“Ölmüş eşek arar, nalın sökecek”

Bu yazının başlığı Aşık Seyrani’nin[i]bir şiirinden alınmıştır. 

İşkence konusunda Dünya çapında çalışma ve yayınları ile tanınmış Adli Tıp Profesörü Şebnem Korur Fincancı’nın terör örgütü propagandası yapmaktan hapis cezasına çarptırıldığını okuduğum zaman bu konuda yazmayı düşünmüştüm. Nedir, 80 milyonluk açık hava tımarhanesine dönen ülkemizde hepimizin hali şu malum doktor fıkrasına benzedi: 

 “Adamın biri hastalanmış, ne yapsın istersiniz, doğruca hastanenin yolunu tutmuş. O poliklinikten mi bu poliklinikten mi sıra alsam derken kendini psikiyatride bulmuş. Biliyorsunuz, sağlık sistemimiz “parayı verene üflemeli çalgılar orkestrası” veremeyene “teneke trampet” olduğundan, fıkramızın hasta adamı “buna da şükür” deyip muayene olup evine dönmüş. Bir hafta sonra arkadaşı ziyarete gelmiş. Hasta arkadaşının halini beğenmeyen arkadaşı sormuş:

-Nasıl oldun, iyileşmedin mi hala?

-İyileşmedim, iyileşmedim ama artık kafama takmıyorum.” 

Velhasılıkelam, onu takma buna bakma, nereye kadar; Fincancı hocamı yazayım diye düşünürken bu sabah Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in gözaltına alındığını okudum. Biri 77 diğeri 75 yaşında, polis eşliğinde götürülmüşler. Tüm medyanın gündeminde bu konu var; yandaşlar sevinçten takla atıyor, kalanı feryat figan. Fransızların ünlü sözü var, “güneşin altında söylenmedik söz yoktur” diyorlar; maval okumuşlar, bakın size bir hikayecik anlatacağım, çatlasın Fransızlar:

“Vakti zamanında bir padişah varmış, şah dedik ya, debdebe içinde yaşar, zalimlikte sınır tanımazmış. Günün birinde bu padişaha bir hediye gelmiş, eşi görülmemiş büyüklükte bir elmas. Muhtemeldir ki vezirlik, valilik, vb. çıkarlar peşindeki bir zatın hediyesidir bu elmas. Padişah efendi pek bir beğenmiş koca elması; tutturmuş “ben buna zincir geçirip boynuma takacağım” diye. Sarayın kuyumcusu, mücevhercisi çok dil dökmüşler “olmaz padişahım, bu elması delerken çatlar, kırılır, dağılır, etmeyin, eylemeyin” demişler. Zalimlerin inadı akıldan yana fukaradır, “elması delemezseniz, kırıp dökerseniz vurdururum hepinizin kellesini” diye tehdit etmiş tüm saray görevlilerini. Bütün vezir vüzerayı bir korku almış, ne yapalım edelim de elması delelim, kellemizi kurtaralım diye çare aramaya başlamışlar. Hangi mücevher ustasına gitseler “olmaz, bu riski alamam, delip de bu güzel elmasın değerinin piç olmasına dayanamam” demişler. Sonunda küçük bir dükkânda çalışan, yaşlı ve çok deneyimli bir ustanın yanına varmışlar. Gittikleri usta da “olmaz, yapamam, yapamam ama kimin yapacağını bilirim” demiş. Kellelerinden umudu kesmiş saray görevlilerinin şaşkın bakışları altında çarşının öbür ucundan bir demirciyi çağırmış. Mücevher ustası elması uzatmış demirciye, “şurasından bir delik açacaksın” demiş. Oradakilerin “dur, yapma” demelerine kalmadan demirci bir elinde çekiç, öbür elinde bir mil ile dalmış elmasa. İlk vuruşunda tam ortasından delmiş elması, gitmiş kendi işine. Elmas parçalanacak, kelleleri cellat olacak korkusundan titreyen saraylılar yaşlı mücevherciye “nasıl oldu bu iş” demişler. Yaşlı usta tüm bilmişliği ile cevap vermiş:

-Yapar elbette, çünkü o haddini bilmez!”

Ömer Hayyam’ın şu dizelerini bilmeyeniniz yoktur:

Binlerce incimiz vardi delinmedik, 

Sersemliği yüzünden bilgisizlerin, 

Renk renk düşünceler kaldı, 

Söylenmedik.”

İnsanlık tarihi boyunca, değirmentaşı büyüklüğünde elmasa benzeyen nice insanlar yaşamıştır dünyada.  Değirmentaşı büyüklüğünde elmas olmak zordur, “vasat” ve “haddini bilmez” insanlar onları ne yapacaklarını bilemezler, olduğu gibi korumayı, taşımayı başaramazlar; ağırdır, değerleri hayallerinin çok ötesindedir. Bu yüzden baltayla, satırla, bombayla parçalayıp bir kırıntısına sahip olmak, olamazlarsa da yok olup gitmesini isterler. Değirmentaşı büyüklüğünde elmasa benzeyen kişilerin bazılarının tarihe iz bırakacak zamanı ve şansı olmuştur; Hypatia[ii], Bruno[iii], Uğur Mumcu ilk aklıma gelenler. Hepimiz biliyoruz ki sonuncular da değiller. Üç asır öncesinden seslenen şair Ahmed-i Hani’nin[iv](Ehmedê Xanî) dizeleri arasında kaybolmuş gibiyiz; okuyun, hak vereceksiniz:

“Meclisin emiri gülmüyorsa, mutripler ne yapsın?
Gülümseyen bir gonca yoksa, sevdalı bülbüller ne yapsın?
Öğrencinin öğrenmekte, yetişmekte gözü yoksa
Bilgenin dağarcığındaki bilgiler ne yapsın?
Hâni’nin şiirleri birer incidir, birer uyarıdır ama
Memlekette okuyucu yoksa, şairler ne yapsın?”

Çeviri:Ataol Behramoğlu

Mutrib:Çalgıcı, çalgı çalan, şarkıcı, hanende.


[i]Aşık Seyrani üzerine yazdığım yazımı okumak isteyebilirsiniz: https://doganalpdemir.com/2017/10/27/asik-seyrani-siirli-cuma/

[ii]İskenderiyeli Hypatia, 370-415 yılları arasında yaşamış filozof, matematikçi ve astronom kadın. Taşlanarak öldürülmüştür. 

[iii]Engizisyon tarafından yakılarak öldürülen Bruno hakkında yazdığım bir yazımı okumak isterseniz tıklayın: https://doganalpdemir.com/2017/10/22/itaatsiz/

[iv]Ahmed-i Hani’yi tanıttığım yazımı okumak isterseniz: https://doganalpdemir.com/2017/11/03/ahmed-i-hani-siirli-cuma/

AŞIK SEYRANİ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Seyrani, 1800- 1866 yılları arasında yaşamıştır. Doğum tarihinin 1806 veya 1807 olduğuna dair kayıtlar da vardır. Kayseri’nin Develi (eski adı Everek) kazasında doğmuştur. Aşık Seyrani’nin yaşamı hakkındaki bilgilerimiz çok sınırlıdır. Babası yoksul bir mahalle imamı olan Cafer Efendi’dir. Çocukluk ve gençlik yıllarında bir süre medrese eğitimi görmüştür. Halasiye Medrese’sinde başladığı eğitimini tam olarak tamamlamadan ayrılmıştır. 1822-1828 yılları arasında askerlik yapmıştır. Askerlik sonrası döndüğü Develi kazasında sazı ve sözüyle giderek tanınmaya başlar, onun ününü duyan aşıklar onunla atışmak, tanışmak için ziyaretine gelirler. Sonunda Develi dar gelir Seyrani’ye, sazını sırtladığı gibi İstanbul’un yolunu tutar.

Seyrani’nin Abdülmecid’in tahta çıktığı yıl İstanbul’a geldiği sanılıyor. Eksik kalan medrese eğitimine Köprülü Medresesi’nde devam etmiş ve hat sanatı ile nakkaşlık öğrenmiştir. İstanbul’da yaşadığı dönemi şu dörtlükle anlatmıştır.

“Yedi yıl eğlendi, kaldı Seyrani

Bütün tahsil etti ilmi irfanı

Sendeyken her türlü mürüvvet kanı

Bulmadın derdime çare İstanbul”

Seyrani’nin İstanbul’un semai kahvelerinde, söz meclislerinde kendisine itibar kazandıracak bir yer edindiği bilinmektedir. Nedir, 19. yüzyılda devletin ekonomik sıkıntıları gibi halkın sıkıntıları da had safhaya varmıştı. Halk vergiler altında ezilmiş, dahası üretimi kendine yetmezken ağır vergiler yüzünden geçimini sağlayamaz haldeydi. Osmanlı Devleti’nin il ve ilçelere gönderdiği yöneticiler, vergi adıyla topladıkları paralarla kendilerini zengin etmeye çalışıyorlardı. Seyrani gördüğü bu ahvali sert bir dille yermiş, hicvetmiş; şiirlerinin ucu kime dokunur diye düşünmeden kötülüğün kaynağı olduğunu düşündüğü haksızlık, zalimlik ve eşitsizliği sert bir dille şiirine dolamış, sözünü ne padişahtan ne sadrazamdan esirgemiştir. Hakkında açılan soruşturmalar yüzünden İstanbul’u terk etmek zorunda kalır; Halep, Bağdat ve Mısır’ı dolaşan Seyrani, daha sonra Adana yolu ile Develi’ye döner. Develi’de de fazla durmayan şair, memleketin çeşitli yerlerini dolaşmaya başlar, ömrünün son dönemlerinde memleketi Develi’ye tekrar döner, 1866 yılında hayata veda eder.

Seyrani’nin günümüze kadar ulaşmış, zengin bir hece ölçüsüyle yazdığı koşma, semai, destan, nefes türünden pek çok şiiri vardır. Hiciv türünde yazdığı, rüşvetin, iltimasın, yobazlığın haksızlığın karşısında kalemiyle karşı durmaya çalıştığı şiirler, halk edebiyatımızın eşsiz örnekleri arasındadır. Kendisi geleneksel medrese eğitimi görmesine rağmen din sömürücüsü yobaz ve softalar Seyrani’nin hiciv oklarına hedef olurlar.

“Ormanda büyüyen adam azgını

Çarşıda pazarda seyran beğenmez

Medrese kaçkını softa bozgunu

Selam vermek için insan beğenmez”

Abdülmecit döneminin ağır yoksulluk koşullarında Dolmabahçe Sarayı’nın yaptırılmasını eleştirmeden edemez.

“Herkes belâsını azdı da buldu

İnsanda evvelki sadakat noldu

Eski sarayları beğenmez oldu

Yere sığmaz oldu sultan olanlar”

Sadrazamlar için yazdığı aşağıdaki dörtlük yenir yutulur gibi değildir.

Bitmez oldu harmanların eyisi

Hurma tadı verir erik kayısı

Sadırazam etsen eğer seyisi

ölmüş eşek arar nalın sökecek”

Devletin yüksek kademelerinde görev alanlar Seyrani’yi epeyce kızdırmış olmalı, “usulünce” küfrediyor sadarete gelenlere.

“Küçük lokma ile dolmaz avurdu

Ne yaman insanı kasdı kavurdu

Cihanın külünü göğe savurdu

Geçti sadarete hayvan olanlar”

Yoksulluk, adaletsizlik ve cahilliği yerden yere vurduğu aşağıdaki iki dörtlük ezberlerimize nakış gibi işlenmelidir.

“Eyvah fukaranın beli büküldü

Medet ticaretin gücüne kaldık

İyiler âlemden göçtü çekildi

Bizler zamanenin piçine kaldık

Rüşvet ile yazar hâkim hücceti

Hüccet ile alır kadı rüşveti

Halk bilmiyor dini, şer’i, sünneti

Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık”

Hüccet: İlam, mahkeme kararı.

Sikke: Madeni para

Tunc: Altına bakır karıştırıp ayarı bozulan para.

Seyrani, 19. Yüzyıl Anadolu topraklarında yaşayan toplumun gören gözü, söyleyen dili olmuştur. Günümüz şiiri muhafazakâr bir toplum olmaya, şiddet diline, eşitsizlik ve adaletsizliğe direnebiliyorsa, bunu Seyrani gibi cesur halk ozanlarına borçlu olduğumuz hatırlanmalıdır. Seyrani’nin ZAMANE BOZULDU adlı şiirini bu hafta için seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

Sarhoşlar çoğaldı, kalmadı ayık

Bu asır böylece hallere lâyık

Müzevirin adı muhbir-i sâdık

Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Şahinler yurdunu tuttu yarasa

Baklava yerine geçti pırasa

Şimdi rağbet deyyus ile terese

Zamane bunlara rağbet ediyor

Boy kürkünü beğenmiyor köçekler

Babasına akıl öğretir çocuklar

Yumurtadan burnu çıkan cücükler

Horoz oldum diye cık cık ediyor

Küçükler büyüğe çorap geydirir

Tatlıyı insana acı yedirir

SEYRANİ zamane böyle dedirir

Şimdi kişi bildiğine gidiyor”

Muhbir-i sâdık: Gizli haber veren, casus.

Müzevir: Arabozan

Kaynaklar

1- Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976.

2- İlhan Başgöz, İzahlı Türk Halk Şiiri Antolojisi, Pan Yayıncılık, 2014.

3- Suat Umagan, Hikmet ve Hiciv Şairi olarak Seyrani, A.Ü Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 19, Erzurum 2002.

4- Vikipedi.

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur