Çinli hastanın tercihi ve 24 Haziran seçimleri

Birkaç gün sonra oy vermeye giderken, seçilmesini istediğimiz adayı ve partiyi belirlemiş, kafamızda şekillendirmiş olacağız. Seçimde kullanacağımız oy, içinde yaşadığımız ülkenin geleceğine yönelik taleplerimizin bir tercihe dönüşmesi anlamına geliyor. Toplumu oluşturan bireylerin oy vermesiyle teşkil edilen siyasi yönetim biçimine demokrasi diyoruz ve en iyi yönetim biçimi olduğuna inanıyoruz. Açıkça söylemem gerekirse aynı fikirde değilim; demokrasi adını verdiğimiz, sandığa dayalı siyasal yönetim şeklinin büyük handikapları olduğu, sanıldığı gibi en ideal yönetim şekli olmadığı kanaatindeyim. Nedir, içinde bulunduğumuz koşullarda biraz “sofistike” kalacak bu konuyu tartışmak değil amacım. Bugünkü yazımda yaşamımızdaki her türden tercihin dayanakları konusunda gülümseten, düşündüren bir hikayecik anlatacağım. Hazırsanız başlıyoruz.

Zamanın birinde Çin ülkesinin küçük bir köyünde yaşayan bir adam varmış. Günün birinde hastalanmış, yaşadığı yörenin çevresindeki sağaltıcılar, otacılar, üfürükçüler çare bulamamışlar hastalığına. Sonunda o zamana kadar hiç gitmediği bir büyük kente gitmeye karar vermiş. Hasta haliyle onca yola gitmek kolay değilmiş ama sonunda varmış kente. Hemen sorup soruşturmaya başlamış, en iyi hekim kim, hastalığını en iyi hangi tabip iyi edebilir öğrenmeye çalışmış. Çalışmış ama her sorduğu başka bir hekimin adını veriyor, diğerlerini kötülüyormuş. Karar vermek, hekimlerden birini seçmek hiç de kolay değilmiş. Günler süren bu araştırmalar sonunda henüz karar veremese de iki önemli bilgiye ulaşmış. Birincisi şehirdeki hekimlerin tümünün evleri, muayenehaneleri aynı sokakta bulunuyormuş. İkinci öğrendiği bilgiye ise hem şaşırmış hem de karar vermesinde çok işe yarayacağını düşünerek sevinmiş. O kentte yaşayan hekimlerin oldukça katı, olmazsa olmaz bir adetleri varmış. Her hekim, yanlış tedavi sonucu ölümüne sebep olduğu her hastası için kapısının önüne bir fener asmak zorundaymış. Yabancı adam bir akşam vakti hekimlerin sokağına varmış, başlamış sokağı incelemeye. Nedir, gördüğü manzara karşısında küçük dilini yutacakmış neredeyse. Her gördüğü evin önü fener alayı gibiymiş, kapıların önüne asılı fenerlerin çokluğundan dehşete kapılmış. Kendi kendine “ağrım sızım var ama sonuçta yaşıyorum, en iyisi köyüme dönüp hastalığı sineye çekeyim” diye söylenirken kapısında sadece beş adet fener olan bir hekimin evini görmüş. Sevinmiş, çalmış kapısını. Hekim dinlemiş hastasını, muayene etmiş, kendine göre bir ilaç hazırlayıp içirmiş hastasına. Sabaha kadar dinlenmesini, sabah gelip yeniden muayene edeceğini söylemiş hastasına. İlacı içen hasta adama bir rehavet çökmüş, kendinden geçecek neredeyse, yine de hekime şunları söylemiş:

“Sokağınızdaki bütün hekimlerin kapılarının önünde sayısız fener var, sizin kapınızdaysa sadece beş fener saydım; bu başarınız için sizi kutlarım”

Hekim gülümseyerek cevap vermiş:

“Hekimlik mesleğine ileri yaşlarda başladım, sadece bir hafta oldu çalışmaya başlayalı. Siz benim altıncı hastamsınız[i]

 Çinli hekimin ertesi sabah kapısına altıncı feneri asıp asmadığını bilmiyoruz ama bu hikayeciği dinleyenlerin hekim seçimi yaparken kullandıkları kriterleri değiştirdiğini umuyorum.

Seçim yapmak, bu seçimi doğru bir karara dönüştürmek bir bilgi düzeyi ve bilinçlilik gerektirir. Oy kullanırken ülkenin içinde bulunduğu vaziyeti bütün açıklığı ile değerlendirmek, ülkenin dünyadaki yerini saptamak, bu verili düzenin devamı halinde bizleri/toplumumuzu nelerin beklediğini öngörmek bir zorunluluktur. Adayların ve partilerin verdikleri sözleri bir yana koyup, bu sözlerin nasıl ve hangi kaynaklarla gerçekleştirileceği iyi okunmalı; iktidara aday partilerin kendi örgütsel yapıları, varsa yerel yönetimlerdeki faaliyetleri dikkatle analiz edilmelidir.

Okuduğunuz bu yazının 24 Haziran seçimlerindeki kararınızı değiştirmeyeceğini biliyorum, nedir, karar verme süreçlerimiz hakkında azıcık da olsa düşünüleceğini ummak istiyorum. Ne de olsa İranlı şair Ahmet Şamlu’nun dizelerindeki umuda tutunmuş gibiyiz:

“Umudu öğretmiyor uzaklar.

Bu sonsuzluk öyle büyük bir zindan ki

Ruhum, yetersizliğin utancından

gözyaşlarına saklandı.[ii]

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yazdığım bu hikayecik yıllar önce duyduğum veya dinlediğim bir fıkradan esinlenerek tarafımca yeniden yazılmıştır.

[ii]Ahmet Şamlu, Ey Aşk Ey Aşk!  Mavi Yüzün Görünmüyor, Yapı Kredi Yayınları, 2004, sayfa: 34, Başlangıç adlı şiirden.

 

Kırk yıllık Kani…

CHP dışındaki siyasi partilerin cumhurbaşkanı adayları ve yüz bin imza toplayarak aday olacakların isimleri belli oldu sayılır. CHP dışındaki tüm adaylar aynı zamanda siyasi partilerinin genel başkanı durumunda. Selahattin Demirtaş şu an genel başkan değil ama bunun sebebi tutuklu olması, o nedenle HDP’nin dışarıdan bir aday belirlediği söylenemez. Yüz bin imza toplayarak aday olacakların işleri hiç kolay değil. Aday gösterme işlemi oy verme gibi gizli olarak yapılmayacak, kimin kimi aday gösterdiği bilinecek. İlk bakışta doğal bir prosedür gibi görünebilir, nedir, “fişlenme korkusu” yaşayan pek çok kişinin aday göstermek için seçim kurullarına gitmekten imtina edeceklerini sanıyorum. Kaldı ki bunun ilk işareti de geldi; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yaptığı açıklamada, cumhurbaşkanı adayı gösteren kişilerin “Fetö ve PKK ilişkisi olabileceğine” dikkat çekti. Bu şartlarda Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz’ün yüz bin imzaya ulaşmaları pek mümkün görünmüyor. Doğu Perinçek ise kanımca yüz bin imzaya ulaşabilir gibi duruyor. Ama etiketlenme korkusu Vatan Partisi liderini hüsrana uğratabilir. Meral Akşener’in durumu farklı, CHP’den aldığı 15 milletvekili desteği ile yüz bin imza şartı olmadan aday gösterilebilirdi; görünen o ki Meral Akşener aday gösterme sürecini bir meydan okuma ve gövde gösterisine çevirmeye çalışıyor. Toplumumuzun güce biat eden, meydan okumayı güç ve “erkek söylemi” olarak değerlendiren özelliklerini göz önüne alırsanız işe yarayacağından emin olabilirsiniz.

CHP’nin durumu belirsizliğini koruyor, hala adaylarını açıklamış değiller. Aday göstermek için belirlenen tarihin son günü olan 4 Mayıs’ta açıklamanın yapılacağı anlaşılıyor. Adı en çok geçen, hatta ismi ilk telaffuz edilen kişi Yılmaz Büyükerşen oldu. Ancak Büyükerşen’in 80 yaşını geçmiş olduğunun açıklanması ile birlikte farklı seçenekler gündeme gelmeye başladı?* Deniz Baykal tarafından Abdullah Gül isminin zikredilmesi CHP tabanında ikinci “tekmelettin” vakası olarak yorumlandı. Gözler parti içine çevrildiğinde iki isim ön plana çıktı: Muharrem İnce ve İlhan Kesici. Bu arada Nobel ödüllü Aziz Sancar, eski genel başkanlardan Murat Karayalçın, Ankara Belediye Başkanlığına aday gösterilen MHP kökenli Mansur Yavaş, tarihçi İlber Ortaylı ve hatta Uğur Dündar’ın adları adaylar arasında dolandı, dolanıyor. Anlaşıldığı kadarıyla CHP Genel Başkanı seçtiği adayı sır gibi saklıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamalardan anlam çıkarmaya çalışanlar en son olarak Abdüllatif Şener’in adını gündeme çıkarttılar. Öyle anlaşılıyor ki CHP kurmayları merkez sağdan da oy alabilecekleri bir aday aramaktan vazgeçmiş değiller. Sağdan oy tırtıklamak için sağın üç partisi ile yapılan ittifak da bunun işareti. Doğal olarak, böylesi bir stratejinin ne kadar oy kazandıracağından daha önemli tarafı, ne kadar oy kaybettireceğidir.

Sıkıldınız değil mi, günlerden beri bunları konuşuyoruz, içimiz dışımız kurudu, solduk karardık, şiirler bile yetmiyor bizi canlandırmaya. Eminim, okurlarımın pek çoğu, yazımın sonuna yaklaştığında bir ismi veya siyasi partiyi işaret edeceğimi umuyorlardır, üzgünüm, bu yazıyı bir hikayecikle noktalayacağım.

Anlatacağım hikâyeyi aşağı yukarı tanıyorsunuz, çok bilinen bir anekdotun orasını burasını kestim, sözcükleri tümden değiştirdim, yani yeniden yazdım. Kıssadan hisse meraklılarının seveceğini umuyorum.

Hikayeciğimiz 19. Yüzyıl son çeyreğinde Selanik’te geçiyor. Hikayemizin kahramanı Osmanlı bürokrasisinin kalem memurlarından, genç ve yakışıklı Kani Bey. Kani Bey uyanık bir adam, Osmanlı Devleti’nin çökmekte olduğunu görmüş, 2-3 ayda bir ödenen maaşıyla kıtı kıtına yaşamaktan bezmiş, yaptığı memuriyetin ona bir ikbal getirmeyeceğini anlamıştı. Sonunda Selanik eşrafından zengin bir Rum ailenin yaşı geçkince, “evde kalmış” kızlarından birine talip olmuş. Kızın babası ne yapsın, kızın başkaca talibi olmamış, razı olmuş ama kızını da bir “kafire” vermeye yanaşmıyor. Şart koşmuş Kani’ye, “önce usulünce Hristiyan olacaksın” demiş. Kani düşünmeden kabul etmiş, evlenmişler, kızın drahoması değil Kani’ye, yedi sülalelerine yeter, yine de bitmezmiş. Kani artık kalemdeki memuriyetini hobi olarak yapıyor, işe ister gidiyor ister gitmiyormuş. Hristiyan olduğunu işyeri arkadaşlarından saklamış bir süre, saklamış ama ne fayda, tez zamanda duyulmuş din değiştirdiği. Arkadaşları işyerinde sıkıştırmışlar uyanık damadı, “Kani, olmuşsun gâvur Kani” demişler. Kani pişkin, sırıtmış ve bıyıklarını burarak cevap vermiş:

Kırk yıllık Kani, olur mu Yani** .”

Anadolu’nun sözlü kültürü, insanların temel hamurlarının değişmeyeceğine ait maniler, atasözleri, masallar, türküler üretmiştir. En yaygın bilineni de “katranı kaynatsan, olur mu şeker?” sözüdür. Ben bu deyimi geliştirip bir dörtlük haline getirdim, yazımın noktasını da onunla koydum.

“Katranı kaynatsan olur mu şeker?
Lakırdısına bakmayın hep aslına döner
Geldiği bataklık kendine çeker
İkbale konunca hepsi birbirinden beter”

 

 

Dipnotlar:

*Aslında bu 80 yaş konusunun fazla abartıldığı kanısındayım, bir hekim olarak söyleyebilirim ki, bir kişinin takvim yaşı dışındaki bazı faktörler yaşlılık konusunda öne çıkar. Genetik yapı, beslenme, sigara/alkol kullanımı, hareketli bir yaşam sürüp sürmediği gibi özellikler bir kişinin biyolojik yaşını 10-15 yıl kadar yukarı veya aşağı çekebilir.
**Yani, Rumlar arasında yaygın kullanılan bir erkek adıdır.