Kategori arşivi: ŞİİRLİ CUMALAR

ÖMER FARUK TOPRAK- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ömer Faruk Toprak, 1920- 20 Ağustos 1979 yılları arasında yaşamıştır. 1940 kuşağı Toplumcu Gerçekçi şiirinin en güçlü kalemlerinden biri olarak kabul edilir.

İstanbul Çarşamba’da doğmuş olup babası İlâhiyat Fakültesi müderrislerinden İsmail Hakkı’dır, Arapça, Farsça bilir, Divan Edebiyatı uzmanıdır. Annesi ise, Gönen’in ünlü Kara Kadı’sının kızıdır. Ömer Faruk Toprak 1973 yılında, çocukluğunu ve gençliğini tüm yalınlığı ile anlatmıştır:

İstanbul’da doğmuşum. Yedi yaşıma kadar Fatih’te geçti çocukluğum. O yılların bende en etkili izlenimi Haliç’ti. Haliç’in kıyısındaki tersaneler, ufak gemi yapım yerleri ve irili ufaklı gemilerdi bütün dünyam. Sultan Selim Camiinin avlusunun kenarındaki alçak duvarlara oturur, oradan Sütlüce’ye ve Galata köprüsüne kadar görünen Haliç’i dakikalarca seyrederdim. Bazen Camcı Yokuşu’ndan Haliç Fenerine iner, saatlerce oradaki yaşamı izlerdim. Haliç’in üzerinde masmavi bir dünya vardı sanki. Şimdi ne zaman Haliç’i bir kayıkla, bir küçük gemi ile geçsem, hep o yıllar öncesine yaklaşırım. Belleğimde kırık dökük çizgilerle, ama hiç kaybolmadan duran Fener, Cibali, Balat, Ayvansaray kıyılarına iner gözlerim. Çocuk belleğimde uyumuş kalmış dizeler geçer kulaklarımdan. 

Yedi yaşıma gelince ailecek Gönen’e gittik. Annem Gönen’liydi çünkü. O sıralar yedi yaşını bitirmiş küçükler alınırdı ilkokula. Ben de okula yazıldım. Eski harfleri iki ya da üç ay okuduk. Tam öğrenmeye vakit kalmadı. Yeni harflerle öğretim başladı. İstanbul’da Haliç kıyısındaki yaşamdan iyice uzaklaşmış, kerpiç evlerin, dar sokakların, şayak elbiseli insanların dünyasına inmiştim. Gaz lambalarının ışığında, ama daha gerçekçi konuşursak bir küçük kasabanın hemen hiç değişmeyen ortamında kaldım tam altı yıl. İlkokul bittikten sonra bir yıl ortaokula gidemedim. Gönen’de yoktu çünkü böyle bir okul. İlkokuldan sonraki o bir yılım okul kitaplarının dışında, edebiyat eserleri okumakla geçti. İlk okuduğum eserler, Maksim Gorki’nin Arkadaşım, Oscar Wilde’nin Mutlu Prens, Beecher Stovve’un Kamçılı Uygarlık öbür ismi ile Tom Amcanın Kulübesi ve Nazım Hikmet in Gece Gelen Telgrafı’dır. Rastlantı olarak, bu kitaplar geçti elime. Çünkü hangi kitabı bulursam onu okuyordum.

İlk edebiyat tutkumun başladığı o yıldan sonra, İstanbul’da Gelenbevi Ortaokulu’na başladım. Okulun birinci sınıfında iken 1934’de ilk yazım Zavallı Çocuk, Mektepli Gazetesi’nde yayınlandı. Fakat Gelenbevi’de bir üçüncü yılımı geçiremedim. Dünyasından bıkmış, Türkçe öğretmenlerinde iki yıl okuduktan sonra, yeni öğretime başlayan Kumkapı Ortaokulu’na geçtim Türkçe öğretmenimiz kırmızı sakallı Baha Beydi. Bana ilk kez edebiyatı açtı bütün derinliğine. Şiir denemelerine de onun anlattıklarını öğrenerek girdim. İlk iki sınıfı İstanbul Lisesinde Orhan Seyfi ve Hakkı Süha’dan okuyarak geçtim. Orhan Seyfi, çok dar bir edebiyat çerçevesi içinde idi. Ne bilgisi ne öğretmenliği vardı. Hakkı Süha edebiyatı biliyordu ama, öğretemiyordu. Lise son sınıfa gelince babamı yitirdim. Bu yüzden, Lise son sınıfı Kütahya Lisesinde okudum. Eflatun Cem Güney’di hocamız. İyi bir edebiyat öğretmeni idi ama, onun verdiği bilgileri aşmıştım ben artık. Yayın alanına adımımı atmıştım. Daha dokuzuncu sınıfta iken Servetifünun-Uyanış dergisinde ilk şiir denemelerim yayınlanmıştı. Lise son sınıfta iken Varlık, Dikmen, Yeni Edebiyat, İnkılâpçı Gençlik dergi ve gazetelerinde şiirlerim, yazılarım yayınlanmıştı. Liseden sonra İstanbul Hukuk Fakültesinde okudum. O sıra yeni kuşağın edebiyat çevresi iyice hareketlenmişti. Her yıl birkaç dergi çıkıyor, üç beş ya da on sayı devam ettikten sonra yitip gidiyordu ortadan. 1942 yılında beş-altı arkadaş Yürüyüş dergisini çıkardık. On sayı sonra yasa dışı emirlerle kapatıldı dergimiz.

1943 yılında ilk şiir kitabım İnsanlar yayınlandı, ilgi gördü. 1945 yılında Ankara’ya gittim. Ekmek derdimiz başlamıştı.”

Petrol Ofisi’nde 26 yıl çalışan Ö.F.Toprak, kendi isteğiyle Petrol Ofisinden 1972 yılında emekliye ayrılmıştır.

Ömer Faruk Toprak ömrü boyunca şairin topluma karşı bir sorumluluğu olduğunu savunmuştur. 1968 yılında “Kim Ozan” başlıklı makalesinde şunları yazıyor.

“OZAN olmak, yirminci yüzyılın ikinci yarısında toplumsal sorunları bilmekle başlıyor ilkin. Çağımızın gerçeklerini, halk yararı açısından incelemez ve bir yargıya, bir bileşime varamazsanız, şiir bir falcılık kulübesine girer, afyon çekmeye başlayan bir kişinin düş ve görüntü evrenine götürür sizi. Salt güzellik peşinde koşmak, salt süslemecilik değil ozanın işi. Halkı getirmeli, halk tutkusunu getirmeli yapıtlarına. Önce ülkesini tanımalı, ülkesinin her köşesindeki insanları öğrenmekle başlamalı görevine. Yaşam denemelerinden geçerse, uyuşukluğu kırar; çağının dramından yeni bileşimler çıkarır. Sert zamanları, yaşamanın tadını, küçük çerçevelerden sıyrıldığını açıkça söylemelidir. Büyük bir çağ, yeni bir çağ bizimki. Kendini yeniden tazeleyebilirbugünkü ozan.
Şiirleri ile yeni bir dünya getirmiyorsa, yeni bir dünyaya bakmasını sağlamıyorsa, insanların yüreklerinde duygusal bir açılım yaratmıyorsa, gerçek bir ozan karşısında değiliz demektir.”

Ö.F.Toprak’ın bu fikriyatı şiirlerine tüm coşkusu ile yansır.

“iyi insanlar

dalların uçları çatlayacak
toprak ayaklanacaktı,
kerpiç evlerin sofalarında
tarlalara bereket getiren,
yağmurun sesi neredeyse duyulacak
ve gözler biraz dumanlanacaktı.
yüzleri kırışmış ihtiyarlarla
bir hasır üstünde bağdaş kurarak otururduk.
onları,
yarısı kağıt kaplı pencerelerden gelen,
ışık altında,
habersiz bir dikkatle dinlerdim,
mutluluk onlara zaman zaman yaklaşırdı,
iyi insanlardı,
ekmeklerini benimle bölüşecek kadar,
kalplerinin ufukları geniş, iyi insanlardı.”

1940’lı yıllara damgasını vuran Garip şiir akımına yönelik sert eleştirileri vardır Ö.F. Toprak’ın. Garip akımının 1938 yılında Nazım Hikmet’in tutuklanması sonrası sindirilen toplumcu şiirin yerini aldığını iddia eder. 1968 yılında kaleme aldığı bir makalesinde şu satırları okuyoruz.

“Nazım Hikmet’in (17 Ocak 1938) tutuklanışından sonra, onun şiiri, Türk Edebiyatından koparılıp atılmak istendi. Uzun süre, basımevlerindeki dizgi makineleri onun şiirini dizemedi. Oysa o şiir, ulusal toplumcu şiir akımının başlangıç noktası olmuştu. Tuhaf bir rastlantıyla gene 1938’de konuşma diline yatkın, söz oyunu tekerlemeden gelen yeni bir akım başlatıldı. Orhan Veli’nin bobstil şiiri çıkmıştı ortaya. Bu şiir, yüzeysel hece şiirini yadsıyarak, ona karşı gelmişti ama, aslında toplumcu ulusal şiirin yolunu tıkamaktı amaç. Eski ve zengin Türk Şiir geleneğinden yararlanmayı istemiyor, ulusal bir şiir kurma çabasını aklının ucundan geçirmiyordu. Gerçeküstü Fransız şiirinin bazı örneklerini kopya ediyordu.”

Ömer Faruk Toprak yazar Füruzan Toprak ile evlidir. Füruzan bir röportajında eşiyle olan evliliğinden bahseder.

“Ömer Faruk Toprak ile evlenmemde rol oynayan etkenlerin başında gelir onun sanatçı kişiliği. Öbür özelliklerine, gerçek sanatçı kişiliğini ekleyince, idealimdeki erkeği buldum onda.”

Ömer Faruk Toprak’ın 1942 yılında çıkardığı Yürüyüş Dergisi ile ilgili olarak ölümünden iki yıl önce yazdığı şu satırlar edebiyat tarihimiz açısından büyük önem taşır.

“Yürüyüş” dergisini 1942-43 yıllarında yayınlamıştık. Ben o zaman 22 yaşında idim. O yıllarda İnönü’nün açık faşizmi vardı. Bugün ülkemizde örtülü parlamenter faşizm var. İki dönemi de yaşamış bir kişi olarak, hemen belirteyim. İnönü dönemindeki faşizm daha acımasız daha sertti. Bugün bir dergi ya da gazete imtiyazı almak gayet kolaydır. 1942’de çok zordu. Hatta olanaksızdı. Biz bu yüzden Fazıl Mahmut Ülküer adında bir öğretmenin çok önce aldığı imtiyaza dayanarak ve her ay kira ödeyerek Yürüyüş’ü on sayı yayınlayabilmiştik.”

Ömer Faruk Toprak’ın “Salıncak” başlıklı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“salıncak

durup dinlenmeden akan bir ırmakla
binsek ağrı dağının salıncağına
kolan vursak en hızlı rüzgârınla
ne güzel bir orman dolusu yeşil yaprakla
geçip gitmek kilometrelerce ıssızlığı
sen yaşamanın türküsünü sümbüle sor
gömütlerin pembe çiçeklerini geride bırak
durup dinlenmeden ateşler yak
alevler sönse bile kalır biraz kor
yunus pir sultan dizeleriyle yaşıyor
okudukça bahar yağmuru çiseler içime”

 

KAYNAKLAR

1- Ömer Faruk Toprak, Tüm Şiirleri, Adam Yayınları, 1983.
2- Füruzan Toprak, Ömer Faruk Toprak’ın Düz Yazıları, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Şiirli Cumalar adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

#şiirlicumalar

 

 

 

 

MAHMUD DERVİŞ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair çağdaş Arap edebiyatının en önemli isimleri arasında sayılan Filistinli Mahmud Derviş, 1941- 2008 yılları arasında yaşamıştır.

Filistin’in savaş ortamında dünyaya gelmiştir Mahmud Derviş. Filistinli şair Tevfik Zeyyâd’ın “Çatışma ortamında, çocuklar adam doğar” deyişine uygun olarak bütün yaşıtı Filistinliler gibi çocukluğu çalınmış olarak doğmuş ve büyümüştür. Doğduğu yıllarda Filistin İngiliz mandası altındadır, Siyonist çetelerin baskısı altında ailesi ile beraber Lübnan’a yerleşirler, mültecilik ile ilk tanışıklığıdır bu. Erişkinlik çağına gelince gençlik yıllarını şu satırlarla anlatıyor Mahmud Derviş:

“Yunanistan’a gitmek istiyorsun. Ülkendeki yetkili makamlara pasaport başvurusu yaptığında, Filistin’deki savaş sırasında baban ya da yakınların ülkeden ayrılırken seni de yanında götürdüklerinden dolayı, vatandaşlığının olmadığını keşfediyorsun. Oysa sen o sırada küçücük bir çocuktun. Ama o dönemde savaştan kaçıp bilahare gizlice ülkeye dönmüş olanların vatandaşlık hakkını yitirdiklerini öğreniyorsun. Pasaporttan vazgeçip, bir ‘Laissez-Passer’ (bir tür seyahat belgesi) talep ediyorsun. Bu kez de ülkende ikametinin olmadığını, dolayısıyla bir ikametgâh belgesi alamayacağını keşfediyorsun. Bunun ancak bir şaka olabileceğini düşünerek, durumu bir avukat dostuna aktarıyorsun. ‘İşte buradayım: Ama ne vatandaşım, ne de ikametim var! Öyleyse ben neredeyim ve de kimim?’ diyorsun. Şaşkın bir edayla, kanunun onlardan yana olduğunu ve de kendi varlığını kanıtlamakla mükellef olduğunu öğreniyorsun. ‘Var mıyım yok muyum’ diye İçişleri Bakanlığı’na başvuruyorsun. Bana bir filozof getirin, kendisine varlığımı kanıtlayacağım. Felsefi açıdan var olduğunu, ama hukuken yok olduğunu idrak ediyorsun”.

mahmud derviş

KAYNAK: Wikipedia

1961’de Yahudi ve Arapların birlikte çalıştıkları İsrail Komünist Partisi’ne (Rakah) üye olur. Partinin yayın organları El-‘lttihâd gazetesinde ve El-Cedîd dergisinde çalışır. Sekiz yıl boyunca pek çok kez gözaltı, tutuklanma ve ev hapsi yaşar. Yüksek öğrenim görmesi de engellenir. 1970’de Moskova’ya gider ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar.

Genç bir Komünist için Moskova, Vatikan konumundaydı. Ama ben, Moskova’nın bir cennet olmadığını keşfettim”

1971’de Kahire’ye yerleşir ve El Ehram gazetesinde çalışmaya başlar, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne üye olur. 1981 yılında Beyrut’ta El-Kermil adlı bir edebiyat dergisi çıkarmaya başlar. 1982 yılında İsrail’in Beyrut kuşatmasını yaşar ve yeniden mülteci durumuna düşer. Suriye, Ürdün, Kıbrıs Rum Kesimi, Mısır, Tunus’tan sonra 10 yıl Fransa’da yaşar. 1988 yılında FKÖ’nün Yürütme Kurulu’na seçilir ve Yaser Arafat’ın danışmanlığını yapar. Ancak 1993 yılında Filistin ile İsrail arasındaki Oslo Antlaşması sonrasında Filistin için adil olmayan koşullar getirildiği düşüncesi ile Yürütme Kurulu üyeliğinden istifa eder. Bu konudaki açıklaması şöyle olmuştur.

“Zaten asla bir siyasetçi olmadım. FKÖ’de sembolik bir rolüm vardı. Taraflar arasındaki gerilimi yumuşatmaya çabalıyordum. Gelecekte, bedbaht bir antlaşmanın sorumlusu konumuna düşmek istemiyordum”

mahmudderviş yaser arafat

Yaser Arafat ve Mahmud Derviş

2000’li yıllarda Hamas ile El Fetih arasındaki iç savaşta Filistinlilerin birbiriyle çatışmasında, her iki tarafı da ağır biçimde eleştirir.

Ağustos 2008’de Texas’taki Houston Memorial Hermann Hastanesi’nde geçirdiği üçüncü açık kalp ameliyatı sonrasında hayatını kaybeden ünlü şairin naaşı, ABD’den Filistin’e getirilerek Ramallah’a defnedilmiştir.

derviş mezarı

Mahmud Derviş’in Ramallah’ta bulunan mezarı.

Mahmud Derviş’in şiire ilgisi ilk gençlik yıllarında başlamıştır. Nazım Hikmet, Louis Aragon ve Pablo Neruda’nın şiirlerinden etkilenmiştir. Her ne kadar Filistinli bir direniş şairi olarak ünlenmişse de kendini bu tanımın içinde sınırlamaz. Kendi şairliğinin gelişimini şu satırlarla anlatıyor.

“Belirli koşullar altında, muayyen bir yerde bulunduğum sırada, kimlik hakkını savunan bir şiir yazmış; Kaydet! Arabım’ demiştim. Bir müddet sonra tenime yapışan bu şiir, siyasi bir kimliğe dönüşme riskini de beraberinde getirdi. Nereye gitsem, benden bu şiiri okumamı istiyorlardı. Bu tür taleplere boyun eğen biri olsaydım, kendimi asla geliştiremezdim. “Celîle’de Ölüyor Kuşlar” adlı kitabım, şiirsel değişimimin ilk göstergelerinden biri olmuştu. Bu, arkadaşlarımın ve yoldaşlarımın bazılarının çalıştığı basının bana adeta kazan kaldırmasına yol açmıştı. Sözcüğün en dar anlamıyla simgeci bir şair olmakla, sözlerimden caymak ve daha önceki şiir anlayışımı bırakmakla, toprak ve yurdumuzla arama mesafe koymakla suçlanıyordum. Yanlış anlaşılmalar baştan beri yakamı bırakmasa da ben, bu ‘çekici hapishane’ye ve bu ‘hırçın aşk’a karşı sürekli direndim. Hatta, okurun artık reddetmeye başlayacağı daha ‘zor’ şiirler yazdım. Okurlar da, daha zorlarını yazabileceğimi unutmaksızın, gitgide beni kabul etmeye başladılar”

Derviş kendi deyimiyle siyasete “angaje” şiirler yazmak zorunda kaldığını itiraf eder. Savaş koşulları, katliamlar, çocuk ve gençlerin ölümü, sürgün ve acılar karşısında bunun kaçınılmaz olduğunu söyler. Sloganik şiirden hoşlanmadığını söyleyerek bu konuda şunları yazmıştır.

“Şiir aracılığıyla davaya sürekli hizmet etmek isteme takıntısının anlamı yok. Zira bunun ne şiire faydası vardır, ne de Filistin davasına”

Derviş, şiirlerinde mitoloji ve “İbrahimi dinlerden” de beslenmiştir. Müslüman bir ailenin çocuğu olmakla beraber İbranice öğrenir ve Tevrat’ı özgün dilinden okur. İşgalci İsraillilere onların dili ve barış sembolleriyle seslenir.

Mahmud Derviş, mağlupların, kaybedenlerin, ezilenlerin, katledilenlerin şairi olarak tanımlanabilir. Kendini şu şekilde anlatıyor Derviş.

“Kaybedenler safında yer aldığım kesin. Yaşadıkları bozguna ait bir iz bırakma hakkından yoksun bırakılmış, bunu haykırma olanağından mahrum kılınmış kaybedenler… Ben bu bozgunu dile getirme yanlışıyım. Ama bunun, teslim bayrağı çekmekle hiçbir ilgisi yok. (…) Bozgunu haykırmak, kaybettiğimizi kabul etmek ve söylemek, şair olarak en doğal hakkım. Ben Truva’dan yanayım. Zira Truva bir kurbandır. Aldığım eğitim, varoluş biçimim ve deneyimlerim açısından ben de bir kurbanım”

Derviş, uluslararası pek çok ödülün de sahibi olmuştur. Asya-Afrika Yazarlar Birliği’nin Lotus Ödülü (1969), SSCB’nin Lenin Barış Ödülü (1983), Lannan Kültürel Özgürlük Ödülü (2002), Prens Claus Ödülü (2004), bunlardan sadece bazılarıdır.

Mahmud Derviş’in bu hafta için seçtiğim “Biz kaybettik Aşk da Kazanmadı” adlı şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

“BİZ KAYBETTİK AŞK DA KAZANMADI

Biz kaybettik, aşk da kazanmadı hiçbir şey

Çünkü sen aşksın ey aşk, nazlı bir çocuksun!

Kırıyorsun göğün biricik kapısını,

söylemediğimiz tüm sözleri! Çekip gidiyorsun

Nice gülleri göremedik bugün. Zincirlenmiş yüreğin

sıkıntılarını

yıkıp geçemedi nice caddeler!

Yaşlan bizi gâfil avlayan nice kızlar

yürüyorlar göremediğimiz bir yöne… Kişnemeye!

Uyurken nice marşlar nazil oldu içimize.

Süzülüp indi nice hilâller

dinlensin diye yastıkta. Nice öpücükler çaldı kapımızı

evimizden uzaktayken bizler

Kayalıklarda ekmeğimizi ararken, çalışırken

kayboldu uykumuzdan nice düşler!

Nice kuşlar kanat çırptı camlarımızda

ertelenmiş bir günde, oynaşırken prangalarımızla

Kaybettik durmadan, aşk da kazanmadı hiçbir şey

çünkü sen nazlı bir çocuksun ey aşk!”

 

 

KAYNAK

1- Mahmud Derviş, Biz Kaybettik Aşk da Kazanmadı, Kitabevi Yayınları, Türkçesi Lütfullah Göktaş, 2008.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

NAMDAR RAHMİ KARATAY- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Namdar Rahmi Karatay, 1896- 1953 yılları arasında yaşamıştır.

Konya’nın eski ailelerinden birine mensup olup, Kütahya doğumludur. Hukuk eğitimi görürken Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Fransa’ya Sorbonne Üniversitesi’ne gönderilmiştir. Paris’te felsefe eğitimi gördükten sonra ülkeye dönmüş ve öğretmenlik yapmıştır. Genç sayılabilecek bir yaşta, 57 yaşında hayata veda etmiştir.

Behçet Kemal Çağlar ölümünden kısa bir süre sonra Yirminci Yüzyıl gazetesindeki köşesinde şu satırlarla anlatmıştır onu.

“Granit, koy gibi kelimeler olmasa; Seyrani gibi, Ruhsati gibi bir usta ve hâkim halk şairinin yazdığı destan sanacağız. O kadar candan, o kadar bizden… Ah ne fayda “Namdar Rahmi Karatay’a yüzyılların mahsulü bir tekerleme verin de size kocaman bir manzume yaratsın” diyemeyeceğiz artık. Halep burada amma arşın yerin altında… Onun kolay kolay ölçülmez derin bilgisine ve mükemmel hicvine artık sadece hasretiz!”

Öğrencileri ise onu şu satırlarla anlatıyor.

“Hoca Namdar Rahmi dinlemesini severdi, ama dinletmesini, hem pek güzel dinletmesini de bilirdi; nükteli, özlü vs. doyurucu bir konuşması vardı. O, tıpkı ‘Sokrat gibi, talebelerini konuşturur, onlara gerçeği bulmanın yolunu gösterirdi. .Biz onun kadar talebesini hayran, hayran dinleyen bir hoca görmedik; bizlere değer vererek ruhumuzda bir gurur estirirdi. Bugün bile hatırlıyoruz: belli bir bölümü hazırlamamızı, daha birkaç gün önce söylerdi. Ders günü tartışmaya karışmak için hepimiz şevkle hazırlanıp gelirdik. Birimiz anlatır, ötekiler dinler, not alırdık. Sıra dersin tenkidine gelirdi. Namdar Bey her arkadaşı can kulağıyla dinlerdi; sanki bizden yeni şeyler öğreniyormuş gibi bir hâli vardı.”

Namdar Rahmi Karatay edebiyatımızın çok önemli hiciv şairlerinden biridir. Atasözlerini ve halk deyişlerini eşsiz bir ustalıkla kullanmış, toplumsal sorunları büyülü bir dille eleştirmiştir.

“AL KAŞAĞI GİR AHIRA
Ey hakikat, sen ki bana el âlemden yakınsın,
Hiç kimseyle sözüm yok, haksız olan sakınsın,
Ben yazayım doğru bir söz, her mecliste okunsun,
Niçin seni yolsunlar da eller sorguç takınsın?
Zülf-ü yâra dokunurmuş, dokunursa dokunsun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Demokratız gerçi bugün, fakat bundan ne fayda,
Kimi yaşar kulübede, kimi yaşar sarayda,
Kimi ekmek nafakası kestiriyor urayda,
Kimi alır oturduğu yerde beş yüz bin ayda,
Hem de vardır içlerinde aygır, eşek, at tosun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Hep paradır her tarafta yaptığımız hak diye,
Bu kuvvetle gösterirler karayı da ak diye,
Emretseler yakacağız Beytullah’ı yak diye,
Uzatırız boynumuzu, kelepçeyi tak diye,
Hakkı dahi vuracağız, yeter densin, vurulsun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Jurnalcilik, riyakârlık geçer akça mal gibi,
Namusu da yemişlerdir çoklarımız bal gibi,
Kahbeliği bürünmüşler üstlerine şal gibi,
Bilâperva eğilirler her kuvvete dal gibi,
Sen milletin derdine yan, onlar kına yakınsın,
Al kaşağı, gir âhıra, yarası olan gocunsun.

Boklarında mücevher mi bulunmuş bu itlerin?
Bu milletin ensesinde çullanan ifritlerin,
Bir keyf için boğdurulan, ezilen yiğitlerin,
Vatan, millet bayrağında can veren şehitlerin,
Herkes memnun durumundan bize kimler acısın?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Her çağında böyle midir bu dünyanın düzeni
Eloğlu bak yutturuyor lüfer diye sazanı,
Millet bir gün zora gelip kaldıracak kazanı,
Seyreyleyin siz o zaman devrileni, sızanı,
Ey dünya sen ne maskara, ne dönek bir acunsun?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.”

Namdar Rahmi Karatay neredeyse tümden unuttuğumuz, son birkaç kuşağın ise hiç öğrenmemiş olduğu bir büyük şairimizdir. Şiir sevmezliğimizle, okumaz yazmazlığımızla, kendimizden başka hiçbir şeyi sevmezliğimizle edebiyat tarihimize gömdüğümüz usta bir şairdir Namdar Rahmi Karatay.

N. R. Karatay’ın “Geçti Borun Pazarı” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“BAŞTA kavak yelleri estiği günler hani
Umduğumuz neşeler şerefler ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?
Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin?
Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin,
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.
Ne çıkar öğrenmişsin mesahası piy diye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Bilmem ki, ne olmakdı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
Ne dansettin eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,
Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Gönül ne çalgı ister ne eğlence, ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,
İhtiyarlık gölgesi perde çekti dideye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Fırsatı iyi kolla sakın olma dangalak.
Genç iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler, bardak bardak,
Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Hasanın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp, şişmeli.
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,
Sonra seni almazlar hiç bir yere çiy diye.
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!”

KAYNAKLAR
1-Hilmi Yücebaş, Hiciv Edebiyatı Antolojisi, Aka Kitabevi, 1961.
2- İsmail Hakkı Altuntaş, Namdar Rahmi Karataş, 24 Kasım 2015,https://ismailhakkialtuntas.com/…/namdar-rahmi-karatay-gec…/

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

ERNST JANDL-ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Avusturya edebiyatının ve Alman dilinin 20. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biri olan Ernst Jandl, 1925-2000 yılları arasında yaşamıştır. Kendisine ait bir deneysel şiir geliştirmiştir. Şiirleri dil ve ses ile belirlenen bir oyun gibidir. “Siyasal Şiir” türünde de önemli örnekler vermiştir. Savaş karşıtı “Baba ya savaşı anlatsana bana” isimli şiirinde savaş karşıtlığını kara mizahla örmüştür.

“Baba ya savaşı anlatsana bana
anlatsana ya nasıl katıldığını orduya
nasıl ateş ettiğini dört bir yana
nasıl yaralandığını savaş meydanında
nasıl vurulduğunu sonunda
baba ya savaşı anlatsana bana”

Ernst Jandl’ın şiiri küçümseyenleri, “şiir ne işe yarar” diye ötenleri “makaraya aldığı” “Yargı” adlı şiirini bu hafta için seçtim, beğeneceksiniz.

“YARGI
bu adamın şiirlerinde iş yok
önce
aldım birini, sürdüm dazlak kafama.
boşuna, saç maç bitirmedi.
sonra
ovdum biriyle sivilcelerimi.
iki günde orta büyüklükte patates
oldu çıktı hepsi, doktorlar şaştı.
sonra
kırdım ikisini tavaya,
şüphelendim, yemedim kendim,
köpeğim yedi, öldü.
sonra
koruyucu diye kullandım birini.
söküldüm kürtaj parasını.
sonra
birini taktım gözüme,
girmeye kalktım iyi bir kulübe
çelme taktı kapıcı,
kapaklandım yere.
verdim yargımı sonra da
yukarda”

Çeviri: Behçet Necatigil

KAYNAK
1- Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce; Dünya Şiir Antolojisi, Pozitif Yayınları, 2008, Cilt: 1, sayfa 128.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

BORIS VIAN- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Fransız edebiyatının çok güçlü kalemlerinden biri olan Boris Vian, 1920-1959 yılları arasında yaşamıştır.

22 yaşında üniversiteyi bitirerek maden mühendisi olmuştur. Mesleğini yapmaya başladıktan sonra tiyatro, edebiyat ve müzikle ilgilenmeye başlamıştır. Kabarelerde şarkı söylemiş, tiyatro oyunculuğu yapmış, bazıları takma adlarla olmak üzere şiir ve romanlar yazmıştır. 1947 yılında yayınlanan ve dilimize “Mezarlarınıza Tüküreceğim” olarak çevrilen romanı ile üne kavuşmuştur. 7 Mayıs 1954’de “Kaçak” adlı şiiri ünlü sanatçı Mouloudji tarafından seslendirilmiştir. “Kaçak,” halkı askerlikten soğutacağı, askerden firarları teşvik edeceği gerekçesiyle yasaklanmıştır. Boris Vian’ın “Kaçak” şiiri 20. yüzyılda savaşa, savaşın şiddetine karşı çıkan en önemli şiirlerden biri olarak kabul edilir.

23 Haziran 1959’da Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı romanının film galasında kalp krizi geçirerek ölür. Öldüğünde 39 yaşındadır.

Boris Vian’ın bu hafta için seçtiğim Kaçak şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,
bir mektup yazıyorum size,
bilmem vaktiniz var mı
okumaya bu mektubu.
Az önce verdiler elime
askerlik kâğıtlarımı,
savaşa çağırıyorlar beni,
diyorlar yola çık en geç çarşamba akşamı.
Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,
dövüşmeye hiç istek yok içimde,
insancıkları öldürmeye gelmedim ben,
gelmedim ben bu yeryüzüne.
Sizi kandırmak değil niyetim,
ama söylemeden de edemem,
savaş ahmakların işi,
hem insanlar ondan hanidir bıktı.
Doğduğum günden bu yana
ölen çok babalar gördüm,
gidip dönmeyen kardeşler gördüm,
çocuklar gördüm iki gözü iki çeşme.
Ya analar ne çekti, ya analar,
bir yanda işi tıkırında bir avuç insan
bolluk içinde rahat yaşar,
bir yanda ölüm, çamur, kan.
İnsanlar tıkılmış dört duvar içine,
çalınmış neleri var neleri yok,
karıları, eski güzel günleri bütün.
Gün doğar doğmaz yarın
kapatacağım şırak diye kapımı
ölmüş yılların suratına,
alıp başımı yollara düşeceğim.
Aşacağım karaları, denizleri,
ne Avrupa’sı kalacak, ne Amerika’sı, ne Asya’sı,
dilene dilene hayatımı
şunu diyeceğim insanlara:
Üstünüzden atın yoksulluğu,
durmayın bakın yaşamaya,
hepimiz kardeşiz, kardeşiz, kardeş,
ey insanlar, ey insanlar, ey.
İllâki kan dökmek mi gerek,
gidin dökün kendi kanınızı,
size söylüyorum bunu da,
efendi misiniz, kodaman mısınız ne.
Adam korsunuz arkama belki de,
unutmayın jandarmalara demeye:
üzerimde ne bıçak var, ne tabanca
korkmadan ateş etsinler bana,
korkmadan ateş etsinler bana.”

Çeviri: A. Kadir

KAYNAK
1-Halil Gökhan (editör), Dünyanın En Güzel 100 Şiiri, Kafekültür Yayıncılık, 2015.

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞ projesidir.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

DERTLİ, 3. BÖLÜM- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. XIX. Yüzyıl halk şairi Aşık Dertli tanıtımının üçüncü ve son haftasına gelmiş bulunuyoruz.

Osmanlı Devleti’nin yorgun ve bitap düştüğü; “hasta adam” damgasını yediği bir asırdır XIX. yüzyıl. Bu asır, 600 yıllık imparatorluğun çöküş yüzyılıdır. İmparatorluklar kolayca çöküp gitmezler, oluşturdukları anafor sadece devletleri değil; inançları, hukuku, toplumsal işleyişi, ekonomik dengeleri, ahlaki ve kültürel değerleri de ardından sürükler; parçalar, dağıtır, kor bir kenara. Bu sancılı ters kepçe oluş hali yaşayan toplumlar, fıkır fıkır kaynaşır, yeniden doğmak için fingirdeşir dururlar. Böylesine fokurdayan bir kazanı besleyen ateşi anlamaya, içinde pişen taamları tatmaya tek tek insanların ömrü kifayet etmediği için görev tarihçilere, edebiyatçılara, sanatçılara düşer. Aşık Dertli, böylesi bir kazanda pişmiştir ve onu elinize aldığınızda, bir yanında çöken Osmanlı’nın çürümüşlüğünü görür, öte yanında yeni bir toplumun şıkırtılarını işitirsiniz.

Dertli bir halk şairidir, aşıktır, nedir, çağının diğer halk ozanları gibi sarayın divan şiirinden, özellikle de Fuzuli’den etkilenmiş, aruz kalıbıyla şiirler yazmayı denemiştir. En önemlisi de hece ve aruzu şiirlerinde birleştirme çabasıdır.

“Câm ile mey süzdürelim
Bezme şeker ezdirelim
Seyderek gezdirelim
Bâğ ile bostan güzele”
(Sekizli duraksız hece ve Müfteilün müfteilün tarzında aruz.)

Dertli’nin bu gayretleri bir halk ozanının şiirde macera arayışı olarak değil, toplumun köklü bir değişim sancısı olarak okunmalıdır. Nedir, Dertli’nin en başarılı olduğu şiirler hece ile yazdığı taşlamalardır. Kendini olduğundan büyük göstermeye çalışan bir kişi için yazdığı şiirini okuyoruz.

“Ben senin aslından aldım haberi
Âşıklık bilmezsin densizlenirsin
Nafile söyleyip usta eş’ârı
Geçip de üst yana şahbazlanırsın
Bir yerde kurarlar bezmi, divânı
Ararsan görünmez mahbûb-zamanı
Kimden ezber ettin sen bu yalanı
Güzeli sevdikçe elfazlanırsın
Yutabilir misin sen bu lokmayı
Öğretirler sana ders okutmayı
İnceden eğirip sık dokumayı
Gider kahvelerde kurnazlanırsın
Dertliyâ gevherden çekme hesabı
Aşıkın yanında var mı cevabı
Okuyabilmezsin İncil, kitabı
Gider Aynaroz’da papazlanırsın.”

Mini sözlük

eş’â r : şiirler
şahbazlanmak: büyüklük, yiğitlik taslamak, gösteriş yapmak
bezm: meclis, toplanılan yer
mahbûb Zaman: zamanın güzeli, zamane güzeli
elfazlanmak: (burada) dillenmek, dile gelmek, bülbül gibi ötmek, caka satmak
Aynaroz: Selanik dolaylarındaki meşhur bir Ortodoks Manastırı. Aşın mutaassıp papazları, yakın çevrelerine hiçbir dişi mahlûku sokmamaları, ama sakinlerinin en ağır ahlâksızlıkları yapmasıyla şöhret kazanmıştır.)

Dertli üzerine çalışan edebiyatçı ve edebiyat tarihçileri, onun Sünni bir çevrede büyümesine rağmen kendini Bektaşi-Alevi olarak tanıtmasını ve şiirlerinde de bu inancın gereğine uygun eserler vermesini, onun derbeder ve özgür kişiliğine, hatta alkolle fazla haşır neşir oluşuna yormuşlardır. Kanaatimce, Dertli’nin Alevi-Bektaşi şiirine ve inancına yönelişini bu şekilde formüle etmek, onu anlamak için çok yetersiz kalmaktadır. Dertli, içinde yaşadığı toplumun dini hurafelerine, sofuluğun gerici ve bağnaz yaşam biçimi dayatmalarına öfke duyan ama bu öfkesini dile getiremeyen halkın sesi olmuştur.
“Bıktım şu sofunun ibâdetinden
Usandım mürşidin icâzetinden
Geçtim o tekkenin kerametinden
Çille-i felekten bezdim usandım
Himmeti bu imiş bize pirlerin
Hizmetin eyledim nice mirlerin
Hayli müsellimin, çok vezirlerin
Sayesinde bir Dertlilik kazandım.”

Osmanlı Devleti yüzyıllar boyunca şer-i hukukla örfi hukuku birlikte kullanmış, hatta çoğu zaman örfi hukuku ön plana çıkaran bir strateji izlemiştir. Nedir, bu yazımın amaç ve kapsamını aşan nedenlerle, XIX. yüzyıl şer-i hukukun, topluma giderek daha fazla dayatıldığı bir yüzyıl olmuştur. Halk ozanlarının asırlar boyunca elinden düşmeyen saz, Beypazarı Kadısı tarafından Dertli’nin münafıklığının delili sayılmış, sazın şeytan icadı olduğu iddia edilmiştir. Dertli’nin bu olay üzerine yazdığı şiir, Anadolu’nun aydınlık yüzü olmuş, yobazlığa karşı toplumun duruşu olmuştur. “Telli sazdır bunun adı” adlı taşlamayı bu haftanın şiiri olarak seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler , ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?
Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?
Venedik’ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?
İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?
Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres’i
Şeytan bunun neresinde?
Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?”

KAYNAKLAR
1- Şemseddin Kutlu, Dertli, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1988, Ankara.
2- Eyüp Akman, Aşık Dertli ve Sosyal İçerikli Şiirleri Üzerinde bir Tahlil Denemesi, Medeniyet Dünyası Dergisi, Bakü, 2004.
3- İslam Ansiklopedisi, Dertli Maddesi, 2013.
4- Hüseyin Özcan, Türk Halk Şiirinde Sosyal Hayat Bağlamında Aşık Dertli’nin Fes Redifli Şiiri, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, The Journal of International Social Research, Cilt: 7 Sayı: 33 Volume: 7 Issue: 33
5- Doğan Kaya, Başlangıçtan Günümüze Aşık Edebiyatı, Âşık Edebiyatına Giriş, Bişkek, s. 3-8.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakar bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

DERTLİ, 2. BÖLÜM- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Geçen hafta yaşamını ve eserlerini tanıtmaya başladığımız, XIX. yüzyıl saz ve söz şiirinin en önemli isimlerinden Aşık Dertli’yle devam ediyoruz.

Dertli’nin Bolu’da aldığı resmi görevden uzaklaştırılması sonrası ağır bir ruhi çöküntü yaşadığı ve intihara teşebbüs ettiği sanılmaktadır. Bazı kaynaklarda Dertli mahlasını bu olaydan sonra aldığı iddia edildiyse de doğruluğu çok şüphelidir.

Bu kez imdadına Bolu defterdarı Hüsnü Efendi yetişir. Kendisine o gün için iyi sayılabilecek bir ücretle Gerede yakınındaki «Beş Çam» geçidinin bekçiliği görevini verir. Burada kendisine iyi bir ev verilmiş, yiyip içmesi temin edilmiştir. Yapması beklenen iş de sembolik bir vazifedir. Nedir, kendine sığmayan Dertli buraya da sığınamaz, iki ay sonra kimseye haber vermeden ayrılır görev yerinden, üstüne de şu dizeleri yazar.

“Ben kapımı örter yatarım, il neme lâzım;
İl şuglı benim keyfime gayetle kederdir…”

Meali: Ben kapımı örtüp rahatıma bakarım; ilin işinden, bana ne? İllerin işiyle gücüyle uğraşmak benim keyfime, huyuma aykırıdır.

Bundan sonraki hayatı giderek artan bir derbederlik içinde geçer. Bir yandan da ilerleyen yaşı, bozulan sağlığı uzak diyarlarda gurbet yolculuklarına çıkmasını engellemiştir. Nedir, yaşamının son yılları Ankara yöresinde bir aşiret beyi olan Alişan Bey’in koruması altında geçmiştir. Alişan Bey bölgenin tüm dükkân sahiplerine haber göndertmiş ve artık müptelası olduğu içki dahil tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını ve ücretinin kendisine gönderilmesini istemiştir. Yaşamının bu son döneminde bir yandan halk arasında efsaneleşirken öte yandan da yaşadığı yörelerin tutucu, bağnaz çevreleri tarafından horlanmış, hakarete uğramış, Beypazarı örneğinde olduğu gibi yöre kadısı tarafından kovulmuştur. Beypazarı kadısının halkı kışkırtarak Dertli için söylediği, söylettirdiği söz bir halk şairi çok acı olmalıdır:

«— Görünme gözümüze bre Kızılbaş!..»

Bu yazının son bölümünde okuyacağınız “telli sazdır bunun adı” ile tanınan ünlü taşlamanın Beypazarı kadısı için yazıldığı sanılmaktadır.

Ölümü ile ilgili anlatılan hikayeler, “Kızılbaş, kâfir” diye horlanmasına rağmen ciddi olarak efsaneleştiğine hatta halk arasında bir evliyalık mertebesine çıkarıldığına delalet eder. İddiaya göre bir gece Dertli, Alişan Bey’i görmek ister, alıp huzuruna götürürler. Dertli sabaha öleceğini söyler ve Alişan Bey’den helallik ister. Haliyle inanmaz Alişan Bey, Dertli’yi teselli etmeye çalışır. Ancak Dertli oradaki hasırlardan birine uzanır ve ölür. Öleceği zamanı bilmek, başka örneklerde de görebileceğimiz gibi Anadolu’da bir ermişlik simgesidir. Ölümünden yüz küsur sene sonra mezarı açıldığında, Dertli’nin cesedinin hâlâ çürümemiş olduğu yolunda söylentiler çıkmıştır.

Dertli’nin Anadolu’da efsaneleştiğini gösteren tek örnek ölümüyle ilgili anlatılanlardan ibaret değildir. Örneğin Kahire’de yaşadığı iddia edilen olay şöyledir.

“Dertli bir gün Kahire çarşısında gezinirken birden arkasından beliren bir derviş, onun sağ kulağından tutup şiddetle çeker ve bundan sonra da hemen ortalıktan kaybolur. Neye uğradığını şaşıran Dertli, o dehşetle kendini kaybedip yere yığılır kalır. Ayıldığı zaman içinin, ruhunun dolup dolup taşmakta olduğunu hisseder ve o heyecanla ilk şiirlerini söylemeye başlar.”

Özellikle doğup büyüdüğü Şahnalar köyünde anlatılan bir hikâye dikkat çekici olup tarihin derinliklerinden dökülmüş gibidir:

Konya’da ocakçılık yaptığı yıllarda çalıştığı kahvehaneye bir derviş gelir ve Dertli’den su ister. Genç ozanın getirdiği suya okuyup üfleyen derviş suyu Dertli’ye geri verip içmesini söyler, kevser tadındaki suyu içen Dertli bir anda saz çalıp söylemeye başlamıştır.
Torunlarından birinin anlatısına göre ormanda saz çalan Dertli’yi dinlemek için geyikler etrafında toplanırlarmış. Orman canlılarının şairlerin, ozanların etrafında toplanıp onu hayranlıkla dinlemeleri mitolojide, masallarda, sözlü halk edebiyatının pek çok türünde sık kullanılmış motiflerden biri olup, toplumun Dertli’ye yüklediği misyonun ve değerin çarpıcı örneklerinden biridir. Dertli için üretilen bu efsaneler, hakkındaki Kızılbaş, Alevi, Bektaşi, kâfir horlama ve suçlamalarına toplumun verdiği güçlü bir yanıt olarak okunmalıdır.

Dertli için yazılacak her incelemenin, onun Bektaşi- Alevi şiiriyle olan ilişkisini aydınlatma zorunluluğu vardır. Çünkü Dertli’nin edebi şahsiyeti onun bu yanı görmezden gelmeden anlatılamaz, yazılamaz. Kendisi için yazdığı şu dizeler çarpıcıdır:

“Ta’n kılman dertler ile gözümün yaş olduğun;
Ayb görmen DertIi’nin sizler, Kızılbaş olduğun”

Meali: «Çektiğim dertler yüzünden gözümün yaşlı olduğunu kınamayın; sizler, Dertli’nin Kızılbaş olduğunu ayıplamayın, ayıp görmeyin.

Dertli’nin tanıtımına önümüzdeki hafta edebi şahsiyeti ve şiirlerinden örnekler ile devam edeceğiz. Şiirle kalın…

“Ayaklar altında Dertli bir kuldur
Ayarda cevherdir, bahâda puldur
Sâkî nöbet gözle, câm-ı mey doldur
Bâdedir yandıran aşk ocağını.”

câm-ı mey: Şarap kadehi
Bade: Şarap

İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Dertli yazı dizisine ait kaynaklar üçüncü ve son bölümde toplu olarak verilecektir.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur