Etiket arşivi: Ara Güler

İKİ MANDAL

 Ey dünya sen ne maskara ne dönek bir acunsun?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.”

Namdar Rahmi Karatay[i]

 

Sosyal medya çoğumuzun yaşamına bodoslama dalmış durumda. İçine girince kendimizi çıfıt[ii] çarşısında gibi hissetsek de vazgeçemiyor, ucundan bucağından sokulmadan edemiyoruz. Bu yazımda son bir haftanın gündemine sosyal medya üzerinden bakmaya çalıştım. Konuları tümüyle keyfi olarak seçtim ve kallavi bir çuvaldızla bizim mahallede[iii] gezintiye çıkardım kalemimi. Buyurun, başlıyoruz!

İKİ GELİN

44366659_1182921735181582_6998886870847324160_n

Sosyal medyada bir fotoğraf günlerce dolaşıp durdu, bir damat, iki gelin ve nikah şahitleri var karede, gelinlerden biri kapalı, diğeri açık. Fotoğraf bir damat iki gelin başlığı ile sosyal medyada servis edilmişti. Açıklama olarak da Mardin AKP yöneticilerinden birinin oğlunu iki kadınla birden evlendirdiği yazılmıştı. Her zaman olduğu gibi bizim mahalle sakinleri mal bulmuş mağribi gibi atlamıştı habere. AKP’yi yerden yere vuran “sert” eleştiriler yapılıyordu fotoğrafa, “grup seks” yorumları havada uçuşuyordu. Oysa yaklaşık 10-15 saniye süren bir “gogıllama[iv]” ile olayın ne olduğunu anlamak mümkündü. Mardin eski AKP İl Başkanı’nın iki oğlunun iki gelinle nikah töreniydi haberin doğrusu. Servis edilen fotoğraftaki ikinci damat kırpılmıştı. Nikaha bir Mardin milletvekili ve yörenin ileri gelenleri de katılmıştı. AKP taraftarlarının bir Facebook grubunda da paylaşılmıştı fotoğraf; grubun AKP’li ağır abisi “akılları hep şeylerinde, cehaletlerinde ve pisliklerinde boğulacaklar” diye yorum yazmış, çok sayıda “âmin inşallah” cevabı gelmişti[v].

44468152_1182928441847578_8037553032675721216_n

ARNAVUT KALDIRIMI

Arnavut kaldırımlarını seviyoruz, Wikipedia’da kısa bir bilgi var hakkında; “yağmur sularının taşların arasından akmasına izin verdiği için yoğun yağış alan bölgelerde kullanımı yaygındır. Ayrıca altyapı kazılarının yoğun olduğu dönemlerde, sökülmesi ve tekrar döşenmesi kolay olduğu için de tercih edilir.” Ama işin enteresan yanı Türkçe Wikipedia’da Arnavut kaldırımı maddesine koyulan tek görsel bir İsviçre kentine aitti.

Görsel kaynağı: Wikipedia

Görsel kaynağı: Wikipedia

Sosyal medyada hızla yayılan görselde, Arnavut kaldırımı bir sokağa asfalt dökülüyordu. Bak şimdi, olacak iş mi bu! Gördüğüm Facebook sayfasında fotoğrafın İstanbul’a ait olduğu dışında bilgi verilmemiş ve feryat figan yorumlar yapılıyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi AKP’li ya, paylaşılan fotoğrafın altında AKP karşıtı nümayiş yapılıyor neredeyse. Küfürlerin bini bir paraya gidiyor ama sonunda birisi “Bu fotoğraf İstanbul Kartal’dan, Kartal Belediyesi CHP’nin.” diye yazmış. AKP taraftarları kendi sayfalarında çok dalga geçtiler CHP’lilerle. Ne diyelim şimdi, yandı gülüm keten helva.

5bcd526f66a97c3c320720f6

ARA GÜLER, ÇAV BELLA VE “ANDIMIZ”

Gündemin değişimine ayak uydurmak zor, Ara Güler’in bir iktidar yalakası ve halk düşmanı mı yoksa adı tarihe altın harflerle yazılacak bir fotoğraf dehası mı olduğuna karar vermeye çalışırken, popo sallayarak “Çav Bella” okuyan bir kadın şarkıcı ile baş etmeye çalışıyorduk. Sosyal medyadaki “gücümüz sayesinde” bu şarkıcı “hanım kızımız” geriye çark etmiş ve şarkının yeni versiyon klipi çekilmişti. Yeni çekilen klipte temizlik işçisi proletaryanın sorunları dile getirilmiş, klipin içine Lenin fotoğrafı eklenmişti. Şarkıcımız sosyal medya mesajları ve röportajlarında devrimci olmaya çalıştığını ilan etmişti. “Yeminle söylüyorum” işimiz zor, hangi birine laf yetiştireceğiz, hangisine fikir üretip paylaşacağız şaşırıyoruz. Gündemden kopmamak, sosyal medyaya yetişmek kolay değil sahiden. Son günlerin yeni konusu ise “andımız” oldu, savunsak mı savunmasak mı, Hamlet’in tiratları yetmiyor halimizi anlatmaya…

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Danıştay, okullarda sabah törenlerinde okunan andımızın yasaklanmasına ilişkin kararı bozdu. İlk feveran iktidar kanadından geldi, yargının yürütmenin kararlarına karışmasının doğru olmadığını, yargının halkın isteklerine karşı çıkmaması gerektiğini açıkladı. Herkesin bildiği gibi demokratik ülkelerde yargının görevi iktidarların kararlarını onaylamaktan ibarettir, yaşasın demokrasi!

Andımız konusu derin, bu yazının bunca derinliğe inme niyeti bulunmuyor[vi]. Aşağıdaki (VI) numaralı dipnotumu saymazsanız “Andımız” tartışmalarının sosyal medyadaki görüntüsünü size aktarmakla yetineceğim. Danıştay kararının duyulması sonrası MHP ve İYİ Parti tabanlarından alkışlar yükseldi. AKP ile MHP arasındaki kutsal ittifakta ise çatlak sesler yükseldi. Sırtında yumurta küfesi taşımayan İYİ Parti Danıştay kararına sımsıkı sarılmıştı. AKP tabanı ise konuyu anlamakta zorlanıyordu. “Türküm, doğruyum…” demenin nesi yanlıştı ki? Nedir, “Reisçi…” unvanı taşıyan bir sosyal medya kullanıcısı konuyu kısa kesmişti:

“Danıştay kendi kafasına göre Millet adına karar alamaz.!

Son sözü Reis söylemişse onun borusu öter Danıştayın değil.

Bu ülke de herkez haddini bilecek.

Bilmeyene Reis ayarı verir cnm”

Doğal olarak AKP içinde tartışma yaşanmadı ama fırsat bu fırsattır diyen fanatik bir kesim “İslami ant” taleplerini dile getirmekte gecikmediler. Nasıl bir ant istediklerine dair örneklerden birini dipnottaki Youtube linkinden izleyebilirsiniz[vii].

HDP’nin tabanından tavanına, “Andımız” konusunda istikrarlı bir “muhalefet” olduğu görülüyor. Nedir, HDP yandaşlarının sosyal medya sayfalarında “Andımız” konusundaki hemen tüm itirazlar Türk/Kürt kimlikleri üzerinden yapılmıştı; “Ben Kürt’üm, neden Türk’üm diyeceğim?” veya “Varlığım niye Türk varlığına armağan olsun ki, ben Kürdüm” şeklinde formüle edilmişti yorumlar. HDP içindeki “sosyalistler” ise “Ne Türk ne de Kürt, sosyalistler kimlik üzerinden ant içmez” demek yerine “Kürtlere Türküm diye ant içirmek faşizmdir” demekle yetindiler[viii].

CHP tabanının “Andımız” konusundaki durumu sahiden vahim durumda. Karşılıklı olarak birbirlerini “vatan haini, ırkçı, faşist” şeklinde suçlayan “nezih” tartışmalar başladı sosyal medyada. Kendilerini ulusalcı ve Atatürkçü olarak tanımlayan CHP’liler ile CHP’nin solunda ve/veya sosyalist olarak tanımlayanlar (CHP’nin hedefinin İsveç modeli sosyal demokrasi olması gerektiğini savunanlar da bu gruba dahil) arasındaki çatışma “Andımız” nedeniyle daha da görünür hale geldi. Özellikle ulusalcı kanadın “Andımız” konusunda sessiz kalan Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerinin dilindeki öfke çok belirgin hale gelmiş durumda. CHP’nin yerel seçimlere bu çatlakla girip iyi bir sonuç alması hiç kolay görünmüyor.

Sosyal medyayı dikkatle izleyenlerin gözünden kaçmamıştır; profillerinde, kapak görsellerinde, paylaşımlarında Deniz Gezmiş, Che Guavere, Fidel Castro, Lenin fotoğrafları bulunan azımsanmayacak sayıda kişi, mevcut iktidara olan muhalefetinden “ödün vermese de” bayrak, vatan, Misakı Milli sınırları, Türk olmak konularında oldukça milliyetçi oluveriyorlar. Deniz Gezmiş’in çok sıkı bir Atatürkçü olduğunu, Che Guavere öldüğünde çantasından İngilizce Nutuk çıktığını, Lenin ile Atatürk’ün aralarından su sızmayan “kanka” olduklarını iddia edenler de bu kişiler. 700 ortak arkadaşımız olan, kapak fotoğrafında Deniz Gezmiş fotoğrafı bulunan bir “Facebook arkadaşımın” yaptığı “Andımıza karşı çıkanlar vatan hainidir” paylaşımının altında çok sert tartışmalar cereyan etti. Anlaşıldığı kadarıyla, çocukluğu Malkoçoğlu, Karaoğlan, Tarkan filmleriyle geçen, eğitim hayatının büyük bir kısmında avazı çıktığı kadar “Türküm doğruyum…” okuyan bazı kuşakların kültürel kodlarında gizlenmiş mutasyonlar bulunuyor. Dünyada örneğinin az olduğunu sandığım bu konunun derinlemesine incelenmesinin, ülkemiz “sol cenahının” daha iyi anlaşılmasını sağlayacağı kanaati taşıyorum.

KOMÜNİST BAŞKAN

Ovacık Belediyesi İstanbul ve Ankara’da açtığı satış yerlerine İzmir’i de ekledi. Ovacık Belediyesi öncülüğünde kurulan Tarımsal Kredi Kooperatifine bağlı satış yerleri, organik nohut, fasulye, bal vb. ürünlerin satışında aracıyı ve kargo şirketlerini devreden çıkartarak doğrudan üreticiye ulaşıyor. Bu organizasyonun emekçi üreticilerin ve tüketicilerin yararına olduğuna şüphe yok.

Ovacık Belediye Başkanı’nın oldukça popüler olduğunu biliyorsunuz; afili de bir unvanı var: Komünist Başkan. Yıllar önce Ankaralı bir Twitter kullanıcısının Komünist Başkan’a hitaben yazdığı “Melih Gökçek’i versek seni Ankara’ya alabiliyor muyuz” mesajına Ovacık Belediyesi’nin bıçkın başkanı “Maalesef, Melih Gökçek için sadece iki mandal verebiliyoruz” şeklinde yanıt vermiş, sosyal medyayı sıkı sallamıştı.

1(753)

Görsel kaynağı: Ege Meclisi internet gazetesi. 21 Ekim 2018.

Komünist Başkan Ovacık Belediyesi’nin açtığı satış yerlerinin açılışlarına bizzat katıldı, özellikle İzmir’de açılış töreni iğne atsan yere düşmez bir izdihamdı. Açılan yerin organik yiyecek maddesi satış yeri olmasının insan kalabalığı üzerindeki etkisi ne kadardır kestiremiyorum. Açılışı yapılan yer Ovacık bölgesinin kültürel mozaiğini sergileyen bir merkez olsaydı aynı izdiham yaşanır mıydı? Hiç emin değilim. Nedir, bu konunun can alıcı yanı, sosyal medyadaki Komünist Başkan konulu mesajlar, paylaşımlardı. “Komünist Başkan’ı İzmir’e transfer edelim, Konak, Bornova, Karşıyaka, Büyükşehir’e başkan yapalım” şeklinde yarı mizah, yarı ciddi mesajlar bir süre gündeme hâkim oldu. Bazı sosyal medya kullanıcılarının “Arkadaşlar ekibi kuruyoruz, Komünist Başkan’ı kaçıracağız. Yerel seçimlere kadar saklayıp başkan yapacağız” şeklindeki mesajları İzmir’in sol cenahını gülümsetti denebilir.

Bu “sol cenah” diye tabir ettiğim kesimi anlamaya ömrüm yetmeyecek, neden mi? Komünist Başkan karizmatik, alçakgönüllü, güler yüzlü, mizahtan anlayan, sempatik bir adam görüntüsünde, doğrudur. Ama Ovacık Beldesi’nde yaşanan toplumsal, ekonomik, kültürel sıçramanın sebebi başkanın kişisel meziyetleri değil ki! Komünist Başkanı “solun” gözbebeği yapan tüm sürecin tek açıklaması var: Başkanın komünist olması. Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nun tüm icraatları onun sosyalist dünya görüşünün ürünüdür! O zaman sorarım size, geçtiğimiz yerel seçimlerde kaçınız Türkiye Komünist Partisi’nin İzmir milletvekili adayı Kemal Okuyan’a oy verdi? Hatta, kaçınız TKP Genel Sekreteri K. Okuyan’ın aday olduğundan haberdar oldu? Ve en önemlisi önümüzdeki yerel seçimlerde kaçınız TKP’li belediye başkan adaylarına oy verecek? Sustuk değil mi? O zaman sosyal medyada, “Komünist Başkan, gel İzmir’imize başkan ol” demekten vazgeçelim, olur mu?

“EKMEK ALACAĞIZ”

0Ff2WhjTRd+c6k8Dmb5IvQ

Görsel: Doğan Alpaslan Demir

Geçtiğimiz günlerde İzmir Bornova’nın mutena semti Evka 3’de bir görüntüyle yüz yüze geldim. 9- 10 yaşlarında iki çocuk çöp tenekesinin iki yanından başları aşağı, içeriye sarkmış çöpleri karıştırıyorlardı. Çocukların yüzleri görünmediği için fotoğraflarını çekmekte sakınca görmedim. Çektiğim tek kareye çocuklardan sadece biri girmiş, diğer çocuk arkada kaldığı için görünmemişti. Nedir, göründüğü kadarı bile yaşadığımız düzenin, dünyanın kötücüllüğünün canlı kanıtıydı. Onlar temiz pak giysileriyle okulda olması gereken iki çocuktu. Çektiğim fotoğrafı, kullandığım tüm sosyal medya platformlarında paylaştım. Facebook’da bol sayıda üzgün emojisi konuldu fotoğrafa, İnstagram’da ise paylaştığım bir trompet çiçeğinden daha az ilgi gördü[ix]. Ama olayın sosyal medya boyutunda irkiltici bir yan vardı. Fotoğrafa yapılan yorumların neredeyse tamamında çocukların Suriyeli oldukları varsayılmıştı. Değillerdi. Çöp tenekesinin çevresinde biraz oyalanmış, çocuklar başlarını çöplerin içinden çıkartıp “ganimetlerini” toplamaya başladıklarında yanımdaki mandalinalardan birer tane verip birkaç cümle de olsa konuşmuştum onlarla. Şivesiz bir Türkçe konuşuyorlardı, el yapımı ilkel bir el arabasını iterek yaklaşık 5 kilometre mesafedeki bir gecekondu mahallesinden[x] yürüyerek gelmiş, yürüyerek döneceklerdi. Topladıkları çöpleri satınca ne yapacaklarını sorduğumda aldığım yanıt tüyler ürperticiydi: “Ekmek alacağız.”

Çocuklar Suriyeli olabilirlerdi, Türk, Kürt, Afgan da olmaları mümkündü. Ancak fotoğrafa yorum yapan hemen tüm sosyal medya ahalisi fotoğraftaki iç burkan manzarayı Suriyelilere ihale etmişti. İçine sürüklendiğimiz noktada, yaşadığımız en büyük tehdit, toplumsal kodlarımıza ve reflekslerimize işlemiş olan ve yaşadığımız tüm “kötülüğün” sebebi ve sonucu olarak mültecileri görmemize sebep olan çarpık/çarpıtılan algımızdır. Bu algının sebep olduğu nefret dili, küresel kapitalizmin ülkemizi mahkûm ettiği sömürü düzenine yardım ve yataklık etmektedir. Suriyeli mültecilerle ilgili olarak bir yıl önce yazdığım bir yazıyı aşağıdaki dip notlara bırakıyorum, okumanızı öneririm[xi].

Fotoğrafa bir daha bakın, çöp tenekesinin üzerinde Bornova Belediyesi’nin “En iyi temizlik kirletmemektedir” yazısı var; içi boş, anlamı daha da boş bir cümle. Soruyorum hepinize, ne yazmalı sizce?

 

 

DİPNOTLAR                                                                                    

[i] Namdar Rahmi Karatay hakkında bilgi edinmek isterseniz linkini verdiğim yazımı okuyabilirsiniz. https://doganalpdemir.com/2018/05/11/namdar-rahmi-karatay/

[ii] Çıfıt çarşısı: Türlü şeylerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer.

[iii] Bizim mahalle: İktidar karşıtı ve kendini “sol cenahta” etiketleyen kesimi kastediyorum.

[iv] Gogıllama: Google’da arama yapmak.

[v] Sosyal medyadaki bilgi kirliliğinin vahameti üzerine yazdığım şu yazıyı okumanızı diliyorum: https://doganalpdemir.com/2017/11/28/inanc-objelerinin-yerini-almaya-hazirlanan-bir-yeni-dunya-duzeni-bilgisi-gelisiyor-gelistiriliyor/

[vi] Andımız konusunun derinliğine inme niyetim yoksa da şuraya bir not bırakmak istiyorum. Tarihin spiral yollarında kavramlar değişir, içi boşalır veya tümüyle başka anlamlar üstlenir. 1873 yılında Gedikpaşa tiyatrosunda Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre oyunu ilk kez oynanmış ve seyirciler yüz yüze geldikleri vatan kavramıyla sarhoş sloganlar atarak İstanbul sokaklarında yürümüşlerdi. Andımız’ın ilk kez okunduğu yıllarda kurulmaya çalışılan ulus devletin emperyalizmden ve bağımsızlıktan anladığı da bambaşka kavramlardır. Namık Kemal’in 1873 tarihli vatan kavramı 1970’li yıllara gelindiğinde “vatan, millet Sakarya edebiyatı” diyerek alaysı bir tekerlemeye dönüşmüştü. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise ulus devletlerin anti-emperyalist duruşlarının koca bir yalana dönüştüğü bir sürece girildi. 1920’lerde inşa edilmeye çalışılan T.C ulus devletinin bağımsızlık, hürriyet, Türklük kavramları devrimci anlamlar taşıyordu. Bugün aynı kavramlardan yola çıkarak “Andımız” üzerinden siyasi stratejiler geliştirmenin devrimci niteliğinden bahsedilemez.

[vii]  https://www.youtube.com/watch?v=kmwWFy6rsps

[viii] HDP içindeki sosyalistler arasında az sayıda da olsa kendi içinde tutarlı ve “kimlik” siyasetini çatık kaşlarıyla yorumlayan sosyal medya kullanıcıları da oldu. Nedir, kimlik siyaseti ile sosyalizm talebine ait tartışmaların önümüzdeki günler ve yıllar içinde daha çok su yüzüne çıkacağı şeklindeki görüşümü de buraya eklemiş olayım.

[ix] Sözü edilen fotoğrafı bu yazıda kullanacağımdan dolayı sosyal medyadaki paylaşımları kaldırdım.

[x] Mevlâna Mahallesi.

[xi] https://doganalpdemir.com/2017/07/09/suriyeli-hamile-kadini-kaciran-tecavuz-eden-olduren-katilleri-kim-azmettirdi/

 

Çöp

Osmanlı İstanbul’unda kullanılan bir deyim vardır, fermanlı. Bu deyim, yaptıklarından sorumlu olmayan, davranışlarındaki keyfiyetin mazur görüldüğünü belirtir bir ferman taşıyan kişileri tanımlamak için kullanılırmış.

Yaygın bir “eleştiri” yöntemi olarak kullanılmasa, bir sosyal medya mesajı nedeniyle kaleme sarılıp bu yazıyı yazmazdım. Nedir, siyasi tutum ve argümanlardan daha çok galize kaçan duyguların akla hâkim olduğu yargılara giderek daha sık rasgeliyoruz. Uzatmayayım, işte o mesaj:

İçinde Ara Güler’in olduğu bir dergi çöptür.”

Söz konusu edilen Mukavemet Dergi; yazarları arasında benim de olduğum, bir avuç kadın ve erkeğin didinerek ve direnerek yoktan var etmeye çalıştıkları, bugünlerde altıncı sayıya ulaşan dergi. Dergi bu, SBKP resmi yayın organı Pravda değil; içinde beğendiğiniz yazılar/yazarlar da olur, beğenmedikleriniz de. Kafanızda bir swot analizi yapar ve alıp almamaya, okuyup okumamaya karar verirsiniz. Çok gaza gelirseniz dergideki yazılar hakkında iki paragraf döktürür yayınlarsınız.

Bahse konu olan mesajda söz edilen kişi Ara Güler, 89 yaşında, çektiği fotoğraflar dünyanın dört köşe bucağındaki müzelerde sergileniyor. Fotoğrafı sanat olarak kabul etmeyen, kendisini de fotoğraf sanatçısı değil gazeteci sayan, nevi şahsına münhasır ve “abide-i muazzama” bir kişilik.

Ben gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim. Fotoğrafçı ile gazeteci arasındaki fark budur. Fotoğrafçı bomba patlar kaçar. Ama gazeteci peşinden gider olayı yakalamaya çalışır. Ben de bu yaşa kadar ona göre çalıştım”

Ara Güler bir süredir “sol cenahın” tepkisini çekiyor. İki yıl önce kendi talebi veya Saray’ın davetlisi olarak Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çeker. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” manşetiyle sert bir dille eleştirir. Nedir, birkaç gün sonra Cumhuriyet Gazetesi Ara Güler için bir özür yazısı yayınlar:

Geçen pazar günü 1. sayfamızda, dünyaca ünlü fotoğraf sanatçımız Ara Güler’le ilgili bir haber yayımladık. Haberde, Ara Güler’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını çekmek için randevu talep ettiği, bu talep üzerine kendisine randevu verilerek Erdoğan’ın Kısıklı’daki konutunda çekimin yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Haber doğruydu elbette, ama “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” şeklinde haksız ve eleştirel bir başlıkla sunulmuştu. Dünyaca ünlü bir fotoğraf sanatçısının ülkenin Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çekmek istemesi de, bu çekimin yapılmış olması da gayet anlaşılır ve doğal bir durumdur. Buna karşın, her gün şikâyetçi olduğumuz toplumun giderek kamplaştırılması, en insani ve doğal olayların, tutumların ve çalışmaların bile bu kamplaşma bağlamında değerlendirilmesi tuzağına, zaafına ne yazık ki biz de düştük. Bu nedenle Ara Güler’e açık bir özür borcumuz var. Yaptığımız bu yanlış nedeniyle özür dileriz.”

Ara Güler bu konuyla ilgili olarak Habertürk’den Kübra Par’a bir röportaj verir. Ara Güler’in sorulara verdiği yanıtlar, içinden cımbızla laf çekmeden okunmalıdır.

Ara Bey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğraflarını çektiniz diye sizi eleştirenler oldu. Ne diyorsunuz tepkilere?
Erdoğan’ın resmini çekmeye gittim diye kızıyorlar. Çekeceğim tabii. Camiyi de çekeceğim, katedrali de çekeceğim, lideri de çekeceğim. Ben 4 kere harbe gittim. Gözümü korkutamazsın. Anladın mı? Bu işlerden mi korkacağım? Hiçbirini tanımam, etmem. Bunlar tam sopalık, iki tane indireceksin orada kalacaklar! (Gülüyor.) Bunlar provoke edilmişler. Ne halt ederlerse etsinler. Bana ne!

Sizce neden kızıyorlar?

Ne bileyim ulan! Bir sebebi yok. Ne istiyorlar? Cumhurbaşkanı değil mi? Çekmeyecek miyiz? Tabii Cumhurbaşkanı’nı çekeceğim, onu çekmeyip sizin gibi serserileri mi çekeceğim! Biz gazeteciyiz, her şeyi çekeriz. Onlara mı soracağım! Onlar ne kadar gazetecidir ki? Gazetecilik oynuyorlar. Gazete basıyorlar, adı oluyor gazeteci. Gazeteci ona denmez ki. Gazeteci haber peşinde, dünyanın herhangi bir yerinde, Çin’de, Japonya’da, Hindistan’da bir şeyler yapan adamdır. Bunların gittiği en fazla Erzurum…

-Cumhuriyet Gazetesi sizden özür diledi…
… aşağı Kasımpaşa!

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Affedersin Ermeni” sözüne alınmış mıydınız?
Hayır, ben Japon’um Ermeni falan değilim ki!”

Yukarıda bir kısmını paylaştığım röportaj üzerine yorum yapma gereksinimi duymuyorum. Teşhis açık: Fermanlı.

İsmini yazmayacağım bir şair…

Uzun yıllar önce, belki otuz yıl, ülkemizin yakın geçmişinin önemli şairlerinden birisiyle bir tatil beldesinde kısa süreliğine aynı masayı paylaştım. Bağımlı demeyelim ama alkolle ilişkisi oldukça bozulmuştu. Çevresini saran gençler için bir ilahtı, her sözü vahiy gelmiş ayet gibi dinleniyordu; galiz küfürleri dâhil. Bir yandan içiyor, bir yandan da anlatıyordu; elleri de boş durmuyor, yanına oturmuş 20 yaşında ya var ya yok bir genç kızı “mıncıklıyordu.” Ertesi gün konuştuğum genç kız şaşkındı. Yorumu kısa ve can yakıcıydı:

O pis zampara düne kadar benim kıblemdi”

Şimdi oturdum saydım, yıllar önce görkemli bir cenaze töreniyle toprağa verdiğimiz bu şairin kaç kitabı vardı kütüphanemde; altı, tam altı kitabına sahiptim. Her birinin üzerine kurşunkalemle işaretler koymuş, notlar almışım. Soruyorum, torunu yaşında bir genç kızı alenen taciz eden bu yazarın kitapları çöp mü? Bu şairin şiirlerini yayınlayan dergiler, onlarda mı çöp?

Mussolini hayranı bir şair…

Güz ayı; tepeler yükselir, sarar gölleri batan güneşe karşı,
Bir bulut perdesi akşam,
bir bulanıklık dalgalar üstünde; ve sivri, uzun, kimyon filizleri aralarında,
dondurucu bir ezgi kamışlarda.
Tepenin ardında keşişin çanı
gider esintide.
Nisanda geçti burdan yelken; döner belki Ekimde Silinir gümüş renginde kayık; usulca;
Parıldar güneş bir başına ırmakta.”

Yukarıdaki dizeleri Ezra Pound’un Canto’larından aldım. İlhan Berk’in deyişiyle “Canto’lar dünya edebiyatında benzeri olmayan bir şiirler demetidir.” Allen Tate, Ezra Pound’un Canto’ları için “bizim üzerimizde çağdaşlarının hepsinden daha çok etkisi olan bir şiirdir bu; uçsuz bucaksız bir “yeraltı” ünü kazanmış bir şiirdir. Hak etmiştir de bu ünü.” yorumunu yapmıştır. 1920’lerde Canto’ları yazmaya başlayan, İmgeci şiir akımının öncüsü olan ve sanatın ticarileşmesiyle şiddetle mücadele eden Ezra Pound, II. Dünya Savaşı yıllarında İtalya’nın faşist lideri Mussolini’yi desteklemiştir. Savaştan sonra tutuklanır Pound, cezaevi ve akıl hastanelerinde uzun yıllar geçirir. Milyonlarca kişin ölümüne sebep olan Nazi ve İtalya faşizmine verdiği destekle insanlığa karşı işlenmiş bir suçun ortağı olmuştur. Ne yapalım şimdi, tüm Ezra Pound şiirini yok mu sayalım? Hepsi çöptür mü diyelim? Kestirmeden fikrimi söyleyeyim; Ezra Pound şiirleri, 20. Yüzyıl Dünya kültürünün en büyük miraslarından biridir, öyle de kalacaktır.

Silah tüccarı

1891 yılında 37 yaşında ölmüş bulunan ve günümüzde dünya çapında bir üne sahip bir kişi var sırada. Ölüm döşeğinde yatarken, bilinci kapanmadan hemen önceki sayıklamalarında hayali bir taşıma şirketi müdürüne, yola çıkışını düzenleyen bir mektup dikte ettirir, yüklemek istediği fildişi envanterini de dâhil ettirmiştir mektuba. Kısa süre sonra da ölür. Şimdi size sormak isterim; kanaatinizce bu kişi hangi nedenle 126 yıl sonra ününü sürdürmektedir? Peki, biraz ipucu istiyorsunuz. Adamımız Fransız, iyi bir eğitim görmüş, dil öğrenmeye çok yatkın, yaşamının önemli bir bölümünü Afrika’da geçirmiş, silah ticareti dâhil olmak üzere türlü beter işler çevirmiş. Hatta köle ticareti yaptığı da iddia edilmiş. Ancak köle ticaretine karşı olmamakla beraber bu işe bulaşmadığı veya bu alana girme olanağı bulamadığını biliyoruz. Muhtemelen yüzünüzü buruşturdunuz ve “tanımasam da olurmuş” diyorsunuz. O halde sıkı durun. Anlattığım kişi dünya tarihinin en önemli şairlerinden biri olan Arthur Rimbaud. Sembolist şiirin öncüsü ve 21 yaşından sonra şiir yazmamış. 17 yaşında deniz görmeden yazdığı uzun şiiri “Sarhoş Gemi” insanlık kültürünün en büyük miraslarından biri kabul ediliyor.

Güneşi gördüm, alçakta, kanlı bir ayinde;
Sermiş pırıltısını uzun mor pıhtılara.
Eski bir dram oynuyor gibiydi, enginde,
Ürperip uzaklaşan dalgalar, sıra sıra.

Yeşil geceyi gördüm, ışıl ışıl karları;
Beyaz öpüşler çıkar denizin gözlerine;
Uyanır çın çın öter fosforlar, mavi, sarı;
Görülmedik usareler geçer döne döne.”

(Çeviri Sabahattin Eyuboğlu’na ait olup şiirin tamamı 25 dörtlükten oluşmaktadır.)

Ne yapalım şimdi; “pis” bir silah tüccarının yazdığı tüm şiirler çöp müdür? Karar sizin!
Knut Hamsun, Althusser, Pier Paola Pasolini, Bach

Verdiğim örneklerin az sayıda istisnalar olduğunu iddia ederseniz, istemediğiniz kadar çok örnek verebilirim. Göçebe ve Açlık adlı yapıtlarıyla “yoksulluğun kitabını” yazmış ünlü Knut Hamsun’un Nazi hayranlığını, karısını boğarak öldüren Marksist düşünür ve felsefe profesörü Althusser’i, unutulmaz filmlerin yönetmeni Pier Paolo Pasolini’nin çocuklara cinsel istismar nedeniyle defalarca suçlandığını, havaların iyi gittiği zamanlarda az kişinin öldüğü ve bu nedenle kilise törenlerinden az para kazandığından sızlanan Bach’ı hatırlatmak zorunda kalırım.

Nişangâh Hak getire, haydi Allah rast getire

Ara Güler’in Saray fotoğrafları çekmesi ve kendisini eleştirenleri “serseri” diye tanımlamasından dolayı, onun bir yazısına sayfalarında yer veren Mukavemet Dergi’nin “çöp” olduğu iddiasından buraya kadar geldik. Az okuyan toplumların kaderidir bu; sığ bilgi birikimiyle her konuda keskin hükümler veren, siyasi düşüncesinin, yargılarının kusursuzluğundan hiç şüphe duymayan kişiler baş tacı edilir. Toplumsal kültür onların derinlikten ve bilimsel şüpheden yoksun hurafeleri üzerinden yeniden üretilir.

Yazımı emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’den öğrendiğim bir söz ile bitireceğim. Avrupa balistik çalışmalarını bilim dalı haline getirmiş, top atışlarında hedefi vurmak için ayrıntılı matematik hesapları yaparken, Osmanlı topçusunun sloganı şu olmuştur.

Nişangâh Hak getire
Haydi Allah rast getire”

KAYNAKLAR

1- Edmund White, Rimbaud-Bir Asinin Çifte Yaşamı, Çeviri Cem Uzungüneş, Edebi Şeyler Yayınevi, Haziran 2017, İstanbul.
2- Ahmet Necdet, Çağdaş Fransız Şiiri, Yeditepe Yayınları, 1959, İstanbul.
3- Ezra Pound, Seçilmiş Canto’lar, Hazırlayan İlhan Berk, Adam Yayınları, 1995, İstanbul.
4- Cumhuriyet Gazetesi, Ustayı Ara ki Bulasın, 20 Aralık 2015.
5- Cumhuriyet Gazetesi, Ara Güler’e Özür Borcu, 22 Aralık 2015.
6- Habertürk Gazetesi, Ara Güler: Cumhurbaşkanını çekmeyip sizi mi çekecektim, 25 Aralık 2015.
7- Vikipedi
8- Aydoğan Demir, Emekli Tarih Hocası, Tarih sohbetleri.ara