EBE ODAKLI BİR SAĞLIK POLİKASI DÜŞÜ

5 Mayıs, Bugün Dünya Ebeler Günü.

“Bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş”
                                                                                                            Ece Ayhan

Yıllardır her ebeler günü ve  haftasında bir kaç cümle yazmak isterim ebeler için, her defasında neresinden tutacağımı/başlayacağımı bilemediğimden yığılır kalır ellerim klavye üzerine. Zor iştir ebeler üzerine yazmak daha da zoru iyi bir ebe olmak….

Yazdığım bu yazıyı ebeler üzerine bilimsel, akademik verilere dayalı, derin toplumsal analizler içeren, ders veren bir makale olarak düşünmeyin lütfen, ebeler üzerine kendimle konuşur/dertleşir gibi yazdım/yazıyorum.

Eskiden anadan kıza aktarılan çok eski bir meslek ebelik, hekimlikten de eski, nasıl eski olmasın, insanlar hastalıklarla boğuşmaya başlamadan çok önce üremeye, doğurmaya başlamışlar. “Anadan kıza aktarılan” deyince dudak büküp küçümsemeyin, böylesi bir mesleki eğitimin 10, 20, 30 yıl sürdüğünü düşünmek pek de hatalı olmasa gerek.
Ebelik mesleğinin kutsal veya daha doğru bir deyişle “tabu” bir yanı olmuş geçmişte. Bu dokunulmazlığın işaretlerini erkek küfürlerinde görmek mümkün. Özellikle genç/ergen erkeklerin kendisine edilen bir küfürdeki kırmızı çizgisi ana ve ebedir. Annesine ve ebesine küfredilen genç erkeği zapt etmek, kırmızı görmüş boğayı durdurmaya benzetilebilir. Ebelik mesleğindeki erezyonla birlikte bu tabunun yıkılıp gittiğini, saygınlığın da  paspas olduğunu söyleyebilirim. Bu saygınlık yitimi yeni değil, 3-5 yılın meselesi de değil. Bir toplumun sağlık denilince tek anladığı tedavi olmak, sağlığa yüklediği anlam da hastalığı iyileştirmek olunca, sağlık profesyonelleri hekim merkezli, uzmanlık odaklı olmak zorunda olacaktır. Bu satırları okurken, bazılarınızın kaşınızı gözünüzü oynatmaya başladığını sanıyorum. “Ama nasıl yani, hasta olunca doktora gidilir, hatta uzmanına ve hatta profesörüne, olsa ordinaryüsüne gidilir” diyorsunuz. Çoğumuzun baktığı ve şartlandırıldığı yerden bakınca çok normal görünüyor. Nedir; bir toplumun tüm yapılanması tüketime, “güçlü” olanın iktidarına, emeğin ve bedenin acımasız sömürüsüne dayanır ve tüm ideolojik aygıtlar da bu güç ilişkilerinin sürdürülmesi için iktidarın emrine verilirse, sağlıktan anladığımız tek şey tedavi etmek olacaktır. Önceliğimiz tedavi etmek, tedavi ederken tüketmek, tüketince de iliğini kemiğini sömürmek olunca, sağlığa ilişkin tüm politikalar hekimin, dahası iyice uzmanlaşan, uzmanlaştıkça da kıymetlenen hekimin üzerine kurulur.

Lise üzerine dört yıllık lisans eğitimi alan bütün meslek grupları, bağımsız bir meslek sahibi olur. Mühendis, öğretmen, avukat vb olunur, ebeler ise bir tür hekim yardımcısı olur. Sağlık ocağı hizmet modelinde, özellikle büyük kentlerde, ebeleri, kucağında dosyalarla kimsenin eve almadığı kayıt görevlisi yaptık. Sağlık Bakanlığı kadrolarındaki adları “yardımcı sağlık personeli” oldu. Sağlık ocaklarının yerini Aile Sağlığı Merkezleri aldı, tedavi ve tüketim üzerine kurulmuş sağlık sistemimiz, tüketen ve tükenen bir toplumun çekirdek sağlık çalışanını, yani aile hekimini sahneye sürdü. Ebeler bu kez de “aile sağlığı elemanı” oluverdiler. Daha da acısı aile sağlığı merkezlerine çaycı, sekreter ve temizlik elemanı da oldular, olmak zorunda bırakıldılar.

Yıllar önce evlenecek çiftlere yönelik bir “evlilik öncesi danışmanlık merkezi” kurmuştum. Zehir gibi, genç, fıkır fıkır, dinamik, çok iyi yetişmiş, bilgili, donanımlı ebe arkadaşlarım bu merkezi çalıştıracak ve yöneteceklerdi. Evlenecek genç çiftleri karşılarına alacaklar ve onları, üreme sağlığı, aile planlaması, akraba evlilikleri, kalıtsal hastalıklar, kan uyuşmazlığı, ilk gece, evlilik mitleri vb konularda eğiteceklerdi. Yerel basından da geldiler, heyecanla anlattım onlara amaçlarımızı. Ama çalışanlarımızı tanıtınca buz kesti ortalık. “Ebe, sadece ebe mi” dedi gazeteciler. “Evet ebe, sadece ebe” demedim, diyemedim. “Ebe dediğime bakmayın, üreme sağlığı uzmanı onlar” demek zorunda kaldım.

Orhan Kemal’in “Tersine Dünya” isimli bir romanı vardır, erkek ve kadın rolleri tersine dönmüştür; erkekler evde, kadınlar sokakta. Bu tersine dönmüş ilişkiler, romanı bir mizah yapıtına çevirir, çevirir ama değişen sadece kadın ve erkeğin yerleridir. Yani kadınlar, erkeğin rolüne sahip olacak ama düzen değişmeyecektir. Oysa böyle bir dönüşümün, tüm yaşamı değiştireceğinden eminim. Ama bunu başka bir yazımda anlatacağım. Tersine Dünya romanından arakladığım bir düşüm var. Ece Ayhan’ın, “Ters çevrilmiş bir kum saati…” dizesi benim bu düşümün bir sembolüdür. Evet şimdi,  bir an için bildiğiniz her şeyi unutun, evet her şeyi, tüm sağlık sisteminin ebe odaklı olduğunu varsayın. Olur mu öyle şey demeyin, hayal gücünüzü zorlayın iyice. Sağlık sisteminin ebe odaklı olduğu bir toplum, tüketim ve sömürü üzerine kurulmuş olamaz, tüm canlıların yaşamı kutsal olur, sağlık hizmeti tüm önceliğini hastalık üretmeyen bir toplum düzeni kurmaya kullanır. Ebe odaklı bir sağlık sisteminde, hekimler ebenin yardımcısı olmaz, tam tersi birlikte çalışmanın keyfini çıkartırlar. Ebe odaklı sistem, kadını güçlendirir, kadına şiddet trafik kazasından az olur, zaten trafik kazası da olmaz! Ebenin sağlık sisteminin merkezine yerleşmesi,  gebenin güçlenmesini, sezeryanların çok azalmasını, bebeği, çocukları hasta etmesi olası tüm çevresel etmenlerin ortadan kalkmasını ve hatta, abartmıyorum, savaşları da ortadan kaldırır.  Belki en büyük savaşlar, aynı bluzu giymiş iki ebenin birbirini kötü kötü süzmesinden ibaret olur. Elbette biliyorum, bir düş bu, belki de masal, ama düşleri olmayan bir insanın geleceği de olmaz, umutları da.

Değerli ebe arkadaşlarım, bu düzen böyle gitmez, daha etkili, çok donanımlı, şiirden, müzikten, sinemadan, edebiyattan, siyasi ideolojilerden, tarihten yana bilgili; insan, çocuk, engelli, hayvan haklarına duyarlı; biraz gözü kara, cesur, yürekli aydınlar olmak gibi tarihi bir sorumluluğunuz var. Nedir, ebe yetiştiren ebelerin yani ebelik eğitimi veren eğitimcilerin de bu donanıma ve tüm ebelik rollerini ve eğitim müfredatını sorgulayacak bir vizyona  sahip olmaları; olmazsa olmazımız olmalıdır. Meslektaşlarım beni topa tutacaklar biliyorum, ama yine de söyleyeceğim. Bu ülkenin geleceği için en çok güvendiğim iki meslek grubu var, biri öğretmenler, diğeri de ebeler…

BİR BAŞKADIR GAVUR İZMİR’İN EMEK BAYRAMI

İstanbul ve İzmir, 1 Mayıs kutlamalarına bakarak bu iki büyük kentin aynı ülkede    olduğunu söylemek, kabullenmek hiç kolay değil. 1 Mayıs günü Pasaport’tan başlayıp Gündoğdu Meydanı’na kadar Emek Bayramı kutlamalarının içinde yer aldım. Gerçek bir renk cümbüşüyle bezenmiş, heyecanlı, umutlu çok sesli bir karnaval havasındaydı İzmir. Farklılıkların birbirleriyle bu denli iyi kaynaştığı kaç şehir vardır Dünya yüzünde bilmek isterim, üstelik ülkenin dört bir bucağına ekilen nefret tohumlarına rağmen. Afişlerdeki Lenin, Hikmet Kıvılcımlı, Mahir Çayan, Che Guevera ve Atatürk resimleri sanki canlanıp kordonda hep birlikte kahve içmeye inivereceklerdi.  Birbirlerinden oldukça farklı görüşlere sahip sendika, dernek, platform, siyasi parti, meslek odası vb oluşumların, birbirlerine karşı duruşlarında bir aldırışsızlık veya daha doğru bir deyişle “eh onların da burda olması iyi tabii” diye formule edilebilecek bir barış duygusu egemendi meydana.
 Meydanın genel görünüşünün tasvirini tamamladığıma göre, herkesin bildiği veya tahmin edebileceği nutuk, slogan ve çağrıları da “pas” geçerek ayrıntılara geçiyorum.
Pasaportun karşısında bir karakol vardır, ünlü Kantar Karakolu. Karakolun önünde çevik kuvvet polisleri, demokrasimizin kantar topuzu bozulmuş ayarlarına koltuk değneği yapılmışlar. Polisler, ellerinde kalkanlar, başlarında kaskları olsa da aldırışsız, lakayıt ve hatta bezgin izliyorlar yürüyen grupları. Öyle ki, bazıları kalkanları ve kaskları fora edip yığmışlar bir kenara. Birden irkiliyorum, gruplardan biri var güçleriyle haykırıyor, “katil polis” sloganlarıyla. Koşulların, olayların gerektirdiği bazı yerlerde böylesi sloganların kaçınılmazlığını kabul edebilirim. Ama o koşullarda bu sloganların tahrik edici ve ötekileştirici  olduğu kanaatindeyim. İlle de protesto isteniyorsa, alkışlayarak da yapılabilirdi. Meydana girişte üst arama işleminin gerekliliği çok tartışılır. Provokasyon amaçlı olarak silah, bomba vb girişi engellenmek isteniyor ve samimi olarak tek amaç buysa, bu görev Düzenleme Komitesi tarafından görevlendirilen bir ekip tarafından kolaylıkla yapılabilirdi. Oysa HDP’lilerin üstlerini aratmak istemeyişleri can sıkıcı bir arbedeye sebep olmuş.
 Hava güzel, atmosfer harika ama katılım yetersizdi. Kaç kişiydi konusunda tahmin yeteneğim kötüdür. Sanırım 10 bin, 20 bin kadardır. İzmir’e yakışıyor mu bu sayı? Hayır. 1 Mayıs öncesi twitterda, “Emek Bayramı” mesajlarının azlığından ve cansızlığından dert yanmış, “gençler yine aşk triplerine daldı” diye yazmıştım. Bir genç kızın bana cevabı nefisti, “ne yapalım yani, twitera molotof kokleyli mi atalım”. Anlaşılan 30 Mart seçim sonuçları bir umutsuzluk rüzgarı estiriyor.
Bir grup genç, çoğu erkek, kırmızısı çok, dili sert afiş ve flamaların altında yürüyor. Genç dediğime bakmayın, en yaşlısı onyedi yaşında. Yüzlerini poşularla sarmışlar. Hava güzel, bir gömlek bile çok geliyor bana, poşulardan terleyen çocukların terlerini silecek annelerini arıyor gözüm. Aklıma William Golding’in ünlü romanı geliyor; Sineklerin Tanrısı. Issız bir adaya düşen bir grup çocuğun, sağduyu ve şiddet arasında nasıl bocaladıklarını anlatıyor. Okumadıysanız kaçırmayın.
Enternasyonel Marşı okunuyor. Eller yumruk olmuş, bilenler marşa eşlik ediyor. Hemen önümde sevgili oldukları belli genç bir çift var. Yirmili yaşların başında ya var, ya yoklar. Delikanlının sol, kızın sağ kolu havada. Marş biter bitmez delikanlı çatıyor sevgilisine, “devrimciler sol kolunu kaldırır” diye. Eyvah diyorum kendime, çünkü benim gençliğimde bu cümleyle başlayan bir tartışma, Lenin, Mahir Çayan, Mao’dan yapılan alıntılarla sürer ve “devrimci ikna” yetmezse küçük yumruklaşmalara kadar giderdi. Bizim köprülerin altından okyanuslar geçmiş anlaşılan. Delikanlının sevgilisi  İzmir’in bıçkın kızıydı, “amma abartıyorsun sen de, ne alakası var hangi kol kalkmış” deyiverdi. Tartışma bitti. (Laf aramızda genç kızı takdir ettim ama delikanlıya üzülmedim değil).
İzmir Emek Bayramı’nın en çok ilgi çeken grupları arasında Anti Kapitalist Müslümanlar olduğunu söyleyebilirim. “Mülk Allah’ındır”, “sınıfsız toplum”, “hem paraya hem Allah’a kulluk edilmez” döviz ve afişleri pek çok kişi tarafından ilgi ile izlendi. Pek çok kişinin anlamadığını sandığım, “Kenz Ateştir, İnfak Et Özgürleş” afişinin cep telefonlarıyla en çok kaydedilen kare olduğunu sanıyorum. Anlamı da şu: Mal, mülk, para ateştir,  Allah yolunda harca ve özgür ol. Komünizmin temel kavramlarının, humanizm ve islamiyet ile bir araya getirilişindeki gaye ve çabayı takdir ediyor ve sempatik buluyorum. Ama mülkiyete dayalı olmayan böyle bir sınıfsız toplumun, kendi ruhban sınıfını yaratacağını düşünüyorum. Bu yönetici ruhban sınıfının, kurallarını Kuran’dan alan bir din devleti kurma hedeflerine oldukça  mesafeli durduğumu da söylemek isterim.

ÇOCUK CİNAYETLERİ İLE BAŞLAYAN ÖLÜM CEZASI TARTIŞMALARINDAN KAYGILIYIM.

Adana’da altı yaşında bir çocuğun vahşice öldürülmesi sonrası idam cezası tartışmaları alevlendi. Cinayet şüphelisi olarak yakalanan S.A, yirmi yaşında ve çocuğu işkence ederek öldürdüğü iddia ediliyor. Failin, çocuğun ablasına talip olduğu ve reddedilince intikam almak için cinayeti işlediğine dair haberler, toplumda ciddi bir infial yaratmış durumda. Özellikle sosyal medyadan, idam cezası geri gelsin, çocuk katilleri asılsın sesleri  yükseliyor. İdam cezası isteyenlerin, öldürülen çocuklar üzerine kurdukları duygusal argümanlara karşı durmak pek kolay görünmüyor. Üstelik idam cezasının geri gelmesini isteyenler arasında hekim, hukukçu ve öğretmen/akademisyen gibi insan hayatı üzerinde karar verme sorumluluğu olan meslek gruplarından olanların çokluğu beni çok kaygılandırmış durumda. Bu yazıyı kaleme alma sebebim de bu kaygıdır.
İdam cezasının mantığını anlamak zor değil. İnsanın toplumsal bir varlık olması kuralları, kuralların çiğnenmesi de önce cezayı sonra da giderek karmaşıklaşan hukuk sistemlerini getirmiş, geliştirmiş. Toplumun ilk koyduğu kurallar din ve inanç merkezli olunca, hukuki düzenin dinsel bir vesayet içinde olması kaçınılmaz olmuş. Engizisyon ve şeriata bu noktadan bakınca taşlar  yerine oturuyor. Ama hangi dinsel ve/veya laik bir zemine oturursa otursun tüm hukuk kurallarının ortak bir yanı var: Toplum vicdanında açılan yaraların ve oluşan gerilimin tedavisi. Toplum vicdanının kabaran öfkesini dindirmenin en basit ve ilkel yolu “kısas” olmuştur. Yani “göze göz, dişe diş”. İlk yazılı belgeleri Hammurabi Kanunları’nda görmek mümkün.
İdam cezası, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi insanlık tarihi kadar eski, üstelik çoğu zaman sadece bir canı alı vermekten ibaret değil. Hatta idam cezasının işkenceden arındırılmasının oldukça yeni olduğu bile söylenebilir. (Özellikle İslam ülkelerinde en çok uygulanan idam şekli olan “asarak öldürme”, uygulanış şekline göre uzun süren bir işkenceye dönüştürülebilmektedir.) Tarih boyunca, insanın aklını ve kanını donduran işkence yöntemleri ile birlikte uygulanmış ölüm cezası. Derisini yüzme, ateşte yakma, kazığa oturtma, vahşi hayvanlara parçalatma, çarmıha germe, boğma en yaygın olanları. Ölüm cezasının ağır işkenceler eşliğinde uygulanmasındaki temel amaç, “ibret olması” ve kötülüğün bedenden arındırılması gösterilmiştir. Oysa işkencenin gayesi otoritenin gücünü göstermektir.   Basit ve ilkel bir toplum için “kısas” oldukça kolay anlaşılabilir bir cezalandırma yöntemidir. Ancak güç ve iktidar ilişkilerinin değiştiği toplumlarda suçun vasıfları, yorumlanması ve suçlu kavramı değişmeye başlar. Bazı hallerde, iktidara karşı çıkmak ve/veya onun en büyük ideolojik aygıtı olan din kurallarına direnmek en ağır suçlardan biri oluverir. Bu nedenle ilkel toplumdan günümüze doğru gelirken; güç, iktidar ve mülkiyet üzerine kurulu bir hukuk sistemi kurulmuştur. Jonathan Swift, 17. yüzyılda yazdığı Gülliver’in Gezileri romanında, Devler Ülkesi’nden bakarak, İngiltere hukuk sistemini yerden yere vurur, hatta alay eder, ama yine de sınıfsal temelli bir hukuk sistemi eleştirisi yapmaya cesaret edememiş veya o bilinç düzeyine ulaşamamıştır. Ortaçağdan itibaren idam cezası ile toplum vicdanı arasında ilişki kurmak giderek zorlaşmıştır. Michael Zeveco, Pardayanlar isimli, 16. yüzyılda Fransa’da geçen on ciltlik romanında, Greve Meydanı’nda  işkence ile birlikte yapılan idam cezalarını anlatır. Cezalar binlerce kişinin gözü önünde yapılır, halkın seyirci olması ile bir caydırıcılık da umulmuştur. Ancak toplum vicdanının bir türlü rahatlamadığını gösteren çok önemli bir işaret vardır romanda: Toplumdan dışlanan cellatlar. Cellatlık, iyi gelir getiren ama saygınlığı olmayan, korkulan, toplum dışına itilmiş bir meslektir ortaçağda. Osmanlı dönemi İstanbul’unda cellatların mezarlıkları bile ayrı tutulmuş, mezar taşlarına kimlikleri yazılmamıştır. Cellatlık mesleğine gösterilen bu aşırı tepkisel refleks, idam cezasının toplumsal vicdanı onarmadığı bir yana kangren ettiğinin önemli delillerinden sayılmalıdır. Ivo Andriç’in  Drina Köprüsü romanında, kazığa oturtulacak mahkum yakınlarının cellatlara rüşvet verme çabasını okuruz dehşetle. Rüşvetin amacı kişiyi kurtarmak değil, çabuk ölmesini sağlamak içindir.  Ortaçağ’ın işkencelerle dolu idam cezalarının bile caydırıcılığı olmadığı da ortadadır. Üstelik hem ceza hem de suç, her toplumda, devirde ve yönetimde değişmiştir.
1876 yılında Sultan Abdülaziz tahttan indirilerek yerine V.Murat getirilir. Sultan Abdülaziz, kısa süre sonra damarlarını keserek intihar eder. Abdülaziz’in kayınbiraderi olan Çerkes Hasan isimli bir genç subay, büyük bir teessüre kapılarak Mithat Paşa’nın konağını basar ve Abdülaziz’i tahttan indiren paşalara kurşun yağdırır. Başta Hüseyin Avni Paşa olmak üzere beş kişi ölür. Çerkes Hasan iki gün sonra idam edilir. Ancak Murat’ın kısa süren padişahlığı sonrası tahta çıkan II. Abdülhamit, Abdülaziz’in  intihar etmediğini ve Çerkes Hasan tarafından öldürülen paşaların, Sultan Abdülaziz’i öldürttüğünü ileri sürer. Beş kişinin katili Çerkes Hasan, Abdülhamit tarafından kahraman ilan edilir, şehitliği yapılır ve asıldığı ağaç sökülür. İşlediği eylem değişmediği halde, suçun tüm niteliği, yorumu değişmiştir.
Dreyfus Davası da önemli bir örnektir. 1894 yılında, Fransa’da, asılsız bir ihbar nedeniyle Yüzbaşı Dreyfus vatana ihanet ve casuslukla suçlanır. Rütbeleri sökülür ve Şeytan Adası’nda hapse mahkum edilir. Hakkındaki delillerin yetersizliği ve aksini gösteren açık bulgulara ve itirazlara rağmen Dreyfus Davası bir türlü bitmez. Yıllar sonra Emile Zola’nın,  “Suçluyorum”  başlıklı yazısı üzerine yeniden yargılanır ve 1906 yılında beraat eder. 12 yıl hapis yatmıştır.

1950’li yıllarda İngiltere’de idam edilen üç kişi, günümüzde yapılan DNA incelemeleri sonunda “beraat etmiştir”. Günümüzde hala idam cezasını uygulayan ABD’de bu tür adli hataların sayısının çok daha fazla olduğu bilinmektedir.

İdam cezasına karşı olanların önemli savlarından biri de, bu cezanın bir insan hakkı ihlali olmasıdır. İdam taraftarları ise “bu tür” bir suç işleyenlerin insan sayılamayacaklarını iddia ederler. Nedir; insanın tanımı üzerinden yapılan yaftalama, baskıcı rejimlerin en tehlikeli ideolojik enstrümanlarından biridir. İnsanın tanımına dair siyasi/felsefi/ahlaki yorumlar, ötekileştirdiği herkesi insan tanımından çıkarabilir, onu her türlü insanlık dışı uygulamaya reva görebilir.
– Kölelik dönemi Amerika’sında zenciler,
-Müslümanlar için müslüman olmayan gavurlar, hristiyanlar için kafirler, 
-Engizisyon döneminde (sonrasında da) farklı dini görüşe ve yaşam tarzına sahip olan herkes,
-“Doğrudan demokrasi” ile yönetilen antik yunan şehir devletlerinde  köleler,
-Nazi Almanyası’nda engelliler, eşcinseller, yahudiler insan tanımının dışında bırakılmıştır.

Oysa insan olmak doğumla kazanılmalı ve hiç bir koşulda bu tanım tartışmaya açılmamalı ve sorgulanmamalıdır. 19. Yüzyılda ölüm cezasına ilk karşı çıkanlardan biri olan Victor Hugo, yazdığı “Bir Ölüm Mahkumunun Son Günü” adlı eserinde, idam cezasını, “insan olmak” açısından başarıyla sorgulamış ve idam cezasının Avrupa’da kaldırılmasının mimarlarından biri olmuştur.
Başa dönelim; altı yaşında bir çocuğun vahşice öldürülmesi sonrası, sosyal medyada idam cezası isteyenlerin sesleri giderek yükseliyor. Aslında çocuk cinayetleri karşısında gelişen toplumsal gerilimin en büyük sebebi, ülkemizde hukuka olan güvenin yerle bir olmasıdır. Failin iyi halden aldığı indirimler, zaman zaman çıkan genel aflar ve en önemlisi hukukun iktidarın sopasına dönmüş olması,  idam cezalarına olan talebi arttırıyor. Üstelik toplumumuzda yaratılan ötekileştirme, farklılıkların nefrete dönüştürülmesi, intikam kültürünün hortlatılması, bireylerin şiddet eğilimlerinin tavan yapmasına sebep olmuş durumdadır. Toplumun ölüm cezası isteği, toplumsal şiddetin en uç boyutu olan linç kültürünün hızla geliştiğine delalet etmektedir. Linç kültürünün gelişmesi, o toplumda ahlaki, hukuki, siyasi çürümenin en belirgin özelliklerinden biridir.  İdam cezası caydırmamaktadır; bu konuda yapılmış pek çok çalışma var, caydırıcılık açısından çok uzun hapis mahkumiyeti ile idam cezası arasında fark olmadığı sosyal çalışmacılar tarafından gösterilmiştir. Kaldı ki pek çok cinayetten sonra katilin intihar etmesi, ölüm cezasının faydasızlığının açık kanıtıdır. Oysa, idam cezaları toplumsal şiddet ve intikam duygularını besler ve keskinleştirir. Hele hele, bizim gibi, hukukun siyasal hasımları ortadan kaldırmak için kolayca kullanıldığı bir ülkede, idam cezası, Pandora’nın kutusunu açmak anlamına gelir. Vicdanlarımızı rahatlatmak için serbest bırakılacak olan bu azgın ejderha, er veya geç, güç ve iktidar ilişkilerinin emrine girecektir. İşte o zaman, ilk katledilecek olan, toplum vicdanının bizzat kendisi olacaktır.

BİR PLAKETİN MUTLULUĞU

Değerli dostlar, bir yılı aşkın bir süredir BORKAD              (Bornova Kadınlar Sosyal Kültürel Yardımlaşma Derneği ) ile birlikte çalışıyorum. BORKAD tarafından organize edilen pek çok etkinliğe konuşmacı olarak katıldım. Medya ve Kadın, Çocuklara Yönelik Şiddet ve İstismar, Kurtuluş Savaşı’nda Kadınlar, Kadına Yönelik Şiddet, Obezite ve Obezitenin Sosyal, Kültürel Dinamikleri, Çocuk ve Ergenlerde Bilgisayar Kullanımı, Dilekçe Yazma konularını çok farklı topluluklara anlatma fırsatı buldum.

Son üç aydır da BORKAD’ın  “ŞİİRLİ GÜNLER” etkinliklerini karınca kararınca destekliyor ve yönetiyorum. Doğal olarak bütün bu yaptıklarımı da gönüllü olarak yürütüyorum. Konuştuğum  konferansların bir çoğuna çalıştığım kurumdan yıllık izinlerimi kullanarak katıldım. Benim tek ödülüm, konuşmamın bitiminde dinleyenlerin yüzünde gördüğüm gülümseme ve ışıltı olmuştur. Ancak BORKAD’lı dostlarım, bana fazlası ile yeten ödülümü yeterli görmeyip beni bir plaket ile onurlandırdılar. Başta BORKAD Yönetim Kurulu Başkanı Gülçin Kula  olmak üzere tüm BORKAD’lı dostlarıma kucak dolusu teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum.

TEK UMUDUM MARQUEZ’İN HORTLAMASI

Günlerdir kıvranıyorum, yazıp yazmama konusunda. Ama dayanamayıp yazacağım. Bir kaç gün önce ölümü ile birlikte tüm sosyal medyayı bir Marquez furyası kapladı. Ona ait olmayan ucube metinler, mektuplar, sakızlardan çıkan manilere benzer yazılar sosyal medya gruplarını, kapak fotoğraflarını sarmış durumda. Öyle tüm kitaplarını falan değil, bir kitabını okumuş olan herkes bu tavşan fallarından çıkmışa benzer yazıların Marquez’in olmadığını anlayabilir.

Üniversite mensubu olmasam da yıllardır üniversitelerde ders, söyleşi, konferans veririm, aralara mutlaka Türk ve Dünya edebiyatından bir kaç yazar sıkıştırırım, 50-100 kişilik gruplarda Marquez ismini duyan ya bir kişi ya da iki kişi çıkar… Zaten dizi seyretmekten kimin kitap okumaya vakti var. Zorla okutturduklarımın çoğu da “otuz sayfa anca okudum, çok sıkıcı” derlerdi. Şaşılacak bir yanı yok elbette, Marquez, Cin  Ali’den sonra iki kitap okumuş, “hadi üçüncüsü de Başkan Babamızın Sonbaharı olsun” diyen biri için oldukça çetin bir yazardır. Elbette küçümsemiyorum, ama Marquez’in hakkını vermek için biraz altyapı iyi olur kanısındayım. Sonuç olarak İspanyolca’yı Don Kişot’tan sonra en iyi kullanan bir yazardan bahsediyoruz. Oysa dışardan biri bizim sosyal medyayı izlese, ülkemizde Marquez kürsüleri kurulmuş, ortaokul ve liselerde zorunlu ders konmuş sanacak. Akşam iş/okul çıkışı kafelerde “selfie” çektirip, akşam yemeğinden sonra dizilerin başına geçen ve reklam arasında sosyal medyada Marquez paylaşan bu iki yüzlü insanlardan oldukça sıkıldığımı söylemek zorundayım. Sakın ola ki yanlış anlamayın, benim derdim Marquez’i okumayanlarla değil, hiç okumadığı halde Marquez üzerine doktora yapmış edalarda pop/arabesk karışık aforizmaları sosyal medyada sallayanlaradır sözüm.

Değerli okur, genellikle eleştirirken bu kadar sert değilimdir, ama konu Marquez olunca dayanamadım, bu seferlik hoş görün.
Dedim ya, tek umudum kaldı, hortla Marquez, hortla.

AÇEV VE BORKAD’DAN BAŞARILI BİR PROJE: ÇOCUĞA ŞİDDET VE İSTİSMAR

AÇEV ve BORKAD (Bornova Kadınlar Sosyal Kültürel Yardımlaşma Derneği ) işbirliği ile sessiz sedasız  sürdürülen önemli bir eğitim projesi var. Proje kapsamında, AÇEV tarafından okuma yazma kursu eğitimi verilen kadınlara “Çocuk İstismarı ve Şiddet” konulu seminerler düzenleniyor. Seminerler BORKAD’ın eğitim gönüllüleri tarafından veriliyor. Bu konudaki (şimdilik) tek eğitim gönüllüsü olmam nedeniyle,  eğitimleri ben veriyorum. Bu hafta Bornova Batıçim İlkokulu’ndaydık. AÇEV Saha Sorumlusu Kamile Taşkın Arman , BORKAD Yönetim Kurulu Başkanı Gülçin Kula  ve Yönetim Kurulu Üyesi Melahat Arslan da bana eşlik etti. AÇEV’in yaklaşık 20 kursiyeri ve kurs öğretmeni Dilek Yüzer de eksiksiz katılımla gelmişlerdi. Okul Müdürü Kemal Ceylan’ın güleryüzlü, ilgili evsahipliği, konferans salonunun eksiksiz düzeni çok başarılı bir organizasyona işaret ediyordu. Bu mükemmel eğitim planlaması hiç kuşkusuz başarılı AÇEV Saha Sorumlusu Kamile Taşkın Arman’ın imzasını taşıyordu. Kamile Hanım’ın şahsında tüm AÇEV ailesini kutluyorum.
Katılımcılarımız okuma yazma kursiyerleri olunca,  hazırladığım sunum tamamen resim ve videolar üzerine kurulmuştu. Bir saati geçen sunuma rağmen katılımcıların dikkatinin dağılmayışının en önemli sebebinin kadınların bu konudaki bilgi susuzluğu olduğu kanaatindeyim.

TEŞEKKÜRLER

Mükemmel organizasyonu için öncelikle AÇEV Saha Sorumlusu Kamile Taşkın Arman’a, Okul Müdürü Kemal Ceylan’a, Okuma Yazma Kurs Öğretmenleri Dilek Yüzer ve Reyhan Atalay’a, BORKAD Yönetim Kurulu Üyeleri Gülçin Kula ve Melahat Arslan’a  kocaman teşekkürler ediyorum.

EN DİPTEKİ NOTLAR VE EK TEŞEKKÜRLER.
Her ne kadar okuyamayacak olsalar da  iki teşekkür mesajım daha var.
I- Çocuklara yönelik şiddet ve istismar konusunda çalışmam için beni yüreklendiren, teşvik eden hatta itekleyen, çocuk oyuncakları ve oyuncak silahların bu konuya dahil edilmesini öneren, “Jean Piaget okumadan bu sunum hazırlanmaz” diye tutturan rahmetli Alphan Durusoy’a (Kazım Baba) çok çok teşekkür ediyorum, ışıklar içinde yatsın.

II- Çalışan/çalıştırılan/dilendirilen çocuklar, çocuk tacizi ve istismarı vb. alanlardaki hukuki düzenlemeler konusunda bana yol gösteren, eğiten Av. Ayşen Soydan’a da çok teşekkür ediyorum.

BİR İNTİHAR VE BİR İNSANIN GÖLGESİ: ALPHAN DURUSOY

Onunla ne zaman ve nasıl tanıştığımızı bile pek hatırlamıyorum. Ama mutlaka internetten sonra, çünkü bütün iletişimimiz digital dünyada gerçekleşti. Gerçek adını bile unuturdum çoğu kez, adı Kazım, daha çok bilinen ikinci adı ve soyadı bende saklı. Aile içindeki adı Kazım Baba, bu adı ona kızı takmış, oysa onu yetiştiren üvey babasına hep baba demiş, biyolojik babasına ise Kazım Baba’yı yeterli görmüş. Dedim ya onu digital dünyada tanıdım, zaten hemen tümüyle o dünyada yaşıyordu. Kullandığı başka takma adlar da olmuş ama onları herkesten saklardı. Ben onu hep Alphan Durusoy olarak tanıdım. Çalışmaya hiç bir zaman ihtiyacı olmamış, aileden kalan ve sayısını kendisinin bile bildiğini sanmadığım ev ve dükkan kiraları ile yaşıyordu.

Aslında uzun yıllardır dünyadaki varlığı yaşamak değil, nefes almaktan ibaretti. Bütün hayatı büyük bir evin tek odasında geçiyordu. Hiç durmadan değişen erkek/kadın yardımcı elemanları vardı, ama üç aydan fazla dayanan olmazdı, olamazdı. Normal ücretlerinin iki katını verdiği elemanlar bile ona dayanamaz kaçarlardı. Sadece ev işçileri mi, zorunlu hallerde iletişim  kurmak zorunda kaldığı hekimler, avukatlar vb meslek erbapları bile ondan yaka silkerdi. Bu yüzden basit bir hastalık yüzünden günlerce sürünür, eften püften hukuki sorunlarda bile yalnız kalır ve davayı kaybederdi. Gerçek dünyadaki geçimsizlik ve huysuzluğu onu varlık içinde yokluğa, kalabalık bir aile içinde yalnızlığa sürüklemişti.
Hep böyle miydi? Hayır veya en azından sanmıyorum. Çok iyi bir eğitim görmüştü, üç yabancı dili o dillerde küfür edebilecek, felsefi metinlerini okuyup tartışacak kadar iyi bilirdi. Hem sosyoloji hem de sinema eğitimi almış, sadece biri bile pek çok insanın rüyalarını süsleyecek üniversitelerde hem lisans hem de lisans üstü eğitim görmüştü. Olağanüstü bir hafızaya ve fotografik bir belleğe sahipti. Yıllar önce seyrettiği bir filmdeki en küçük ayrıntıları kusursuz bir biçimde anlatabilirdi. Oysa gündelik hayatında dağınık, savruk ve hayret edilecek derecede unutkandı. Kitaplar onun hayatıydı, kitaba yatırdığı para, ücretli çalışan pek çok insanın gelirinin üzerindeydi. Sadece almaz, doymak bilmez bir oburlukla okurdu. Çalıştığı, yoğunlaştığı bir alan yoktu; oradan oraya sıçrayarak kitapların içinde ve onların dünyasında yaşardı. Hiç bir zaman akıl erdiremediğim bir yeteneğe sahipti: Bilirsiniz, bazı kişiler ünlü sanatçıların seslerini başarıyla taklit ederler, ama çoğunun kendine özgü bir ses renkleri yoktur. Alphan Durusoy’un buna oldukça benzeyen bir yeteneği vardı, okuduğu, sevdiği, etkilendiği veya önemli bulduğu  yazarların dilini, anlatım tarzını kusursuz biçimde kopya ederdi. Aynı anlatım ve dili kullanarak sanki o kişiye aitmiş gibi küçük yazılar yazardı. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yusuf Atılgan taklidi küçük yazıları beni hayrete düşürürdü. Aziz Nesin diliyle yazdığı bir öyküyü, eminim, okusa Aziz Nesin  bile kendisinin sanırdı. Beni taklit ettiği bir yazısında “imla hatalarını da senin gibi yaptım” demişti. Kendi yazdığı öykü ve şiirler ise kendi deyimiyle “iyice kurumuş ve taş gibi olmuş keçiboynuzu” gibiydi. Bununla ilgili kendince bilgece ama daha çok  kendini beğenmiş bir açıklaması vardı. “Ben Poseidon’un oğlu, deniz yaratıklarının çobanı ve tutkuların biçimini alan Proteus’ um derdi. Ama işin en kötüsü bütün bu birikimi dünya olaylarını, ülkemizdeki zalimliği, kapitalizmin acımasız kötücüllüğünü anlamaya/anlatmaya yetmezdi. İktidarın ve zalimlerin yanında değildi, ama  karşısında nasıl durulur konusunda çocuk gibiydi.
Evet, hep böyle değildi. Uzun yıllar önce, geleceği parlak bir akademisyen ve yazar olacağına kesin gözüyle bakılırdı. Her şey, alkollü ve çok hızlı kullandığı bir aracın denetimini kaybedip başka bir araca çarpmasıyla değişti. İki araçtaki yedi kişiden sadece Alphan Durusoy ayakları üstünde dışarı çıkmış, alev alan iki araçtan, çarptığı aracın arka koltuğundaki iki çocuğu kurtarmak için alevlerin arasına dalmıştı. Kendisi ağır biçimde yanmış, kurtarmaya çalıştığı çocuklar da hayata tutunamamıştı. Sabah hastane odasında uyandığında altı kişinin ölümünden sorumlu ve yüzü tamamen yanmış, konuşma becerisini büyük oranda kaybetmiş bir adamdı. Hastane, cezaevi gitgellerinde tümüyle tükenmiş;  Amerika’da geçirdiği estetik ameliyatlar ve yine Amerika’da gördüğü uzun ruhsal sağaltımlardan çok az yarar görmüştü. İzmir’e yerleşmiş ve tamamen inzivaya çekilmişti. Ne söylediği anlaşılmaz bir biçimde konuşuyor, yüzü ise ortaçağın cüzzamlılarını andırıyordu.

Yıllardır yazışırdık, ben onun kadar uzun uzadıya yazacak zaman ve motivasyon bulamazdım, ama uçsuz bucaksız birikimi, buna karşılık gündelik hayat konusunda giderek artan saflığı ilgimi çekerdi. Sonraları, kendi deyimiyle “insan kolleksiyonu” yapmaya başladı. Benim bildiğim kadarıyla gözüne kestirdiği 8-10 kişi vardı. Onlar hakkında bilgi toplamaya başladı. Medya, sosyal medya, o kişinin eski arkadaşları, eski sevgilileri, iş hayatı vb konusundaki bilgileri profesyonel bir detektif özeniyle topluyordu. Topladığı bilgilere bir hazine gözüyle bakıyor, incelediği kişilerin yakınlarına bile ulaşmaya çalışıyordu. Zaman zaman ücretli dedektiflik hizmeti de satın alıyordu. Giderek, sahip olduğu bilgilerle böbürlenmek ve bunlarla bir aidiyet kazanmak için, biriktirdiği insanların sosyal medyadaki arkadaşlarına da ulaşmaya, onları etkilemeye çalıştı. Oysa, bu  girişimlerinin tümü, karanlık bir sokakta kadınlara pardösüsünün önünü açan teşhirciye duyulan  tepkiye dönüşüyordu.
Yaptığı her iletişim girişimi çok sert tepkilerle karşılaşıyor ve ruh sağlığı daha da bozuluyordu. Öfkeli, kırgın ve aşağılık duygularıyla giderek kabarmış haldeydi. Yarattığı öykülerin içinde kaybolmuştu. En kötüsü ilk kez dokunduğu insanlara da uzun veya kısa şoklar yaşatıyor, onların ilişkilerini tam anlamıyla felç ediyor, hatta hayatlarını cehenneme çeviriyordu.
Hayatı, ruhsal tedavi için apar topar götürüldüğü ABD’de bir otel odasında son buldu. İlk intihar deneyimi değildi, ama bu kez başarılı olmuştu. Kendine yarattığı dünyanın kahramanlarıyla, onlara çizdiği kötülük kabuslarıyla ve en önemlisi son yıktığı insanların enkazıyla  başa çıkamamıştı.
Niye mi yazdım Alphan Durusoy’u; pek çok yazar gibi arınmak, onun bana biçtiği kötücül dünyayı yıkamak için.