… Dünyamızın nasıl bir maelstrom[iii]içinde olduğunu görebildiğinizi sanıyorum[iv]. Üstelik nikel, insan vücuduna düşman bir metaldir. Nikel içeren küpe vb. takıların kullanımı sonucunda alerjik reaksiyonlar ortaya çıktığı, bozuk paralarda kullanılan nikelin bile insan sağlığı için tehlikeli olduğu ve bazı kimyasal nikel alaşımlarının kanserojen olduğu iddiaları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Nikel madeninin toprak altından çıkarılması ve işlenmesine ait süreçlerde oluşan kirlilik, kullanılması gereken su miktarının çokluğu, yok edilen ekosistemin büyüklüğü ise toplum sağlığını ağır biçimde tehdit etmektedir[v].

ÇALDAĞI-TURGUTLU 006

Çaldağı’nda yok edilen tarih: Lidya dönemine ait oda mezar. Fotoğraf: Aydoğan Demir.

SONUÇ OLARAK…

Çaldağı’nda yüzbinlerce ağaç kesildi, kesiliyor; devasa büyüklükte bir ekosistem yok ediliyor. Çaldağı ekosisteminden beslenen, onunla ilişkide olan diğer tüm ekosistemler bu yok oluşun bir parçası haline geliyorlar. Bütün bu katliam sürecine onay veren idari ve siyasi karar mercileri oluşagelen yıkımı küçük göstermeye, ülkenin zenginlik ve kalkınması için ödenmesi gereken bir bedel olduğuna ikna olmamıza çalışıyorlar. Kestiklerinden daha fazla sayıda ağaç dikerek doğanın dengesini koruduklarına inanmamızı istiyorlar. Ekoloji bilimine biraz aşina olan herkes böyle bir telafinin olanaklı olmadığını, bunun bir aldatmaca olduğunu kolaylıkla görebilir.

Salih Özbaran’ın Çaldağı kitabı, ekolojik emperyalizmin, tarih boyunca süren sömürü düzenleriyle nasıl bir diyalektik ilişki içinde olduğunu görmemizi sağlayan, doğa katliamlarına ilişkin medya, sosyal medya haberlerine “üzgün” veya “kızgın” emojisi koymaktan daha fazlasını yapmamız gerektiğinin bilincini aklımıza nakşeden eşsiz bir eser.

Bu yazıyı Maşuk İzafi’nin Çaldağı üzerine yazdığı taşlama/kargış türünde bir şiiriyle bitiriyorum. Güzel okuyun!

ÇALDAĞI’NIN BEDDUASI

Kirli mi kirli iş çevirmişler,

Adına şirket mirket demişler.

Size iş miş vericez,

Dağı taşı delicez,

Pınarlardan hep para akiticez,

Suyun başına oturucez,

Lüppedenek birlikte yiyecez

diyerek sözleşmişler.

 

Dağı taşı delmişler

Ağaçları kesmişler

Toprağı deşmişler

Böcekleri solucanları zehirlemişler

Pınarları kurutmuşlar

Çiçekleri çimenleri delirtmişler

Havayı pislemişler

Tarihi yapıları piç etmişler

Güneşi lekelemişler

Sulara kin ekmişler.

 

Maşuk İzafi der, hepsi hayındır

Göz yumanlar da zalımdır

Bu betik de size kargışdır[vi].

 

 

 

 DİPNOTLAR

[i]Sosyal bilimler alanında çalışan bilim insanlarının emperyalizm kavramı üzerinde tam bir mutabakat içinde olduğu söylenemez. Yaygın ve muhafazakâr görüş sömürgeciliğin her türünü emperyalizm kavramıyla karşılamış, ulus veya kabile devletten imparatorluğa doğru gelişen tüm sömürgen süreçleri bu kavramla açıklamıştır. Marksist kuram ise ilhaka dayalı sömürüyü emperyalizmden ayırmış ve emperyalizmi kapitalizmin en üst aşaması olarak tanımlamıştır. (V.I Lenin. Bakınız Kaynaklar: 2) Bu ayrımın yapay ve/veya sofistike olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, nedir, XIX. Yüzyıl son çeyreğinde başlayıp XX. Yüzyıl başlarında hız kazanan, ilhaka ve işgale dayalı sömürgeciliğe (kolonyalizm) karşı gelişen milliyetçi karakterli ulusal kurtuluş savaşlarının birçoğunun anti emperyalist özelliklere sahip olmadığı iddia edilmektedir. Sömürgeciliğe ve işgal kuvvetlerine karşı mücadele eden ve ulus devlet şeklinde yapılanan ülkelerin birçoğunun kısa süre sonra savaştıkları ülkelerin tekelci şirketleri yoluyla sömürülmeye devam edildiği göz önüne alınırsa bu iddianın sağlam temelleri olduğu söylenebilir.

[ii]Homo Sapiens’i kastediyorum.

[iii]Maelstrom: Girdap. Sabahattin Eyüboğlu’nun Arthur Rimbaud’nun Sarhoş Gemi şiirinde çevirmeden kullanmasından cesaret alarak kullandım bu sözcüğü.

[iv]10 Eylül 2018 tarihinde kaybettiğimiz ünlü yazar ve düşünür Paul Virilio, Enformasyon Bombası adlı kitabında günümüz “modern” bilimi için önemli iddialarda bulunur. Virilio, bilimin felsefi temellerinden uzaklaştığını ve bir TEKNO BİLİM haline geldiğini, bilimsel çalışmalara ait paradigmaların vahim sonuçlar oluşturacak bir yola saptığını ve bu konudaki farkındalığın/bilincin hemen sadece ekoloji çevrelerinde geliştiğini yazmaktadır. (Bakınız kaynaklar: 4)

[v]Çaldağı kitabının ekleri arasında yer alan, Prof. Dr. Ali Osman Karababa’nın “Nikel, madencilik ve sağlık” bildirisinin dikkatle okunmasını öneririm.

[vi]Doğrusu “kargıştır” ama şiirin ahengine uydurulmuştur.

 

KAYNAKLAR

 

  • 1-Salih Özbaran, Çaldağı- Kasaba’mdaki Darbe, Yakın Kitabevi, Şubat 2018, İzmir.
  • 2-Vladimir İlyiç Lenin, Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Agora Kitapevi Yayınları, 2014.
  • 3-Clive Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi, Sabancı Üniversitesi Yayınları, Mart 2012, İstanbul.
  • 4-Paul Virilio, Enformasyon Bombası, Metis Yayınları, Eylül 2003, İstanbul.
  • 5-Alfred W. Crosby, Dünya Benimdir- Avrupa Ekolojik Emperyalizmi, Kitap Yayınevi, Şubat 2004, İstanbul.
  • 6-Richard Leakey, Roger Lewin, Göl İnsanları, Tubitak Yayınları, Temmuz 1998, Ankara.
  • 7-Stephen Jay Gould, Yaşamın Tüm Çeşitliliği, Versus Kitap, Ocak 2009, İstanbul.
  • 8-Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları 2/ Emperyalizm, İletişim Yayınları, Mayıs 2018, İstanbul.
  • 9-Özer Akdemir, Çaldağı nikel madenciliği yüzünden uçurumun kıyısında!, Evrensel Gazetesi, 20 Şubat 2018.
  • 10-Wikipedia, Nikel maddesi
  • 11-TMMOB Maden Mühendisleri Odası, Nikel Raporu, Kasım 2012, Ankara.
  • 12-Maşuk İzafi, Çaldağı’nın Bedduası, Yayınlanmamış şiir, Eylül 2018.

     

       

     

 

KASIRGA GELİRSE…

Günlerdir Ege ve Marmara bölgelerini vurması beklenen bir kasırga haberi dolaşıyor medyada. Orada burada yazılıp çizilenlere bakarsak yaklaşık olarak şu bilgilere sahip olduğumuzu görüyoruz: Kasırganın ülkemizi vurup vurmayacağı kesin değilmiş, Orta Akdeniz orijinli fırtınanın 29 Eylül Cumartesi akşamı başlayarak pazartesi sabahına kadar sürebileceği öne sürülüyor. Bu süre içinde rüzgârın saatte 80-120 km hıza ulaşabileceği, fırtınayla beraber gelen şiddetli yağmurun sel baskınlarına sebep olabileceği belirtiliyor.

Uzun yıllar boyunca yaptığım kamudaki yöneticilik deneyimlerine dayanarak söyleyebilirim ki Ege ve Marmara bölgesi illerinin valiliklerinde kriz masaları oluşturulmuştur. Muhtemelen çoğu “kopyala yapıştırla” hazırlanan “alınacak tedbirler” başlıklı resmi yazılar “çok acele” kaydıyla tüm resmî kurumlara yazılmış, gönderilmiştir. Kopacak elektrik telleri, devrilecek ağaçlar, yıkılacak minareler, uçacak çatılar, su baskınları için tedbir alınması ve ilgili kurumlara ait ekiplerin 7/24 göreve hazır olmaları istenmiştir. Bütün bu yazıların tüm personele imza karşılığı tebliğ edilmesi de unutulmamıştır. Kamuda kuraldır, ne kadar az iş yapacaksanız, kalın dosyaların, evrakların o kadar çok olması gerekir. “İlgili kurumların” bu durumlarda ne yaptıkları ve yapamadıkları malumumuz, ayrıntılara girmek gereksiz. Hepimiz “afet yönetimi” gibi bir konunun çok profesyonel ekiplerle yürütülmesi gerektiğini çok iyi biliyoruz. Profesyonel ekip, yüksek nitelikli, iyi donanımlı, çalıştığı alanda ciddi eğitimden geçmiş kişilerin istihdam edilmesi ile mümkün olabilir. Ekipteki tek bir zayıf halka bile telafisi olanaksız sonuçlara yol açabilir. Nedir, afetlerde en önemli görevleri üstlenen, üstlenmesi gereken yerel yönetimlerin, böyle bir profesyonelliği sağlayacak bir personel istihdam politikası olmadığını sağır sultanlar bile biliyor. Partililerin, meclis üyelerinin, ağır abilerin/ablaların, yönetici zevatın niteliksiz, eğitimsiz, yeteneksiz, baltaya sap olmayı bırakın tornavida sapı bile olamayacak yakınlarının, akrabalarının, çocuklarının yerel yönetimlere tepeleme doldurulduğu bilinen bir gerçektir. Cümleye “ama” diye başlayacaksanız başlamayın, istisnalar elbette var, sadece istisna… Bu koşullarda, oluşagelecek bir kasırgaya karşı alarma geçmiş, 7/24 hazır hale getirilmiş afet ekiplerinin ne ölçüde başarılı olabileceğinin yorumunu size bırakıyorum.

Meteoroloji yetkililerinin ve bazı akademisyenlerin öngördüğü kasırganın ülkemizi vurması durumunda tahmin edilebileceğin çok ötesinde sorunlarla karşılaşılacaktır, çünkü böyle bir afeti tanımıyoruz ve kesinlikle hazır değiliz. Saatte 120 km esen bir rüzgârın sürüklediği cisimler de rüzgarla aynı hıza ulaşacaktır. Bunun anlamı balkon masasına masumca bırakılmış bir çamaşır mandalı, kasırganın hızıyla 120 km hızına ulaşacak ve mandalı neredeyse bir plastik mermiye çevirecektir.

Özcesi şu:

Kişisel tedbirler şart. En başta ev balkonlarında, çatılarda bulunan serbest tüm cisimler hatta iyi bağlanmamış uydu antenler vb. kontrol edilmeli, gerekirse kapalı alanlara taşınmalıdır. Ama çok daha önemlisi, işyerlerinin tanıtım ve reklam tabelaları, trafik ve yön levhaları, ortalıkta serbestçe bırakılmış her türden serbest cisim (inşaat malzemeleri, işyerlerinin yanına atılmış ardiye malzemeleri vb.) tehlikeli bir silaha dönüşecektir.  Yerel yönetimler kalan zamanı iyi kullanmalı ve yerinden kopması mümkün tüm tabelaların, levhaların ve serbest durumdaki cisimlerin toplanması, sökülmesi, sabitlenmesi için hızlı çalışan denetim, uyarı ekipleri oluşturmalıdırlar. Yerinden kopan ve saatteki hızı 120 km. olan bir kasırganın önünde sürüklenen reklam tabelasının sebep olabileceği hasar için lisedeki fizik bilgilerinizi hatırlamanızı öneririm. (Bakınız momentum ve çarpışma şiddeti konuları.)

Sonuç olarak:

Kasırga ya gelir ya da gelmez; gelmezse oh, gelirse vah deriz. Her seferinde olduğu gibi işimiz kasırga duasına kaldığı gibi, halimiz Nasreddin Hoca fıkrasına benziyor. Bunca felaket tellallığı yaptıktan sonra Hoca Nasreddin’in bir fıkrasıyla gülelim, gülümseyelim.

Nasreddin Hoca sıcak bir yaz günü yabancısı olduğu bir köye gelir. Bakar, bütün köylüler toplanmış yağmur duası ediyorlar. Meğerse aylardır tek damla yağmur yağmamış köye, çaresiz köylüler çıkmışlar yağmur duasına. Hoca Nasreddin varmış köylülerin yanına, demiş ki “Olmaz böyle, bu ettiğiniz duayla damla yağmaz, bana bırakın, ben yağdırırım yağmuru.”Garip köylüler sevinmişler, “kim bilir”demişler, “belki bu ak sakallı hoca kuraklığa çare, derdimize derman olur.”Nasreddin Hoca köylülerden bir kova su ile bir kalıp sabun istemiş, köylüler şaşırmış bu isteğe, biraz da kızmışlar; bu susuzlukta bir kova su bile çok kıymetliymiş. Yine de getirmişler suyla sabunu. Hoca Nasreddin üstündeki gömleği çıkarmış, suyla ve sabunla iyice yıkamış. Bitince işi, oracıktaki bir ağacın dalına asmış gömleği, kurusun diye. İşte tam gömleği dala astığı sırada gökyüzü kararmış, bir yağmur indirmiş ki afat, afat ki ne afat. Köylüler deliye dönmüşler sevinçten, çekine çekine sormuşlar, “Hocam bu nasıl iştir, biz onca zamandır duaya durduk yağmadı, sen gömleğini yıkadın, kurusun diye dala astın, rahmet indi gökten.” Hoca Nasreddin gülümsemiş, eliyle gökyüzünü gösterip cevap vermiş:

“Bu aralar yukarıdakiyle aramız bozuk, gömleğim kurumasın diye yağdı yağmur, hepsi budur.”[i]

 

 

 

 

 

 

[i]Nasreddin Hoca’nın bu fıkrası anonimdir ancak fıkranın anlatım dili bana aittir. Kopyala yapıştır yaparsanız kaynak belirtmenizi diliyorum.

 

Kapak görseli Pixabay internet sitesinden alınmıştır.

Cesaretinizi nasıl alırsınız?

Bu makaleyi PDF formatında, e-risale olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz 

 

Alman yazar N. Mahler, Der totale Rausch isimli kitabında Naziler hakkında bir dizi iddiayı gündeme taşımıştır. İddialar yeni değil, nedir, kitap faşizmin biyopolitik yanının daha iyi anlaşılmasını sağlamış görünüyor. Anlıyoruz ki, Naziler Polonya işgalinden, SSCB saldırısına kadar her cephede pervitin adıyla bilinen ve kimyasal içeriği metamfetamin olan bir “ilacı” askerlerde kullanmış; psiko aktif olan pervitinin verilmesi ile askerler terminatör cinsinden, “cesur” savaş robotlarına dönüştürülmüştür. Nazi askerlerine türlü formatlarda ve dozlarda servis edilmiştir pervitin; en bilinen şekli de tank çikolatası[1] adı verilen şekerlemedir. Savaş sonrası ülkelerine dönen yüzbinlerce askerin pervitin bağımlılığı ile yüz yüze kaldığı ileri sürülmüştür. İddialara göre II. Dünya Savaşı sonrası bölünen her bir Almanya, pervitin stoklarını Berlin Duvarı’nın yıkımına kadar ellerinde tutmuşlardır. Pervitinin sadece Naziler tarafından kullanıldığını sanmanızı istemem. ABD’nin Vietnam savaşında ve diğer pek çok operasyonda benzeri “cesaret hapları” kullandığı, kullanmaya da devam ettiğine hiç şüphe yok.

screenshot9

Görsel kaynağı: https: /www.curieuseshistoires.net/ drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

“Buralarda beyaz adam istemiyoruz. Kara Tepeler benimdir. Beyazlar onları almaya çalışırlarsa savaşacağım.”

Tatanka Yotanka (Oturan Boğa) 

screenshot8

Oturan Boğa Kaynak: Pixabay

Çizgi roman okurları Amerikan Kızılderililerini cesaret sembolü olarak kabul eder. Çoğu Kızılderili kabilesi için cesaret yaşamın kaynağıdır.

Kızılderililerin ergenlik törenleri kimi kez işkence niteliğine bürünür. Günümüzde 12-14 yaşındaki oğlan çocuklarının kaburgalarının altından geçirilen kancalarla bir direğe asılması vahşice görülebilir. Nedir, bir çocuğun savaşçı ve cesur bir erkek olmasının yoludur ergenlik ayini. Öte yandan bir Kızılderili için cesaret ile “öte dünya” arasında sıkı bir ilişki vardır. Arapaholara göre ölümden sonra kişi bir tepeye tırmanır. Tepeden ötede bir nehir, ardında da bir Kızılderili köyü vardır. Nehrin öbür yanına ulaşabilirse Manitu’nun yeşil çayırlarında at binebilecektir. Bazı kabilelerin ölümden sonra kendilerine yol gösteren muskaları vardır. Beyaz adam Kızılderili’nin muskasını boynundan koparıp alırsa tüm cesaretini yok eder. Beyaz adam sadece muska koparmakla yetinmez, genç Kızılderili savaşçıların savaş çıkartmalarına sebep olmak için kaçak alkollü içki (ateş suyu) verir onlara. Ateş suyu savaşçıyı güçlü, yenilmez ve cesur “yapar”. Sarhoş ve “cesur” Kızılderililerin taşkınlıkları beyaz adamın yaptığı katliamlara bahane olur.

“Hasan Sabbah, yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir[2].” 

Amin Maalouf

screenshot7

Marko Polo portresi. 1254- 1324. Kaynak: Wikipedia

1273 yılında İran’dan geçen Marco Polo’nun seyahatnamesinde, iki dağ arasındaki vadide kurulan eşi görülmedik bir bahçe tasvir edilmiştir. Envaı türlü meyve ağaçları, görkemli köşkler, süt/bal/şarap akan çeşmeler, genç kızların şarkı söyleyip dans ettiği bir cennet tasavvurudur bahçe. Marco Polo’ya göre, özel olarak seçilmiş gençler uyuşturucu bir iksir içirilerek bu bahçeye alınmakta, uyandıklarında kendilerinin cennette olduğuna inanmaktadırlar.

Kendilerine görev verileceği zaman yeniden uyuşturulup peygamber olduğunu sandıkları şeyhin huzuruna çıkarılmakta, kendilerine verilen hançerle önceden belirlenmiş kişileri öldürmesi istenmektedir. Haşişi tarikatı fedaileri ölümü hiçe sayan bir cesaretle hedef kişiyi öldürmekte, eylemlerini gizlice ve karanlıkta değil kalabalıkta ve uluorta yapmaktadırlar. Fedailer görevlerini tamamladıktan sonra kaçmaya yeltenmemekte, kendisini bekleyen en ağır cezalara razı olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca fedailerin bu cesareti, “kafaları dumanlı” müritlere sunulan cennet bahçelerine bağlanmıştır. Çok geniş bir coğrafyada rağbet görmesine rağmen uyuşturucu hikâyesi hemen tümüyle gerçek dışıdır. Batılıların bir Ortaçağ miti olmaktan öteye gitmeyen uyuşturucu üzerine kurulu cesaret efsanesi, tarihin en büyük palavralarından biridir. Haşişi tarikatı mensuplarının bağlı olduğu İsmaili mezhebi yazarları ve ciddi Sünni yazarlar fedailerin uyuşturucu kullandıklarına dair hiçbir yazılı iddiada bulunmamıştır.

screenshot6

Hasan Sabbah. Kaynak: Wikipedia

Haşişi mezhebinin, saf delikanlıları uyuşturucuya  boğup gerçeklikten kopuk katiller sürüsü yaratan uyanık bir din simsarının hikâyesinden ibaret  olmadığını biliyoruz. 661 yılında Hz. Ali’nin öldürülmesi sonrası gelişen “Ali Şiası” yüzlerce yıl boyunca gelişerek “mesihi” karakterli bir mezhebe dönüşmüştür. Sünni Abbasilerin saltanata dayalı baskıcı yönetimleri, Selçuklu ve Moğol “istilacıların” zalimliklerine duyulan tepki; hoşnutsuz ve öfkeli bir toplum yaratmış, türeyen fanatik hareketler Şia içinde kendine yer edinmiştir. Şia’nın bir kolu olan İsmaili mezhebine bağlı Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşişi tarikatı, saltanatın, yönetici sınıfın ve Sünni İslam’ın ileri gelenlerine yönelik suikastlarla geniş bir toplumsal destek sağlamıştır. İsmaili dailerin[3]yaptıkları dini davetin benimsenmesi, en aşırılıkçı eylemlerin bile toplumsal meşruiyet sınırları içinde kalmasına sebep olmuştur. Haşişi fedailer, yaptıkları eylemlerle din ve halk düşmanı zalimlerin cezalandırıldığına, bunun karşılığında cennetle ödüllendirileceklerine körü körüne inanmışlardır.

1092 yılında bir Haşişi fedaisinin Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ’ün karşısına çıkarak onu hançeriyle öldürmesindeki cesaret, bu tarihsel perspektifle okunmalıdır.

screenshot5

Büyük Selçuklu İmparatorluğu Veziri Nizâmülmülk. Kaynak: Wikipedia

“Ölmekten korkarsan, neye yarar cesaretin?”

Gılgamış Destanı

İnsan toplulukları öfkesini nasıl olup da kargışlara aktarmışlarsa, cesarete duydukları hayranlığı ve toplumun cesur insan üretimine olan gereksinimini de destanlar, efsaneler yoluyla sözlü kültürlerine aktarmışlardır.  Dünyanın dört köşe bucağındaki destanlar şaşılası benzerlikler gösterir. Örneğin, destan kahramanının gücü yaratılıştan gelir. Amerikan efsane kahramanı Pecos Bill iki yaşındayken, tarlada çalışan annesi eve bir kaplanın girdiğini görür. Çocuk evde yalnızdır, anne “zavallı kaplan” diyerek işine devam eder.screenshot3

Kahramanların tanrısal güçleri vardır. İlyada destanında Akhilleus’a kılıç, ok vb. silah işlemez. Tek zayıf noktası topuğudur, nitekim topuğuna isabet eden bir okla ölür. Ama en önemlisi tüm destan kahramanları sınırsız bir cesarete sahiptir. Sahip oldukları cesaretin akla, izana gelir tarafı yoktur. Kırgızların ünlü Manas Destanı’ndan okuyoruz:

“Düşman yeryüzünü duman gibi kaplamıştı, gökteki yıldızlar kadar çoktu. Çinlilerin çokluğundan kara toprak görünmüyordu, gök ve güneş görünmüyordu. Bahadır Manas, Toruçar atıyla saldırıya geçip dağ gibi pehlivanları saf dışı etti, kılıcıyla kesti, dalgalar gibi gelen Çinlileri tarumar etti.”

Nedir, destanlar güç ve iktidar sahipleri tarafından kötüye kullanılmıştır. Destanların akla zarar cesur kahramanları, despotların elinde, topluma cesaret aşısı olarak kullanılmıştır. O da yetmemiş, iktidar aygıtları destanlardan marşlar üretmiştir; daha çok savaşılsın, daha kolayca ölünsün, nasılı/ne içini sorulmasın diye. Ne üzücüdür ki, aynı marşların sözlerini değiştirip cesaret üretmeye kalkan “ayaklanmacılar/isyancılar” da aynı nefret diline esir olmuştur.

Adler’e sorarsanız:

Psikiyatrist Alfred Adler’e göre bireyler hasta değil, cesareti kırılmıştır. Bu nedenle psikiyatrik  hastalıklarda psikoterapi bir yeniden cesaretlendirme sürecidir.

screenshot2

Alfred Adler (1870-1937) Kaynak: Wikipedia

Peki ya Darwin?

Bir canlının temel amacı genetik kodlarını aktarabilmektir. Evrim kuramına göre, orduların üzerine tek başına saldıran “cesur” Manas’ın genetik kodlarını aktarabilme şansı düşüktür. Bir canlının hayatta kalabilme ve kodlarını aktarma olasılığı, tehlike durumunda nasıl, nereye kaçabileceğini planlayabilme ve gereğinde cesurca savaşma kararındaki yanılmazlığına bağlıdır.

screenshot

Charles Darwin, 1809-1892. Kaynak: Pixabay.

Son Söz: Homo Sapiens Neandertal insana karşı.

Cesaret, birey bazında meydan okuyabilme becerisi olarak alkışlanabilir ama abartmadan! Elli bin yıl önce Homo Sapiens, Neandertal insanla karşılaştığında hayatta kalan taraf olmuştur. Muhtemelen bu “başarısının” sebebi, daha kuvvetli ve meydan okuma becerisinin yüksek olmasından kaynaklanmıyordu. Homo Sapiens bu “başarısını” büyük ölçüde grup iletişiminde ve kolektif davranışlarında belirgin hale gelen, kültürel kodlarına aktardığı cesaret becerisine borçludur. Günümüzde gereksinim duyduğumuz cesaret tam olarak budur.

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Mukavemet Dergi’nin Mart 2017 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır.

 

 

DİPNOTLAR

[1]Panzerschokolade

[2]Amin Maalouf, Semerkant.

[3]Dai: Misyoner

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1- Bernard Lewis, Haşhaşiler, Kapı Yayınları, 2014.

2- Alice Marriot/ Carol K. Rachlin, Kızılderili Mitolojisi, İmge Kitabevi, 1994.

3- Dee Brown, Kalbimi Vatanıma Gömün, e yayınları, 1973.

4- Keneş Yusupov, Manas Destanı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2009.

5- Jean Bottero, Gılgamış Destanı, Yapı Kredi Yayınları, 2013.

6- Homeros, İlyada, Sander Yayınları, 1981.

7- G. Martina, Pecos Bill, İyigün Yayınları, 1967.

8- Ali Tufan Koç, İnsanlık Tarihinin En Kötü Kafası, Hürriyet Pazar, 27 Eylül 2015.

9- Ülkü Kara Düzgün, Türk Destanlarında Merkezi Kahraman Tipinin Tipolojisi, Folklor/Edebiyat, Cilt: 18, sayı: 69, 2012/1

10- Bekir Avcı, Korkuya Karşı Umut ya da Cesaret Bulaşıcıdır, Birikim Dergisi, 10 Nisan 2017.

11- Bengü Ergüner- Tekinalp, Adleryan kuramın pozitif psikoloji bağlamında değerlendirilmesi, The  Journal of Happines & Well- Being, 2016, 4(1), 34-49.

12- Amin Maalouf, Semerkant, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

13- Drogues de guerre – 2. Nazisme et dépendance, https: // www. curieuseshistoires. net/drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/