Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Vakti zamanında Anadolu’nun uzak bir köşesinde kendine göre varlıklı bir adam yaşıyormuş. Çevresindekilerin deyişiyle zeki ve mukallit bir adammış. Gel zaman git zaman yaşı ilerlemiş, hastalanmış. Tek oğlu Hasan’ı yanı başına çağırmış.

“Ey oğul, bana ecel vakti göründü, Azrail kapı önünde bekliyor, beni almadan da gitmez uğursuz. Şimdi beni iyice dinle. Benden sonra bütün malım, mülküm, toprağım senin olacak. İzin vereler iki torba altın almadan öbür yana gitmem, giriş akçası sorarlarsa ne ederiz bilmem, lakin gideceğimiz yer toprak, ondan ötesi kara toprak. İmdi, şurada gördüğün bir kese altındır. İçinden teki bile sana helal değildir. Vasiyetim odur ki, bu keseyi alıp İstanbol’a varacaksın, orada insanları iyiden iyiye inceleyeceksin, içlerindeki en aptalını bulunca bu keseyi ona takdim edip buraya dönecek, benim malıma mülküme sahip olacaksın. Dediğimi harfiyen yerine getirmezsen iyi saatte olsunlara karışırım, rüyalarında hortlar, hayatı sana zindan ederim.”

Sözlerini tamamlayınca usulca ölmüş, ölümünden sonra bile yüzünde hınzır bir gülümseme varmış. Oğlu babasına karşı tüm vazifelerini yerine getirmiş, cenaze toprağa verilmiş. Verilmiş verilmesine ama Hasan’ın kaygısı, tasası yeni başlıyor. Bir yandan kendi kendine dertlenir, öte yandan söylenirmiş.

“Eh buba, gitmeden ettin edeceğini, bura nire, İstanbol nire, yol bilmem iz bilmem, yollarda kurda kuşa meze olacak bedenim. Hem sonra İstanbol’un taşı toprağı altın imiş, kim ne etsin benim bir kese altınımı.” 

Böyle dermiş ama babasının ne denli akıllı ve becerikli olduğunu bildiğinden hortlayıp düşlerine ineceğinden de çok korkarmış. Sonunda keseyi ceketinin astarına diktirip yola koyulmuş. Yol uzun, günler ve haftalarca yol almış, her menzilde bir han, her handa Faruk Nafiz’in bir duvarına rastlamış. Sonunda İstanbul’a varmış. Aklı bir gitmiş bir gelmiş Hasan’ın, hınca hınç insan, bir yanda heybetli binalar, Osmanlı’nın ihtişamlı konakları, öte yandan bir yanına yatık ve üzerindeki yoksulluğun ağırlığından çökecekmiş gibi duran viran evler.

Hasan İstanbul’a varır varmaz ucuzundan bir oda kiralamış, her gün semt semt gezip koca şehrin en aptalını arayıp sormaya başlamış. Kolaysa bul en aptal insanı, tam “işte en aptalı bu” diyecek, bir başka daha aptal buluyor. Köylerine gelen çerçilerin bohçasından daha karışmışmış aklı, her geçen gün umudu daha da kırılmış.

Haftalar sonra yolu büyük bir meydana düşmüş, meydanda bir büyük çeşme ve bir dolu insan varmış. Çeşmeye gözleri takılınca titremiş korkudan bacakları, kelli felli, güzel sakallı bir adamın kesik kafası çeşmede durup duruyor. Bir anda kalabalık dalgalanmış, gürültülü, kılıç şakırtılı bir insan topluluğu ağır ağır meydana doğru ilerliyor. Meydana girenlerin hepsi gösterişliymiş ama başlarındaki zat hepsinden azametli. Şalvarı şaltak, eyeri kaltak bir Osmanlı paşası ağır ve sert bakışlarla etrafı süzüyormuş. Hasan’ın sağındaki solundaki adamlar çekiştirmişler elbisesinin eteğini, “eğil hemşerim, eğil, kelleni taşımaktan yoruldun herhal” demiş biri. Hasan şaşkın, eğilmiş, bir yandan fısıltıyla sormuş yanındakine, “buraların yabancısıyım, de bakalım kimindir o kesik kafa, kimdir bu heybetli paşa.”  Yanındaki adam aynı fısıltılı ama duruma alışkın bir ses tonuyla cevap vermiş.

“Hemşerim kim olsun istersin, kesik kafa eski sadrazamındır, o gördüğün paşa da yeni sadrazam.”

Hasan, garip Hasan, içinden bir sevinç çığlığı kopmuş, sökmüş elbisesinin astarını ve koşup çökmüş sadrazamın atlarının ayaklarına.

“Haşmetli paşam, bu keseyi rahmetli bubam size armağan gönderdi, kabul buyurun.” 

Hasan sadrazamın elbisesinin eteklerini öperken, yüzünde babasının ölürken ki o hınzır, muzip ifadesinin tıpkısı varmış. Hiç oyalanmadan köyünün yoluna düşmüş, dudaklarında ise fıkır fıkır bir Karacaoğlan türküsü…

“Yiğit olan yiğit biner atlanır

Kötüler de her cefaya katlanır

Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Na-mertlerde gölge olmaz ar olmaz”

 

Dipteki bilgi notu:

Bu öykü, Emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’in Osmanlı dönemine ait anlattığı pek çok hikâyeden biridir. Ben yeni bir dil ve tarzla yeniden yazdım.

Çöp

Osmanlı İstanbul’unda kullanılan bir deyim vardır, fermanlı. Bu deyim, yaptıklarından sorumlu olmayan, davranışlarındaki keyfiyetin mazur görüldüğünü belirtir bir ferman taşıyan kişileri tanımlamak için kullanılırmış.

Yaygın bir “eleştiri” yöntemi olarak kullanılmasa, bir sosyal medya mesajı nedeniyle kaleme sarılıp bu yazıyı yazmazdım. Nedir, siyasi tutum ve argümanlardan daha çok galize kaçan duyguların akla hâkim olduğu yargılara giderek daha sık rasgeliyoruz. Uzatmayayım, işte o mesaj:

İçinde Ara Güler’in olduğu bir dergi çöptür.”

Söz konusu edilen Mukavemet Dergi; yazarları arasında benim de olduğum, bir avuç kadın ve erkeğin didinerek ve direnerek yoktan var etmeye çalıştıkları, bugünlerde altıncı sayıya ulaşan dergi. Dergi bu, SBKP resmi yayın organı Pravda değil; içinde beğendiğiniz yazılar/yazarlar da olur, beğenmedikleriniz de. Kafanızda bir swot analizi yapar ve alıp almamaya, okuyup okumamaya karar verirsiniz. Çok gaza gelirseniz dergideki yazılar hakkında iki paragraf döktürür yayınlarsınız.

Bahse konu olan mesajda söz edilen kişi Ara Güler, 89 yaşında, çektiği fotoğraflar dünyanın dört köşe bucağındaki müzelerde sergileniyor. Fotoğrafı sanat olarak kabul etmeyen, kendisini de fotoğraf sanatçısı değil gazeteci sayan, nevi şahsına münhasır ve “abide-i muazzama” bir kişilik.

Ben gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim. Fotoğrafçı ile gazeteci arasındaki fark budur. Fotoğrafçı bomba patlar kaçar. Ama gazeteci peşinden gider olayı yakalamaya çalışır. Ben de bu yaşa kadar ona göre çalıştım”

Ara Güler bir süredir “sol cenahın” tepkisini çekiyor. İki yıl önce kendi talebi veya Saray’ın davetlisi olarak Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çeker. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” manşetiyle sert bir dille eleştirir. Nedir, birkaç gün sonra Cumhuriyet Gazetesi Ara Güler için bir özür yazısı yayınlar:

Geçen pazar günü 1. sayfamızda, dünyaca ünlü fotoğraf sanatçımız Ara Güler’le ilgili bir haber yayımladık. Haberde, Ara Güler’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını çekmek için randevu talep ettiği, bu talep üzerine kendisine randevu verilerek Erdoğan’ın Kısıklı’daki konutunda çekimin yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Haber doğruydu elbette, ama “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” şeklinde haksız ve eleştirel bir başlıkla sunulmuştu. Dünyaca ünlü bir fotoğraf sanatçısının ülkenin Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çekmek istemesi de, bu çekimin yapılmış olması da gayet anlaşılır ve doğal bir durumdur. Buna karşın, her gün şikâyetçi olduğumuz toplumun giderek kamplaştırılması, en insani ve doğal olayların, tutumların ve çalışmaların bile bu kamplaşma bağlamında değerlendirilmesi tuzağına, zaafına ne yazık ki biz de düştük. Bu nedenle Ara Güler’e açık bir özür borcumuz var. Yaptığımız bu yanlış nedeniyle özür dileriz.”

Ara Güler bu konuyla ilgili olarak Habertürk’den Kübra Par’a bir röportaj verir. Ara Güler’in sorulara verdiği yanıtlar, içinden cımbızla laf çekmeden okunmalıdır.

Ara Bey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğraflarını çektiniz diye sizi eleştirenler oldu. Ne diyorsunuz tepkilere?
Erdoğan’ın resmini çekmeye gittim diye kızıyorlar. Çekeceğim tabii. Camiyi de çekeceğim, katedrali de çekeceğim, lideri de çekeceğim. Ben 4 kere harbe gittim. Gözümü korkutamazsın. Anladın mı? Bu işlerden mi korkacağım? Hiçbirini tanımam, etmem. Bunlar tam sopalık, iki tane indireceksin orada kalacaklar! (Gülüyor.) Bunlar provoke edilmişler. Ne halt ederlerse etsinler. Bana ne!

Sizce neden kızıyorlar?

Ne bileyim ulan! Bir sebebi yok. Ne istiyorlar? Cumhurbaşkanı değil mi? Çekmeyecek miyiz? Tabii Cumhurbaşkanı’nı çekeceğim, onu çekmeyip sizin gibi serserileri mi çekeceğim! Biz gazeteciyiz, her şeyi çekeriz. Onlara mı soracağım! Onlar ne kadar gazetecidir ki? Gazetecilik oynuyorlar. Gazete basıyorlar, adı oluyor gazeteci. Gazeteci ona denmez ki. Gazeteci haber peşinde, dünyanın herhangi bir yerinde, Çin’de, Japonya’da, Hindistan’da bir şeyler yapan adamdır. Bunların gittiği en fazla Erzurum…

-Cumhuriyet Gazetesi sizden özür diledi…
… aşağı Kasımpaşa!

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Affedersin Ermeni” sözüne alınmış mıydınız?
Hayır, ben Japon’um Ermeni falan değilim ki!”

Yukarıda bir kısmını paylaştığım röportaj üzerine yorum yapma gereksinimi duymuyorum. Teşhis açık: Fermanlı.

İsmini yazmayacağım bir şair…

Uzun yıllar önce, belki otuz yıl, ülkemizin yakın geçmişinin önemli şairlerinden birisiyle bir tatil beldesinde kısa süreliğine aynı masayı paylaştım. Bağımlı demeyelim ama alkolle ilişkisi oldukça bozulmuştu. Çevresini saran gençler için bir ilahtı, her sözü vahiy gelmiş ayet gibi dinleniyordu; galiz küfürleri dâhil. Bir yandan içiyor, bir yandan da anlatıyordu; elleri de boş durmuyor, yanına oturmuş 20 yaşında ya var ya yok bir genç kızı “mıncıklıyordu.” Ertesi gün konuştuğum genç kız şaşkındı. Yorumu kısa ve can yakıcıydı:

O pis zampara düne kadar benim kıblemdi”

Şimdi oturdum saydım, yıllar önce görkemli bir cenaze töreniyle toprağa verdiğimiz bu şairin kaç kitabı vardı kütüphanemde; altı, tam altı kitabına sahiptim. Her birinin üzerine kurşunkalemle işaretler koymuş, notlar almışım. Soruyorum, torunu yaşında bir genç kızı alenen taciz eden bu yazarın kitapları çöp mü? Bu şairin şiirlerini yayınlayan dergiler, onlarda mı çöp?

Mussolini hayranı bir şair…

Güz ayı; tepeler yükselir, sarar gölleri batan güneşe karşı,
Bir bulut perdesi akşam,
bir bulanıklık dalgalar üstünde; ve sivri, uzun, kimyon filizleri aralarında,
dondurucu bir ezgi kamışlarda.
Tepenin ardında keşişin çanı
gider esintide.
Nisanda geçti burdan yelken; döner belki Ekimde Silinir gümüş renginde kayık; usulca;
Parıldar güneş bir başına ırmakta.”

Yukarıdaki dizeleri Ezra Pound’un Canto’larından aldım. İlhan Berk’in deyişiyle “Canto’lar dünya edebiyatında benzeri olmayan bir şiirler demetidir.” Allen Tate, Ezra Pound’un Canto’ları için “bizim üzerimizde çağdaşlarının hepsinden daha çok etkisi olan bir şiirdir bu; uçsuz bucaksız bir “yeraltı” ünü kazanmış bir şiirdir. Hak etmiştir de bu ünü.” yorumunu yapmıştır. 1920’lerde Canto’ları yazmaya başlayan, İmgeci şiir akımının öncüsü olan ve sanatın ticarileşmesiyle şiddetle mücadele eden Ezra Pound, II. Dünya Savaşı yıllarında İtalya’nın faşist lideri Mussolini’yi desteklemiştir. Savaştan sonra tutuklanır Pound, cezaevi ve akıl hastanelerinde uzun yıllar geçirir. Milyonlarca kişin ölümüne sebep olan Nazi ve İtalya faşizmine verdiği destekle insanlığa karşı işlenmiş bir suçun ortağı olmuştur. Ne yapalım şimdi, tüm Ezra Pound şiirini yok mu sayalım? Hepsi çöptür mü diyelim? Kestirmeden fikrimi söyleyeyim; Ezra Pound şiirleri, 20. Yüzyıl Dünya kültürünün en büyük miraslarından biridir, öyle de kalacaktır.

Silah tüccarı

1891 yılında 37 yaşında ölmüş bulunan ve günümüzde dünya çapında bir üne sahip bir kişi var sırada. Ölüm döşeğinde yatarken, bilinci kapanmadan hemen önceki sayıklamalarında hayali bir taşıma şirketi müdürüne, yola çıkışını düzenleyen bir mektup dikte ettirir, yüklemek istediği fildişi envanterini de dâhil ettirmiştir mektuba. Kısa süre sonra da ölür. Şimdi size sormak isterim; kanaatinizce bu kişi hangi nedenle 126 yıl sonra ününü sürdürmektedir? Peki, biraz ipucu istiyorsunuz. Adamımız Fransız, iyi bir eğitim görmüş, dil öğrenmeye çok yatkın, yaşamının önemli bir bölümünü Afrika’da geçirmiş, silah ticareti dâhil olmak üzere türlü beter işler çevirmiş. Hatta köle ticareti yaptığı da iddia edilmiş. Ancak köle ticaretine karşı olmamakla beraber bu işe bulaşmadığı veya bu alana girme olanağı bulamadığını biliyoruz. Muhtemelen yüzünüzü buruşturdunuz ve “tanımasam da olurmuş” diyorsunuz. O halde sıkı durun. Anlattığım kişi dünya tarihinin en önemli şairlerinden biri olan Arthur Rimbaud. Sembolist şiirin öncüsü ve 21 yaşından sonra şiir yazmamış. 17 yaşında deniz görmeden yazdığı uzun şiiri “Sarhoş Gemi” insanlık kültürünün en büyük miraslarından biri kabul ediliyor.

Güneşi gördüm, alçakta, kanlı bir ayinde;
Sermiş pırıltısını uzun mor pıhtılara.
Eski bir dram oynuyor gibiydi, enginde,
Ürperip uzaklaşan dalgalar, sıra sıra.

Yeşil geceyi gördüm, ışıl ışıl karları;
Beyaz öpüşler çıkar denizin gözlerine;
Uyanır çın çın öter fosforlar, mavi, sarı;
Görülmedik usareler geçer döne döne.”

(Çeviri Sabahattin Eyuboğlu’na ait olup şiirin tamamı 25 dörtlükten oluşmaktadır.)

Ne yapalım şimdi; “pis” bir silah tüccarının yazdığı tüm şiirler çöp müdür? Karar sizin!
Knut Hamsun, Althusser, Pier Paola Pasolini, Bach

Verdiğim örneklerin az sayıda istisnalar olduğunu iddia ederseniz, istemediğiniz kadar çok örnek verebilirim. Göçebe ve Açlık adlı yapıtlarıyla “yoksulluğun kitabını” yazmış ünlü Knut Hamsun’un Nazi hayranlığını, karısını boğarak öldüren Marksist düşünür ve felsefe profesörü Althusser’i, unutulmaz filmlerin yönetmeni Pier Paolo Pasolini’nin çocuklara cinsel istismar nedeniyle defalarca suçlandığını, havaların iyi gittiği zamanlarda az kişinin öldüğü ve bu nedenle kilise törenlerinden az para kazandığından sızlanan Bach’ı hatırlatmak zorunda kalırım.

Nişangâh Hak getire, haydi Allah rast getire

Ara Güler’in Saray fotoğrafları çekmesi ve kendisini eleştirenleri “serseri” diye tanımlamasından dolayı, onun bir yazısına sayfalarında yer veren Mukavemet Dergi’nin “çöp” olduğu iddiasından buraya kadar geldik. Az okuyan toplumların kaderidir bu; sığ bilgi birikimiyle her konuda keskin hükümler veren, siyasi düşüncesinin, yargılarının kusursuzluğundan hiç şüphe duymayan kişiler baş tacı edilir. Toplumsal kültür onların derinlikten ve bilimsel şüpheden yoksun hurafeleri üzerinden yeniden üretilir.

Yazımı emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’den öğrendiğim bir söz ile bitireceğim. Avrupa balistik çalışmalarını bilim dalı haline getirmiş, top atışlarında hedefi vurmak için ayrıntılı matematik hesapları yaparken, Osmanlı topçusunun sloganı şu olmuştur.

Nişangâh Hak getire
Haydi Allah rast getire”

KAYNAKLAR

1- Edmund White, Rimbaud-Bir Asinin Çifte Yaşamı, Çeviri Cem Uzungüneş, Edebi Şeyler Yayınevi, Haziran 2017, İstanbul.
2- Ahmet Necdet, Çağdaş Fransız Şiiri, Yeditepe Yayınları, 1959, İstanbul.
3- Ezra Pound, Seçilmiş Canto’lar, Hazırlayan İlhan Berk, Adam Yayınları, 1995, İstanbul.
4- Cumhuriyet Gazetesi, Ustayı Ara ki Bulasın, 20 Aralık 2015.
5- Cumhuriyet Gazetesi, Ara Güler’e Özür Borcu, 22 Aralık 2015.
6- Habertürk Gazetesi, Ara Güler: Cumhurbaşkanını çekmeyip sizi mi çekecektim, 25 Aralık 2015.
7- Vikipedi
8- Aydoğan Demir, Emekli Tarih Hocası, Tarih sohbetleri.ara

Yiğit Gölgesinde Yiğit Saklanır

Vakti zamanında Anadolu’nun uzak bir köşesinde kendine göre varlıklı bir adam yaşıyormuş. Çevresindekilerin deyişiyle zeki, esprili ve mugallit bir adammış. Gel zaman git zaman yaşı ilerlemiş, hastalanmış. Tek oğlu Hasan’ı yanı başına çağırmış.

“Ey oğul, bana ecel vakti göründü, Azrail kapı önünde bekliyor, beni almadan da gitmez uğursuz. Şimdi beni iyice dinle. Benden sonra bütün malım, mülküm, toprağım senin olacak. İzin vereler iki torba altın almadan şuradan şuraya gitmem, öbür yanda giriş akçası sorarlarsa ne ederiz bilmem, lakin gideceğimiz yer toprak, ondan ötesi kara toprak. İmdi, şurada gördüğün bir kese altındır. İçinden teki bile sana helal değildir. Vasiyetim odur ki, bu keseyi alıp İstanbol’a varacaksın, orada insanları iyiden iyiye inceleyeceksin, içlerindeki en aptalını bulunca bu keseyi ona takdim edip buraya dönecek, benim malıma mülküme sahip olacaksın. Dediğimi harfiyen yerine getirmezsen iyi saatte olsunlara karışırım, rüyalarında hortlar, hayatı sana zindan ederim.”

Sözlerini tamamlayınca usulca ölmüş, ölümünden sonra bile yüzünde hınzır bir gülümseme varmış. Oğlu babasına karşı tüm vazifelerini yerine getirmiş, cenaze toprağa verilmiş. Verilmiş verilmesine ama Hasan’ın kaygısı, tasası yeni başlıyor. Bir yandan kendi kendine dertlenir, öte yandan söylenirmiş.

“Eh buba, gitmeden ettin edeceğini, bura nire, İstanbol nire, yol bilmem iz bilmem, yollarda kurda kuşa meze olacak bedenim. Hem sonra İstanbol’un taşı toprağı altın imiş, kim ne etsin benim bir kese altınımı.” 

Böyle dermiş ama babasının ne denli akıllı ve becerikli olduğunu bildiğinden hortlayıp düşlerine ineceğinden de çok korkarmış. Sonunda keseyi ceketinin astarına diktirip yola koyulmuş. Yol uzun, günler ve haftalarca yol almış, her menzilde bir han, her handa Faruk Nafiz’in bir duvarına rastlamış. Sonunda İstanbul’a varmış. Aklı bir gitmiş bir gelmiş Hasan’ın,  hınca hınç insan, bir yanda heybetli binalar, Osmanlı’nın ihtişamlı konakları, öte yandan bir yanına yatık ve üzerindeki yoksulluğun ağırlığından çökecekmiş gibi duran viran evler.

Hasan İstanbul’a varır varmaz ucuzundan bir oda kiralamış, her gün semt semt gezip koca şehrin en aptalını arayıp sormaya başlamış. Kolaysa bul en aptal insanı, tam “işte en aptalı bu” diyecek, bir başka daha aptal buluyor. Köylerine gelen çerçilerin bohçasından daha karışmışmış aklı, her geçen gün umudu daha da kırılmış.

Haftalar sonra yolu büyük bir meydana düşmüş, meydanda bir büyük çeşme ve bir dolu insan varmış. Çeşmeye gözleri takılınca titremiş korkudan bacakları, kelli felli, güzel sakallı bir adamın kesik kafası çeşmede durup duruyor. Bir anda kalabalık dalgalanmış, gürültülü, kılıç şakırtılı bir insan topluluğu ağır ağır meydana doğru ilerliyor. Meydana girenlerin hepsi gösterişliymiş ama başlarındaki zat hepsinden azametli. Şalvarı şaltak, eyeri kaltak bir Osmanlı paşası ağır ve sert bakışlarla etrafı süzüyormuş. Hasan’ın sağındaki solundaki adamlar çekiştirmişler elbisesinin eteğini, “eğil hemşerim, eğil, kelleni taşımaktan yoruldun herhal” demiş biri. Hasan şaşkın, eğilmiş, bir yandan fısıltıyla sormuş yanındakine, “buraların yabancısıyım, de bakalım kimindir o kesik kafa, kimdir bu heybetli paşa.” Yanındaki adam aynı fısıltılı ama duruma alışkın bir ses tonuyla cevap vermiş.

“Hemşerim kim olsun istersin, kesik kafa eski sadrazamındır, o gördüğün paşa da yeni sadrazam.”

Hasan, garip Hasan, içinden bir sevinç çığlığı kopmuş, sökmüş elbisesinin astarını ve koşup çökmüş sadrazamın atlarının ayaklarına.

“Haşmetli paşam, bu keseyi rahmetli bubam size armağan gönderdi, kabul buyurun.” 

Hasan sadrazamın elbisesinin eteklerini öperken, yüzünde babasının ölürken ki o hınzır, muzip ifadesinin tıpkısı varmış. Hiç oyalanmadan memleketinin yoluna düşmüş, dudaklarında ise fıkır fıkır bir Karacaoğlan türküsü…

“Yiğit olan yiğit biner atlanır

Kötüler de her cefaya katlanır

Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Na-mertlerde gölge olmaz ar olmaz”

 

Kaynak

Bu öykü, Emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’in Osmanlı dönemine ait anlattığı pek çok hikâyeden biridir. Ben yeni bir dil ve tarzla yeniden yazdım.

OKULLAR AÇILDI: HEY ARKADAKİLER, SUSUN BAKALIM

Efendiler! Eşekler susabilirler

Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?

                                                              Ece Ayhan

Evet, her yıl olduğu gibi bu cümleyle açıldı okullarımız: HEY ARKADAKİLER, SUSUN BAKALIM. 

Okullar açıldı dedikten sonra dilimin ucuna gelen ilk kelime “ama” oluyor, biliyorsunuz “ama” sözcüğü kendisinden önce gelen tüm fikirlere, olgulara ve eylemlere isyan eden bitirim bir bağlaçtır.  Bu yüzden yazımın başlığı “AMA” olabilirdi, olmadı, şimdiki başlığın başına bir hal gelirse yazımın başlığına vekâlet edebilir, eder.

Bir hikâyecikle başlayacağım yazıma, T.C sınırları içinde bir okulun açılış törenini yazacağım, varsayalım hayali bir okul, hayali bir açılış.

Küçük bir okul, mahalle arasında kalmış, yüzlerce, binlerce benzerinden biri. Çocukların bıcır bıcır uğultusu çın çın ötüyor duvarların dışına doğru; beden eğitimi öğretmeni yeni eşofmanları içinde çok yakışıklı duruyor, bayrak direğinin ipini ve mikrofonu kontrol ediyor. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı anonsları uğultuyu kesiyor, beden eğitimi öğretmeninin sert komutları akademiyi kazanmış genç yüzbaşıları bile kıskandırır. Çocuklar eğitimin sert, soğuk yüzüne yeniden hoş geldin diyorlar ama bu daha başlangıç, sırada okul müdürünün konuşması var. Okul müdürü yapacağı konuşmayı akşamdan hazırlamış, metne bakarak okuyor, çalakalem hazırladığı metinde yer yer kendi yazısını okuyamıyor, başını sağa sola eğip bükerek okuyamadığı kelimeleri atlayınca uzun cümleler iyice anlaşılmaz oluyor ama çok da önemli sayılmaz, benden başka dinleyen yok. Okul müdürünün beyaz saçlarına ve haşmetli göbeğine bakarsanız herhangi bir metne bakmadan bir açılış konuşması yapma kabiliyeti olduğu sanılabilir. Nedir; adına mevzuat denilen eğitim tanrısının buyruklarına aykırı bir söz söylememek için yazdığı metne sadık kalmaya çalışıyor olmalı. Mevzuat tanrısı bir kızarsa, of aman of…  Kimsenin dinlemediği, hatta iyi ki dinlemediği okul müdürünün açılış konuşmasının bazı başlıklarını birlikte okuyalım.

   “Öğretmenin görevi sizi topluma yararlı bir insan olarak yetiştirmektir.

   Okula gelmek insan hayatında çok önemlidir.

   Topluma yararlı bir insan olmak istiyorsanız okulunuza sahip çıkınız.

   Bilgiye ulaşmanın tek yolu okuldur.

  Başarılı olmanın yolu düzenli ve disiplinli çalışmaktan geçer.

   Toplum için doğru davranışları okulda öğrenebilirsiniz.

   Arkadaşlarınıza sevgi, öğretmenlerinize saygı beslemek zorundasınız.

 Görüyorum ki bazı arkadaşlarınız sivil kıyafetle gelmişler, yarından itibaren formasız gelenleri okula almayacağız. ONA GÖRE.”

Okul müdürünün konuşması biter, tek tük alkışlar, çocukların hemen hiçbiri dinlememiştir. Okul müdürü konuşurken onun sağ arkasında duran, ellerini önünde kavuşturmuş yeni müdür yardımcısı gençten bir hanım öğretmen, yüzünde yapay bir gülümseme ile çocukların alkışlaması için ellerini havaya kaldırıp abartılı bir biçimde çırpar, çocuklar civciv yavruları gibi, umurlarında bile değil şakşaklar… Arka sıraların eğitim tanrısına kurban edilmesi gerektiğini öğrendiği için müdür yardımcısı yapılmış olan genç müdür yardımcısı, civciv yavrularının cikciklerine dayanamaz, o yapay gülümsemesi yüzünden silinir eline geçirdiği mikrofona asabi ve tiz bir sesle bağırır: HEY ARKADAKİLER, SUSUN BAKALIM.

Okul müdürleri ve diğer idareciler çocuklarımıza bazı üstü örtülü, hatta şifreli ve hatta anlamlarını kendilerinin bile bilmediği bazı mesajlar verdiler, şifrelerini çözüp yayınlıyorum:

“Burada bilgiye ulaşmanın yollarını sorgulayamazsınız, biz ne dersek o.

Burada güç ve iktidar ilişkilerini ve bu ilişkiler yumağı içindeki yerinizi öğreneceksiniz.

Sizler burada kapitalizmin gereksinim duyduğu, itaat eden, güce tapan çalışanları veya mavi yakalıları olarak yetişeceksiniz. Toplum için yararlı birey olmak dediğimiz şey tam olarak budur.

Sizleri yönetecek olan beyaz yakalılar ve onların patronları özel okullarda yetişiyor, onlara sizi sorgulamaya yetecek kadar fikir özgürlüğü veriyoruz, onlar sistemi bile sorgulayabilirler ama değiştiremezler. Yüz göz olmamanız için okullarınızı da ayırdık.

Düzenli ve disiplinli çalışmaktan kastettiğimiz şey özel dershane, özel öğretmen sağlayacak ebeveynlerin ekonomik olanaklarıdır, hepsi bu.

Maalesef aranızdan tek tük de olsa sorgulayan, itaat etmeyen gençler de yetişiyor, bize rağmen. Artık olmayacak, imam hatip okulları ile İslami kapitalizmin yeni insan tipini yetiştireceğiz, kafasını dogmalarla ve hurafelerle dolduracağımız, arka sıraların yeni insan tipini.

Bazı çırpınışları izliyorum, anne ve babaların sessiz çığlıklarını, okulların hızla imam hatipleştirilmesine karşı çıkan birkaç yürekli insanın çabalarını. Bütün bu olup bitenlerin son on iki yıllık iktidarın bir sonucu olduğunu düşünüyorlar, “okullarımızı geri istiyoruz” diyorlar. Nedir; geldiğimiz nokta çok uzun yıllardır hazırlıkları devam eden bir sürecin final sahnesidir.

Nasıl mı?

Gençlik yıllarımın bir kısmı, 1970’lerin ortaları, o yılların öğretmen yetiştiren önemli kurumlarından biri olan Buca Eğitim Enstitüsü’nün bahçesindeki lojmanlarda geçti. O yıllarda Buca Eğitim Enstitüsünü deneyimli, cesur, yürekli,  sorgulayan ve bilgili öğretmen yetiştirmenin önemine gönülden inanan Ömer Necdet Tüzün ve yardımcıları Hakkı Caner ve Aydoğan Demir (babam) yönetiyordu. Yıl 1977, Süleyman Demirel Başbakanlığında 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti kuruluyor, Başbakan Yardımcıları Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan. İkinci MC Hükümetinin yeni kadroları büyük bir hızla eğitim enstitülerinin, öğretmen yetiştiren kurumların çağdaş eğitimci kadrolarını kökünden biçerek işbaşı yaptılar. Türkiye’nin “Komando Ayvaz” lakaplı bir Öğretmenler Okulları Genel Müdürü oldu.1 Buca Eğitim Enstitüsü’nün efsane haline gelmiş yürekli, bilgili, kültürlü, cesur Müdürü Ömer Necdet Tüzün ve yardımcıları Hakkı Caner, Aydoğan Demir görevden alındı, yerlerini genel müdürleri gibi “komandolar ve akıncılar” aldı.  Bunu sıradan bir görev değişimi olarak görmek mümkün değildir, eğitimimizin geldiği bu noktanın hazırlıkları çok yıllar önce yapılmıştır.

Gözlerini ve rotasını Ortadoğu’ya çevirmiş bulunan mevcut iktidar, İslami kapitalizm kurumlarının inşasını tamamlamaya çalışıyor. İmam Hatip Okullarının yaygınlaştırılması bu inşaatın en büyük hamlesini oluşturmak üzere. İşi kolay değil mevcut iktidarın, batılı ülkeler kapitalizmi kısmi refah ve demokratik kurumları destekleyerek çekilir/yaşanır halde tutuyor. Kapitalizm, yoksul ve sömürülen ülkelere aynı iltiması geçemeyeceği için kendisini tehdit etmediği sürece İslami kapitalist maceralara göz yumuyor. Nedir; kapitalizmin ağababalarının kendisini hangi koşullarda tehdit altında hissedeceğini ve ne tür savunma refleksi geliştireceğini kestirmek çok güç. Kanımca, imam hatip okullarının bileyeceği, besleyeceği radikal İslami cereyanlar mevcut iktidarın tepetaklak oluş sürecini de tetikleyecektir. Ancak bu sürecin uzun ve sancılı olması bir yana şiddet ve bağnazlık toplumumuzun dokularına giderek daha derinlemesine işleyecektir. Bunu söylemek oldukça acı, hatta dehşet verici ama söylemeliyim: Bizlere düşen en önemli görevlerden biri çocuklarımızı okulların zararlı etkilerinden korumaktır. Öte yandan çocukların, gençlerin ve ebeveynlerin dâhil olabilecekleri ucuz, kolay ulaşılabilir ve uygulanabilir alternatif eğitim projeleri üzerinde çalışılmalıdır. Bu konuda sivil toplum örgütlerine ve muhalefet belediyelerine çok iş düşüyor, hatta belki çılgın ve uçuk adımlar atmak zorundalar. Ev hanımlarına seramik kursu açmak kulağınıza iyi geliyor olabilir ancak içinde yaşadığımız koşullarda tercihlerimizi ve sınırlı olanaklarımızı geleceği yazacak, dönüştürecek projelerden yana kullanmak zorundayız. Cesaretin ve hayal gücünün tükendiği yerde umutlar da biter, bitmemeli…

Dipnot:

1- Komando Ayvaz: Ayvaz Gökdemir