Kategori arşivi: Genel

Cesaretinizi nasıl alırsınız?

Alman yazar N. Mahler, Der totale Rausch isimli kitabında Naziler hakkında bir dizi iddiayı gündeme taşımıştır. İddialar yeni değil, nedir, kitap faşizmin biyopolitik yanının daha iyi anlaşılmasını sağlamış görünüyor. Anlıyoruz ki, Naziler Polonya işgalinden, SSCB saldırısına kadar her cephede pervitin adıyla bilinen ve kimyasal içeriği metamfetamin olan bir “ilacı” askerlerde kullanmış; psiko aktif olan pervitinin verilmesi ile askerler terminatör cinsinden, “cesur” savaş robotlarına dönüştürülmüştür. Nazi askerlerine türlü formatlarda ve dozlarda servis edilmiştir pervitin; en bilinen şekli de tank çikolatası[1] adı verilen şekerlemedir. Savaş sonrası ülkelerine dönen yüzbinlerce askerin pervitin bağımlılığı ile yüz yüze kaldığı ileri sürülmüştür. İddialara göre II. Dünya Savaşı sonrası bölünen her bir Almanya, pervitin stoklarını Berlin Duvarı’nın yıkımına kadar ellerinde tutmuşlardır. Pervitinin sadece Naziler tarafından kullanıldığını sanmanızı istemem. ABD’nin Vietnam savaşında ve diğer pek çok operasyonda benzeri “cesaret hapları” kullandığı, kullanmaya da devam ettiğine hiç şüphe yok.

screenshot9

Görsel kaynağı: https: /www.curieuseshistoires.net/ drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

“Buralarda beyaz adam istemiyoruz. Kara Tepeler benimdir. Beyazlar onları almaya çalışırlarsa savaşacağım.”

Tatanka Yotanka (Oturan Boğa) 

screenshot8

Oturan Boğa Kaynak: Pixabay

Çizgi roman okurları Amerikan Kızılderililerini cesaret sembolü olarak kabul eder. Çoğu Kızılderili kabilesi için cesaret yaşamın kaynağıdır.

Kızılderililerin ergenlik törenleri kimi kez işkence niteliğine bürünür. Günümüzde 12-14 yaşındaki oğlan çocuklarının kaburgalarının altından geçirilen kancalarla bir direğe asılması vahşice görülebilir. Nedir, bir çocuğun savaşçı ve cesur bir erkek olmasının yoludur ergenlik ayini. Öte yandan bir Kızılderili için cesaret ile “öte dünya” arasında sıkı bir ilişki vardır. Arapaholara göre ölümden sonra kişi bir tepeye tırmanır. Tepeden ötede bir nehir, ardında da bir Kızılderili köyü vardır. Nehrin öbür yanına ulaşabilirse Manitu’nun yeşil çayırlarında at binebilecektir. Bazı kabilelerin ölümden sonra kendilerine yol gösteren muskaları vardır. Beyaz adam Kızılderili’nin muskasını boynundan koparıp alırsa tüm cesaretini yok eder. Beyaz adam sadece muska koparmakla yetinmez, genç Kızılderili savaşçıların savaş çıkartmalarına sebep olmak için kaçak alkollü içki (ateş suyu) verir onlara. Ateş suyu savaşçıyı güçlü, yenilmez ve cesur “yapar”. Sarhoş ve “cesur” Kızılderililerin taşkınlıkları beyaz adamın yaptığı katliamlara bahane olur.

“Hasan Sabbah, yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir[2].” 

Amin Maalouf

screenshot7

Marko Polo portresi. 1254- 1324. Kaynak: Wikipedia

1273 yılında İran’dan geçen Marco Polo’nun seyahatnamesinde, iki dağ arasındaki vadide kurulan eşi görülmedik bir bahçe tasvir edilmiştir. Envaı türlü meyve ağaçları, görkemli köşkler, süt/bal/şarap akan çeşmeler, genç kızların şarkı söyleyip dans ettiği bir cennet tasavvurudur bahçe. Marco Polo’ya göre, özel olarak seçilmiş gençler uyuşturucu bir iksir içirilerek bu bahçeye alınmakta, uyandıklarında kendilerinin cennette olduğuna inanmaktadırlar.

Kendilerine görev verileceği zaman yeniden uyuşturulup peygamber olduğunu sandıkları şeyhin huzuruna çıkarılmakta, kendilerine verilen hançerle önceden belirlenmiş kişileri öldürmesi istenmektedir. Haşişi tarikatı fedaileri ölümü hiçe sayan bir cesaretle hedef kişiyi öldürmekte, eylemlerini gizlice ve karanlıkta değil kalabalıkta ve uluorta yapmaktadırlar. Fedailer görevlerini tamamladıktan sonra kaçmaya yeltenmemekte, kendisini bekleyen en ağır cezalara razı olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca fedailerin bu cesareti, “kafaları dumanlı” müritlere sunulan cennet bahçelerine bağlanmıştır. Çok geniş bir coğrafyada rağbet görmesine rağmen uyuşturucu hikâyesi hemen tümüyle gerçek dışıdır. Batılıların bir Ortaçağ miti olmaktan öteye gitmeyen uyuşturucu üzerine kurulu cesaret efsanesi, tarihin en büyük palavralarından biridir. Haşişi tarikatı mensuplarının bağlı olduğu İsmaili mezhebi yazarları ve ciddi Sünni yazarlar fedailerin uyuşturucu kullandıklarına dair hiçbir yazılı iddiada bulunmamıştır.

screenshot6

Hasan Sabbah. Kaynak: Wikipedia

Haşişi mezhebinin, saf delikanlıları uyuşturucuya  boğup gerçeklikten kopuk katiller sürüsü yaratan uyanık bir din simsarının hikâyesinden ibaret  olmadığını biliyoruz. 661 yılında Hz. Ali’nin öldürülmesi sonrası gelişen “Ali Şiası” yüzlerce yıl boyunca gelişerek “mesihi” karakterli bir mezhebe dönüşmüştür. Sünni Abbasilerin saltanata dayalı baskıcı yönetimleri, Selçuklu ve Moğol “istilacıların” zalimliklerine duyulan tepki; hoşnutsuz ve öfkeli bir toplum yaratmış, türeyen fanatik hareketler Şia içinde kendine yer edinmiştir. Şia’nın bir kolu olan İsmaili mezhebine bağlı Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşişi tarikatı, saltanatın, yönetici sınıfın ve Sünni İslam’ın ileri gelenlerine yönelik suikastlarla geniş bir toplumsal destek sağlamıştır. İsmaili dailerin[3]yaptıkları dini davetin benimsenmesi, en aşırılıkçı eylemlerin bile toplumsal meşruiyet sınırları içinde kalmasına sebep olmuştur. Haşişi fedailer, yaptıkları eylemlerle din ve halk düşmanı zalimlerin cezalandırıldığına, bunun karşılığında cennetle ödüllendirileceklerine körü körüne inanmışlardır.

1092 yılında bir Haşişi fedaisinin Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ’ün karşısına çıkarak onu hançeriyle öldürmesindeki cesaret, bu tarihsel perspektifle okunmalıdır.

screenshot5

Büyük Selçuklu İmparatorluğu Veziri Nizâmülmülk. Kaynak: Wikipedia

“Ölmekten korkarsan, neye yarar cesaretin?”

Gılgamış Destanı

İnsan toplulukları öfkesini nasıl olup da kargışlara aktarmışlarsa, cesarete duydukları hayranlığı ve toplumun cesur insan üretimine olan gereksinimini de destanlar, efsaneler yoluyla sözlü kültürlerine aktarmışlardır.  Dünyanın dört köşe bucağındaki destanlar şaşılası benzerlikler gösterir. Örneğin, destan kahramanının gücü yaratılıştan gelir. Amerikan efsane kahramanı Pecos Bill iki yaşındayken, tarlada çalışan annesi eve bir kaplanın girdiğini görür. Çocuk evde yalnızdır, anne “zavallı kaplan” diyerek işine devam eder.screenshot3

Kahramanların tanrısal güçleri vardır. İlyada destanında Akhilleus’a kılıç, ok vb. silah işlemez. Tek zayıf noktası topuğudur, nitekim topuğuna isabet eden bir okla ölür. Ama en önemlisi tüm destan kahramanları sınırsız bir cesarete sahiptir. Sahip oldukları cesaretin akla, izana gelir tarafı yoktur. Kırgızların ünlü Manas Destanı’ndan okuyoruz:

“Düşman yeryüzünü duman gibi kaplamıştı, gökteki yıldızlar kadar çoktu. Çinlilerin çokluğundan kara toprak görünmüyordu, gök ve güneş görünmüyordu. Bahadır Manas, Toruçar atıyla saldırıya geçip dağ gibi pehlivanları saf dışı etti, kılıcıyla kesti, dalgalar gibi gelen Çinlileri tarumar etti.”

Nedir, destanlar güç ve iktidar sahipleri tarafından kötüye kullanılmıştır. Destanların akla zarar cesur kahramanları, despotların elinde, topluma cesaret aşısı olarak kullanılmıştır. O da yetmemiş, iktidar aygıtları destanlardan marşlar üretmiştir; daha çok savaşılsın, daha kolayca ölünsün, nasılı/ne içini sorulmasın diye. Ne üzücüdür ki, aynı marşların sözlerini değiştirip cesaret üretmeye kalkan “ayaklanmacılar/isyancılar” da aynı nefret diline esir olmuştur.

Adler’e sorarsanız:

Psikiyatrist Alfred Adler’e göre bireyler hasta değil, cesareti kırılmıştır. Bu nedenle psikiyatrik  hastalıklarda psikoterapi bir yeniden cesaretlendirme sürecidir.

screenshot2

Alfred Adler (1870-1937) Kaynak: Wikipedia

Peki ya Darwin?

Bir canlının temel amacı genetik kodlarını aktarabilmektir. Evrim kuramına göre, orduların üzerine tek başına saldıran “cesur” Manas’ın genetik kodlarını aktarabilme şansı düşüktür. Bir canlının hayatta kalabilme ve kodlarını aktarma olasılığı, tehlike durumunda nasıl, nereye kaçabileceğini planlayabilme ve gereğinde cesurca savaşma kararındaki yanılmazlığına bağlıdır.

screenshot

Charles Darwin, 1809-1892. Kaynak: Pixabay.

Son Söz: Homo Sapiens Neandertal insana karşı.

Cesaret, birey bazında meydan okuyabilme becerisi olarak alkışlanabilir ama abartmadan! Elli bin yıl önce Homo Sapiens, Neandertal insanla karşılaştığında hayatta kalan taraf olmuştur. Muhtemelen bu “başarısının” sebebi, daha kuvvetli ve meydan okuma becerisinin yüksek olmasından kaynaklanmıyordu. Homo Sapiens bu “başarısını” büyük ölçüde grup iletişiminde ve kolektif davranışlarında belirgin hale gelen, kültürel kodlarına aktardığı cesaret becerisine borçludur. Günümüzde gereksinim duyduğumuz cesaret tam olarak budur.

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Mukavemet Dergi’nin Mart 2017 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır.

 

 

DİPNOTLAR

[1]Panzerschokolade

[2]Amin Maalouf, Semerkant.

[3]Dai: Misyoner

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1- Bernard Lewis, Haşhaşiler, Kapı Yayınları, 2014.

2- Alice Marriot/ Carol K. Rachlin, Kızılderili Mitolojisi, İmge Kitabevi, 1994.

3- Dee Brown, Kalbimi Vatanıma Gömün, e yayınları, 1973.

4- Keneş Yusupov, Manas Destanı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2009.

5- Jean Bottero, Gılgamış Destanı, Yapı Kredi Yayınları, 2013.

6- Homeros, İlyada, Sander Yayınları, 1981.

7- G. Martina, Pecos Bill, İyigün Yayınları, 1967.

8- Ali Tufan Koç, İnsanlık Tarihinin En Kötü Kafası, Hürriyet Pazar, 27 Eylül 2015.

9- Ülkü Kara Düzgün, Türk Destanlarında Merkezi Kahraman Tipinin Tipolojisi, Folklor/Edebiyat, Cilt: 18, sayı: 69, 2012/1

10- Bekir Avcı, Korkuya Karşı Umut ya da Cesaret Bulaşıcıdır, Birikim Dergisi, 10 Nisan 2017.

11- Bengü Ergüner- Tekinalp, Adleryan kuramın pozitif psikoloji bağlamında değerlendirilmesi, The  Journal of Happines & Well- Being, 2016, 4(1), 34-49.

12- Amin Maalouf, Semerkant, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

13- Drogues de guerre – 2. Nazisme et dépendance, https: // www. curieuseshistoires. net/drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

Seçim hayhuyunda gözümüzden kaçanlar

20 Haziran gününü ardımızda bıraktık, günlük yaşamın hayhuyu ve seçim tartışmalarının çığırışları arasında geldi geçti. 20 Haziran gününün sıradan bir gün gibi göründüğüne bakmayın, fevkaladenin fevkinden bir gündür. Siz belki “öf aman” diyeceksiniz, “seçimlere 3 gün kalmışken geçmiş, gitmiş bir güne geri mi gideceğiz” diye söyleneceksiniz ama ben sizi birkaç gün geriye değil, 72 yıl öncesine götüreceğim. Şunu bilmeliyiz ki 20 Haziran 1946 tarihimizde çok önemli bir gündür. Aklınız alıyor mu, bu tarih Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin Şefik Hüsnü[i]’nün öncülüğünde kuruluşunun 72. yıldönümü. Türk siyasi hayatının en kısa ömürlü partilerinden biridir Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi. Kuruluşundan altı ay sonra, partinin “komünist mefkûreye[ii]” sahip olduğu iddia edildi ve kapatıldı. Kapatılmakla da kalınmayıp içlerinde Şefik Hüsnü’nün de olduğu partinin 43 kurucusu tutuklandı. Bu Şefik Hüsnü, nasıl desem, acayip bir adam, hem meslektaşım hem de ucundan bucağından memleketlim[iii]de olsa yazmadan edemeyeceğim. Düşünün şimdi, 1912 yılında Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiriyor. Paris’e yerleşip paşalar gibi hekimlik yapıp oturaklı, şaşaalı bir hayat süreceğine tutup ülkesine, İstanbul’a geliyor. 1912- 1918 yılları arasında Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın envaı türünden cephesinde askeri hekim olarak görev yapıyor. Savaş yılları bitince aklını başına devşirip işine, mesleğine baksa ya, olur mu, kafasını “idealist” fikirlerle doldurmuş bir kere. Tutuyor 1919 yılında Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın (TİÇSF) kurucuları arasında yer alıyor, o da yetmiyor genel sekreterliğini üstleniyor. TİÇSF, ulusal kurtuluş savaşına destek verme kararı alıyor, TBMM’ne destek amacıyla SSCB ve Lenin nezdinde girişimlerde bulunuyor. Nedir, savaştan sonra, 1925 yılında Şeyh Sait isyanının patlamasıyla beraber ünlü Takrir-i Sükun Kanunu yayınlanıyor, İstiklal Mahkemeleri kuruluyor, isyana destek olduğu gerekçesi ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılıyor. Ne alakası varsa, muhtemelen fırsat bu fırsattır diyerek Şefik Hüsnü’nün başında bulunduğu TİÇSF de kapatılıyor, Şefik Hüsnü de hapishaneyi boyluyor. Lafı uzatmanın gereği yok, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi hayatı parti örgütlemek, dergi çıkarmak, yazı yazmak ve cezaevine girip çıkmakla geçiyor. O derece ki ülkemiz hapishaneleri de yetmiyor Şefik Hüsnü’ye, 1933 yılında gittiği Almanya’da Nazilerle de dalaşıyor ve Alman cezaevlerini de tanımak fırsatı buluyor. Unutmadan, İkinci Dünya Savaşı yıllarında (1941-1943) yeniden askere alınıyor ve iki yıl daha askeri hekimlik yapıyor. Şefik Hüsnü 1959 yılında yaşı nedeniyle cezaevinden salıverildikten iki yıl sonra sürgünde bulunduğu Manisa’da vefat ediyor.

Bitmedi, 20 Haziran’ı ardımızda bırakırken bugünün Dünya Mülteciler Günü olduğunu hatırlamadan, hatta haberimiz bile olmadan hayatımıza devam ettik. 20 Haziran günü dünyanın dört köşe bucağında mülteciliğin, mültecilerin sorunları üzerine etkinlikler, gösteriler, protesto eylemleri gerçekleştirildi, bizim ülkemiz hariç. Çünkü bildiğiniz gibi ülkemizde hiç mülteci bulunmuyor. Sarkastiklik olsun diye yazmıyorum bunu, sahiden de mülteci yok ülkemizde. O yüzden Dünya Mülteciler Günü bizi hiç ilgilendirmiyor. “Dört milyon Suriyeli, bilmem ne kadar Afganistanlı var ülkemizde” diyorsunuz, diyorsunuz ama onlar mülteci değil ki, sığınmacı. Ülkemiz yasalarına göre Suriye’den veya diğer Ortadoğu ve Asya ülkelerinden gelenler mülteci statüsüne sahip değiller. Bir gün Dünya Sığınmacılar Günü diye “bişi” icat ederlerse ne âlâ, yoksa yok.

Bizim ülkemizde “mülteci yok” ama birkaç bin mülteciye ev sahipliği yapan ülkeler bile bu konuda ah vah edip duruyorlar. Haklılar! Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, mültecilere ilişkin sorunlar birkaç on yıl ve/veya birkaç kuşak sonra katlanarak büyümektedir. Çünkü mültecilik bir grup insanın bir bölgeden diğer bölgeye göç etmesinden ibaret değil, ulaştıkları bölgeye kendi ülkelerini de götürüyorlar, üstelik geldikleri ülkenin en bağnaz, tutucu, muhafazakâr yanlarını taşıyorlar yanlarında. Gittikleri yerlerde de toplumun/bölgenin en ırkçı, faşist kesimlerinin keskin tepkisiyle karşılaşıyorlar. Örneğin İtalya “biz Avrupa’nın paspası olmayacağız” diyerek göçmen teknelerini kara sularına bile sokmuyor.

Mülteci (pardon sığınmacı) sayısında Türkiye, Dünya rekorunu elinde tutuyorsa da konunun ülkemizdeki tartışılma düzeyi “Biz çağırmadık, gitsinler” minvalinde devam ediyor. Ülkemizdeki “mülteci” sorununa ait toplumun yaygın argümanlarını ve düzeysizliğini biraz “egzajere ederek” yazacağım size. Bakalım tanıdık gelecek mi?

  • “Bildiğiniz gibi bütün bu sığınmacılar ülkemizin plajlarında “nargile içmek için gelmiş” bulunuyorlar. Nargile ve tömbeki satışları patlamış durumda, plajlardaki sığınmacılara nargile yetiştiremez haldeyiz.
  • Hepiniz biliyorsunuz, biliyorsunuz ama hatırlatayım diyorum. Bu Suriyeliler, Afganistanlılar ülkemizde yan gelip yatıyorlar, ekmek elden su gölden, ceplerinde para, altlarında araba, keyifleri keka. Hastanelerde sıra beklemiyorlar, elektrik suya para ödemiyorlar, üniversitelere sınavsız giriyorlar, lokantalarda yiyip içip “reyiz ödesin” deyip gidiyorlar.
  • Bu kadarla kalsa yine iyi, ülkemizi kerhaneye çevirdiler, habire sevişiyorlar, tavşan gibi ürüyorlar. Arkadaşın eniştesi söylemiş, içtikleri nargilenin tütününe viagra karıştırıyorlarmış, anladınız siz onu.
  • Bu Suriyeliler kızlarını satıyorlar, gencecik kızları yaşlı başlı adamlara pazarlıyorlar. Aklınızın bir kenarında bulunsun, bizim valide geçen ay sizlere ömür, babamız sekseninde ama dinç maşallah, ona helal süt emmiş, gariban, kimi kimsesi olmayan, 20 yaşını geçmemiş bir kız arıyoruz. Aracılık yapan olursa onu da görürüz. Maksat bir gariban kıza yardım etmek, yanlış anlaşılmasın sakın.
  • Eskiden bizim ülkemizde yoktu böyle işler, kızlarımız okuyor, çalışıyor, eşlerini kendi seçiyordu; hep bu sığınmacılardan geldi bize bu rezillikler. Bizim gül gibi ülkemizi ne hale getirdiler, her türden melanet onlarda, kavşaklarda dilenme, fuhuş, hırsızlık, cinayet, çocuk kaçırma, tecavüz, pedofili, uyuşturucu, bonzai; bilmezdik biz bunları, hepsi onlardan geldi bize.
  • Bir de sığınmacı diyorlar bunlara, güya ülkelerinde savaş var diye gelmişler, yalan, külliyen yalan, bayramlarda ülkelerine gidiyorlar, savaştan kaçsalar gidebilirler mi, gidemezler.
  • Bu sığınmacıların hepsi hırsız. Bizim amcaoğlunun sanayide dükkânı var, iki genç Suriyeli aldı yanına, maksat yardım olsun, sabah sekizden akşamın onuna kadar çalışıyorlardı, üç öğün yemek üstüne de helalinden ayda beş yüz lira veriyordu bunlara amcaoğlu. Sen bunlara bunca iyilik et, iş ver, ne yapmışlar dersiniz, kasadaki yedi yüz lirayı alıp kaçmışlar. Nankör bunlar nankör; amcaoğlu çok sinirlendi, bulsa kör bıçakla keser bu hırsızları. Şimdi yine Suriyeli eleman arıyor, biz yufka yürekliyizdir, maksat iyilik olsun.
  • Hem sonra bunların binlercesine gizlice oy verdireceklermiş, “biz reyizden başkasını bilmeyiz” diyorlarmış, gitti 80 yıllık cumhuriyetimiz gitti. Bu mesajı 30 kişiye gönderirseniz 1 gb internet hediyesi geliyor, bana geldi.”
  • Bizim parti iktidara gelince bütün bu Suriyelileri geri göndereceğiz![iv]

Dünya Mülteciler Günü kendini göstermeden, sessizce geçip gitti. 72 yaşında sürgünde ölen Dr. Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin 72. yıldönümünü de hatırlamadan, anmadan geçirdik.  Darısı gelecek senenin 20 Haziran’ına.

 

 

Dipnotlar

 

[i]Tam adı Şefik Hüsnü Deymer

[ii]Mefkûre: Ülkü, ideal.

[iii]Selanik

[iv]Suriyeli sığınmacılar üzerine daha önce yazıp yayınladığım şu yazımı da okumanızı öneririm: https://doganalpdemir.com/2017/07/09/suriyeli-hamile-kadini-kaciran-tecavuz-eden-olduren-katilleri-kim-azmettirdi/

Çinli hastanın tercihi ve 24 Haziran seçimleri

Birkaç gün sonra oy vermeye giderken, seçilmesini istediğimiz adayı ve partiyi belirlemiş, kafamızda şekillendirmiş olacağız. Seçimde kullanacağımız oy, içinde yaşadığımız ülkenin geleceğine yönelik taleplerimizin bir tercihe dönüşmesi anlamına geliyor. Toplumu oluşturan bireylerin oy vermesiyle teşkil edilen siyasi yönetim biçimine demokrasi diyoruz ve en iyi yönetim biçimi olduğuna inanıyoruz. Açıkça söylemem gerekirse aynı fikirde değilim; demokrasi adını verdiğimiz, sandığa dayalı siyasal yönetim şeklinin büyük handikapları olduğu, sanıldığı gibi en ideal yönetim şekli olmadığı kanaatindeyim. Nedir, içinde bulunduğumuz koşullarda biraz “sofistike” kalacak bu konuyu tartışmak değil amacım. Bugünkü yazımda yaşamımızdaki her türden tercihin dayanakları konusunda gülümseten, düşündüren bir hikayecik anlatacağım. Hazırsanız başlıyoruz.

Zamanın birinde Çin ülkesinin küçük bir köyünde yaşayan bir adam varmış. Günün birinde hastalanmış, yaşadığı yörenin çevresindeki sağaltıcılar, otacılar, üfürükçüler çare bulamamışlar hastalığına. Sonunda o zamana kadar hiç gitmediği bir büyük kente gitmeye karar vermiş. Hasta haliyle onca yola gitmek kolay değilmiş ama sonunda varmış kente. Hemen sorup soruşturmaya başlamış, en iyi hekim kim, hastalığını en iyi hangi tabip iyi edebilir öğrenmeye çalışmış. Çalışmış ama her sorduğu başka bir hekimin adını veriyor, diğerlerini kötülüyormuş. Karar vermek, hekimlerden birini seçmek hiç de kolay değilmiş. Günler süren bu araştırmalar sonunda henüz karar veremese de iki önemli bilgiye ulaşmış. Birincisi şehirdeki hekimlerin tümünün evleri, muayenehaneleri aynı sokakta bulunuyormuş. İkinci öğrendiği bilgiye ise hem şaşırmış hem de karar vermesinde çok işe yarayacağını düşünerek sevinmiş. O kentte yaşayan hekimlerin oldukça katı, olmazsa olmaz bir adetleri varmış. Her hekim, yanlış tedavi sonucu ölümüne sebep olduğu her hastası için kapısının önüne bir fener asmak zorundaymış. Yabancı adam bir akşam vakti hekimlerin sokağına varmış, başlamış sokağı incelemeye. Nedir, gördüğü manzara karşısında küçük dilini yutacakmış neredeyse. Her gördüğü evin önü fener alayı gibiymiş, kapıların önüne asılı fenerlerin çokluğundan dehşete kapılmış. Kendi kendine “ağrım sızım var ama sonuçta yaşıyorum, en iyisi köyüme dönüp hastalığı sineye çekeyim” diye söylenirken kapısında sadece beş adet fener olan bir hekimin evini görmüş. Sevinmiş, çalmış kapısını. Hekim dinlemiş hastasını, muayene etmiş, kendine göre bir ilaç hazırlayıp içirmiş hastasına. Sabaha kadar dinlenmesini, sabah gelip yeniden muayene edeceğini söylemiş hastasına. İlacı içen hasta adama bir rehavet çökmüş, kendinden geçecek neredeyse, yine de hekime şunları söylemiş:

“Sokağınızdaki bütün hekimlerin kapılarının önünde sayısız fener var, sizin kapınızdaysa sadece beş fener saydım; bu başarınız için sizi kutlarım”

Hekim gülümseyerek cevap vermiş:

“Hekimlik mesleğine ileri yaşlarda başladım, sadece bir hafta oldu çalışmaya başlayalı. Siz benim altıncı hastamsınız[i]

 Çinli hekimin ertesi sabah kapısına altıncı feneri asıp asmadığını bilmiyoruz ama bu hikayeciği dinleyenlerin hekim seçimi yaparken kullandıkları kriterleri değiştirdiğini umuyorum.

Seçim yapmak, bu seçimi doğru bir karara dönüştürmek bir bilgi düzeyi ve bilinçlilik gerektirir. Oy kullanırken ülkenin içinde bulunduğu vaziyeti bütün açıklığı ile değerlendirmek, ülkenin dünyadaki yerini saptamak, bu verili düzenin devamı halinde bizleri/toplumumuzu nelerin beklediğini öngörmek bir zorunluluktur. Adayların ve partilerin verdikleri sözleri bir yana koyup, bu sözlerin nasıl ve hangi kaynaklarla gerçekleştirileceği iyi okunmalı; iktidara aday partilerin kendi örgütsel yapıları, varsa yerel yönetimlerdeki faaliyetleri dikkatle analiz edilmelidir.

Okuduğunuz bu yazının 24 Haziran seçimlerindeki kararınızı değiştirmeyeceğini biliyorum, nedir, karar verme süreçlerimiz hakkında azıcık da olsa düşünüleceğini ummak istiyorum. Ne de olsa İranlı şair Ahmet Şamlu’nun dizelerindeki umuda tutunmuş gibiyiz:

“Umudu öğretmiyor uzaklar.

Bu sonsuzluk öyle büyük bir zindan ki

Ruhum, yetersizliğin utancından

gözyaşlarına saklandı.[ii]

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yazdığım bu hikayecik yıllar önce duyduğum veya dinlediğim bir fıkradan esinlenerek tarafımca yeniden yazılmıştır.

[ii]Ahmet Şamlu, Ey Aşk Ey Aşk!  Mavi Yüzün Görünmüyor, Yapı Kredi Yayınları, 2004, sayfa: 34, Başlangıç adlı şiirden.

 

EKRANLAR ARASINDAN ÇOCUK KİTAPLARINA

Okullar kapandı, çocuklar/gençler mutlu ve mesutlar! Eğitim sistemimizin “ulaştığı merhale” göz önüne alınırsa çocukların sevinçlerine hak vermemek olası değil. Nedir, çocuklarımızın çok büyük bir kısmı tatili cep telefonu- tablet bilgisayar- dizüstü ve masaüstü bilgisayar- oyun konsolu- televizyon ekranları arasında geçiriyor, geçirecek. “Ekranlar arasına sıkışan çocuklar” adıyla yazdığım makaleler, verdiğim konferanslarla çığlıklar atıyor, yırtınıyorum yıllardır. Çocuklarımız hayal bile edemeyeceğimiz büyük bir tehdit ile karşı karşıya. Çok ivedi kararlar ve tedbirler almak zorundayız, “şu seçim geçsin hele, hepsi düzelecek” diye düşünüyorsanız, kendinizi gayya kuyusuna atın lütfen, çünkü çocuklara zerre kadar faydanız yok. Şu aşamada en büyük sorumluluk ebeveynlere ve (gerekli hazırlıkları yaptılarsa) yerel yönetimlere/örgütlenmelere düşüyor. Son yıllarda “Ekranlar arasından çıkış” konusunda farklı başlıklar altında pek çok yazı yazdım, konferanslar verdim; talep olursa yine yazar, yine anlatırım. Bugünkü yazımda ekranlar arasına sıkışan çocuklar konusunun önemli alt başlıklarından biri olan çocuk kitaplarından söz edeceğim, ilginizi çekiyorsa buyurun, başlıyoruz.

laptop-315048

Ekranlar arasından çıkış enstrümanlarından birinin çocukların/gençlerin kitap okumasının sağlanması olduğunu çoğumuz biliyoruz, biliyoruz ama biz okumadığımız için çocuk ve gençleri ikna edemiyoruz. Hep söylediğim gibi, “Çocuklar işaret parmağına değil ayak izlerine bakar”. Televizyonun kapanmadığı, tüm aile fertlerinin cep telefonuna ve bilgisayarlara gömüldüğü bir evin çocukları kitap okumaz!

Çocukların kitap okumaya ikna edilebildiği, teşvik edildiği ailelerde kitap seçiminde yapılan hata, eksik veya yanlış bilgilendirmelerden kaynaklanan sorunların bir kısmını bu yazımda anlatmayı deneyeceğim. Yazımın, çocuklara/gençlere kitap hediye etmeyi aklından geçirenlere ve bütün ebeveynlere basit bir kılavuz olacağını umuyorum.

Çocuklara kitap alırken, önerirken yaptığımız hataların en büyüğü, klasik kitapların çocuklar için uyarlanmış, kısaltılmış, basitleştirilmiş versiyonlarını “çocuk kitabı” sanmamızdır.  Şu sayacağım kitapları gözünüzün önünden geçirin lütfen, hangilerinin tam metinlerini okudunuz?

Don Kişot ile başlayalım, İspanyol edebiyatının dev eseri, benim elimdeki iki ciltlik baskısı 1230 sayfa. İlkokul üstü eğitimi olup da yel değirmenlerine saldıran “kaçık ve yaşlı şövalyenin” macerasını bilmeyenimiz yok ya da bildiğimizi sanıyoruz. Çoğumuz bu bilgiyi basitleştirilmiş Don Kişot çocuk kitaplarından öğrendik, aklımıza nakşettik. Çok uzatmayayım, orijinalini okumadıysanız, sahip olduğunuz bilgi, neredeyse tümden palavradır. Çocuklar için eğlendirici olması ise avuntudan ibarettir.

cervantes-3458816

Kaynak: Pixabay

Robinson Crusoe’yu okudunuz değil mi? Hangisini acaba? Issız bir adaya düşen Robinson “iyi kalpli” olduğu için Cuma’yı kurtarır, kitabın kahramanları ıssız adadan kurtulur ve mutlu mesut olarak kitap biter. Kitabın orijinali 600 küsur sayfa; okursanız, Robinson ve Cuma hakkında bildiklerinizin nasıl yavan ve içi boş saçmalıklardan ibaret olduğunu görebilirsiniz.

Hele ki Jonathan Swift’in Gülliver’in Gezileri adlı kitabının “çocuk klasiği” olarak hala yayınlanıyor olması saç baş yoldurur. Swift’in eseri 18. Yüzyıl İngiltere’sinin siyasal, kültürel, dini, hukuki kurumlarının ağır bir yergisidir. 344 sayfa olarak dilimize kazandırılan eserin çocuklar için basitleştirilmiş versiyonu bu özellikleri koruyamamıştır.

gulliver-383837

Kaynak: Pixabay

Dünya klasiklerinin çocuk kitabına dönüştürme ucubeliğine çok sayıda örnek verilebilir. Ama sanıyorum yukarıda verdiğim üç örnek yeterince açıklayıcı olmuştur. Yine de şunu belirtmek zorundayım: Bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır, bazı eğitim uzmanları ustaca yapılan uyarlamaların çocuklara kitabı sevdirmekte yararlı olabileceklerini iddia etmektedirler. Kişisel kanaatimce ender de olsa çocuklar için kısaltılmış, uyarlanmış bazı kitapların işe yarayabileceği doğrultusundadır. Jules Verne, Mark Twain, Charles Dickens ve Arthur Conan Doyle’un bazı çocuk kitabı uyarlamalarının başarılı olduğunu itiraf etmek zorundayım. Ama sonuç olarak, Herman Melville’in dev yapıtı Mobydick’in, 96 sayfaya sığdırılmış, çocuklara uyarlanmış halini ne gönlüm ne de aklım kabul edememektedir.

Son yıllarda yayıldığını gördüğüm, klasiklerin çizgi roman haline çevrilmiş şekilleri için de benzer kaygılar taşıyorum; çizgi romana karşı olduğum için değil, klasiklerin korunması gerektiğine olan inancım nedeniyle…

Bazı ebeveynlerin “çok satanlar” listelerini zorlayan, Fantastik Kurgu türündeki kitaplardan çocukları uzak tutmaya çalıştıklarını gözlüyorum. Bu tür kitapların birçoğu, edebi değer anlamında 60-70’li yılların “Teksas- Tommiks” türü çizgi romanlarına benziyor. Kişisel kanaatime göre bu tür kitapların okunması için özel bir teşvik yapılmasa da karşı çıkılmaması yararlı olacaktır. Genellikle ciltler boyu devam eden, her biri tuğla gibi olan bu kitaplar, çocukların/gençlerin uzun soluklu kitap okuma alışkanlığı geliştirmelerine katkıda bulunabilir. Nedir, bu tür kitaplara düşkünlüğü sezilen çocukların, Fantastik Kurgu’nun dev ismi Tolkien ile tanıştırılmaları çok yararlı sonuçlar verebilir.

9757083336754

Çocuklara masal kitabı alınması muazzam bir özen ve hatta bilinçlilik gerektirir. Folklorik özelliklere sahip orijinal masalların birçoğunun çocuklar için uygun olmaması bir yana, +18 özellikler taşır. Siz Rüştü Asyalı’nın oynadığı Keloğlan filmlerine aldanmayın, Keloğlan pek çok masalda seri katillere rahmet okutur. Türk Halk Bilimi araştırmacısı Pertev Naili Boratav’ın derlediği Nasreddin Hoca kitabındaki fıkraların birçoğunu en yakın arkadaşınıza bile anlatmakta güçlük çekersiniz. Alim Şerif Onaran tarafından dilimize kazandırılan Binbir Gece Masalları da yer yer “porno” niteliktedir. Öte yandan klasik masalların filtrelenerek didaktik bir formda çocuklara sunulması durumunda masaldan değil, çocuk öykülerinden bahsedilebilir ve çoğu kez çocukları okumaktan soğutacak denli yavandır.

Bazı çocuk kitapları üzerinde hangi yaş grubuna uygun olduğuna dair ibareler bulunuyor olabilir. Çocuklara kitap seçerken yol gösterici olmakla beraber çocuğun kişisel seviyesi daha önemlidir. Aile desteği ile küçük yaşlardan itibaren kitap okuma alışkanlığı geliştiren, ekranlarla olan ilişkisi doğru yönlendirilmiş çocuklar 12 yaşında Gogol, Turgenyev, Tolstoy, Yaşar Kemal okuyabilecek seviyeye ulaşmışken, 7/24 televizyon açık bir evde büyüyen aynı yaş çocukların heceleyerek okuyor olması şaşırtıcı değildir.

Kitap okuma alışkanlığı geliştirilmiş çocukların kitap seçiminde de becerileri artacaktır. Kitap seçiminde, çocukların bazen küçük hatalar yapmasına göz yumulmalıdır. Ama her durumda ebeveynlerin bilinçli yönlendirmeler yapması kaçınılmazdır. Yayınevi, çeviri, yazıların puntosu dikkate alınmalıdır. Özellikle İş Bankası, Yapı Kredi, Can Yayınları, TUBİTAK eski basım çocuk kitapları başarılı örneklere sahiptir[i].

Çocuklar kütüphane kullanmaya teşvik edilmelidir. Ebeveynler Kültür Bakanlığı’na ve/veya yerel yönetimlere/örgütlenmelere ait kütüphanelerin yerlerini öğrenmeli, çocuklarıyla birlikte ziyaret etmelidirler. Ancak ülkemiz kütüphanelerinde çocuklara uygun kitap seçiminin hiç kolay olmadığı, yeni kitapların çok az, kütüphane görevlilerinin çoğunun bilinç düzeylerinin çok düşük olduğu göz önünde tutulmalıdır.

IMG_2383

Stocholm halk kütüphanesi. Kaynak: Wikipedia

Ekranların arasında doğan, ekranlarla birlikte yaşayan ve ekranların arasında sıkışmış bulunan bir kuşak yetişiyor. Ekranlara yapışık yaşayan çocukların bilişsel becerilerinin gelişmediğini, davranış bozukluklarının, psikolojik hasarların çok arttığını kesin olarak biliyoruz. Günümüz koşullarında iyi ebeveyn olmak bilgiyle, sevgiyle ve çok çalışmakla[ii]mümkün olabilir hale geldi. Ortalığa salınmış çocukların gelecekte çok acı çekeceklerini, daha kötüsü yaşadıkları topluma çok acı çektireceklerini bilmiyor olamayız. Eşitsizliğin ve sömürünün arttığı, şiddetin yaygınlaştığı, gelir düzeyinin düştüğü, baskıcı yönetimlerin işbaşına geldiği, hurafelerin bilime baskın olduğu ülke çocuklarının, ekranların arasındaki sıkışmışlığının çok daha fazla olduğunu da biliyoruz. Dahası, bilmek zorundayız ki seçimlerin kazanılması, iktidarın değişmesi bu tabloyu değiştirmeyecektir; harekete geçmeliyiz, hemen, hatta şimdi…

 

 

 

 

 

Önemli bir not:

“Çocuklar işaret parmağına değil ayak izlerine bakar” sözü bana ait değil. Bir konferansta duymuş veya bir kitapta okumuş olabilirim. Kaynak konusunda bilgisi olan okurlarım bana yazarsa kaynağı belirtmekten mutlu olurum.

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yayınevi isimlerini tereddüt ederek yazdım. Yazdığım yayınevi isimlerini sadece örnek olarak verdim. Eminim çok nitelikli çocuk kitapları yayınlayan yayınevleri mevcuttur.

[ii]“Sevgi, bilgi ve çalışma” sözü ünlü yazar Wilhelm Reich’a aittir.

VOX NIHILI- Nekrofilik bir toplum olmaya doğru- 2. Bölüm

Belki hoşunuza gitmeyecek ama birinci bölümü okumadan bu yazıyı okumaya yeltendiyseniz geriye dönün ve ilk bölümü okuyun lütfen. İlk bölümdeki açıklamalar olmadan ikinci bölüm size Çince gibi gelecektir.

 

Yin Yang ve diyalektik

Diyalektik sözcüğünün gereksiz kullanımı, paranız olmadığında hatta karşılığı bile bulunmadığı zamanlarda kredi kartı ile alışverişe benzer. Anlamı bilinmeden bolca kullanılır, sol jargona ağırbaşlı, karizmatik bir hava katar. Tartışmalarda diyalektik sözcüğünü ilk kullanan olmak önemlidir, aksi halde söz sırası karşı tarafa geldiğinde sizi “diyalektik düşünmeye” davet eder ve apışıp kalırsınız[i].

Avrupa merkezli fikir ve felsefe tarihinde diyalektik düşüncenin izini sürerseniz sizi Heraklitos[ii] karşılayacaktır. Heraklitos’a göre her şey bir değişim içindedir[iii]. Bu değişimin merkezinde logos[iv] vardır. Akıl ile kavranan kâinat, karşıtların birliğidir, karşıtlar birbirine dönüşür, her şey birbiriyle etkileşim ve dönüşüm halindedir[v].

Heraclitus,_Johannes_Moreelse

Heraklitos. Johannes Moreelse, 1630. Kaynak: Wikipedia

Batı düşünce tarihinin, bazen kendini küçük düşürme pahasına yaptığı en büyük hataların başında Uzakdoğu kökenli düşün dünyasını görmezden gelmesidir. Aslına bakarsanız çok da haksız sayılmazlar, Çin kaynaklı ve diyalektik düşüncenin temellerini atan Yin Yang öğretisi, Heraklitos’tan 2000 yıl daha eskidir.

Çin’in en eski felsefi metinlerinden biri olarak kabul edilen Değişimler ve Dönüşümler Yazması adlı kitap (Yi Çing) M.Ö 2800 yıllarına tarihlendirilmiştir. Bu kitapta, tüm kâinatın iki karşı kutbun birbiriyle dinamik etkileşimi sonucu oluştuğu ve geliştiği ileri sürülmüş ve bu kuram Yin ve Yang olarak tanımlanmıştır. Genel bir kabul olarak insanlık tarihi boyunca ortaya konan tüm felsefi akımlar, siyasal doktrinler, sosyal kuramlar, dini inançlar, bilim ve din felsefeleri üzerine etkili olmuştur[vı]. Bu kurama göre her şey kendi içinde karşıtını barındırır, bu iki kutbun oluştuğu her yerde doğanın hareketlenişine tanık olunur. Beyin iki hemisferden (yarı küre) oluşur, canlılar dişi ve erildir, her duygu, fikir, arzu kendi karşıtını yaratır. Simgesi ise bir daire içinde yer alan siyah ve beyaz balığa benzer birbirine sarılmış iki figürdür. Yin ve Yang, başta Taoizm olmak üzere Budizm, Hinduizm vb. dinlerin içine nüfuz etmiş, zamanla bu dinlerin ana öğretilerine karışmıştır. Nedir, Yin ve Yang, günümüzden beş bin yıl önce insanların yaşamı, doğayı ve evreni anlamak için geliştirdikleri diyalektik düşüncenin ilk örneğidir.

taijitu-161352

Kaynak: Pixabay

Yin Yang ve nekrofili

“Nekrofilik bir toplum olmaya doğru” başlığı altında bütün bu açıklamaların ne anlama geldiğini merak etmeye başlamış olabilirsiniz, haklısınız! O halde baklayı çıkartıyorum, bazılarınıza tuhaf gelebilecek bir hipotez ileri süreceğim: Biyofili ile nekrofili arasındaki ilişki/çelişki, Ying ve Yang ilişkisinin sonsuz sayıdaki alt çelişkilerinden (kutuplaşmalarından) biridir. “Nekrofilik toplum” gibi önemli bir konuyu beş bin yıllık bir öğreti ile açıklamamı “kuşku verici” bulmuş, Uzakdoğu mistisizminin esrikliği ile yapılmış bir değerlendirme olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Hele ki “diyalektik” eşittir “tarihsel materyalizm” şeklinde bir fikriyatınız varsa bir üst paragrafta bu yazıyı okumayı bırakmış olmalısınız.

İnsanları akıllı/aptal, güzel/çirkin, iyi/kötü şeklinde tasnif etmek ne denli zor ve tehlikeliyse, nekrofilik/biyofilik olarak sınıflamak da o kadar biçimsiz bir çabadır. Her kişinin içinde cesur ve korkak yan bir arada yaşar; biri diğerine dönüşebilir, en kritik kararlarını hangi yanıyla aldığına göre yaşam çizgisi şekillenir. Bireylerin nekrofilik/biyofilik özellikleri, yin ve yang da olduğu gibi bir arada yaşar; birinin diğerine çok baskın hale gelmesi, er veya geç, bireylerin, toplumun, siyasal yapıların, çevrenin ve doğanın yıkımıyla sonuçlanır. Nasıl mı oluyor? Üçüncü bölümde devam edeceğiz…

 

İkinci bölümün sonu

 

Dipnotlar

[i] Eğlenceli ve dikkat çekici bir giriş yapmak amacıyla yazılmıştır. Dikkate almayabilirsiniz.

[ii] Heraklitos (Herakleitos): Efesli Yunan filozofu. (MÖ 535? – 475)

[iii] “Bir ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözünü hatırlayınız.

[iv] Logos: Akıl ile kavrama.

[v] Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, Doğu Batı Yayınları, 2011.

[vı] Bumairimu Abudukelimu, Çin Kaynaklarına Göre Taoizm, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Dinler Tarihi Ana Bilim Dalı, Ankara, 2011.

VOX NIHILI- Nekrofilik bir toplum olmaya doğru

Giriş

Bir yazı dizisine başlıyoruz. Yazının başlığında gördüğünüz Latince “VOX NIHILI” terimini niye kullandığımı yazı serisinin son bölümünde açıklayacağım. “Entellik ve gösteriş budalalığı” damgasını vurmadan önce son bölüme kadar okumanızı rica ediyorum.

Bu seri yazının bölümlerini kısa aralıklarla ve kısa bölümler halinde yayınlayacağım: Yaklaşık olarak iki günde bir yazı…

Siz söylemeden ben yazayım; çok dağınık, hatta “ne alaka” diyebileceğiniz bir üslupla başladım bu yazıya. Bu savruk ve dağınık yazım yöntemini, konunun özelliği nedeniyle seçtim. Son bölümde rastgele savurduğum parçacıkları bir araya getirebileceğimi umuyorum.

Son olarak bir dileğim var; bu yazıdan “kıssadan hisse” çıkartmamanızı ve gerektiği yerlerde “üstünüze alınmanızı” istiyor, bekliyorum.

Hadi başlayalım…

Viva la muerte!

Nekrofili kelimesinin sözlük anlamına bakarsanız “ölü sevici” veya “ölülere cinsel yönelim gösteren bir sapkınlık türü” şeklinde sonuçlara ulaşırsınız. Ünlü Alman düşünür Erich Fromm nekrofiliyi bu dar anlamının dışına çıkararak incelemiş ve bir toplumbilim kavramı olarak yaşam severliğin (biyofili) karşısına yerleştirmiştir. E. Fromm’un 12 Ekim 1936 tarihinde İspanya iç savaşının başlangıcında yaşanan bir olaya ilişkin anekdotu çarpıcıdır[i].

jos-milln-astray-6070c2c0-9beb-453d-945b-1ce0d984351-resize-750

General Millay Astray, Kaynak: Alchetron, The Free Social Encyclopedia

Salamanca Üniversitesi’nde yapılan konferansın konuşmacısı General Millay Astray’dır[ii]. General’in konuşmasının özü iki kelimeden ibarettir: Viva la muerte! (Yaşasın ölüm!) Konuşmanın bitiminde dinleyiciler arasında bulunan Salamanca Üniversitesi Rektörü Miguel de Unamuna[iii] söz alır ve yavaşça ayağa kalkar.

“General Millan Astray’ın toplumun ruhuna egemen olduğunu düşünmek bana acı veriyor. Cervantes’in ruh yüceliğinden yoksun olan bir insanın çevresinde ölüm yaratarak uğursuz bir rahatlık peşinde koşması kaçınılmazdır.”

Unamuno’nun bu sözleri üzerine Millay Astray “Kahrolsun aydın kafalar” diye bağırır. Salonda bulunan Falanjistler generale destek vermek için “yaşasın ölüm” sloganları atarlar. Buna rağmen Unamuna sözlerine devam etmeyi başarır:

“Burası aydın kafaların tapınağıdır. Bu tapınağın kutsal niteliğini lekeleyen sizlersiniz. Kazanacaksınız, çünkü elinizde yeterli kaba kuvvet var. Ama hiçbir zaman insanlarda inanç yaratamayacaksınız. Çünkü inanç yaratabilmek için onları ikna etmeniz gerekir. İkna etmek için de sizde bulunmayan bir şey gereklidir: Akıllı ve haklı bir savaşım verebilmek. Size İspanya’yı düşünün demeyi gereksiz buluyorum. Söyleyeceklerim bu kadar.[iv]

unamuna

Miguel de Unamuno. Görsel kaynağı: Vikipedi.

Son selfie

2016 yılında bir gazetenin internet sayfasında yer alan bir haber başlığı ve haberle birlikte servis edilen fotoğraf, gündemde alaycı bir gülümseme süresi kadar kaldı; oysa cehennemin kapısında olduğumuzun habercisiydi:

“Şehit Eşle Son Selfie!”

ölüm selfisi

Görsel kaynağı: Haber Ekspres Gazetesi, 5 Eylül 2016.

Haberin devamında şu satırlar yer alıyordu:

“Altı ay önce evlenip düğün yapmaya hazırlandığı eşinin, cenazede tabuta sarılıp selfi çekmesi, meydanı dolduranların yüreklerini dağladı.”

Fotoğrafta tabuta sarılıp “selfie” çeken eş ve yanında duran genç kadının kamerayı “süzen” bakışları nekrofilik işaretlerdir.[v]

Nekrofilik

Nekrofili ceset seviciliğinden ibaret değildir. Geçmişe ve geçmişin acılarına saplanma, anısı bulunan nesnelere düşkünlük, güç ve iktidar sahiplerine özenme ve öykünme, hastalıklar ve ölüm üzerine çok konuşma, yaşam konforu ve biçimini değiştirmeye faydası olmayan eşyalara sahip olma duygusu ve hatta narsistik davranışlar nekrofili işaretidir. Tarihin eli kanlı, despot, savaş kazanmış liderlerine tapınma, ülke sınırlarının genişlediği tarihsel dönemlere hayranlık, nekrofilik bir dünya görüşünün temelini oluşturur. Bir toplumda yukarıda tanımladığım özelliğe sahip kişi sayısı ve bu kişilerin yönetsel aygıtlara hâkim olma ve nüfuz etme gücü arttıkça nekrofilik bir topluma olan yatkınlık artar. Bu artış, nekrofilik bireylerin sayısını arttıran bir sürece ve “kuyruğunu ısıran/yiyen yılan” diye tanımlanabilecek bir nefret/şiddet sarmalına dönüşür. Nasıl mı?

Birinci bölümün sonu

 

DİPNOTLAR

[i] Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Payel Yayınları, 1990.

[ii] Jose Millay Astray, 1879- 1954. İspanya iç savaşı sırasında etkin görevler üstlenmiş faşist general. Viva la muerte (Yaşasın ölüm) sloganıyla ünlüdür. Bugün hala hatırlanmasının en önemli sebebi, 12 Ekim 1936’da Salamanca Üniversitesi’nde verdiği söylev sonrası İspanyol düşünür Unamuna’nın kendisine verdiği cevaptır.

[iii] Miguel de Unamuno (d. 29 Eylül 1864, Bilbao- ö. 31 Aralık 1936, Salamanca) Ünlü İspanyol düşünür, Felsefe ve Eski Yunan Dili ve Edebiyatı profesörüdür. Yaşamı boyunca dogmatik düşünce ve baskı rejimlerine karşı mücadele etmiştir. Yazıda anlatılan konferans sonrası Diktatör Franco’ya karşı çıktığı için ev hapsine mahkûm edilmiş ve kısa bir süre sonunda da ölmüştür.

[iv] Unamuna’nın konuşmasını özüne dokunmadan biraz kısalttım. DAD.

[v]  “Şehit eşle son selfie” konusuyla ilgili yazdığım “Ölüm Selfisi” başlıklı yazımı okumak isterseniz: https://doganalpdemir.com/2016/09/09/olum-selfisi/

 

CADILAR, HEMŞİRELER VE DAHASI…

Dört yıllık bir üniversite eğitimi görmüş, bir meslek unvanına sahip ama başka bir meslek grubunun yardımcısı olarak görülen ve çalışan kaç meslek vardır bilmek isterim. Sağlık Bakanlığı uzun yıllar yardımcı sağlık personeli olarak tanımladı onları, sonra hekim dışı sağlık çalışanı oldular, oysa afili bir meslek unvanları var: Hemşire.

12 Mayıs, Uluslararası Hemşireler Günü, bugün sosyal medyayı açmamla kapatmam bir oldu. Kelli felli meslektaşım hekimler “en büyük yardımcımız, sağ kolumuz, biz onlarsız ne yaparız, sağlığın cefakâr ve fedakâr emekçileri” diyerek hemşireler gününe güzelleme yapıyorlar. Meslektaşlarım, “sözcüklere bu kadar takılma” diyorlar, “onlar bizim canımız ciğerimiz” diyorlar; nedir, bir hemşire arkadaşım hekimler için, “onlar bizim canımız ciğerimiz, sağ kolumuz, en büyük yardımcımız” demek “gafletinde” bulunsa kimler nereye sıçrar görmek isterdim.

Hemşirelik tarihinin izi mitolojide hekimlik tanrısı Askleipos’un kızı Hygieia’ya kadar sürülür. Sonra binlerce yıllık bir sıçramayla Florence Nightingale’e gelinir. Asırlar boyunca hemşirelerin/hemşireliğin esamisi okunmamıştır, çok normal; “Ortaçağ’da” ebe ve hemşire mesleklerinin büyük/büyükannesi bilge kadın, “erkek kültürü” tarafından cadı olarak yakılmıştır. Bazıları, “cadı yakmak sadece Hristiyan Avrupa’da var, İslamiyet’te yok” diyeceklerdir; haksız değiller. İslamiyet’te bilge kadını yakmaya gerek duymamışlar, çünkü ya kapatılıp eve tıkılmış ya da soyup esir pazarında satıldığı için bilge olma şansına erişememişlerdir[i].

 

castle-2027871

Kaynak: Pixabay

 

Google’a hemşire yazın, görsellere tıklayın, pişman oldunuz değil mi. Cinsel fantezilere uygun sunulmuş hemşire kıyafetleri içinde kalça, bacak, meme teşhiri yapılan çok sayıda görsel. Üstelik “hassas içerikle” ilgili sınırlandırmalar bile durumu değiştirmiyor. Porno sektöründe en çok rağbet gören cinsel fantezi sunumları arasında yine hemşireler yer alıyor. Size bir ev ödevi: Neden porno sektörü cinsel fantezilerde en çok hemşireleri kullanmaktadır?

Hastaneyi kim yönetir? İlkokulların Hayat Bilgisi dersi sorusu değil, sahiden soruyorum. Evet, bildiniz; başhekim veya eski deyişle baştabip. Sorumu garip buldunuz, hatta hekimseniz belki rahatsız oldunuz. Kafamıza öyle nakşedilmiş, ezberlerimiz beynimizin kıvrımlarına o denli egemen olmuş ki farklı düşünmemize izin vermiyor öğrendiklerimiz. Sakın eğitim sürelerinden bahsetmeyelim. Bir hemşirenin kendi alanında önce yüksek lisans sonra da doktora yaptığını ve “Dr.” unvanı taşıdığını, bununla yetinmeyip üniversitede kamu yönetimi okuyup üzerine sağlık kurumları işletmeciliği üzerine yüksek lisans hatta doktora yaptığını varsayalım. Şimdi hastanenin yöneticisi olabilir mi? Hayır! Başka sorum yok.

34 yıllık hekimim, 6 yıllık da tıp eğitimi, etti mi size 40 yıl. Türlü çeşit görevlerde çalıştım hemşire arkadaşlarımla birlikte. Aynı yaşta bile olsak, hatta bizden yaşça büyük bile olsalar biz hekimler onlara “sen” dedik, hemşireler bize “siz” dediler. Gün geldi çayımızı, kahvemizi getirdiler; onlara da bizlere de normal geldi. Yardımcı eleman olmadığında temizlik işlerini de yapmalarını bekledik, yaptılar da. Nedir, hemen hiçbirimiz bir hemşireye çay servisi yapmadık, hemşirenin masasını silmedik gereğinde[ii]. Bilgimiz, becerimiz, yeteneğimiz, deneyimimiz her ne olursa olsun hemşirelerin amiri oluverdik. Olmaz, bu böyle olmaz.

Hekimlik unvanını sadece bir meslek tanımı olarak kullanan, tıbbi hizmet alanı dışındaki sosyal yaşamında “Dr, Uzman Dr.” unvanlarını herkesin gözüne sokma derdi olmayan, komplekslerinden arınmış meslektaşlarımın bu yazımı okuduklarında “maalesef evet” dediklerini görür gibiyim. Üzgünüm ama bu meslektaşlarımın sayısı hem az hem de nesilleri tükenmek üzere. Bir “meslektaşım” şunu yazıyor bu konuların tartışıldığı bir forumda:

“Ben hemşirenin yaptığı her işi yapabilirim, onlar benim yaptıklarımın yarısını bile yapabilecek bilgi ve donanıma sahip değiller. Bizden çok daha düşük puanla üniversiteye giriyorlar, iki yıl daha az eğitim görüyorlar, daha az zekiler, çoğu kırsal kesimden ve düşük gelir düzeyindeki ailelerden geliyorlar ve bu nedenle kültürel düzey ve bilinçleri çok düşük.”

Yukarıdaki iddiaların kısmen bile olsa “doğru” olması korkutucudur.  Büyük resmi görebilecek sosyal/siyasal bilince sahip olmayan, sınıfsal ve tarihsel süreçler hakkında zır cahil kafalar, bu “doğrular” üzerine kurdukları yaşam görüşleriyle, günümüzün birey/iktidar ilişkilerini yeniden üretmektedirler.

Doğru kurgulanmış ve tanımlanmış hekimlik ve hemşirelik meslek tanımlarının yapılması, insanların eşit ve adil yaşayabilecekleri bir gelecek hayalinin, sınırların ve sınıfların olmadığı bir toplum kurulmasına dair inancın bir parçasıdır. Baskı ve zulümden arınmış, “erkek egemenliği” ile dertlerini çözmüş bir toplumdaki tıp ve hemşirelik meslekleri, birinin diğeri üzerinde üstünlüğüne dayanmayan bir iş ve güç birliğini sağlayacaktır.

İlk “cadının” katledilmesi ve Bruno’nun yakılışı[iii] birer semboldür; insanlık tarihinin binlerce yıl içinde biriktirdiği ve aktardığı bilgi ve bilgelik, itaatsiz bir toplum yaratmaya hazırlanmış, iktidarı elinde tutanlar için büyük bir tehdit oluşturmuştur. İktidarı elinde tutan güçler bilimin karşısına cehennemi, bilgeliğe karşı ateşi kullanmışlardır.

images

Bruno

“Evet evet, çok haklısınız ama ne yapılabilir ki?” diye sormayacağınızı umuyorum, çünkü ne yapılması gerektiğini yukarıda apaçık yazdım.

Hemşireler Günü müydü bugün?

Hemşire arkadaşlarım, dostlarım; hemşireler gününüzü kutluyorum. Biliyorum, bazılarınız bu yazıyı beğenmekten ve paylaşmaktan çekinecekler, anlıyorum.

Ardımda bıraktığım 40 yıldan cesaret alarak tek cümlelik bir tavsiyede bulunacağım:

Cesur olun, bilgili olun, dik durun, boyun eğmeyin.

 

 KAYNAKLAR

1- Clifford D. Conner, Halkın Bilim Tarihi, Tubitak Yayınları, 2012.

2- Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul-1978.

3- Dr. Şeyda Ökdem, Uzm. Aysel Abbasoğlu, Uzm. Nevin Doğan, Hemşirelik Tarihi, Eğitimi ve Gelişimi, Ankara Üniversitesi Dikimevi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Yıllığı, Cilt 1 Sayı 1, 2000.

4- Doğan Alpaslan Demir, İtaatsiz, 22 Ekim 2017. https://doganalpdemir.com/2017/10/22/itaatsiz/

 

Dipnotlar

[i] Bu paragrafta dile getirdiğim “bilge kadının katli” konusu çok yüzeysel ve genel anlamda anlatılmıştır. Kaldı ki bu “katliamın” sadece Ortaçağ’a mal edilmesi de tartışmalıdır. Tarihte bilge kadının katli konusu, toplumsal cinsiyet rollerinin de tarihini içerir ve ebe/hemşire meslek grubuyla sınırlı değildir. 

[ii] Sayıları az ama istisnaları var.

[iii] Bruno hakkında daha çok bilgi için: https://doganalpdemir.com/2017/10/22/itaatsiz/