Solcu olmak neydi?

Dün yayımladığım “İKİYÜZLÜ HEM DE AHLAKSIZ” yazısını[i]  pek çok sosyal medya platformunda ve üye olduğum Facebook gruplarının bazılarında paylaştım. Yazılarımın tümünü “herkese açık” olarak yayımlasam da genellikle “nezih” ve mürekkep yalamış kişilerin daha fazla olduğu gruplarda paylaşılıyor. Yazılarım çoğu zaman ortalama köşe yazılarından daha uzun ve dili daha “çetrefilli” olduğundan eğitim düzeyi çok düşük, okuma alışkanlığı olmayan kişiler zaten okumuyorlar beni. Bu nedenle yazılarıma çok densiz, saldırgan, faşist yorumlar ya gelmiyor ya da ender oluyor.

Bu sefer böyle olmadı; kimisi doğrudan yazdığım bloga, kimisi de sosyal medya ortamlarında ya da özel mesajla olmak üzere çok sayıda nefret diliyle bezenmiş yorumla karşılaştım. Üstelik bu yorumların hemen hepsi kendisini siyasi yelpazenin solunda tanımlayan, görüşleri iktidarla aynı çizgide olmayan ve öğretim düzeyleri yüksek denebilecek kişilerden geliyordu. Kendisini saklama gereği duymadan, mülteciler için “hepsi gebersin” diyenlerin ve bu tür yorumlara muhteşem işareti koyanların sayısı ürkütücü boyuttaydı. “Irkçı değilim ama, insan yaşamı elbette önemli ama, iyi ama, insanlar eşit olmalı ama, haklısınız ama” şeklindeki yorumlar ve bu yorumlara gelen beğeniler taşıdıkları nefreti saklamayı başaramıyorlardı. “Sizinle aynı görüşte olmayan herkesi ahlaksız ilan etmişsiniz” şeklindeki yorum sahibinin eğitimci oluşunu idrak etmekte zorlandığımı söylemek zorundayım.

Sabahtan beri Selvi Boylu Al Yazmalım filmindeki Asya’nın “sevgi neydi?” demesi gibi “solcu, sosyal demokrat, sosyalist olmak neydi?” diyerek düşünüyorum. “Ülkelerinden kaçıp bize sığınacaklarına vatanları uğruna ölsünler” şeklinde dile getirilen fikriyat siyasi yelpazenin en sağına aittir. Siyasetin sol yanında yer alanlar, yaşanan mülteci sorununu sınırlar, ülkeler, vatan, ırk, milliyet üzerinden okumaz. Solcular, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını ezilen, sömürülen, zulme uğrayan tüm insanlar ve hatta tüm canlılar açısından eleştirir, yorumlar. Bu bakış açısına getirilen her “ama” sizi solcu, sosyal demokrat ve sosyalist olmaktan çıkarır ve…

Mülteci sorunu yaşadığımız coğrafyada “solculuk” dersinin final sınavına dönüştü. Sınavda çakanlar çok oldu, umarım “kurtarma sınavı” yapılır da geçer not almayı başarırlar.

 

 

[i]  https://doganalpdemir.com/2018/10/16/ikiyuzlu-hem-de-ahlaksiz/

İkiyüzlü hem de ahlaksız!

İsrail’in 22 Filistinliyi göz altına aldığı haberi Twitter’da TT olmuş durumda, İzmir’de mültecileri taşıyan, insan kaçakçılığı yapan kamyonun sulama kanalına uçması sonucu ölen 22 kişi ancak üçüncü sayfa haberi olabildi, sosyal medyada neredeyse esamisi okunmadı. İkiyüzlüyüz, yaşadığımız toplumsal hezeyan ve nefret dili ile ahlaksızlığın dibine vurmuş bir ülkede yaşıyoruz.

göçmen

Katliamdan farksız “kaza” 14 Ekim Pazar sabahı meydana geliyor, öğle saatlerine doğru bazı internet haber sitelerinde kısa bir haber yer alıyor. Öğleden sonra saatlerinde olay yerinde 19 kişinin, hastanede ise 3 kişinin daha öldüğünü öğreniyoruz[i]. 13 kişi yaralı… Kurtulan şoför ile ilgili olarak kesinlik kazanmamış bilgi kırıntıları var. İddiaya göre şoför yaralı olarak otostop yaparak hastaneye gidiyor, kendisinin tek başına kaza yaptığını beyan ediyor. Ağır vasıta ehliyeti yok, pek çok suçtan sabıkası var. 15 Ekim günü olay unutulmuş bile; ne gazetelerde ne de sosyal medyada tek satır yok. 13 yaralının akıbeti belirsiz, ölenlerin kimliği, hangi ülkeden, ne zaman geldikleri meçhul. Ters dönerek sulama kanalına uçan kamyonun ve parçalanmış cesetlerin arasındaki cankurtaran yelekleri, olayın insan kaçakçılığı olduğunu, mültecilerin canları pahasına Yunan adalarına gitmek üzere kaçakçılarla anlaştıklarını anlatıyor.

Kropotkin[ii]Anarşist Ahlak adlı kitabında dini veya metafizik öğretilerin dayattığı birey ahlakı ile inceden alay eder. Ona göre köklerini dinden almış ahlak öğretisi ikiyüzlüdür; başka bir kişinin elindeki ekmeği çalan hırsızla, sırtındaki ceketi üşüyen bir kişiye veren özgeci arasında diyalektik bir bağ vardır. Her ikisinin de temel dürtüsü hazdır: Ekmeği çalan karnını doyurduğu için, ceketini veren ise bir başkasının acısını dindirmenin üstünlük duygusu ile benzer haz ve zevk duygusunu yaşar. Ahlaki duruş, birey değil toplumsal yarar üzerinden okunmalıdır. Öte yandan toplumsal yarar için bireyin feda edilmesini, hele bu fedanın din, “toplumsal görev” gibi “yüksek” değerler için yapılmasını reddeder; özgecilik ve bencillik aynı sistemin iki kirletilmiş ucundan ibarettir. Kanımca Kropotkin’in toplumcu bakış açısı da günümüzde cılız kalmıştır; iyi/kötü, ahlaklı/ahlaksız kavramları bireyin varlığını sürdüğü tüm ekosistemle olan ilişkisi üzerinden tanımlanmalıdır. Özcesi, insanlar davranışlarıyla yaşadığı ekosisteme ne ölçüde “yararlı[iii]” olduğu üzerinden geliştirilen bir ahlak kavramı geliştirmek zorundadır.

19. yüzyıl başında yeni gelişen antropoloji biliminin öncüsü bilim adamları “zencilerin” kafataslarını inceleyerek insan olmadıklarına karar vermişti, ABD’li kovboylar için en iyi Kızılderili ölü bir Kızılderili’ydi. Naziler Yahudilerin saf insan ırkını kirleten bir tür böcek oldukları kanaatindeydi. Denizli’de tostçu bir esnaf dükkanına “İran, Suriye ve Afgan müşteri bu işyerine giremez, alışveriş yapamaz. Girerse bu mekânda dayak yer!” yazılı tabela astı[iv]. Sesimiz soluğumuz çıkmıyor, çünkü ikiyüzlü ve ahlaksızız.

denizli-ırkçı-afiş

Evet, ikiyüzlü ve ahlaksız bir toplum olduk; “bizden” olanın kılına zarar geldiğinde inleyen, ağlayan, çırpınan ama onlarca mültecinin ölümüne kayıtsız, kalpsiz, tepkisiz, duygusuz insanlar haline geldik. Çok rica ediyorum, “haklısınız ama…” diye başlayan cümlelerle yanıtlamayın bu yazımı. “Ama” sözcüğü kendisinden önce gelen fikriyatı kirletir, yok sayar ve hatta düpedüz ırzına geçer.

Son sözü Maşuk İzafi’ye bırakıyorum, güzel okuyun.

 

Kulpsuz taşıdık su testisini, delileri severdik

Suyun soğuğundan, gelinin güzelinden şikâyet etmezdik

Kedi fareyi, fare hamamdaki böceği yerdi

İltimas geçmezdik böceğe, fareye, kediye, germezdi bizi derdi

 

Gözlerimiz çok yamuk gördü, boklarıyla sıvadılar yüzlerini

Tekmil tamam oldu düzen, saklayamaz oldular niyetlerini

Maşuk İzafi der, diliniz de aklınız da çataldır

Ahlaksızlığınız da kenefe düşmüş bir yaşamdır[v]

 

 

Bu yazı 15-16 Ekim 2018 tarihlerinde yazılmıştır.

 

DİPNOTLAR VE KAYNAKLAR

[i]Birgün Gazetesi, İzmir’de mültecileri taşıyan kamyon devrildi: 22 ölü, 14 Ekim 2018.

[ii]Pyotr Kropotkin, Anarşist Ahlak, Kaos Yayınları, Kasım 2013, İstanbul.

[iii]Burada “yararlı” sözcüğünü, aklınızla kavrayabileceğiniz en geniş anlamında okumanızı diliyorum.

[iv]Gazete Karınca, Denizli’de esnaftan mültecilere karşı ırkçı afiş, 16 Ekim 2018.

[v]Maşuk İzafi, Yayımlanmamış şiir, 16 Ekim 2018.

SAİT MADEN – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Sait Maden, 1931- 2013 yılları arasında yaşamıştır. Şairliğinin yanı sıra çevirmen, yayıncı, ressam, fotoğraf sanatçısı ve grafik tasarımcısı olarak tanınmıştır. Sosyal medyada şiirleri en çok istismar edilen şairlerimizden biridir.

Sait Maden Çorum’da doğmuş, ilk ve orta öğrenimini de bu kentte tamamlamıştır. Gençlik yıllarında İstanbul’a gelmiş, 1949- 1955 yılları arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde eğitim görmüş ve mezun olmuştur. Sait Maden öğrenciliği döneminden başlamak üzere grafik sanatlarına ilgi duymuş; tiyatro dekorları, sinema ve siyasi parti afişleri, sekiz bin kadar kitap ve dergi kapağı hazırlamıştır. 1958- 1963 yılları arasında gazetecilik yapmış, 1964 yılında kendi atölyesini kurmuştur. Yaptığı çeviriler pek çok dünya şairini ülkemiz okurlarına tanıtmıştır.

Sait Maden şiir yazmaya 13 yaşında Çorum’da başlamıştır. İlk şiirleri Yedigün dergisinde daha sonraları Türkçe, Soyut, Yazko Edebiyat, Somut, Varlık, Adam Sanat, Gösteri dergilerinde yayınlanmıştır. İlk şiirleri Ahmet Haşim ve Yahya Kemal etkisiyle aruzla yazılmış şiirlerdir. 1950 sonrasında Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat şiirleriyle tanışır. Garip ve toplumcu gerçekçi türlerinde şiirler yazar. 1960 yılında kendi deyişiyle “arkama dönüp baktığımda her şeyin bir kocaman sıfır olduğunu gördüm” der ve şiire yeniden başlar. Bir yandan da dünya şairlerini kendi dillerinde okuyabilmek için dil öğrenimine başlar. Edgar Allen Poe için İngilizce, Federico García Lorca için İspanyolca, Mayakovski için Rusça öğrenir. Cemal Süreyya 1976 yılında Politika gazetesinde Sait Maden için “Fransızca öğretmeni Baudelaire’di” diye yazar.

Sait Maden 1960 sonrası yazdığı şiirlerini dört kitapta toplamıştır: Açıl Ey Gizem, Yol Yazıları, Hiçlemeler, Şiirin Dip Sularında.

Sait Maden’le bir röportaj yapan Nurduran Duman’ın “Niçin kitaplarınızı yayınlamak için bu kadar uzun süre (35 yıl) beklediniz?” sorusuna şairin yanıtı çarpıcıdır:

“Yazdığım her şiiri üç yıl, beş yıl, on yıl salamuraya yatırdım; ilk yazdığım zamanki tadı alabilir miyim diye. Kimi şiirler bu uzun süreye dayandılar, kimileri dayanamadılar: dil açısından, etkileyicilik açısından ya da başka bakımlardan. Bu ikincileri defterden sildim. Arkasından başka bir uğraş başladı. Şu: bu kendini kurtarmış şiirleri hangi bağlamda, hangi düzlemde, aralarındaki hangi ilişkilerden dolayı bir araya getirecektim? Bir yapıt, bir mimarlık ürünü gibi somut bir bütünlük göstermesi gereken yaratıdır. Nasıl Süleymaniye Camii’nin bir tek taşını yerinden oynatamıyorsak, bir şiir kitabındaki herhangi bir parçayı da bulunduğu yerden alıp başka bir yere koymamalıyız. Yoksa o yapı çöker. İşte bu anlayışla yıllar yılı her bir şiirim için kendine uygun, bütünü sarsmayacak, bütüne de destek olacak bir yer aradım. Bu da çok doğal olarak uzun yıllar sürdü.”

Sait Maden hakkında Fethi Naci “Şiir emekçisi”, Cemal Süreya “Şık derviş, diller arası bir adam”, Şükran Kurdakul “Bulunmaz şiir tutkunu”, Turgay Gönenç “ Şiir simyacısı”, Mehmet Fuat “Dili bir kuyumcu gibi işledi”, Doğan Hızlan ise “Dünya şiirinin Atlas’ı” demiştir.

Sait Maden üzerine bir portre yazan Haydar Ergülen onu bir “şiir dervişi” olarak tanımlar. Ergülen şair için şunları yazıyor.

“Birkaç yıl önce bir portre yazmıştım Sait Maden için ‘Yüzlerce’ başlıklı portre dizim için. Adına da ‘Bir Şiir Dervişi: Sait Maden’ demiştim. 50 civarında yazar, şair, sanatçı portresi yazdım, yazmayı sürdürüyorum. Bunların bir bölümü artık aramızda olmayanlar. Aramızda olanlardan yalnızca Sait Maden’le gidip görüşmüştüm. Çünkü ziyadesiyle merak ediyordum kendisini de.
Görüşmeye gitmeden önce bir ‘şiir dervişi’ olduğunu düşünüyordum, görüştükten sonra da böyle düşündüğüme sevindim. Dervişlikte gizlilik de vardır, daha doğrusu sır vardır, Sait Maden şiirinde de böyle bir ‘gizli ustalık’ vardır, fakat öylesine gizlenmiştir ki, bunu anlamak için yalnızca şiirine değil, diğer uğraşlarına da yaşamına da eğilmek, bakmak gerekir. 

Şiirinin bir dip suyu olarak akıp gideceğini, derinden ve usul akışını hep sürdüreceğini, okuyanı, okur olsun şair olsun etkileyeceğini düşünüyorum. O her ne kadar yaşamını ve uğraşını nerdeyse eşit gibi görünen ilgilere paylaştırmışsa da, evet Türkiye’de grafik sanatının ustalarındandır, Fransız ve İspanyol şiirinin büyük isimlerini onun çevirilerinden okuduk, özellikle artık yeryüzünde en sevdiğim şair ilan ettiğim Lorca’yı çevirdiği için iki kez teşekkür borçluyum ona, ama bütün bunlardan önce şairdir, iyi bir şairdir. Ve şairler başka ne iş yaparlarsa yapsınlar, sözgelimi tiyatro oyuncusu olsalar, romancı olsalar da şair olarak anılmak isterler.
Sait Maden: Baştan sona, tepeden tırnağa şairdir.”

Sait Maden’in ölümünden kısa bir süre sonra Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinde şairi tanıtan Celal Üster şunları yazıyor.

“Sait Maden slogancı şiirin dışında, şiirinin gerçek başkaldırısının doyumsuz örneklerini sunuyor. Resimle iç içe yaşaması da şiirini sesle renk arasında gelgitlere taşıyor.”

Sosyal medyada dönemler ve dalgalar halinde Sait Maden’in şiirleri yoğun olarak paylaşılıyor. Üzülerek söylemek zorundayım ki Sait Maden şiirlerini paylaşanların neredeyse hepsi bu şiirleri bir başka sosyal medya kullanıcısından ya da “kerameti kendinden menkul” internet sitelerinden alıyorlar. Sosyal medya kullanıcılarına şunu bir kez daha hatırlatmak zorundayım. Sosyal medyada Sait Maden’e aitmiş gibi paylaşılan birçok şiir “tağşiş” edilmiş ya da tümden uydurmadır. Sait Maden’in çevirdiği bazı şiirler şairin kendi şiiriymiş gibi paylaşılmış, şiirlerde sözcük, dize vb. değişiklikler yapılmış, uydurulan bazı şiirler  Sait Maden’in şiiriymiş gibi yayınlamaktan utanılmamıştır. Ayrıca, bir şiirinin içinden çekip aldıkları bir dizeyi, angaje olduğu siyasi görüşün onayıymış gibi yayınlayanların ne tür bir dolandırıcılık kapsamına alınması gerektiğine karar vermekte güçlük çekiyorum. Bu yazı vesilesi ile sosyal medya ortamında paylaşılan ve alındığı kaynak kitap gösterilmeyen şiirleri okumamaya ve beğenmemeye davet ediyorum sizleri. Dilerim bu çabamız işe yarar.

Sait Maden’in edebiyatımızın çok değerli ve özgün şairlerinden birisi olduğuna hiç şüphe yok. Umarım şiirleri yeniden ve yeniden basılır; metroda, otobüste Sait Maden şiir kitapları okunur, sevilen şiirleri kurşun kalemle işaretlenir, doğum günlerinde Sait Maden kitapları hediye edilir. Hayali bile güzel…

16252051_1275499752545056_2718196333399807926_o
Kitaplığımdan üç Sait Maden kitabı.

Bu hafta “Şiirli Cumalar” için Sait Maden’in elimde olan üç şiir kitabından birer şiir paylaşıyorum. Beğeneceğinizi umuyorum.

  1. Kitap: Açıl, Ey Gizem

KAVZA

Kıramazsın elinle
acıyı. Bir taşla kır.
Yar kabuğu. Gör nice
kara tohum fışkırır.

Yitirme bir tekini,
yüreğine serp. O an
boy verecek içinde
gör ne derin bir orman.

  1. Kitap: Yol Yazıları

YAZ SONU

Geceyi çok sevdik. Ağaçları da.
Karanlığı ören kırlangıçları.
Gülüşünü. Mavi şırıltılarla
omuzundan akan saydam giysiyi.

Geceyi çok sevdik. Ve sessizliği.
Böğürtlen topladım sana yol boyu.
Ne güzel eylüldü yıldız içinde,
elimi dikenler kanatıyordu!

 

  1. Kitap: Hiçlemeler

KÖPRÜ

Acının hırkasını bir Fuzuli bir Yunus giydi,
bir de sizin ruhunuz giydi.

Bir de sizin ruhunuz: yüzyılların o binek taşı,
ıssız mezarlığın tek taşı.

Siz, düşlerin sallanan boş beşiği bakışlarında,
sabır kağnılarının çiğnediği bakışlarında.

Ölümü gömlek gibi sırtında taşıyan kimi,
ölüme ekmeğini banarak yaşayan kimi.

İki çağ arasında gerilmiş bir köprünün
varmayanlar farkına. Devrilmiş bir köprünün

bir başında öylece kalakalmışlar,
hiç sözü edilmez bir masala kalmışlar.

 

 

KAYNAKLAR
1- Sait Maden, Bütün Şiirler, 1, Açıl, Ey Gizem, Çekirdek yayınlar, 1996.
2- Sait Maden, Bütün Şiirler, 2, Yol Yazıları, Çekirdek Yayınlar, 1997.
3- Sait Maden, Bütün Şiirler, 3, Hiçlemeler, Çekirdek Yayınlar, 1997.
4- Nurduran Duman, Çağımızda Söz’ün Büyüsü Yok Oldu, Kutsallığı Yitti, Sait Maden ile röportaj, Yasakmeyve Dergisi, Ocak-Şubat 2007.
5- Ömer Şahin Keyif, Sait Maden hayatını kaybetti, Akşam Gazetesi, 19 Haziran 2013.
6- Celal Üster, Şiirin resmi, resmin şiiri, Cumhuriyet Kitap eki, sayı 1219, 27 Haziran 2013.
7- Vikipedi.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

 

 

Domates, Biber, Patlıcan & CHP

GİRİŞ 1

Köşeye sıkıştığında “zevkler ve renkler tartışılmaz” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmayanımız var mıdır? Hiç sanmıyorum! Oysa renkler de zevkler de bal gibi tartışılır çünkü her ikisi de bireylerin eğitim ve donanımına, toplumların kültürel, sosyal, ekonomik gelişmişliğine dayanır ve bu dayanış birey ve toplum bazında ölçülebilir, somut olarak gösterilebilir. Kültürel antropoloji, estetik, toplumbilim, sanat tarihi başta olmak üzere pek çok bilim dalının çalışma alanı bize “tartışılmaz” diye belletilen zevkler ve renklerin didik didik edilerek incelenmesinden oluşur.

KARSU

Karsu Dönmez, 1990 doğumlu, siyasi mülteci olarak Hollanda’ya sığınmış sosyolog bir Türk babanın piyanist ve şarkıcı kızı. Müzik “zevkinizi” bilemem ama Karsu neredeyse on yıldır dünyayı “sallıyor”. Barış Manço’nun “Domates, Biber, Patlıcan[i]”  parçasını Karsu yorumuyla dinlemelisiniz. Frank Sinatra, Charles Aznavour ve daha nice müzik devinin sahne aldığı Carnegie Hall’da üç kez müziğini icra etmiş olması bile onun müzik dünyasında edindiği yer konusunda bir fikir verebilir. Karsu konusunda dikkati çekmek istediğim asıl konu ise şudur: Karsu nasıl yetişti ve nasıl “Karsu” oldu? Geldik “fasulyenin nimetlerine”; Karsu 5-6 yaşında iken piyanoya ilgi duyar, ailesi ona kiralık bir piyano bulur, Karsu 7 yaşına geldiğinde babası araba almak için biriktirdiği parayla bir piyano alır.

Biliyorsunuz değil mi; bireylerin ve toplumların geleceğini tercihler belirler.

maxresdefault

GİRİŞ 2

 Geleceği bilmenin, gelecekten haber vermenin olanaksız olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Binlerce yıldır uğraşıyor homo sapiens; falcılar, müneccimler, büyücüler, şamanlar, astrologlar, üzerinde tanrının, tanrıların izi olduğu düşünülen çocuklar, zihinsel özürlüler, kimi hacı ve hocalar, biliciler eliyle geleceği okumak için çılgınca bir mücadele verilmiş, verilmeye de devam ediyor. Nelerden medet umulmamış ki, kuma atılan kemik parçaları, yıldızların hareketleri, bulutların şekli, kahve fincanındaki şekiller, avuç içindeki çizgiler ve daha niceleri ile umut tacirliği yapılmaya devam ediyor. Toplumların bilimden uzaklaştığı, akıldan umudu kestiği yerde karşımıza hurafelerin çıktığını tarih boyunca gördük, göreceğiz.[ii]

 Muhtemelen, içinde kader, alın yazısı, yazgı, fıtrat sözcükleri geçen cümleler kurmuyor, bu sözcükler yaşamın bir kaçınılmazlığı olarak kullanıldığında da gerim gerim geriliyorsunuzdur. Çok haklısınız. Nedir, yine muhtemeldir ki, fala inanma falsız da kalma diyerek fal bakıp, baktırıyorsunuzdur; hele dostlarla kahve falı nasıl güzel sohbetlere vesile olur. Çoğumuzun fal baktırmaktan hoşlandığı, iyi fal bakan bir “arkadaş” bulduğumuzda kahve fincanını çeviriverdiğimiz sır olmasa gerek. Acaba aklımızın bir yanıyla geleceğin öngörülebildiğini düşünüyor olabilir miyiz? Evet, olabiliriz, çünkü gelecek bilinebilir, daha da doğru olarak ifade etmem gerekirse gelecek öngörülebilir…[iii]

 Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok, tüm bilimsel disiplinler az veya çok geleceğe ait bir öngörü geliştirmek zorundadır. Hatta bazı bilim dallarında gelecek öngörüsü ana faaliyet alanı da olabilir. Meteoroloji bilimi, var olan hava koşullarının bilgisine dayanarak geleceğe ilişkin tahminler yürütür, bilimsel gelişmeler doğrultusunda bu tahminlerdeki hata payı azalmaktadır[iv].

 Kişilerin ve toplumların tercihlerini analiz ederek de geleceğe ilişkin doğruya çok yakın öngörülerde bulunmak olasıdır. Dürtü denetim bozukluğu olan ve belinde silah taşıyan bir kişinin cinayet işleyeceğini veya şiddet olaylarına karışacağını öngörmek falcılık değildir. O silaha kolayca ulaşılmasını engelleyemeyen, engellemeyen toplumlarda silahla işlenen suçların artması kaçınılmazdır. Toplumun egemen dili ayrıştırıcı ve nefret diliyle bezeliyse şiddet istatistiklerinin yükseleceğini bilirsiniz. Özcesi, gelecek bugünün içinde saklıdır, şimdinin şartları ve tercihleri geleceği belirler; şartları ve tercihleri iyi yorumlayarak geleceği apaçık görebilirsiniz.

 CHP

Karsu 5-7 yaşında iken babasının araba almak için biriktirdiği parayla kızına piyano alması yaşamsal bir tercihtir. Karsu’nun müzik alanında geldiği zirvenin en önemli sebebi ailesinin bu tercihidir. Karsu’nun alınacak daha çok yolu var, çok çalışmak, çok okumak, eğitimini sürdürmek ve belki en önemlisi şöhret ve parayla olan ilişkisini yönetmek zorunda.  Aksi halde benzer kulvarlarda müzik yapan Aziza Mustafa Zadeh çizgi ve kalitesine bile ulaşması mümkün olmayacaktır[v]. Bundan sonra yapacağı her tercih ona başka bir yaşam yolu ve müzik çizgisi getirecek, izleyip göreceğiz.

Karsu için yapılan/yapılacak tercihler ne denli önemliyse siyasi partiler için de o ölçüde geçerlidir. Siyasi partiler tüzüklerinden, genel başkanlarından, teşkilat şemalarından ibaret değildir. İktidarda oldukları her yönetsel birimdeki kararları ve parti içi örgütsel işleyişlerindeki tercihler, ülke yönetimi için ne yapacaklarının en açık göstergesidir. Bir siyasi partinin, yerel yönetimlerdeki uygulamalarından daha sarih bir ayıraç olması olası değildir.

Ülkemiz hızla 2019 Mart ayında yapılacak seçimlerin sath-ı mailine girdi/giriyor. Sonuna yaklaştığım bu yazıda siyasi partilerin seçim stratejileri vb. üzerine yazmayacağım. Nedir, kısa bir zaman önce sosyal medyada bir anlığına parlayan, az sayıdaki medya organında yer alan bir haberin “geleceği belirleyen tercihler” açısından büyük öneme sahip olduğu kanaatindeyim. Habere ait görsel size yeterince bilgi verecektir[vi]

sıbyan mektebi
Sol Haber, 6 Ekim 2018.

Eminim pek çoğunuz “daha bu ne ki, CHP’nin daha ne arızaları var” diyecektir[vii], haklısınız. Ama bu haber çok önemli. “Muhafazakâr kesimin oyunu alamazsak seçim kazanamayız” zihniyetinin bir ürünü olan bu fotoğraf, CHP’nin siyasal tercihlerinin bir sonucudur ve ülke yönetiminde iktidarın alternatifi olamayacağının delilidir. 4-6 yaş çocuklarına “sıbyan mektebi” açan zihniyetin bu ülkeye sunabileceği aydınlık bir gelecek olamaz. Kendini bu fotoğraf karesine taşıyan “sol ve/veya sosyal demokrat” bir muhalefet partisinin tüm yönetimi istifa edebilmeli, CHP’ye bir kez bile oy vermiş milyonlar ayağa kalkmış olmalıydı.

Çoğunuz gibi ben de şaşırmadım ama üzgünüm.

 

 

 DİPNOTLAR

[i]https://www.youtube.com/watch?v=Ibx_ie9Cqe4

[ii]1258 yılında Moğol Hakanı Hülagü Abbasilerin başkenti Bağdat’ı kuşatır ve istila eder. Değişik kaynakların 200.000 ile 2.000.000 arasında değişen sayıda insanın katledildiğini, kitap sayısı yüzbinlerle ifade edilen ünlü Bağdat kütüphanesinin de yakılıp yıkıldığını duymuş olmalısınız. Yıkılanlar arasındaki önemli binalardan biri de göz hastanesidir. Bağdat’ın istilasından 2 asır sonra göz hastanesinin yıkıntıları üzerinde yetişen bir ağaç, yöre halkı arasında göz hastalıklarına iyi gelen bir şifa kaynağı sayılmış, göz hastaları iyileşmek için ağacın dallarına çaput bağlar olmuştur.

[iii]Akıllı, zeki ve gözlem yeteneği yüksek, yaşam tecrübesi zengin bir fal bakıcısı karşısındaki kişiyi hiç tanımıyor bile olsa giyimi, yürüyüşü, oturuşu, vücut ve saç şekli, ses tonu ve şivesi, fiziksel engelliği, yüzük veya başka aksesuar takıp takmadığına bakarak o  kişi hakkında pek çok bilgi edinebilir. Fal bakan bir de falına bakacağı kişiyle bir girizgâh konuşması yapabildiyse “işlem tamamlandı” demektir.

[iv]Bilim kurgu edebiyatının en büyük dâhilerinden biri olan Isaac Asimov, yazdığı ünlü Vakıf serisi romanlarında Hari Seldon adında bir matematikçiye yer verir. Hari Seldon matematik formülleri kullanarak geleceğin bilinebileceğini ortaya koyar ve geliştirdiği bu bilim dalına Psiko tarih adını verir.  

[v]Şimdi “Aziza Mustafa Zadeh de kim ola?” diye soracaksınız, ben de şuracıkta düşüp bayılacağım. https://www.youtube.com/watch?v=-kZ-83uFW3M

[vi] http://haber.sol.org.tr/toplum/chpli-belediye-baskani-sibyan-mektebi-acti-4-6-yas-kuran-kursu-actik-248727

[vii]CHP’nin bazı siyasi tercihlerindeki arıza bu olaydan çok daha önemli olabilir ama “sıbyan mektebi” konusu ülkemizin içindeki koşullar göz önüne alındığında özel bir yere oturmaktadır.

Cahit Irgat – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Cahit Irgat, 1915-1971 yılları arasında yaşamıştır. Şairliğinin yanı sıra tiyatro, sinema oyunculuğu ve yönetmenlik yapmıştır.

Edirne Öğretmen Okulu’ndan son sınıfta ayrıldıktan sonra bir süre çeşitli tiyatrolarda oyunculuk yapmış, 1932’de girdiği Ankara Devlet Konservatuarı’ndan 1936’da ayrılmış, 1940 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda çalışmaya başlamıştır. 1951’de Küçük Sahne’ye geçer; 1957’de Devlet Tiyatrosu’na girmiş, bir süre Adana Şehir Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra İstanbul’da kendi adına Oda Tiyatrosu’nu kurmuştur. 1962’de Dormen Tiyatrosu’nda çalışmaya başlamış, buradan ayrılınca ikinci eşi Cahide Sonku ile Cahitler Tiyatrosu’nu kurdularsa da başarılı olamayan bu topluluk kısa sürede dağılmıştır.

1940’dan itibaren yaptığı sinema oyunculuğuna 1950’den sonra yönetmenliği de eklemiştir.

Cahit Irgat’ın romantik ve egzotik özellikler taşıyan ilk şiirleri 1935’ten başlayarak Cahit Saffet imzasıyla “Varlık” ve “Servet-i Fünun” gibi dergilerde yayımlanır. 1942’den sonra yöneldiği toplumcu eğilimdeki şiirleri ise “Yürüyüş”, “Ant”, “Yığın” ve “Yaprak”ta çıkar. Bu dönem şiirleri II. Dünya Savaşı kuşağının yaşama ve insanlara bakış açısını ortaya koyan, öfkeli, kötümser, büyük toplulukların sorunlarını deşen, özgürlük ve barış özlemiyle dolu yapıtlar olmuştur. “Utanıyorum Yaşamaktan” başlıklı şiiri bu dönem şiirlerine iyi bir örnek sayılabilir.

“UTANIYORUM YAŞAMAKTAN
Kardeşlerim dövüşüyor
Varşova’da, Paris’te
Kardeşlerim diziliyor kurşuna
Ya bir duvar dibinde
Ya bir meydan ortasında
Kafileler, kafileler, kafilelerle.
Utanıyorum yaşamaktan
Dostlar can pazarında
Bir kurşuna satılırken;
Hiçbir şey gelmese de elimden
Canımı da mı veremezdim
Birinizin yerine?
Kanımı da mı dökemezdim
Yeni dünya temeline?
Açın bütün kapıları
Ben de işe yararım.”

Cahit Irgat şiir yazmayı “Yeditepe”, “Dost” gibi dergilerde 1971’de ölümüne değin aralıksız sürdürmüştür.

Cahit Irgat kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Günümüz şiirinin geleneğe bağlı olmadığından yakınılıyor. Bu konuda İlhan Berk epey şey yazdı. Sorun üzerinde sizin düşünceleriniz nedir?” şeklindeki bir soruya verdiği cevap bize onun sanatçı kişiliği hakkında önemli bilgiler verir.

“Ben sanatın hiçbir yönünde gelenekçi olmadığımdan, hiç de yakınmıyorum. Şair isterse geleneklere bağlı kalsın, isterse tükürebilsin geleneklere, bu iş şairin şairliğine, kişiliğine bağlı.”

 

Şairin bu hafta için seçtiğim MEMNUNUM DİYEMEM şiirini aşağıda okuyabileceğiniz gibi aşağıda verdiğim linkten benim sesimden dinleyebilirsiniz.

https://youtu.be/ozpY4j5HvV8

“MEMNUNUM DİYEMEM
Memnunum diyemem yaşadığıma,
Bana bir şey söylemiyor
Bu deniz parçası, bu taka.
Gün bitti, yollara düştü kahır 
Ötme vapur, gelemem
Dört duvarla sarılmışım.
Sarmadı gitti beni
Bu yandan çarklı dünya;
İki yakam bir araya gelmiyor
Ivırı zıvırı caba.
Parmak parmak çürüdü
Bir karış ömrüm,
Yalan şeyleri özlemişim nafile,
Nafile şiir yazmış, kahırla yıkanmışım,
Gülmüşüm söylemişim, boş vermişim her şeye,
Senin için yaşamışım insanoğlu, nafile!”

 

KAYNAK
1. Cahit Irgat Seçme Şiirler, Derleyen Memet Fuat, Adam Yayıncılık, 1999.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

 

EKOLOJİK EMPERYALİZM VE ÇALDAĞI

Nereden bilebilirdim kasabamı kuzeyinden kucaklayan Çaldağının oyulacağını; nereden sezinleyebilirdim koynunda saklanan tarihin talan edileceğini; nereden anlayabilirdim binbir çeşit canlıya yuva olan toprağının altındaki nikel madeni işletilmesinin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından bir İngiliz firmasının emelleri için tahsis edileceğini, sonra da bir Türk ya da uluslararası şirket(ler)e satılacağını, dış(ve iç) sermayenin kâr makinasıolarak yeri göğü zehirleyeceği yönünde bilginlerin uyarılarını!

 Salih Özbaran- ÇALDAĞI- Kasabamdaki Darbe 

 

 Bu yazımda bir kitap tanıtacağım, son zamanlarda okuduğum en önemli çalışmalardan birisi, altını/üstünü çizmekten, sağına soluna notlar çiziktirmekten kitabın elle tutar tarafı kalmadı. Nedir, kitabın tanıtımına geçmeden önce kısa bir giriş yapmayı uygun görüyorum.

 

GİRİŞ

Eğer “bizim mahallede” yaşıyorsanız ve 2018 yılı Türkiye’sini 3-5 maddede/cümlede anlatmaya, sorunları çok kısaca özetlemeye çalışsanız nasıl bir tablo çizeceğinizi tahmin edebileceğim kanısındayım. Ekonomik kriz, giderek artan yoksulluk, nefret ve şiddet dilinin topluma egemen oluşu, artan insan hakları ihlalleri, fikir ve düşüncelerin açıklanmasına getirilen yasak ve baskılar, kadınlara/ çocuklara/ engellilere/ hayvanlara yönelik şiddetin giderek tırmanması, “Kürt sorunu”, Ortadoğu bataklığına gömülüş, siyasal İslam’ın egemen kültür haline gelişi, küresel sömürü düzeni, cehaletin aydınlığa baskın hale gelmesi, kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı bir siyasi rejim… Sorunları sıralama şeklimiz veya farklı sözcüklerle ifade etmemiz olasıdır ama yaklaşık olarak bu çerçeveyi kullanacağımızı düşünüyorum. Ülkemizin son yıllarda yaşadığı sorunlar öylesine can alıcı, insan ve yaşam haklarına yönelik saldırılar o denli incitici ki çoğumuzun yaptığı sıralamalarda, orta ve uzun erimde tüm insanlığın “kaderinin” yazılı olduğu çevre sorunları yer almıyor veya belki son sıralarda kendine güç bela yer bulabiliyor. İçimizden bazılarının “…ama hocam bütün bunlar vahşi kapitalizmin sonucu, devrim olunca (biz iktidar olunca?!) hepsi düzelecek” dediğini, bu iddianın apaçık doğruluğundan duydukları zihinsel rehavetin (ve umutsuzluğun) içinde cep telefonu, iş, AVM, ATM, hipermarket, sosyal medya, ev, tatil planı, aylık taksitler yaşam rutininden çıkamayacaklarını sanıyorum, onlara acil şifalar diliyorum.

ÇALDAĞI

 Çaldağı Manisa’ya bağlı, eski adı Kasaba olan Turgutlu ilçesinin 12-14 kilometre kuzeyinde bulunan bir dağın ve üzerinde yer alan ormanlık alanın adıdır. Yıllardır inatla sürdürülen nikel madenciliği ile heder edilen, altında Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinin tanığı eski eserlerin, üstünde Dünya’nın en güzel ormanlarının yer aldığı Çaldağı… Bu yazı, tarumar edilen Çaldağı’nın yaşadığı zulmü tüm çıplaklığı ile anlatan bir kitabı ve dünyamızı tehdit eden ekolojik yıkımın sonuçlarını tanıtmayı, anlatmayı hedefliyor, haydi başlayalım.

103142
Fotoğraf: Evrensel Gazetesi, 20 Şubat 2018.

KASABA’MDAKİ DARBE

Kitabın yazarı Salih Özbaran, 1940 Turgutlu doğumlu, ilk ve orta öğrenimini Turgutlu’da yapmış, Manisa’da Lise, İstanbul’da üniversite, Londra’da doktora derken 1982 yılında tarih profesörü olmuş. Osmanlı tarihi, tarih öğretimi ve yöntemi üzerine yazdığı kitap ve makaleler tarihçilere ve tarihe gönül vermiş kişilere projektör gibi ışık vermeye, aydınlatmaya devam ediyor; üstelik sadece ülkemizde değil, dünyanın dört köşe bucağında. Özbaran, son yıllarda çalışmalarını doğup büyüdüğü Turgutlu’ya da yöneltmiş ve son beş yıl içinde üç Turgutlu kitabı yazmış: Küllerinden Doğan Kasaba: Turgutlu (2013), Fotoğraflarla Konuşan Kasaba: Turgutlu (2015) ve son olarak Çaldağı- Kasaba’mdaki Darbe kitabı 2018 yılında yayınlanmış. Akıl alır gibi değil, kendi alanında dünya çapında eserler vermiş bir tarih profesörü, doğup büyüdüğü küçücük bir ilçenin yanı başındaki Çaldağı’na, nikel madenciliği ile indirilen “darbe” üzerine çalışıyor ve bu çalışmasını kitaplaştırıyor. Nasıl mı?

“OKYANUSLARDAN YAYILAN SÖMÜRÜ DÜZENİ”

 Özbaran, Çaldağı adını taşıyan kitabın birinci bölüm başlığını “Okyanuslardan yayılan sömürü düzeni” olarak belirlemiş. Bu başlık altında imparatorlukların genişleme süreci ile sömürgeciliğin tarihi arasındaki ilişkiyi çarpıcı örneklerle anlatıyor. Özbaran’ın dilinin keyfini sürmek ve verdiği örneklerle tanışmak, kullandığı kaynaklara göz atmak için kitabı edinmek, sindire sindire okumak gerekiyor.

 EKOLOJİK EMPERYALİZM[i]

 Emperyalizm, kapitalizme neredeyse sonsuz sayıda sömürü enstrümanı sunar. Bu enstrümanlar içindeki en etkili aygıtlardan birinin ekolojik emperyalizm olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ekolojik emperyalizmi derinlemesine kavrayabilmek için ekosistem olarak tanımladığımız bir kavramla tanışmamızın çok yararlı hatta zorunlu olduğu kanısındayım.

 EKOSİSTEM

Ekosistem tanımı için Vikipedi’ye göz atabilir veya ekoloji/ekosistem üzerine yazılan uçsuz bucaksız külliyatın içine dalabilirsiniz şüphesiz; nedir, en basit şekliyle tanımlamak isterseniz şu cümlecik yeterli gelebilir: Ekosistem, bir biyolojik topluluğu saran ve onunla ilişki içindeki tüm canlı ve cansız çevreyi tanımlamak için kullandığımız bir kavramdır. Küçük bir gölcük hatta su birikintisi içindeki yaşamsal tüm faaliyet için kullanabileceğimiz gibi küresel anlamda da kullanılabilir. Bu nedenle neredeyse sonsuz sayıda, birbirinin içine geçmiş ekosistemden söz edebiliriz. Ekosistemler arasında muazzam farklılıklar olsa da temel kurallar hepsinde aynıdır: Ekosistemler ne denli karmaşık bir ilişki içinde olurlarsa olsunlar, ekosistem içinde yaşayan tüm canlılar bir besin zincirinin parçasıdırlar ve tümünün yaşam kaynağı fotosentezdir. Fotosentez ise bitkilerin güneş ışığını kullanarak yaşamsal kimyasalların üretilmesi sürecidir. Her bir ekosistemde ağaçlar, çayırlar, çalılar vb. bitki örtüsü gibi fotosentez üreticiler, diğer tüm canlıların temel enerji kaynağını temin ederler. Ekosistem içindeki canlılar birbirlerini yiyerek/tüketerek dengeli bir besin zinciri piramidi oluşturur. Her bir canlı türünün sayısı ile besin zincirindeki yeri uyumlu olmak zorundadır. Özcesi, ot oburların sayısı bitkilerden; etoburların sayısı ise ot oburlardan çok daha az olmak zorundadır. Besin zincirindeki konumu yükselen canlıların fotosentez üretimine katkısı azalır, aynı ölçüde sayıları da azalmak zorundadır. Tüm ekosistemler halkalar halinde birbirine bağlanarak dünya ekosistemini oluşturur. Ekosistemlerden birinin yıkımı diğerlerini de yıkmaya başlar. Bu ne zamana kadar devam eder diye sorarsanız size hipotetik bir argüman sunabilirim: Kanımca, dünya ekosistemi, dengesizliğe sebep olan canlı türünü[ii]ortadan kaldırmak zorundadır; bedeli ağır olabilir ama bir noktadan sonra bunun önemi kalmayacaktır.

NİKEL

 “Sayın Çevre ve Orman Bakanı! Verdiğiniz ağaç kesim izni sızlatmıyor mu yüreğinizi?”  Prof. Dr. Salih Özbaran- Çaldağı kitabı üçüncü bölümünün girişinden.

Bu yazının şimdi okuduğunuz satırlarına ulaştığınıza göre Çaldağı kitabını alacağınızdan ve benim yaptığım gibi altını çizerek, notlar alarak okuyacağınızdan şüphem yok. Hatta kitabı okurken veya bitirdikten sonra bu yazıya yeniden göz atacağınızı sanıyorum.

Özbaran’ın kitabı çok özetle söylemem gerekirse, nikel madeni işleten uluslararası bir şirketin Çaldağı ormanlarını, ovalarını, bağlarını, bahçelerini “üç otuz para” için nasıl talan edildiğinin ve bu talanın tarih boyunca kullanılan sömürü enstrümanlarıyla nasıl benzeştiğinin etkili bir hikayesidir. Çaldağı ekosistemi nikel madeni için yok edilmektedir. Peki nemize gerek bu nikel madeni, okuyalım öğrenelim!

Nikel, kaynama noktası 2913 derece olan çok sert bir metaldir. Diğer metallerle oluşturduğu alaşımlar başta silah sanayi olmak üzere çok geniş bir kullanım alanına sahiptir. Kullanım alanları arasında tıbbi teknoloji olsa bile buradaki anahtar sözcük silahtır..! Daha yüksek teknoloji, bu teknolojiyi beslemek için kullanılan bilimsel çalışmalar, silahlanma yarışı, yaşamımızın içine çöreklenen ve tükettikçe daha çok tükettiğimiz cep telefonu vb. cihazlar için gereken ve gitgide artan metal gereksinimi… Dünyamızın nasıl bir maelstrom[iii]içinde olduğunu görebildiğinizi sanıyorum[iv]. Üstelik nikel, insan vücuduna düşman bir metaldir. Nikel içeren küpe vb. takıların kullanımı sonucunda alerjik reaksiyonlar ortaya çıktığı, bozuk paralarda kullanılan nikelin bile insan sağlığı için tehlikeli olduğu ve bazı kimyasal nikel alaşımlarının kanserojen olduğu iddiaları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Nikel madeninin toprak altından çıkarılması ve işlenmesine ait süreçlerde oluşan kirlilik, kullanılması gereken su miktarının çokluğu, yok edilen ekosistemin büyüklüğü ise toplum sağlığını ağır biçimde tehdit etmektedir[v].

ÇALDAĞI-TURGUTLU 006
Çaldağı’nda yok edilen tarih: Lidya dönemine ait oda mezar. Fotoğraf: Aydoğan Demir.

SONUÇ OLARAK…

Çaldağı’nda yüzbinlerce ağaç kesildi, kesiliyor; devasa büyüklükte bir ekosistem yok ediliyor. Çaldağı ekosisteminden beslenen, onunla ilişkide olan diğer tüm ekosistemler bu yok oluşun bir parçası haline geliyorlar. Bütün bu katliam sürecine onay veren idari ve siyasi karar mercileri oluşagelen yıkımı küçük göstermeye, ülkenin zenginlik ve kalkınması için ödenmesi gereken bir bedel olduğuna ikna olmamıza çalışıyorlar. Kestiklerinden daha fazla sayıda ağaç dikerek doğanın dengesini koruduklarına inanmamızı istiyorlar. Ekoloji bilimine biraz aşina olan herkes böyle bir telafinin olanaklı olmadığını, bunun bir aldatmaca olduğunu kolaylıkla görebilir.

Salih Özbaran’ın Çaldağı kitabı, ekolojik emperyalizmin, tarih boyunca süren sömürü düzenleriyle nasıl bir diyalektik ilişki içinde olduğunu görmemizi sağlayan, doğa katliamlarına ilişkin medya, sosyal medya haberlerine “üzgün” veya “kızgın” emojisi koymaktan daha fazlasını yapmamız gerektiğinin bilincini aklımıza nakşeden eşsiz bir eser.

Bu yazıyı Maşuk İzafi’nin Çaldağı üzerine yazdığı taşlama/kargış türünde bir şiiriyle bitiriyorum. Güzel okuyun!

ÇALDAĞI’NIN BEDDUASI

Kirli mi kirli iş çevirmişler,

Adına şirket mirket demişler.

Size iş miş vericez,

Dağı taşı delicez,

Pınarlardan hep para akiticez,

Suyun başına oturucez,

Lüppedenek birlikte yiyecez

diyerek sözleşmişler.

 

Dağı taşı delmişler

Ağaçları kesmişler

Toprağı deşmişler

Böcekleri solucanları zehirlemişler

Pınarları kurutmuşlar

Çiçekleri çimenleri delirtmişler

Havayı pislemişler

Tarihi yapıları piç etmişler

Güneşi lekelemişler

Sulara kin ekmişler.

 

Maşuk İzafi der, hepsi hayındır

Göz yumanlar da zalımdır

Bu betik de size kargışdır[vi].

 

 

 

 DİPNOTLAR

[i]Sosyal bilimler alanında çalışan bilim insanlarının emperyalizm kavramı üzerinde tam bir mutabakat içinde olduğu söylenemez. Yaygın ve muhafazakâr görüş sömürgeciliğin her türünü emperyalizm kavramıyla karşılamış, ulus veya kabile devletten imparatorluğa doğru gelişen tüm sömürgen süreçleri bu kavramla açıklamıştır. Marksist kuram ise ilhaka dayalı sömürüyü emperyalizmden ayırmış ve emperyalizmi kapitalizmin en üst aşaması olarak tanımlamıştır. (V.I Lenin. Bakınız Kaynaklar: 2) Bu ayrımın yapay ve/veya sofistike olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, nedir, XIX. Yüzyıl son çeyreğinde başlayıp XX. Yüzyıl başlarında hız kazanan, ilhaka ve işgale dayalı sömürgeciliğe (kolonyalizm) karşı gelişen milliyetçi karakterli ulusal kurtuluş savaşlarının birçoğunun anti emperyalist özelliklere sahip olmadığı iddia edilmektedir. Sömürgeciliğe ve işgal kuvvetlerine karşı mücadele eden ve ulus devlet şeklinde yapılanan ülkelerin birçoğunun kısa süre sonra savaştıkları ülkelerin tekelci şirketleri yoluyla sömürülmeye devam edildiği göz önüne alınırsa bu iddianın sağlam temelleri olduğu söylenebilir.

[ii]Homo Sapiens’i kastediyorum.

[iii]Maelstrom: Girdap. Sabahattin Eyüboğlu’nun Arthur Rimbaud’nun Sarhoş Gemi şiirinde çevirmeden kullanmasından cesaret alarak kullandım bu sözcüğü.

[iv]10 Eylül 2018 tarihinde kaybettiğimiz ünlü yazar ve düşünür Paul Virilio, Enformasyon Bombası adlı kitabında günümüz “modern” bilimi için önemli iddialarda bulunur. Virilio, bilimin felsefi temellerinden uzaklaştığını ve bir TEKNO BİLİM haline geldiğini, bilimsel çalışmalara ait paradigmaların vahim sonuçlar oluşturacak bir yola saptığını ve bu konudaki farkındalığın/bilincin hemen sadece ekoloji çevrelerinde geliştiğini yazmaktadır. (Bakınız kaynaklar: 4)

[v]Çaldağı kitabının ekleri arasında yer alan, Prof. Dr. Ali Osman Karababa’nın “Nikel, madencilik ve sağlık” bildirisinin dikkatle okunmasını öneririm.

[vi]Doğrusu “kargıştır” ama şiirin ahengine uydurulmuştur.

 

KAYNAKLAR

 

  • 1-Salih Özbaran, Çaldağı- Kasaba’mdaki Darbe, Yakın Kitabevi, Şubat 2018, İzmir.
  • 2-Vladimir İlyiç Lenin, Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Agora Kitapevi Yayınları, 2014.
  • 3-Clive Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi, Sabancı Üniversitesi Yayınları, Mart 2012, İstanbul.
  • 4-Paul Virilio, Enformasyon Bombası, Metis Yayınları, Eylül 2003, İstanbul.
  • 5-Alfred W. Crosby, Dünya Benimdir- Avrupa Ekolojik Emperyalizmi, Kitap Yayınevi, Şubat 2004, İstanbul.
  • 6-Richard Leakey, Roger Lewin, Göl İnsanları, Tubitak Yayınları, Temmuz 1998, Ankara.
  • 7-Stephen Jay Gould, Yaşamın Tüm Çeşitliliği, Versus Kitap, Ocak 2009, İstanbul.
  • 8-Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları 2/ Emperyalizm, İletişim Yayınları, Mayıs 2018, İstanbul.
  • 9-Özer Akdemir, Çaldağı nikel madenciliği yüzünden uçurumun kıyısında!, Evrensel Gazetesi, 20 Şubat 2018.
  • 10-Wikipedia, Nikel maddesi
  • 11-TMMOB Maden Mühendisleri Odası, Nikel Raporu, Kasım 2012, Ankara.
  • 12-Maşuk İzafi, Çaldağı’nın Bedduası, Yayınlanmamış şiir, Eylül 2018.

     

       

     

 

François Villon – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair François Villon, 1431- 1463 yılları arasında yaşamıştır.

Avrupa modern ve lirik şiirinin öncüsü, Fransa’nın en önemli ozanlarından biri olarak kabul edilir François Villon. Şiirleri ülkemizde kitap olarak basılmamıştır. Ülkemizde tanınmayışının, az bilinişinin sebebi şairin yetersizliğinden değil bizim şiirsiz bir toplum oluşumuzdandır.

François Villon’un çocuk yaşta babasını kaybettiği, bir papaz tarafından yetiştirildiği biliniyor. Sanat üzerine Paris’te üniversite eğitimi aldığı bilinse de yaşamıyla ilgili olan kayıtların tamamına yakını mahkeme kayıtlarından oluşuyor. 24 yaşında bir “kadın meselesi” yüzünden bir kavgaya karışır. Bir kişiyi bıçaklayarak öldürür. Önce mahkûm olur, kral tarafından affedilir ama adı bu kez büyük bir hırsızlık olayına karışır. Paris’i terk eder, yasa dışı bir çeteyi yönetmekle suçlanır. Cezaevinde geçirdiği sürelerde en önemli yapıtlarını yazar. Başyapıtı olarak değerlendirilebilecek şiiri, 2000 dizelik Vasiyetname’dir. Villon’dan 1463 yılından sonra bilgi alınamaz. Ucuz bir lokantada, nemli bir hücrede veya bir sokak kavgasında ölmüş olduğu söylenebilir.

François Villon, yaşadığı şiddet iklimini şiirlerine aktarmış, gizlenmiş nükteler, sırlar, sokak jargonu şiirlerine, yazdığı balatlara serpilmiştir. Ortaçağ’ın aşk ve şövalye kahramanlığı temalı balat türündeki geleneksel lirik metinlerine suçluları, fahişeleri, avukatları ve sokaktaki insanları katmış, çağdaş şiirin yolunu açmıştır.

Francois_Villon_1489

Bu haftanın şiiri olarak seçtiğim Asılmışlar Baladı’nı idam edilmeyi beklediği sırada yazar. Villon bu şiirinde “Kanun namına” öldürülenlerin sesini yaşayanlara çok etkili bir biçimde duyurmuştur. Hiç şüphesiz, Avrupa’nın Ortaçağ’dan Aydınlanma Çağı’na sıçrayışında, ölüm cezası ve işkencenin kaldırılmasında Villon ve ardıllarının etkili bir rolü vardır. Villon şiirinin Rönesans’ın Fransa’daki habercisi olduğunu iddia etmek de hatalı olmaz.  François Villon’dan beş asır sonra, ülkemizde işkenceyi ve ölüm cezasını savunan şiirsizlere ithaf olunur.

Villon35

“ASILMIŞLARIN BALADI

Olmayın bu kadar katı yürekli,
Ey dünyada kalan insan kardeşler;
Allah da sizden razı olur belki
Sizler acırsanız bizlere eğer;
Şurada asılmışız üçer beşer;
Kuş tüyüyle beslenen şu bedene
Bir bakın, dağılmada günden güne;
Bakın kül olan kemiklerimize;
Gülmeyin, dostlar, bu hale düşene;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Kanun namına öldürüldük diye
Hor görmeyin bizleri, kardeş bilin;
Dünyada herkes akıllı olmaz ya,
Biz de böyle olmuşuz n’eyleyelim,
Madem alnımıza yazılmış ölüm,
İsa Peygambere dua edin de
Yanmak cehennem ateşlerinde
Esirgesin bizi, acısın bize.
Etmeyin, işte ölmüşüz bir kere;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Görmedik bir gün olsun rahat yüzü;
Yağmur sularında yıkandık yunduk;
Kurda, kuşa yedirdik kaşı gözü;
Gün ışıklarında karardık, yandık;
Kuş gagalarıyla kalbura döndük;
Durmadan kâh şu yana, kâh bu yana
Esen rüzgârla sallana sallana…
Kargalar geldi kondu üstümüze.
Sakın siz katılmayın bu kervana.
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Büyük İsa, cümlenin efendisi!
Cehennem ateşinden koru bizi;
Koru bizi, acı da halimize.
Dostlar, görüyorsunuz halimizi;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.”

 

Çeviri: Orhan Veli Kanık 

 

 

KAYNAKLAR

1-Halil Gökhan (editör), Dünyanın En Güzel Yüz Şiiri, Kafekültür Yayıncılık, 2015. Vikipedi

2-Mustafa Kol, Ortaçağda Lirik ve Modern Bir Şair: François Villon, Cyprus International University Folklor ve Edebiyat Dergisi, cilt:20, sayı:77, 2014/1

3- Wikipedia

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

Yazıda kullanılan tüm görseller Wikipedia’da François Villon maddesinden (Fransızca) alınmıştır.