EKOLOJİK EMPERYALİZM VE ÇALDAĞI

Nereden bilebilirdim kasabamı kuzeyinden kucaklayan Çaldağının oyulacağını; nereden sezinleyebilirdim koynunda saklanan tarihin talan edileceğini; nereden anlayabilirdim binbir çeşit canlıya yuva olan toprağının altındaki nikel madeni işletilmesinin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından bir İngiliz firmasının emelleri için tahsis edileceğini, sonra da bir Türk ya da uluslararası şirket(ler)e satılacağını, dış(ve iç) sermayenin kâr makinasıolarak yeri göğü zehirleyeceği yönünde bilginlerin uyarılarını!

 Salih Özbaran- ÇALDAĞI- Kasabamdaki Darbe 

 

 Bu yazımda bir kitap tanıtacağım, son zamanlarda okuduğum en önemli çalışmalardan birisi, altını/üstünü çizmekten, sağına soluna notlar çiziktirmekten kitabın elle tutar tarafı kalmadı. Nedir, kitabın tanıtımına geçmeden önce kısa bir giriş yapmayı uygun görüyorum.

 

GİRİŞ

Eğer “bizim mahallede” yaşıyorsanız ve 2018 yılı Türkiye’sini 3-5 maddede/cümlede anlatmaya, sorunları çok kısaca özetlemeye çalışsanız nasıl bir tablo çizeceğinizi tahmin edebileceğim kanısındayım. Ekonomik kriz, giderek artan yoksulluk, nefret ve şiddet dilinin topluma egemen oluşu, artan insan hakları ihlalleri, fikir ve düşüncelerin açıklanmasına getirilen yasak ve baskılar, kadınlara/ çocuklara/ engellilere/ hayvanlara yönelik şiddetin giderek tırmanması, “Kürt sorunu”, Ortadoğu bataklığına gömülüş, siyasal İslam’ın egemen kültür haline gelişi, küresel sömürü düzeni, cehaletin aydınlığa baskın hale gelmesi, kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı bir siyasi rejim… Sorunları sıralama şeklimiz veya farklı sözcüklerle ifade etmemiz olasıdır ama yaklaşık olarak bu çerçeveyi kullanacağımızı düşünüyorum. Ülkemizin son yıllarda yaşadığı sorunlar öylesine can alıcı, insan ve yaşam haklarına yönelik saldırılar o denli incitici ki çoğumuzun yaptığı sıralamalarda, orta ve uzun erimde tüm insanlığın “kaderinin” yazılı olduğu çevre sorunları yer almıyor veya belki son sıralarda kendine güç bela yer bulabiliyor. İçimizden bazılarının “…ama hocam bütün bunlar vahşi kapitalizmin sonucu, devrim olunca (biz iktidar olunca?!) hepsi düzelecek” dediğini, bu iddianın apaçık doğruluğundan duydukları zihinsel rehavetin (ve umutsuzluğun) içinde cep telefonu, iş, AVM, ATM, hipermarket, sosyal medya, ev, tatil planı, aylık taksitler yaşam rutininden çıkamayacaklarını sanıyorum, onlara acil şifalar diliyorum.

ÇALDAĞI

 Çaldağı Manisa’ya bağlı, eski adı Kasaba olan Turgutlu ilçesinin 12-14 kilometre kuzeyinde bulunan bir dağın ve üzerinde yer alan ormanlık alanın adıdır. Yıllardır inatla sürdürülen nikel madenciliği ile heder edilen, altında Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinin tanığı eski eserlerin, üstünde Dünya’nın en güzel ormanlarının yer aldığı Çaldağı… Bu yazı, tarumar edilen Çaldağı’nın yaşadığı zulmü tüm çıplaklığı ile anlatan bir kitabı ve dünyamızı tehdit eden ekolojik yıkımın sonuçlarını tanıtmayı, anlatmayı hedefliyor, haydi başlayalım.

103142

Fotoğraf: Evrensel Gazetesi, 20 Şubat 2018.

KASABA’MDAKİ DARBE

Kitabın yazarı Salih Özbaran, 1940 Turgutlu doğumlu, ilk ve orta öğrenimini Turgutlu’da yapmış, Manisa’da Lise, İstanbul’da üniversite, Londra’da doktora derken 1982 yılında tarih profesörü olmuş. Osmanlı tarihi, tarih öğretimi ve yöntemi üzerine yazdığı kitap ve makaleler tarihçilere ve tarihe gönül vermiş kişilere projektör gibi ışık vermeye, aydınlatmaya devam ediyor; üstelik sadece ülkemizde değil, dünyanın dört köşe bucağında. Özbaran, son yıllarda çalışmalarını doğup büyüdüğü Turgutlu’ya da yöneltmiş ve son beş yıl içinde üç Turgutlu kitabı yazmış: Küllerinden Doğan Kasaba: Turgutlu (2013), Fotoğraflarla Konuşan Kasaba: Turgutlu (2015) ve son olarak Çaldağı- Kasaba’mdaki Darbe kitabı 2018 yılında yayınlanmış. Akıl alır gibi değil, kendi alanında dünya çapında eserler vermiş bir tarih profesörü, doğup büyüdüğü küçücük bir ilçenin yanı başındaki Çaldağı’na, nikel madenciliği ile indirilen “darbe” üzerine çalışıyor ve bu çalışmasını kitaplaştırıyor. Nasıl mı?

“OKYANUSLARDAN YAYILAN SÖMÜRÜ DÜZENİ”

 Özbaran, Çaldağı adını taşıyan kitabın birinci bölüm başlığını “Okyanuslardan yayılan sömürü düzeni” olarak belirlemiş. Bu başlık altında imparatorlukların genişleme süreci ile sömürgeciliğin tarihi arasındaki ilişkiyi çarpıcı örneklerle anlatıyor. Özbaran’ın dilinin keyfini sürmek ve verdiği örneklerle tanışmak, kullandığı kaynaklara göz atmak için kitabı edinmek, sindire sindire okumak gerekiyor.

 EKOLOJİK EMPERYALİZM[i]

 Emperyalizm, kapitalizme neredeyse sonsuz sayıda sömürü enstrümanı sunar. Bu enstrümanlar içindeki en etkili aygıtlardan birinin ekolojik emperyalizm olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ekolojik emperyalizmi derinlemesine kavrayabilmek için ekosistem olarak tanımladığımız bir kavramla tanışmamızın çok yararlı hatta zorunlu olduğu kanısındayım.

 EKOSİSTEM

Ekosistem tanımı için Vikipedi’ye göz atabilir veya ekoloji/ekosistem üzerine yazılan uçsuz bucaksız külliyatın içine dalabilirsiniz şüphesiz; nedir, en basit şekliyle tanımlamak isterseniz şu cümlecik yeterli gelebilir: Ekosistem, bir biyolojik topluluğu saran ve onunla ilişki içindeki tüm canlı ve cansız çevreyi tanımlamak için kullandığımız bir kavramdır. Küçük bir gölcük hatta su birikintisi içindeki yaşamsal tüm faaliyet için kullanabileceğimiz gibi küresel anlamda da kullanılabilir. Bu nedenle neredeyse sonsuz sayıda, birbirinin içine geçmiş ekosistemden söz edebiliriz. Ekosistemler arasında muazzam farklılıklar olsa da temel kurallar hepsinde aynıdır: Ekosistemler ne denli karmaşık bir ilişki içinde olurlarsa olsunlar, ekosistem içinde yaşayan tüm canlılar bir besin zincirinin parçasıdırlar ve tümünün yaşam kaynağı fotosentezdir. Fotosentez ise bitkilerin güneş ışığını kullanarak yaşamsal kimyasalların üretilmesi sürecidir. Her bir ekosistemde ağaçlar, çayırlar, çalılar vb. bitki örtüsü gibi fotosentez üreticiler, diğer tüm canlıların temel enerji kaynağını temin ederler. Ekosistem içindeki canlılar birbirlerini yiyerek/tüketerek dengeli bir besin zinciri piramidi oluşturur. Her bir canlı türünün sayısı ile besin zincirindeki yeri uyumlu olmak zorundadır. Özcesi, ot oburların sayısı bitkilerden; etoburların sayısı ise ot oburlardan çok daha az olmak zorundadır. Besin zincirindeki konumu yükselen canlıların fotosentez üretimine katkısı azalır, aynı ölçüde sayıları da azalmak zorundadır. Tüm ekosistemler halkalar halinde birbirine bağlanarak dünya ekosistemini oluşturur. Ekosistemlerden birinin yıkımı diğerlerini de yıkmaya başlar. Bu ne zamana kadar devam eder diye sorarsanız size hipotetik bir argüman sunabilirim: Kanımca, dünya ekosistemi, dengesizliğe sebep olan canlı türünü[ii]ortadan kaldırmak zorundadır; bedeli ağır olabilir ama bir noktadan sonra bunun önemi kalmayacaktır.

NİKEL

 “Sayın Çevre ve Orman Bakanı! Verdiğiniz ağaç kesim izni sızlatmıyor mu yüreğinizi?”  Prof. Dr. Salih Özbaran- Çaldağı kitabı üçüncü bölümünün girişinden.

Bu yazının şimdi okuduğunuz satırlarına ulaştığınıza göre Çaldağı kitabını alacağınızdan ve benim yaptığım gibi altını çizerek, notlar alarak okuyacağınızdan şüphem yok. Hatta kitabı okurken veya bitirdikten sonra bu yazıya yeniden göz atacağınızı sanıyorum.

Özbaran’ın kitabı çok özetle söylemem gerekirse, nikel madeni işleten uluslararası bir şirketin Çaldağı ormanlarını, ovalarını, bağlarını, bahçelerini “üç otuz para” için nasıl talan edildiğinin ve bu talanın tarih boyunca kullanılan sömürü enstrümanlarıyla nasıl benzeştiğinin etkili bir hikayesidir. Çaldağı ekosistemi nikel madeni için yok edilmektedir. Peki nemize gerek bu nikel madeni, okuyalım öğrenelim!

Nikel, kaynama noktası 2913 derece olan çok sert bir metaldir. Diğer metallerle oluşturduğu alaşımlar başta silah sanayi olmak üzere çok geniş bir kullanım alanına sahiptir. Kullanım alanları arasında tıbbi teknoloji olsa bile buradaki anahtar sözcük silahtır..! Daha yüksek teknoloji, bu teknolojiyi beslemek için kullanılan bilimsel çalışmalar, silahlanma yarışı, yaşamımızın içine çöreklenen ve tükettikçe daha çok tükettiğimiz cep telefonu vb. cihazlar için gereken ve gitgide artan metal gereksinimi… Dünyamızın nasıl bir maelstrom[iii]içinde olduğunu görebildiğinizi sanıyorum[iv]. Üstelik nikel, insan vücuduna düşman bir metaldir. Nikel içeren küpe vb. takıların kullanımı sonucunda alerjik reaksiyonlar ortaya çıktığı, bozuk paralarda kullanılan nikelin bile insan sağlığı için tehlikeli olduğu ve bazı kimyasal nikel alaşımlarının kanserojen olduğu iddiaları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Nikel madeninin toprak altından çıkarılması ve işlenmesine ait süreçlerde oluşan kirlilik, kullanılması gereken su miktarının çokluğu, yok edilen ekosistemin büyüklüğü ise toplum sağlığını ağır biçimde tehdit etmektedir[v].

ÇALDAĞI-TURGUTLU 006

Çaldağı’nda yok edilen tarih: Lidya dönemine ait oda mezar. Fotoğraf: Aydoğan Demir.

SONUÇ OLARAK…

Çaldağı’nda yüzbinlerce ağaç kesildi, kesiliyor; devasa büyüklükte bir ekosistem yok ediliyor. Çaldağı ekosisteminden beslenen, onunla ilişkide olan diğer tüm ekosistemler bu yok oluşun bir parçası haline geliyorlar. Bütün bu katliam sürecine onay veren idari ve siyasi karar mercileri oluşagelen yıkımı küçük göstermeye, ülkenin zenginlik ve kalkınması için ödenmesi gereken bir bedel olduğuna ikna olmamıza çalışıyorlar. Kestiklerinden daha fazla sayıda ağaç dikerek doğanın dengesini koruduklarına inanmamızı istiyorlar. Ekoloji bilimine biraz aşina olan herkes böyle bir telafinin olanaklı olmadığını, bunun bir aldatmaca olduğunu kolaylıkla görebilir.

Salih Özbaran’ın Çaldağı kitabı, ekolojik emperyalizmin, tarih boyunca süren sömürü düzenleriyle nasıl bir diyalektik ilişki içinde olduğunu görmemizi sağlayan, doğa katliamlarına ilişkin medya, sosyal medya haberlerine “üzgün” veya “kızgın” emojisi koymaktan daha fazlasını yapmamız gerektiğinin bilincini aklımıza nakşeden eşsiz bir eser.

Bu yazıyı Maşuk İzafi’nin Çaldağı üzerine yazdığı taşlama/kargış türünde bir şiiriyle bitiriyorum. Güzel okuyun!

ÇALDAĞI’NIN BEDDUASI

Kirli mi kirli iş çevirmişler,

Adına şirket mirket demişler.

Size iş miş vericez,

Dağı taşı delicez,

Pınarlardan hep para akiticez,

Suyun başına oturucez,

Lüppedenek birlikte yiyecez

diyerek sözleşmişler.

 

Dağı taşı delmişler

Ağaçları kesmişler

Toprağı deşmişler

Böcekleri solucanları zehirlemişler

Pınarları kurutmuşlar

Çiçekleri çimenleri delirtmişler

Havayı pislemişler

Tarihi yapıları piç etmişler

Güneşi lekelemişler

Sulara kin ekmişler.

 

Maşuk İzafi der, hepsi hayındır

Göz yumanlar da zalımdır

Bu betik de size kargışdır[vi].

 

 

 

 DİPNOTLAR

[i]Sosyal bilimler alanında çalışan bilim insanlarının emperyalizm kavramı üzerinde tam bir mutabakat içinde olduğu söylenemez. Yaygın ve muhafazakâr görüş sömürgeciliğin her türünü emperyalizm kavramıyla karşılamış, ulus veya kabile devletten imparatorluğa doğru gelişen tüm sömürgen süreçleri bu kavramla açıklamıştır. Marksist kuram ise ilhaka dayalı sömürüyü emperyalizmden ayırmış ve emperyalizmi kapitalizmin en üst aşaması olarak tanımlamıştır. (V.I Lenin. Bakınız Kaynaklar: 2) Bu ayrımın yapay ve/veya sofistike olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, nedir, XIX. Yüzyıl son çeyreğinde başlayıp XX. Yüzyıl başlarında hız kazanan, ilhaka ve işgale dayalı sömürgeciliğe (kolonyalizm) karşı gelişen milliyetçi karakterli ulusal kurtuluş savaşlarının birçoğunun anti emperyalist özelliklere sahip olmadığı iddia edilmektedir. Sömürgeciliğe ve işgal kuvvetlerine karşı mücadele eden ve ulus devlet şeklinde yapılanan ülkelerin birçoğunun kısa süre sonra savaştıkları ülkelerin tekelci şirketleri yoluyla sömürülmeye devam edildiği göz önüne alınırsa bu iddianın sağlam temelleri olduğu söylenebilir.

[ii]Homo Sapiens’i kastediyorum.

[iii]Maelstrom: Girdap. Sabahattin Eyüboğlu’nun Arthur Rimbaud’nun Sarhoş Gemi şiirinde çevirmeden kullanmasından cesaret alarak kullandım bu sözcüğü.

[iv]10 Eylül 2018 tarihinde kaybettiğimiz ünlü yazar ve düşünür Paul Virilio, Enformasyon Bombası adlı kitabında günümüz “modern” bilimi için önemli iddialarda bulunur. Virilio, bilimin felsefi temellerinden uzaklaştığını ve bir TEKNO BİLİM haline geldiğini, bilimsel çalışmalara ait paradigmaların vahim sonuçlar oluşturacak bir yola saptığını ve bu konudaki farkındalığın/bilincin hemen sadece ekoloji çevrelerinde geliştiğini yazmaktadır. (Bakınız kaynaklar: 4)

[v]Çaldağı kitabının ekleri arasında yer alan, Prof. Dr. Ali Osman Karababa’nın “Nikel, madencilik ve sağlık” bildirisinin dikkatle okunmasını öneririm.

[vi]Doğrusu “kargıştır” ama şiirin ahengine uydurulmuştur.

 

KAYNAKLAR

 

  • 1-Salih Özbaran, Çaldağı- Kasaba’mdaki Darbe, Yakın Kitabevi, Şubat 2018, İzmir.
  • 2-Vladimir İlyiç Lenin, Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Agora Kitapevi Yayınları, 2014.
  • 3-Clive Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi, Sabancı Üniversitesi Yayınları, Mart 2012, İstanbul.
  • 4-Paul Virilio, Enformasyon Bombası, Metis Yayınları, Eylül 2003, İstanbul.
  • 5-Alfred W. Crosby, Dünya Benimdir- Avrupa Ekolojik Emperyalizmi, Kitap Yayınevi, Şubat 2004, İstanbul.
  • 6-Richard Leakey, Roger Lewin, Göl İnsanları, Tubitak Yayınları, Temmuz 1998, Ankara.
  • 7-Stephen Jay Gould, Yaşamın Tüm Çeşitliliği, Versus Kitap, Ocak 2009, İstanbul.
  • 8-Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları 2/ Emperyalizm, İletişim Yayınları, Mayıs 2018, İstanbul.
  • 9-Özer Akdemir, Çaldağı nikel madenciliği yüzünden uçurumun kıyısında!, Evrensel Gazetesi, 20 Şubat 2018.
  • 10-Wikipedia, Nikel maddesi
  • 11-TMMOB Maden Mühendisleri Odası, Nikel Raporu, Kasım 2012, Ankara.
  • 12-Maşuk İzafi, Çaldağı’nın Bedduası, Yayınlanmamış şiir, Eylül 2018.

     

       

     

 

François Villon – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair François Villon, 1431- 1463 yılları arasında yaşamıştır.

Avrupa modern ve lirik şiirinin öncüsü, Fransa’nın en önemli ozanlarından biri olarak kabul edilir François Villon. Şiirleri ülkemizde kitap olarak basılmamıştır. Ülkemizde tanınmayışının, az bilinişinin sebebi şairin yetersizliğinden değil bizim şiirsiz bir toplum oluşumuzdandır.

François Villon’un çocuk yaşta babasını kaybettiği, bir papaz tarafından yetiştirildiği biliniyor. Sanat üzerine Paris’te üniversite eğitimi aldığı bilinse de yaşamıyla ilgili olan kayıtların tamamına yakını mahkeme kayıtlarından oluşuyor. 24 yaşında bir “kadın meselesi” yüzünden bir kavgaya karışır. Bir kişiyi bıçaklayarak öldürür. Önce mahkûm olur, kral tarafından affedilir ama adı bu kez büyük bir hırsızlık olayına karışır. Paris’i terk eder, yasa dışı bir çeteyi yönetmekle suçlanır. Cezaevinde geçirdiği sürelerde en önemli yapıtlarını yazar. Başyapıtı olarak değerlendirilebilecek şiiri, 2000 dizelik Vasiyetname’dir. Villon’dan 1463 yılından sonra bilgi alınamaz. Ucuz bir lokantada, nemli bir hücrede veya bir sokak kavgasında ölmüş olduğu söylenebilir.

François Villon, yaşadığı şiddet iklimini şiirlerine aktarmış, gizlenmiş nükteler, sırlar, sokak jargonu şiirlerine, yazdığı balatlara serpilmiştir. Ortaçağ’ın aşk ve şövalye kahramanlığı temalı balat türündeki geleneksel lirik metinlerine suçluları, fahişeleri, avukatları ve sokaktaki insanları katmış, çağdaş şiirin yolunu açmıştır.

Francois_Villon_1489

Bu haftanın şiiri olarak seçtiğim Asılmışlar Baladı’nı idam edilmeyi beklediği sırada yazar. Villon bu şiirinde “Kanun namına” öldürülenlerin sesini yaşayanlara çok etkili bir biçimde duyurmuştur. Hiç şüphesiz, Avrupa’nın Ortaçağ’dan Aydınlanma Çağı’na sıçrayışında, ölüm cezası ve işkencenin kaldırılmasında Villon ve ardıllarının etkili bir rolü vardır. Villon şiirinin Rönesans’ın Fransa’daki habercisi olduğunu iddia etmek de hatalı olmaz.  François Villon’dan beş asır sonra, ülkemizde işkenceyi ve ölüm cezasını savunan şiirsizlere ithaf olunur.

Villon35

“ASILMIŞLARIN BALADI

Olmayın bu kadar katı yürekli,
Ey dünyada kalan insan kardeşler;
Allah da sizden razı olur belki
Sizler acırsanız bizlere eğer;
Şurada asılmışız üçer beşer;
Kuş tüyüyle beslenen şu bedene
Bir bakın, dağılmada günden güne;
Bakın kül olan kemiklerimize;
Gülmeyin, dostlar, bu hale düşene;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Kanun namına öldürüldük diye
Hor görmeyin bizleri, kardeş bilin;
Dünyada herkes akıllı olmaz ya,
Biz de böyle olmuşuz n’eyleyelim,
Madem alnımıza yazılmış ölüm,
İsa Peygambere dua edin de
Yanmak cehennem ateşlerinde
Esirgesin bizi, acısın bize.
Etmeyin, işte ölmüşüz bir kere;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Görmedik bir gün olsun rahat yüzü;
Yağmur sularında yıkandık yunduk;
Kurda, kuşa yedirdik kaşı gözü;
Gün ışıklarında karardık, yandık;
Kuş gagalarıyla kalbura döndük;
Durmadan kâh şu yana, kâh bu yana
Esen rüzgârla sallana sallana…
Kargalar geldi kondu üstümüze.
Sakın siz katılmayın bu kervana.
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Büyük İsa, cümlenin efendisi!
Cehennem ateşinden koru bizi;
Koru bizi, acı da halimize.
Dostlar, görüyorsunuz halimizi;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.”

 

Çeviri: Orhan Veli Kanık 

 

 

KAYNAKLAR

1-Halil Gökhan (editör), Dünyanın En Güzel Yüz Şiiri, Kafekültür Yayıncılık, 2015. Vikipedi

2-Mustafa Kol, Ortaçağda Lirik ve Modern Bir Şair: François Villon, Cyprus International University Folklor ve Edebiyat Dergisi, cilt:20, sayı:77, 2014/1

3- Wikipedia

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

Yazıda kullanılan tüm görseller Wikipedia’da François Villon maddesinden (Fransızca) alınmıştır.

 

KASIRGA GELİRSE…

Günlerdir Ege ve Marmara bölgelerini vurması beklenen bir kasırga haberi dolaşıyor medyada. Orada burada yazılıp çizilenlere bakarsak yaklaşık olarak şu bilgilere sahip olduğumuzu görüyoruz: Kasırganın ülkemizi vurup vurmayacağı kesin değilmiş, Orta Akdeniz orijinli fırtınanın 29 Eylül Cumartesi akşamı başlayarak pazartesi sabahına kadar sürebileceği öne sürülüyor. Bu süre içinde rüzgârın saatte 80-120 km hıza ulaşabileceği, fırtınayla beraber gelen şiddetli yağmurun sel baskınlarına sebep olabileceği belirtiliyor.

Uzun yıllar boyunca yaptığım kamudaki yöneticilik deneyimlerine dayanarak söyleyebilirim ki Ege ve Marmara bölgesi illerinin valiliklerinde kriz masaları oluşturulmuştur. Muhtemelen çoğu “kopyala yapıştırla” hazırlanan “alınacak tedbirler” başlıklı resmi yazılar “çok acele” kaydıyla tüm resmî kurumlara yazılmış, gönderilmiştir. Kopacak elektrik telleri, devrilecek ağaçlar, yıkılacak minareler, uçacak çatılar, su baskınları için tedbir alınması ve ilgili kurumlara ait ekiplerin 7/24 göreve hazır olmaları istenmiştir. Bütün bu yazıların tüm personele imza karşılığı tebliğ edilmesi de unutulmamıştır. Kamuda kuraldır, ne kadar az iş yapacaksanız, kalın dosyaların, evrakların o kadar çok olması gerekir. “İlgili kurumların” bu durumlarda ne yaptıkları ve yapamadıkları malumumuz, ayrıntılara girmek gereksiz. Hepimiz “afet yönetimi” gibi bir konunun çok profesyonel ekiplerle yürütülmesi gerektiğini çok iyi biliyoruz. Profesyonel ekip, yüksek nitelikli, iyi donanımlı, çalıştığı alanda ciddi eğitimden geçmiş kişilerin istihdam edilmesi ile mümkün olabilir. Ekipteki tek bir zayıf halka bile telafisi olanaksız sonuçlara yol açabilir. Nedir, afetlerde en önemli görevleri üstlenen, üstlenmesi gereken yerel yönetimlerin, böyle bir profesyonelliği sağlayacak bir personel istihdam politikası olmadığını sağır sultanlar bile biliyor. Partililerin, meclis üyelerinin, ağır abilerin/ablaların, yönetici zevatın niteliksiz, eğitimsiz, yeteneksiz, baltaya sap olmayı bırakın tornavida sapı bile olamayacak yakınlarının, akrabalarının, çocuklarının yerel yönetimlere tepeleme doldurulduğu bilinen bir gerçektir. Cümleye “ama” diye başlayacaksanız başlamayın, istisnalar elbette var, sadece istisna… Bu koşullarda, oluşagelecek bir kasırgaya karşı alarma geçmiş, 7/24 hazır hale getirilmiş afet ekiplerinin ne ölçüde başarılı olabileceğinin yorumunu size bırakıyorum.

Meteoroloji yetkililerinin ve bazı akademisyenlerin öngördüğü kasırganın ülkemizi vurması durumunda tahmin edilebileceğin çok ötesinde sorunlarla karşılaşılacaktır, çünkü böyle bir afeti tanımıyoruz ve kesinlikle hazır değiliz. Saatte 120 km esen bir rüzgârın sürüklediği cisimler de rüzgarla aynı hıza ulaşacaktır. Bunun anlamı balkon masasına masumca bırakılmış bir çamaşır mandalı, kasırganın hızıyla 120 km hızına ulaşacak ve mandalı neredeyse bir plastik mermiye çevirecektir.

Özcesi şu:

Kişisel tedbirler şart. En başta ev balkonlarında, çatılarda bulunan serbest tüm cisimler hatta iyi bağlanmamış uydu antenler vb. kontrol edilmeli, gerekirse kapalı alanlara taşınmalıdır. Ama çok daha önemlisi, işyerlerinin tanıtım ve reklam tabelaları, trafik ve yön levhaları, ortalıkta serbestçe bırakılmış her türden serbest cisim (inşaat malzemeleri, işyerlerinin yanına atılmış ardiye malzemeleri vb.) tehlikeli bir silaha dönüşecektir.  Yerel yönetimler kalan zamanı iyi kullanmalı ve yerinden kopması mümkün tüm tabelaların, levhaların ve serbest durumdaki cisimlerin toplanması, sökülmesi, sabitlenmesi için hızlı çalışan denetim, uyarı ekipleri oluşturmalıdırlar. Yerinden kopan ve saatteki hızı 120 km. olan bir kasırganın önünde sürüklenen reklam tabelasının sebep olabileceği hasar için lisedeki fizik bilgilerinizi hatırlamanızı öneririm. (Bakınız momentum ve çarpışma şiddeti konuları.)

Sonuç olarak:

Kasırga ya gelir ya da gelmez; gelmezse oh, gelirse vah deriz. Her seferinde olduğu gibi işimiz kasırga duasına kaldığı gibi, halimiz Nasreddin Hoca fıkrasına benziyor. Bunca felaket tellallığı yaptıktan sonra Hoca Nasreddin’in bir fıkrasıyla gülelim, gülümseyelim.

Nasreddin Hoca sıcak bir yaz günü yabancısı olduğu bir köye gelir. Bakar, bütün köylüler toplanmış yağmur duası ediyorlar. Meğerse aylardır tek damla yağmur yağmamış köye, çaresiz köylüler çıkmışlar yağmur duasına. Hoca Nasreddin varmış köylülerin yanına, demiş ki “Olmaz böyle, bu ettiğiniz duayla damla yağmaz, bana bırakın, ben yağdırırım yağmuru.”Garip köylüler sevinmişler, “kim bilir”demişler, “belki bu ak sakallı hoca kuraklığa çare, derdimize derman olur.”Nasreddin Hoca köylülerden bir kova su ile bir kalıp sabun istemiş, köylüler şaşırmış bu isteğe, biraz da kızmışlar; bu susuzlukta bir kova su bile çok kıymetliymiş. Yine de getirmişler suyla sabunu. Hoca Nasreddin üstündeki gömleği çıkarmış, suyla ve sabunla iyice yıkamış. Bitince işi, oracıktaki bir ağacın dalına asmış gömleği, kurusun diye. İşte tam gömleği dala astığı sırada gökyüzü kararmış, bir yağmur indirmiş ki afat, afat ki ne afat. Köylüler deliye dönmüşler sevinçten, çekine çekine sormuşlar, “Hocam bu nasıl iştir, biz onca zamandır duaya durduk yağmadı, sen gömleğini yıkadın, kurusun diye dala astın, rahmet indi gökten.” Hoca Nasreddin gülümsemiş, eliyle gökyüzünü gösterip cevap vermiş:

“Bu aralar yukarıdakiyle aramız bozuk, gömleğim kurumasın diye yağdı yağmur, hepsi budur.”[i]

 

 

 

 

 

 

[i]Nasreddin Hoca’nın bu fıkrası anonimdir ancak fıkranın anlatım dili bana aittir. Kopyala yapıştır yaparsanız kaynak belirtmenizi diliyorum.

 

Kapak görseli Pixabay internet sitesinden alınmıştır.

Fethi Giray- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Fethi Giray, 1918-1970 yılları arasında yaşamıştır.

1938 yılında Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra 1951 yılına kadar çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, daha sonra gazetecilik yapmıştır. İlk şiiri 1939 yılında Ankara’da Dikmen Dergisi’nde yayınlanmıştır. 1941 yılında Sulha Selam, 1943 yılında Suat Taşer ile birlikte 1943 isimli şiir kitapları yayınlanmıştır. Şiirleri 1972 yılında (ölümünden iki yıl sonra) “Tüm Şiirleri” adıyla basılmış, günümüze kadar başka baskı yapılmamıştır. Okumazlığımız, Türk dilinin Edgar Allen Poe’su olarak nitelenebilecek bir şairi unutulmaya terk etmiştir.

Fethi Giray, şiirlerinde sıradan insanları nefes kesici bir dille anlatır. Gece Yarısı isimli şiirini okuyoruz:

“Gel sen beni affet!
Anam, kardeşim, karım
Şimdi gece yarısı,
Bu saatte ben kaldırımlarda olmalıyım.
Bu saatte,
Alnından öpmeliyim:
Evine ekmek parası götüren yetim çocuğu;
O ufacık, o çıplak ayakların sesinde,
Utanarak
Duymalıyım yokluğu.
Bu saatte,
Derdini bilmeliyim
Şu köşe başında sızmış olan adamın,
Bu saatte ben,
Gözlerinde yaş olmalıyım,
Her ağlayanın.”

Şiirlerinde müzikal bir tını yükselir, duygulu ve buruk. Pek çok şair tarafından şiirlere konu edilen İstanbul’un anlatımındaki lirizm baş döndürücüdür.

“İSTANBUL

Canım İstanbul;
Sokaklarında, caddelerinde kucak kucak,
Çiçek satılan şehir.
Haliç, tersane ameleleri…
Bir tütün yaprağı gibi: rejili işçi kızlar…
İnsanlarla dolu, canım insanlarla,
Vapurlar, tramvaylar…
Yerimde duramıyorum,
Ayaklarım koşuyor, kahrolası ayaklarım!
Ekmek peşinden;
Kapayın ellerinizle yüzünüzü büyük patronlar
Mahmut Yesari Bey geçiyor Babıâli Caddesinden.
“Vazgeç ulan taksimden
Dertliyim yine bu akşam.
Söyle kızım Aksaraylı Leman,
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam.”
Biz ehli kalemdeniz.
Dertliyiz…
Balık pazarında birkaç kadeh
Bulanık rakı içelim dedik bu akşam,
Balık pazarında iyot kokuyor bu akşam
Yanımızdaki masada “Cevriyem” türküsünü söylüyor.
Büyük elli, büyük ayaklı üç adam!
Yarın yine havada lodos var,
Yarın yine,
“Gözlerinden anladım Cevriyem sende karasevda var.”
İstanbul güzel şehir,
Affeyle bizi.
Gerçi övemedik ufkunu, mehtabını, denizini…
Sen doldur oğlum kadehlerimizi
Dertliyiz yine bu akşam.
“Söyle kızım Aksaraylı Leman;
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam…”

Bu hafta için Fethi Giray’ın “Rizeli Ali’nin Hikâyesi” adlı şiiri seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Galata’da dostu varmış,
Mahpushanede postu varmış,
Rizeli Ali’nin.
Çok kahrını çekmiş denizin,
Anlattı bana:
Bu yıl balık vurmamış dalyana
Yuh olsun be!…, diyor:
Şu koca, koskocaman denize
Metelik bile vermedi bize.
Canına yandığımın dünyasında
Parasız yaşanmazmış,
Tütünü yokmuş tabakasında;
Dost varmış,
Düşman varmış.
Şu canına yandığımın dünyasında.
Kaldırdı yırtık ceketinin yakasını,
Emdi yudum yudum son izmarit sigarasını.
Kimseye minnet etmezmiş
Satarmış takasını.”

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

KAYNAK
1- İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi, Bilgi Yayınevi, 2009 (11. Basım)

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

 

 

 

 

Adonis- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, şiirlerini Adonis takma adıyla imzalayan Ali Ahmet Sait Eşber, Suriye doğumlu olup Arap Edebiyatı’nın yaşayan en büyük şairi kabul edilmektedir. 1930 yılında yolu, okulu, elektriği olmayan yoksul bir köyde doğmuş ve halen Fransa’da yaşamaktadır.

Çocukluk döneminin tek eğitimi, Arap şiiri sevdalısı babasının öğrettiği şiirler ve Kuran bilgisiydi. Tarlada çalıştığı saatlerin dışında, büyük bir ağacın etrafında toplanan çocuklara katılır, onlarla birlikte Arapça yazmayı öğrenirdi. Kendisiyle yapılan bir röportajda çocukluğunun o dönemini ve şiir sayesinde hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor:

“Babam Arap şiirini ve Kuranı iyi biliyordu. Benim okulum, babamın Kuran ve şiir bilgisiydi. Cahiliye döneminden itibaren eski Arap şiirleri ile yetiştim. İlk şiirimi, Cumhurbaşkanı Şükrü el Kuvvetli için yazdım. Kuvvetli, 1943’te, bağımsız Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Kuvvetli, köyümden geçecekti. Ben cumhurbaşkanına bir şiir yazacağım ve bu şiiri onun önünde okuyacağım, şiirimi sevecek, “Sevgili çocuğum senin için ne yapabilirim diyecek” diye düş kurmuştum. Bölgemize cumhurbaşkanı geldiği zaman, onu görmeye gittim. Kuvvetli meydandaydı. Ben de meydanın ortasındaydım. Şiirimi okudum, biter bitmez insanlar öyle bir saldırdı ki orada cumhurbaşkanı var mı yok mu unuttular. Üstümü parçalayacaklardı. O kadar beğendiler. Kuvvetli de bundan öyle etkilendi ki, o şiirden bir dize seçti, konuşmasında kullandı. “O çocuğun dediği gibi” diyerek konuşmasını değiştirdi. Mesela cumhurbaşkanı konuşmasında kılıcı anlatıyor, böyle bir fotoğraf çiziyor, “Siz de benim etrafımı öyle saracaksınız ki, çocuğun dediği gibi kılıcın kılıfı olacaksınız” diyor. Konuşmasının sonunda, her şey aynen düşlediğim gibi oldu. “Sevgili oğlum senin için ne yapabilirim” dedi. Ben de ona okula gitmek istediğimi söyledim, “Tamam” dedi. Dolayısıyla 13 yaşında okula başladım. Köyümü terk ettim, hayatım tamamen değişti. Düşündüm ki şiirin içine doğmuşum. Şiir benim hem annem hem babam. Bir şiir hayatımı değiştirdiğine göre, dünyayı da değiştirebilir. Bu şiir olmadan ben sizinle oturamazdım.”

 Adonis Şam’da felsefe eğitimi alır. Üniversitede ülkesindeki dikta rejimine karşı öğrenci hareketlerinin liderlerinden biridir. Ülkesindeki siyasal baskılardan kaçarak Lübnan’a giderek Beyrut’ta Arap Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Beyrut’ta, Şiir (1957) ve Mevakıf (1968) dergilerini kurdu. Bu dergiler Arap şiirini geleneksel kalıplardan kurtarmayı amaçlıyordu.

Adonis, Lübnan’da iç savaş başlayınca Paris’e yerleşti.

Adonis şiir ve yaşam hakkındaki düşüncelerini neredeyse şu iki cümleye sıkıştırmıştır:

“Benim için önemli olan yasak ve gizli olandır. “Geleceğin şiiri bir ret ülkesidir” dediğim zaman, insanı ve onun “gerçek yaşamı”nı daha iyi algılamak için mevcut kurumları reddetmek gerektiğinin altını çiziyorum…”

Adonis Paris’e yerleştikten sonra şiir yazmayı sürdürmüş ve birbiri ardına pek çok şiir ödülüne hak kazanmıştır. 1995 yılında Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü’nü almıştır; bu ödülü alan ilk kişidir.

Adonis şiirlerinde, parçalanan Arap kuşağını, dağılan halkını sergilemiş ve bunu bütün insanlık için genelleştirerek, insanlığın dramını toplumsal belleğin yüzeyine çıkarmıştır.

adonis2

 

Adonis Ortadoğu üzerine görüşlerini de pek çok şekillerde paylaşmıştır. Guardian’da yayımlanan mülakatında Adonis, “Bu baharı yaratan Arap gençliği, ilk defa Araplar batıyı taklit etmiyor – bu sıradışı bir şey. Ancak buna rağmen, bu devrimci anın meyvesini yiyenler İslamcılar, tüccarlar ve Amerikalılar oldu”demiştir. Yaşamı boyunca laikliğin bir savunucusu olmuş olan şair, sürecin siyasal İslamcıları iktidara getiren bir noktaya gelmesinden rahatsızlığını dile getirmiştir. Bu nedenle de derginin muhabiriyle tartışmışlardır. Adonis, Arap ülkelerinde halkın örgütsüzlüğüne işaret ederek, bir tek köktendincilerin ciddi bir örgütlenmeye sahip olduklarını söyleyince, muhabirin kafasındaki çerçeve bozuluyor:

“-Lütfen ama! Bugün Humus ve Hama’da sokaklara çıkan ve katliamdan geçirilenler İslamcı değil ya.”
Adonis: Bunu nereden biliyorsunuz?
-Bütün muhabirler bunu söylüyor. El Cezire de.
Adonis: Ve bunlara inanıyor musunuz? Muhaliflerin büyük çoğunluğu köktendincilerden oluşuyor. Ben radikal bir şekilde rejime karşıyım ama muhalefeti de desteklemiyorum. Çünkü ben, askeri diktatörlükten dini diktatörlüğe geçişe katkı sunmak istemiyorum.”

 Adonis’in “ılımlı İslam” konusundaki fikirleri de çok nettir:

“Ilımlı İslam diye bir şey yok. Ilımlı Müslümanlar var, evet. Ama ılımlı İslam yok. Eğer Batı’nın bir ılımlı İslam’a ihtiyacı varsa, Suudi Arabistan’da başlasın ya. Amerika’nın ve Batı’nın Arap dünyasına ilişkin politikasına karşıyım. Onların mantığını paylaşamam, paylaşmam. Müslüman Kardeşler faşistler, bildiğimiz faşist.”

Bu hafta için Adonis’in “Hiçin Ayartma Neşidesi” adlı şiirinden bir küçük bölümü seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Rahimlerini düş toprağında eken kadınlar vardı,
Biçme işini Allah’a bırakırlardı
Aralarından kimileri akşam ölür seherde doğardı,
Kimileri bilge sabrıyla âşıkın iç çekişini yazardı
Kimileri boyunları üzerindeki boyunduruğu kürk sayarak yürürdü.”

adonis3

 

KAYNAKLAR


1- Berrin Tuncel Birer, Araplar’ın yaşayan en büyük şairi ADONİS, Sabah Gazetesi, 31 mart 2013
2- Sol Haber, Suriyeli şair Adonis: ‘Bu yaşananlar bir bahar değil, tarihsel bir gerileme’, başlıklı haber, 14 Şubat 2012
3- Orhan Tüleylioğlu, Rüzgârları yapraklara verdim ben, Milliyet Sanat, 8 Mayıs 2013
4- Adonis, Kudüs Konçertosu, Yapı kredi Yayınları, 2014. Çeviri: İbrahim Demirci.

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

 

Aşık İbreti- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık İbreti mahlasını kullanan Hıdır Gürel, 1920- 1976 yılları arasında yaşamıştır. Babası köy köy dolaşarak meyve ve öteberi satarak evini geçindirmiş ve Âşık İbreti çok yoksul bir ortamda yetişmiştir. Gençlik yıllarında köşkerlik (ayakkabı tamirciliği) ve terzilik yapmış, gaz lambasında sabahlara kadar okuyarak kendini yetiştirmiştir. Çeşitli mesleklerle uğraşmıştır; saz yapıp satma, dişçekme, maden arama, fotoğrafçılık…

11878913_894158127345889_6587631995849892679_o

1960’lıyıllardan itibaren “sazın tellerinde nağmeleşen şiirler” ile tanınmaya başladıysa da yaşamı boyunca yoksulluk çekmiştir. 1967 yılında Elbistan’da “fanatik” bir grubun saldırısına uğramış, dükkanı tahrip edilmiş, canını zor kurtarmıştır.

İbreti’nin şiirlerinde insan sevgisi, sosyal adalet ve eşitlik özlemi çok belirgin olup Alevi/Bektaşi şiir geleneğinin önemli temsilcileri arasında sayılmaktadır. Şiirlerinde geleneksel dini inançları, hurafeleri, gerici ve yobaz fikirleri ince bir dille yermiştir.

İbreti’nin bu hafta için seçtiğim GELDİM isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

GELDİM
İlme hizmet ettim uykudan kalktım 
Sar
ık, seccadeyi elden bıraktım 
Vaizin her g
ünkü vaazından bıktım 
Ramazan
ı sele verdim de geldim
Karn
ım aç kalınca kederim arttı 
Hele hac kayg
ısı hayli bir dertti 
Paral
ılar hemen Hacoldu gitti 
Şeytanı taşlarken gördüm de geldim
D
ört kitabı torbaya koyup da astım 
Cennet hurisinden ilgimi kestim
 
Muskac
ı hocaya sanmayın sustum 
A
ğzının payını verdim de geldim
Akl
ım ermez ahret eğlencesine 
Sayg
ım var insanın düşüncesine 
Hayal cennetinin bo
ş bahçesine 
Softa s
ürüsünü sürdüm de geldim
İbreti emelim insana hizmet 
E
şim bana huri, evimde cennet 
Ac
ıya Hocaya kalmadı minnet 
İbriği, tesbihi kırdım da geldim

 

İbreti’nin kendi sesinden ve sazından “Geldim” şiirini dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=MQ7BSa70lJE

 

Kaynak
1- Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, İsmail Özmen, Kültür BakanlığıYayınları, 1998, Cilt 5.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİCUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşıbir DURUŞdur.

 

 

 

 

Cesaretinizi nasıl alırsınız?

Bu makaleyi PDF formatında, e-risale olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz 

 

Alman yazar N. Mahler, Der totale Rausch isimli kitabında Naziler hakkında bir dizi iddiayı gündeme taşımıştır. İddialar yeni değil, nedir, kitap faşizmin biyopolitik yanının daha iyi anlaşılmasını sağlamış görünüyor. Anlıyoruz ki, Naziler Polonya işgalinden, SSCB saldırısına kadar her cephede pervitin adıyla bilinen ve kimyasal içeriği metamfetamin olan bir “ilacı” askerlerde kullanmış; psiko aktif olan pervitinin verilmesi ile askerler terminatör cinsinden, “cesur” savaş robotlarına dönüştürülmüştür. Nazi askerlerine türlü formatlarda ve dozlarda servis edilmiştir pervitin; en bilinen şekli de tank çikolatası[1] adı verilen şekerlemedir. Savaş sonrası ülkelerine dönen yüzbinlerce askerin pervitin bağımlılığı ile yüz yüze kaldığı ileri sürülmüştür. İddialara göre II. Dünya Savaşı sonrası bölünen her bir Almanya, pervitin stoklarını Berlin Duvarı’nın yıkımına kadar ellerinde tutmuşlardır. Pervitinin sadece Naziler tarafından kullanıldığını sanmanızı istemem. ABD’nin Vietnam savaşında ve diğer pek çok operasyonda benzeri “cesaret hapları” kullandığı, kullanmaya da devam ettiğine hiç şüphe yok.

screenshot9

Görsel kaynağı: https: /www.curieuseshistoires.net/ drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/

 

“Buralarda beyaz adam istemiyoruz. Kara Tepeler benimdir. Beyazlar onları almaya çalışırlarsa savaşacağım.”

Tatanka Yotanka (Oturan Boğa) 

screenshot8

Oturan Boğa Kaynak: Pixabay

Çizgi roman okurları Amerikan Kızılderililerini cesaret sembolü olarak kabul eder. Çoğu Kızılderili kabilesi için cesaret yaşamın kaynağıdır.

Kızılderililerin ergenlik törenleri kimi kez işkence niteliğine bürünür. Günümüzde 12-14 yaşındaki oğlan çocuklarının kaburgalarının altından geçirilen kancalarla bir direğe asılması vahşice görülebilir. Nedir, bir çocuğun savaşçı ve cesur bir erkek olmasının yoludur ergenlik ayini. Öte yandan bir Kızılderili için cesaret ile “öte dünya” arasında sıkı bir ilişki vardır. Arapaholara göre ölümden sonra kişi bir tepeye tırmanır. Tepeden ötede bir nehir, ardında da bir Kızılderili köyü vardır. Nehrin öbür yanına ulaşabilirse Manitu’nun yeşil çayırlarında at binebilecektir. Bazı kabilelerin ölümden sonra kendilerine yol gösteren muskaları vardır. Beyaz adam Kızılderili’nin muskasını boynundan koparıp alırsa tüm cesaretini yok eder. Beyaz adam sadece muska koparmakla yetinmez, genç Kızılderili savaşçıların savaş çıkartmalarına sebep olmak için kaçak alkollü içki (ateş suyu) verir onlara. Ateş suyu savaşçıyı güçlü, yenilmez ve cesur “yapar”. Sarhoş ve “cesur” Kızılderililerin taşkınlıkları beyaz adamın yaptığı katliamlara bahane olur.

“Hasan Sabbah, yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir[2].” 

Amin Maalouf

screenshot7

Marko Polo portresi. 1254- 1324. Kaynak: Wikipedia

1273 yılında İran’dan geçen Marco Polo’nun seyahatnamesinde, iki dağ arasındaki vadide kurulan eşi görülmedik bir bahçe tasvir edilmiştir. Envaı türlü meyve ağaçları, görkemli köşkler, süt/bal/şarap akan çeşmeler, genç kızların şarkı söyleyip dans ettiği bir cennet tasavvurudur bahçe. Marco Polo’ya göre, özel olarak seçilmiş gençler uyuşturucu bir iksir içirilerek bu bahçeye alınmakta, uyandıklarında kendilerinin cennette olduğuna inanmaktadırlar.

Kendilerine görev verileceği zaman yeniden uyuşturulup peygamber olduğunu sandıkları şeyhin huzuruna çıkarılmakta, kendilerine verilen hançerle önceden belirlenmiş kişileri öldürmesi istenmektedir. Haşişi tarikatı fedaileri ölümü hiçe sayan bir cesaretle hedef kişiyi öldürmekte, eylemlerini gizlice ve karanlıkta değil kalabalıkta ve uluorta yapmaktadırlar. Fedailer görevlerini tamamladıktan sonra kaçmaya yeltenmemekte, kendisini bekleyen en ağır cezalara razı olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca fedailerin bu cesareti, “kafaları dumanlı” müritlere sunulan cennet bahçelerine bağlanmıştır. Çok geniş bir coğrafyada rağbet görmesine rağmen uyuşturucu hikâyesi hemen tümüyle gerçek dışıdır. Batılıların bir Ortaçağ miti olmaktan öteye gitmeyen uyuşturucu üzerine kurulu cesaret efsanesi, tarihin en büyük palavralarından biridir. Haşişi tarikatı mensuplarının bağlı olduğu İsmaili mezhebi yazarları ve ciddi Sünni yazarlar fedailerin uyuşturucu kullandıklarına dair hiçbir yazılı iddiada bulunmamıştır.

screenshot6

Hasan Sabbah. Kaynak: Wikipedia

Haşişi mezhebinin, saf delikanlıları uyuşturucuya  boğup gerçeklikten kopuk katiller sürüsü yaratan uyanık bir din simsarının hikâyesinden ibaret  olmadığını biliyoruz. 661 yılında Hz. Ali’nin öldürülmesi sonrası gelişen “Ali Şiası” yüzlerce yıl boyunca gelişerek “mesihi” karakterli bir mezhebe dönüşmüştür. Sünni Abbasilerin saltanata dayalı baskıcı yönetimleri, Selçuklu ve Moğol “istilacıların” zalimliklerine duyulan tepki; hoşnutsuz ve öfkeli bir toplum yaratmış, türeyen fanatik hareketler Şia içinde kendine yer edinmiştir. Şia’nın bir kolu olan İsmaili mezhebine bağlı Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşişi tarikatı, saltanatın, yönetici sınıfın ve Sünni İslam’ın ileri gelenlerine yönelik suikastlarla geniş bir toplumsal destek sağlamıştır. İsmaili dailerin[3]yaptıkları dini davetin benimsenmesi, en aşırılıkçı eylemlerin bile toplumsal meşruiyet sınırları içinde kalmasına sebep olmuştur. Haşişi fedailer, yaptıkları eylemlerle din ve halk düşmanı zalimlerin cezalandırıldığına, bunun karşılığında cennetle ödüllendirileceklerine körü körüne inanmışlardır.

1092 yılında bir Haşişi fedaisinin Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ’ün karşısına çıkarak onu hançeriyle öldürmesindeki cesaret, bu tarihsel perspektifle okunmalıdır.

screenshot5

Büyük Selçuklu İmparatorluğu Veziri Nizâmülmülk. Kaynak: Wikipedia

“Ölmekten korkarsan, neye yarar cesaretin?”

Gılgamış Destanı

İnsan toplulukları öfkesini nasıl olup da kargışlara aktarmışlarsa, cesarete duydukları hayranlığı ve toplumun cesur insan üretimine olan gereksinimini de destanlar, efsaneler yoluyla sözlü kültürlerine aktarmışlardır.  Dünyanın dört köşe bucağındaki destanlar şaşılası benzerlikler gösterir. Örneğin, destan kahramanının gücü yaratılıştan gelir. Amerikan efsane kahramanı Pecos Bill iki yaşındayken, tarlada çalışan annesi eve bir kaplanın girdiğini görür. Çocuk evde yalnızdır, anne “zavallı kaplan” diyerek işine devam eder.screenshot3

Kahramanların tanrısal güçleri vardır. İlyada destanında Akhilleus’a kılıç, ok vb. silah işlemez. Tek zayıf noktası topuğudur, nitekim topuğuna isabet eden bir okla ölür. Ama en önemlisi tüm destan kahramanları sınırsız bir cesarete sahiptir. Sahip oldukları cesaretin akla, izana gelir tarafı yoktur. Kırgızların ünlü Manas Destanı’ndan okuyoruz:

“Düşman yeryüzünü duman gibi kaplamıştı, gökteki yıldızlar kadar çoktu. Çinlilerin çokluğundan kara toprak görünmüyordu, gök ve güneş görünmüyordu. Bahadır Manas, Toruçar atıyla saldırıya geçip dağ gibi pehlivanları saf dışı etti, kılıcıyla kesti, dalgalar gibi gelen Çinlileri tarumar etti.”

Nedir, destanlar güç ve iktidar sahipleri tarafından kötüye kullanılmıştır. Destanların akla zarar cesur kahramanları, despotların elinde, topluma cesaret aşısı olarak kullanılmıştır. O da yetmemiş, iktidar aygıtları destanlardan marşlar üretmiştir; daha çok savaşılsın, daha kolayca ölünsün, nasılı/ne içini sorulmasın diye. Ne üzücüdür ki, aynı marşların sözlerini değiştirip cesaret üretmeye kalkan “ayaklanmacılar/isyancılar” da aynı nefret diline esir olmuştur.

Adler’e sorarsanız:

Psikiyatrist Alfred Adler’e göre bireyler hasta değil, cesareti kırılmıştır. Bu nedenle psikiyatrik  hastalıklarda psikoterapi bir yeniden cesaretlendirme sürecidir.

screenshot2

Alfred Adler (1870-1937) Kaynak: Wikipedia

Peki ya Darwin?

Bir canlının temel amacı genetik kodlarını aktarabilmektir. Evrim kuramına göre, orduların üzerine tek başına saldıran “cesur” Manas’ın genetik kodlarını aktarabilme şansı düşüktür. Bir canlının hayatta kalabilme ve kodlarını aktarma olasılığı, tehlike durumunda nasıl, nereye kaçabileceğini planlayabilme ve gereğinde cesurca savaşma kararındaki yanılmazlığına bağlıdır.

screenshot

Charles Darwin, 1809-1892. Kaynak: Pixabay.

Son Söz: Homo Sapiens Neandertal insana karşı.

Cesaret, birey bazında meydan okuyabilme becerisi olarak alkışlanabilir ama abartmadan! Elli bin yıl önce Homo Sapiens, Neandertal insanla karşılaştığında hayatta kalan taraf olmuştur. Muhtemelen bu “başarısının” sebebi, daha kuvvetli ve meydan okuma becerisinin yüksek olmasından kaynaklanmıyordu. Homo Sapiens bu “başarısını” büyük ölçüde grup iletişiminde ve kolektif davranışlarında belirgin hale gelen, kültürel kodlarına aktardığı cesaret becerisine borçludur. Günümüzde gereksinim duyduğumuz cesaret tam olarak budur.

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Mukavemet Dergi’nin Mart 2017 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır.

 

 

DİPNOTLAR

[1]Panzerschokolade

[2]Amin Maalouf, Semerkant.

[3]Dai: Misyoner

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1- Bernard Lewis, Haşhaşiler, Kapı Yayınları, 2014.

2- Alice Marriot/ Carol K. Rachlin, Kızılderili Mitolojisi, İmge Kitabevi, 1994.

3- Dee Brown, Kalbimi Vatanıma Gömün, e yayınları, 1973.

4- Keneş Yusupov, Manas Destanı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2009.

5- Jean Bottero, Gılgamış Destanı, Yapı Kredi Yayınları, 2013.

6- Homeros, İlyada, Sander Yayınları, 1981.

7- G. Martina, Pecos Bill, İyigün Yayınları, 1967.

8- Ali Tufan Koç, İnsanlık Tarihinin En Kötü Kafası, Hürriyet Pazar, 27 Eylül 2015.

9- Ülkü Kara Düzgün, Türk Destanlarında Merkezi Kahraman Tipinin Tipolojisi, Folklor/Edebiyat, Cilt: 18, sayı: 69, 2012/1

10- Bekir Avcı, Korkuya Karşı Umut ya da Cesaret Bulaşıcıdır, Birikim Dergisi, 10 Nisan 2017.

11- Bengü Ergüner- Tekinalp, Adleryan kuramın pozitif psikoloji bağlamında değerlendirilmesi, The  Journal of Happines & Well- Being, 2016, 4(1), 34-49.

12- Amin Maalouf, Semerkant, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

13- Drogues de guerre – 2. Nazisme et dépendance, https: // www. curieuseshistoires. net/drogues-de-guerre-2-nazisme-dependance/