BENİ OKU!

Bu siteye çeşitli yollarla gelmiş olabilirsiniz. Bilinçli olarak site yazarını Google’da aradıysanız muhtemelen ne istediğinizi de biliyorsunuzdur. Ama site içeriğinde etiketlenen bir sözcüğü “gogıllarken” web dünyasının dalgaları sizi bu sitenin kıyılarına atmış da olabilir. Daha büyük bir olasılıkla da sosyal medya platformlarından birinde karşılaştığınız linki tıklamış olabilirsiniz. Her halükârda hoş geldiniz.

Bu sitede iki ayrı kategoride yazılar bulacaksınız. Kategorilere sağ tarafta gördüğünüz “İÇERİK TÜRLERİ” başlığı altında yer alan “Kategori seçin” butonundan ulaşabilirsiniz. Birinci kategori: Genel. Genel kategorisi altında son beş yıldır yazdığım yazılarımın bir kısmı bulunuyor. Müstear (takma) isimle yazdıklarım ve kâğıt dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarım maalesef bu sitede bulunmuyor.  Nedir, köşe yazısı, deneme, makale türünde; ağırlıklı olarak tarih, masal, edebiyat, siyaset, sosyal medya dili ve sağlık üzerine yazdığım çok sayıda yazıma ulaşabileceksiniz. Ender de olsa şiirlerim var.

İkinci kategori ŞİİRLİ CUMALAR, dört yıldır sürdürdüğüm bir DURUŞ projesi. En özet tanımı şu:

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

IMG_2175

Şiirli Cumalar üzerine daha fazla bilgi edinmek isterseniz kategorilerden ŞİİRLİ CUMALAR’ı seçmelisiniz. Ama dilerseniz bu konuda yıllar önce yazdığım bir köşe yazısına göz atabilirsiniz.

https://doganalpdemir.com/2014/06/05/siirli-cumalar/

Bu siteyi, yazdıklarımı izlemek/okumak isterseniz bir öneride bulunacağım. Site ana sayfasının sağ üst bölümünde “takip et” yazan bir buton bulunuyor. Orayı tıklayıp e posta adresinizi yazar ve gelen maili onaylarsanız bu siteye abone olursunuz. Bu yolu izlerseniz her yeni yazımda e-posta yoluyla bildirim alırsınız.

Güzel okuyun, şiirle olun.

 

HİBRİT EGEMEN TOPLUM

Tohum takası & Hibrit tohum

İki kavram yazarak başladım yazıma, bu iki kavram hakkında çeşitli ve güvenilir kaynaklardan edinilmiş derinlemesine bilgiye sahipseniz bu yazıyı okumanıza gerek olmayabilir. Muhtemelen yeni bir şey öğrenmeyeceksiniz. Ama öyle sanıyorum ki birçoğunuzun bu konudaki bilgisi kulak dolgunluğundan ibaret olmalı. Hatta GDO ile hibrit tohumu aynı şey sanıyor da olabilirsiniz. GDO ve hibrit tohum konuları birbirine paralel olmakla beraber bambaşka konular. Hazırsanız başlıyoruz.

IMG_0544.JPG

Katır

Erkek eşek ile dişi atın çiftleşmesinden katır dediğimiz melez hayvan üretilir. Çoğu zaman kısırdır. Tohumculuk sektöründe hibrit kelimesinin karşılığı katıra benzer. Ekersiniz, ürünü alırsınız, ertesi yıl yeniden tohum satın almak zorundasınızdır. Çünkü ürettiğiniz tohumlar kısırdır. Tarım Bakanlığı 2006 yılında bir Tohum Kanunu yayınladı. Bu kanun kayıt altına alınmayan tohumun satışına yasak getirdi. Satan veya kendi ihtiyacından fazla yerel tohum bulunduran çiftçiler ağır cezalarla karşı karşıya kaldılar. Ne tesadüftür ki, tam bu sırada küresel şirketler Türkiye’ye hibrit tohum satmaya hazırlanıyorlarmış. Bak sen. Lafı uzatmanın anlamı yok, sonuç olarak yerli tohum üretimi ortadan kalkarken, ülkemiz tarımı küresel kapitalizmin kucağına oturdu. Yerel üreticilerin ellerindeki tohumu kayıt ettirmeleri ve sertifika almaları neredeyse imkansız; bu nedenle tohumlarımız İsrail, Hollanda ve ABD’den ithal edilmeye başladı. Tarım Bakanlığı “yok canım, o sizin bildiğiniz gibi değil, tohumculuğumuz dışa bağımlı olmayacak, yerel tohumculuk ortadan kalkmıyor, hibrit tohum sağlığa zararlı değildir” şeklinde pek çok açıklama yaptı ama kimseyi inandıramadı. Nasıl inandırsın, 1986 yılında Çernobil Nükleer Santral “kazası” sonrası Türkiye yetkilileri TV ekranları karşısında nükleer çaylarını yudumlamış ve “bakın nasıl da zararsız” demişlerdi. Oysa bugün biliyoruz ki, o facia sonrasında 50 ile 200 bin arası kişinin kansere yakalanacağı ve yarısının öleceği varsayılmıştır.

IMG_0556.JPG

Yanık kibrit çöpü

Şimdilik hibrit tohumun insan sağlığına ve ekolojik dengeye ne tür zararlar verdiği konusunda açık seçik bilimsel kanıtlar yok. Ama buna şaşıracak değiliz; bir ürünün insan ve çevre sağlığına etkilerinin araştırılması dev bütçeli bilimsel araştırmalarla mümkün olabiliyor. Oysa bizlerin akıl erdiremeyeceğimiz miktarda paranın, kirli ve gizli siyasi çıkarların döndüğü bir alana zarar verecek bilimsel çalışmalara kim finans sağlamaya kalkabilir; bilmek isterdim doğrusu. Yine de şu kadarını rahatça söyleyebilirim; karşılığında ne verilecek olursa olsun, hibrit üretimin zararsız olduğuna dair yanık bir kibrit çöpüne bile iddiaya girmem. Yanık kibrit çöpümü kaybetmek istemem.
Fısıltı gazetesinin ortalıkta dolaşan söylentilerine göre hibrit tohum üreten ülkeler bu tohumları kendi ülkelerinde piyasaya sürmüyormuş. Doğruysa hiç şaşırmam. Hibrit üretici ülkelerin bu tohumları kendi ülkelerinde kullanıp kullanmadığını kesin olarak bilmiyoruz ama bildiğimiz bir gerçek var. Ülkemizin akıllı ve uyanık çiftçileri kendilerine satılan hibrit tohumdan olma ürünleri piyasaya verirken kendi tüketimleri için yerel tohum kullanıyorlar. Neden acaba?

IMG_0549

Pamuk Prenses ’in zehirli elması.
Geleneksel tohum kullanımı konusunda mücadele eden ziraat mühendisi Nihal Küpeli, kendisiyle yapılan bir söyleşide hibrit tohum için aynen bu tanımı kullanıyor: “Pamuk Prenses ’in zehirli elması.”

“Orantısız zeka”
“Standardizasyon” sorunu yarattığı için yerel tohumun yasaklanmasına karşı çıkanlar, sadece bir ziraat mühendisinden ibaret değil. Çevre sorunlarına, insanın sömürülmesine, kapitalizmin kıskaçlarına duyarlı ve bilinçli “mektepliler” ile deneyimleriyle yaklaşan tehlikeyi gören “alaylı” üreticilerin bir araya gelmesiyle birkaç yıldır tohum takas şenlikleri yapılıyor. Tohum takas şenliklerinin ortaya çıkış amacı çok basit: Yerel tohumu satmak yasak ama ticari amaçlı olmayan tohum takası için yasal engel bulunmuyor. Tohum takas şenlikleri yoluyla, ülkemize dayatılan Tohum Yasası’nın cezai yaptırımları delinmiş oluyor. Böylelikle, ekilmediği için ortadan kalkma tehlikesi içindeki yerel tohumlar korunmuş oluyor. Dahice bir “orantısız zeka” örneği!

Suyundan da koy
Hibrit tohumu ülkemize kakalayanların iddiası verimlilikten ibarettir. Artan Dünya nüfusunu doyurmak için hibrit tohum kullanımının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar. Neymiş, hibrit tohumun verimliliği çok daha fazlaymış. Ama daha çok ürün almak için hibrit tohum ekmek yeterli değilmiş, o tohuma uygun ilaç, gübre ve daha kim bilir ne çeşit zamazingolar da satın alınmalıymış. Tam halk ağzıyla söyleyeceğim: “Suyundan da koy.”

IMG_0543

Yeterli mi?
Birkaç yıldan beri, düzenlenen tohum takas şenliklerine bazı yerel yönetimler ve STK’lar destek veriyorlar. Bu şenliklerden birinin organizasyonunu üstlenen Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer şu açıklamayı yapmış.
Tohumculuk yasası, yalnızca tohumların değil, bir kültürün ve bir geleneğin kaybolmasına zemin hazırlıyor. Yetkililer tohumları ıslah ediyoruz, hastalıkları yok ediyoruz diyerek yüzlerce tohumun kaybolmasına göz yumuyor. Bizler bu arada 88 tür tohumun envanterini çıkarttık. Daha kapsamlı ve uzun süreli kesin bir planımız yok ama gelecekte bu etkinliği tüm Ege bölgesine yaymayı istiyoruz.”

IMG_0558
Bornova bamyası tohumu-Bornova Belediyesi Tohum Takas Şenliği 22 Nisan 2017

Son olarak geçtiğimiz günlerde Bornova Belediyesi tarafından düzenlenen şenlikte konuşan Belediye Başkanı Olgun Atila, yerel tohumları gelecek kuşaklara aktarabilmek için yılda birkaç kez bu şenlikleri düzenlemeye çalışacaklarını açıkladı. Yerel yönetimlerin bu alandaki çabaları küçümsenemez bir öneme sahip. Yeterli mi? Hayır…

Ülkemizin tarım politikasını değiştirmeye yetmiyor tohum takasçılarının çabası; çünkü takas şenlikleri bir amaç değil, tohumu korumak için bir araç. Yerel tohumların ayakta kalabilmesi için tarım politikalarını kökünden değiştirecek siyasal hedefler konması ve topluma bu konuda net mesajlar verilmesi elzem görünüyor.

IMG_0548

Yoksa, yokuz

Homo Sapiens on bin yıl önce buğdayı evcilleştirerek tüm insanlığın geleceğini ve Dünya’nın ekolojik yapısını kökünden değiştirecek bir sıçrama yaptı. Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens kitabının yazarı Yuval Noah Harari, Tarım Devrimi olarak adlandırılan bu döneme ilişkin çok iddialı bir hipotez sundu. Harari’ye göre sadece Homo Sapiens buğdayı evcilleştirmemiş, buğday da insanoğlunu evcilleştirmeyi başarmıştı. Kanaatimce, Dünya üzerindeki biyo çeşitliliğe indirilen ilk büyük darbeydi bu. Buğday ve insan merkezli on bin yılın sonunda, insanın insanı ve herşeyi sömürdüğü günümüz dünyasını yarattık. İsa’dan sonra üçüncü bin yılın başında insanoğlu yeni bir yol ayrımına gelmiş bulunuyor. Arkasını hibrit tohuma dayayan yeni dünya düzeninin giderek azalttığı biyo çeşitlilik koşullarında, Sapiens’in varlığını sürdürmesi olanaksız hale gelmiş bulunuyor. Yine de hala bir şansımız olduğunu sanıyorum. Dünyamızı ele geçirmeye hazırlanan bu hibrit egemen toplumu tepetaklak etmek zorundayız.
Yoksa, yokuz!

KAYNAKLAR

1- Cumhuriyet Gazetesi, Yerli Tohumun Satışı Yasak Takası Serbest, 27 Şubat 2011.
2- Zerrin Çelik, Tohum Takas Şenlik ve Etkinliklerinin Değerlendirilmesi, Apelasyon İnternet Dergisi, Mart 2016, Sayı 28.
3- Mustafa Koç, Hibrit Tohum Zehir Saçıyor, Antalya Körfez İnternet Sitesi, 17 Nisan 2016.
4- Nevzat Evrim Önal, Zuhal Okuyan: Tohum sadece çiftçilerin değil hepimizin sorunu, Haber Sol İnternet Sitesi, 15 Aralık 2016.
5- Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens, Kolektif Kitap Yayınevi, 2016.

Bornova Belediyesi Tarımsal Hizmetler Müdürü Mustafa Yaşar Taşkın’a tohum takası konusunda verdiği bilgiler ve desteği için teşekkür borçluyum. Yardımı olmasaydı bu yazının ortaya çıkması olanaklı olmazdı. 

ZUGZWANG

“Şunun şurasında pazartesiye ne kaldı”  diyor ve 11 Temmuz’u yani Dünya Nüfus Günü’nü bekliyordum. Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu yazmak için tam zamanıydı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) her yıl 11 Temmuz günü o yıl için bir tema belirler ve bu temaya yönelik farkındalık yaratmaya çalışır. Yakın geçmişte “yoksulluğun azaltılması ve üreme sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi” ve “kadına yönelik cinsiyet temelli şiddet” temalarını gündeme taşımıştı UNFPA.  2016 yılı için belirlenen tema 13-19 yaş grubunda yer alan “genç kızlara yatırım” olarak belirlenmiş… Hani şu Suriye’den gelen ve seks ticareti için yatırım gözüyle görülen 13-19 yaş kızları kastetmiyorlar elbette. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfası için bile sıradan olan kadın cinayetleri, “doğum kontrolü günahtır” diye buyrulan üreme sağlığı hizmetleri de bu temalara dâhil olmasa gerek. Dedim ya, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu pazartesiye saklamıştım, nedir; Cemil İpekçi ortalığa öyle bir laf kondurdu ki sosyal medya sallandı, sallanıyor.

“Vatanını satıp kaçmış üç milyon uyuzu bize taze kan diye sokuşturmaya çalışanlar var…”

cemil-ipekci-remzi-yi-hayatindan-cikardi-6528966_9377_o

Şimdi sorarım size, bu yazı 11 Temmuz’u nasıl beklesin,  bekleyemezdi, beklemedi.

Aklınca ve malum sebeplerle Cemil İpekçi’ye çok kızanlar, sevmeyenler bile hak vermişler bu sözüne.

“ne laf etmiş öyle.. Birçok kişiden daha adam vallahi.”

“Cemil İpekçi’nin ipne olması söylediği bu sözün doğru olduğu gerçeğini değiştirir mi?”

“Cemil İpekçi’den güzel tespit. Ak troller şu meselede bile ülkenin bir numaralı ibnesi kadar olamadınız”

“Ulan şu erkeğim diye piyasada dolaşan binlerce insandan daha çok erkeksin.”

Örnekler binlerce, İpekçi’ye hak verenler çok; her ne kadar onun Selanik’ten geldiğini iddia edenler veya atalarının 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçtığını iddia ederek sözlerini samimiyetsiz bulanlar olsa da ayakta alkışlanmış İpekçi. “Vatanını satıp kaçan” ifadesi hemen her kesimden destek bulmuş. Türklerin asla kaçmayacağını ve son ferdine kadar savaşacağını iddia edenler ile gerçek Müslümanın düşmana sırtına dönmeyeceğini savunanlar el ele vermiş haldeler. Yandaş basın ise İpekçi’nin sözlerini “homoluk” üzerinden analiz etmiş. “Sen nereni sattın homo Cemil” manşetini atan Yeni Akit Gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyor.

“Ahlaki değerlerden yoksun kalmış homo Cemil’in Suriye’deki Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan mazlum Müslüman halka ‘Vatanını satmış 3 milyon uyuz’ diyerek saldırması sosyal medyada büyük tepki çekerken ‘Sen nereni sattın uyuz Cemil?’ sorusunu da beraberinde getirdi.”    

Sosyal medyadaki bir mesajın iddiasına göre,  “Biz Türkler vatanımızı bırakıp kaçmaz son kanımıza kadar savaşırdık”  diyenlere Cüneyt Arkın da katılmış.

“Savaştan kaçmış olan bir millete, tarihini savaşarak kanıyla yazmış bir milletin vatandaşlığı verilmez.”

Korkarım bu satırların yazarına IV. Yüzyıldaki Kavimler Göçü ve Hun Türkleri hakkındaki fikri sorulsa alacağımız cevap da “Malkoçoğlu benim” olacaktır.

Sosyal medya, Cemil İpekçi ve Cüneyt Arkın mesajlarıyla yetinir mi dersiniz? Dünya Nüfus Günü’ne günler kala “Suriyeliler gitsin” etiketi Twitter’ın ilk sırasına yerleşmiş; buram buram nefret dili sürünmüş, milliyetçiliğin bacakları ardına saklanmış faşistçilik oyunu gündeme hâkim olmuş durumda.

 “Savaştan kaçmak için değil, rahatça sevişebilmek için gelmişler adeta. İt gibi üremek ve dilenmekten başka vasfı olmayan #Suriyelilergitsin”

“Mülteciyken tavşan gibi üreyen Araplar TC vatandaşı olduğunda Türkler kendine yeni bir vatan aramaya başlasa iyi olur”

“Kendi ülkesine sahip çıkmayan, ne olduğunu bilmedigimiz, Avrupanın defettigi hertarafi cahillik olan ve bizden olmayan #Suriyelilergitsin”

Kanaatim odur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç milyon kişiye vatandaşlık vermeye falan niyeti yok, bir taşla kuş sürüsü avlama peşinde. Belki kalifiye bir minik azınlığa vatandaşlık verilmesi planlanıyor olabilir. Muhtemelen, bu desteksiz açıklama Suriyeli mültecilere bir umut kapısı aralayarak Avrupa’ya gitme isteklerini törpüleme amacı taşıyor, Avrupa ülkeleri daha şimdiden derin bir oh çekmiş olmalı. Gerçi bu şark kurnazlığı uzun süre işe yaramaz, nedir, amaç günü kurtarmak. TC, Avrupa’ya “domuzdan kıl kopartmak kârdır”  muamelesi yaptığını, sağlam pazarlık ettiğini sanıyorsa da elinde kalan bir avuç domuz kılından başka bir şey olmayacak. Nedir, en önemlisi şu; toplumun kendilerinden olmayana duyduğu nefret dili biraz daha bileniyor; hep unutuluyor, faşizm sabah kahvaltısını nefret diliyle yapar.

Bilmeyen kalmamıştır diyorum, bakıyorum hatalı ifadeler sürüyor. Süreci iyi anlamak için birbirinin yerine kullanılan göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramlarının doğru bilinmesi oldukça önemli. Türkiye’ye gelen Ortadoğu kökenli kişiler mülteci statüsüne girmiyorlar. Çünkü Türkiye 1951 tarihli Cenevre antlaşmasına “coğrafi sınırlama” ile taraf olduğundan sadece Avrupalıları mülteci statüsüne kabul ediyor. Ya Suriyeliler, onlar misafir veya sığınmacı olarak tanımlanıyor. Türkiye yaptığı bu “ince kurnazlıklar” ile hem Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü arttıracağını umut ediyor hem de bir gün tüm sığınmacıları “evlerine geri gönderebilme”  olanağını elinde tutmak istiyor. Üç milyon sığınmacı karşılığında Avrupa’dan alacağı milyarca Euro’nun hayallerini kuranlara Şair Eşref’in hicivleri gerekli. Emin olun, Eşref, kimin elinde ne kalacağını usulünce anlatırdı.

Peki, ne olacak şimdi? Kendini “ortanın solunda” etiketleyenlerin bile Suriyeliler konusu açıldığında, en yalın haliyle hümanizmin bile altına indikleri, içlerinde uyuyan ırkçı yanlarını açığa çıkardıkları ayan beyan ortada. Aralarında barınan teröristler, her kavşaktaki dilenciler, seks ticareti, uyuşturucu; dünya kurulalı beri olan bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler. Onlar giderse müreffeh ve nezih yaşamlarımıza geri döneceğiz. Tabii onları asgari ücretin çok altında, sigortasız çalıştıranlar, 12-13 yaşlarındaki kızlarına sarkanlar ve satmaya çalışanlar, onları can yeleksiz uydurma teknelerle Akdeniz’de boğulmaya terk edenler ve daha niceleri de onlarla birlikte gitmeli. Böyle olmaz, olamaz… Türkiye bu saatten sonra Ortadoğu krizini “çok iyi yönetse” bile, yakın bir gelecekte Suriyelilerin evlerine dönecekleri boş bir hayalden ibaret. Referandum yapılarak hepsinin sınır dışı edilmesini isteyenler de var, bunu isteyen kişiler gerçekte ne istediklerini farkındalar mı acaba. Açıkça yazıyorum, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya.

Zugzwang, bu sözcüğü bilmeyenler için kısaca açıklayayım; zugzwang bir satranç terimidir: Oyunun herhangi bir aşamasında hamle yapma sırası gelen oyuncunun hamle yapma zorunluluğu nedeniyle oyunu kaybetmesidir. Oyuncu bir hamle yapmak zorundadır ve yapacağı hamle ne olursa olsun oyunu kaybedecektir. Hamle yapmak zorunlu olmasa, mesela “pas” denebilse ve rakibi hamle yapsa, oyunu berabere bitirecek hatta kazanabilecek. Ama yok, tüm seçenekler tükenmiş durumda, hamle yapacak ve oyunu kaybedecek.

DonnyGray1

Geldiğimiz noktada Türkiye zugzwang durumundadır ve sistem içi tüm seçenekler tükenmiş durumdadır. Kanımca, hangi hamle yapılırsa yapılsın, bu hamle hangi sistem partisi eliyle oynanırsa oynansın, oyun kaybedilmiştir, yaşanacak şiddet ve yoksulluk dalgası bu ülkeyi yutacaktır. Çözüm; sistem dışı, düzen dışı seçeneklerde aranmak zorundadır. Sınırların ve sınıfların olmadığı bir düzen hayali, geleceğimizin bağlı olduğu bu satranç tahtasını devirebilir.

Bu yazımı, yollarımızın ayrıldığı bir yazarın, Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde” kitabından bir satır ile noktalıyorum.

“bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız.”